Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi


Geri git   Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi > Eğitim Öğretim > Dersler - Ödevler - Tezler - Konular > İktisat

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28-02-2007, 12:41   #31
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Orta Doğu
Orta Doğu’daki durum son derece kırılgandır ve ABD’nin askeri harekâtlarıyla daha da istikrarsızlaşması muhtemeldir. Afganistan’a saldırmakla tatmin olmayan ABD emperyalizmi, gözlerini sürekli başka kurbanlara dikiyor. Egemen çevrelerin bir kesimi Irak’a saldırmak istiyor. Bununla birlikte, Irak’a karşı yapılacak olan yeni bir saldırı tüm Orta Doğu’yu bir kaosun içine sokacaktır. Petrol fiyatları yeniden yükselecektir ve bu da dünyadaki ekonomik krizi şiddetlendirecektir. Çileden çıkmış Arap kitleler sokaklara dökülecek ve bu da Arap rejimlerini birbiri ardına istikrarsızlaştırmakla tehdit edecektir. Amerikan elçilikleri ve ekonomik çıkarları her yerde saldırıya açık hale gelecektir. Amerikan yanlısı Suudi rejiminin devrilebilmesi bile olasıdır. ABD acımasızca daha geniş çaplı askeri müdahalelere girebilir.
Afganistan’daki savaşın ve İsrail-Filistin sorununun kanayan yarasının yol açtığı istikrarsızlığa şimdi de petrol fiyatlarının düşmesi eklenmiştir. 300 milyar dolar dış borcu olan Suudi Arabistan için bu hayati bir sorundur. Suudiler, OPEC’in petrol fiyatını yüksek tutmak amacıyla petrol üretimini kısma politikasını desteklemesi için Rusya’ya bel bağlıyor. Fakat Rusya kendi çıkarlarını izlemeyi tercih ediyor ve işbirliğini reddediyor. Petrol fiyatlarının düşmesi sadece Suudi Arabistan’ı değil petrol üreten tüm ülkeleri, Venezuela’yı, İran’ı, Ekvator’u, Cezayir’i, Meksika’yı, Endonezya’yı da etkiliyor. Tüm bu ülkeler devrimci gelişmelerle yüz yüzeler.
ABD emperyalizmini asıl telâşa düşüren, Suudi Arabistan’daki durumdur. Washington’dan gelen yoğun baskılar sonucu Suudi rejimi, dostu Taliban’la tüm ilişkilerini kesti ve genel olarak Amerikalıların tüm isteklerini yerine getirdi. Fakat Washington’un Suudi yardakçılarının bile sınırları vardır. Suudi Arabistan’daki rejim istikrardan uzaktır. Büyük petrol gelirlerine rağmen, rejim geçmişte vatandaşlarına bol keseden verdiği tavizleri daha fazla verecek durumda değildir. Huzursuzluk ve çürümüş egemen kliğe yönelik eleştiriler artmaktadır. Kraliyet ailesi içindeki bölünmeler ve kavgalar toplumdaki bu huzursuzluğun yansımasıdır. Müslüman bir devlete karşı ABD askeri harekâtını açıkça desteklediği görülen rejim için bu son nokta olabilir. Her zaman olduğu gibi Amerikan emperyalistleri inanılmaz derecede beceriksiz davranmışlardır. ABD birliklerinin İslamın doğduğu ve onun en kutsal yerlerini barındıran Suudi Arabistan’da konuşlandırılmış olması tam bir aptallıktır ve son derece gereksizdir. Şimdi de, Irak’a saldırırken ülkenin hava üslerini kullanmalarına izin vermeleri doğrultusunda Suudilere baskı uygulayarak –ki bu onlardan intihar etmelerini istemekten beterdir– asıl hatayı daha da artırıyorlar. Aptalca hataları sayesinde, Suudi rejimini uçurumun kenarına itmekte gayet başarılı olabilirler.
Suudi kraliyet ailesi, viski, hızlı arabalar ve pahalı fahişelerle tamamlanan Batılı yaşam tarzını, kısmen katı Vahabi mezhebine bağlılığından kaynaklanan yaygın bir dinsel Puritanizm imajıyla birleştiren gerici bir kliktir. Ne zaman bir halk kargaşası tehdidi hissetseler, ya din adamlarının en muhafazakâr kesimine yaslanarak din kartını oynuyorlar ya da onyıllardır utanmadan kendi çıkarları için sömürdükleri Filistin konusunda bağırmaya başlıyorlar, üstelik sürekli Amerikan emperyalizmini desteklerken. Suudi Arabistan’daki din adamlarının en gerici kanadının muazzam gücü, doğrudan kraliyet ailesinin bu ahlâksız manevralarının ürünüdür. Kraliyet ailesi, Afganistan’da ve Körfez’de “komünizme karşı savaşta” –Amerikalılarla yakın ittifak halinde– aktif bir rol oynadı ve son günlere kadar Taliban’ı finanse edip arka çıktı. Ailesinin kraliyet elitiyle bağı olan Suudi milyoner Usame bin Ladin bu çevrenin ürünüdür. Şimdi onlara musallat olmak için geri geldi. Bir yandan Washington’un öte yandan İslamcı gericilerin basıncı altında kalan Suudi rejimi, örs ile çekiç arasında sıkışmış durumdadır. Geleceği şimdi daha önce olmadığı kadar belirsizdir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:42   #32
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Filistin sorunu
Bu yüzden tüm Orta Doğu karışık durumdadır. Filistinlilerin İsrail tarafından ulusal baskıya uğraması rüzgâr ekmiştir ve kimsenin kontrol edemeyeceği bir fırtına biçmiştir. Tel Aviv’deki egemen klik, şiddetli baskı, katliam ve yok etme politikalarını izlemeye devam ediyor. Oslo ve Madrid Antlaşmalarının hain sahtekârlığı, onun gerçek yüzünü sergilemiştir.
ABD emperyalizminin Orta Doğu’daki çıkarları İsrail ile sınırlı değildir. Hesapları için çok daha önemlisi Arap bölgelerindeki petroldür ve kan insan vücudu için ne kadar yaşamsalsa o da ABD ekonomisi için o kadar yaşamsaldır. Bu yüzden, Sovyetler Birliği çöktükten sonra, Washington Filistinlilere taviz vermesi için Tel Aviv’e baskı uygulamaya başladı. Bununla birlikte, son tahlilde İsrail, ABD’nin Orta Doğu’daki tek güvenilir müttefikidir ve ne zaman seçmek zorunda kalsa kesin bir şekilde Filistinlilere karşı İsrail’in yanına geçmiştir.
Ünlü “anti-terör koalisyonu”nu kurmakta acele eden Başkan Bush, Tel Aviv’i sıkıştırmaya istekli görünüyor. Washington’un bir Filistin devleti tasarlamaya hazırlanacağını açıklaması elbette Şaron’u kızdırmıştır. Kuşkusuz sözler ucuzdur ve farazi “Filistin devleti”ne ilişkin hiçbir ayrıntı verilmemiştir. Bu yüzden Filistin devleti, Kahire, Riyad ve Amman’daki hükümet çevrelerinin zonklayan sinirlerini yatıştırma niyeti taşıyan bir propaganda düzeyinde kalmaktadır.
Amerikan emperyalistleri Filistin sorununda kinik bir tutuma sahiptir. Onları ne İsraillilerin ne de Filistinlilerin kaderi ilgilendiriyor, tek ilgilendikleri şey kendi çıkarlarıdır. Washington, “teröre karşı savaş”ında Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan’ın desteğine ihtiyaç duyduğu için, Şaron’a baskı yapmayı denedi. Amerika, kendi koalisyonunu desteklemelerine ihtiyaç duyduğu “ılımlı” Arap devletleri üzerinde yaratacağı etkilerden korktuğu için, İsrail’in Filistin’e vurmaya devam etmesine izin veremez. İsrail gönülsüzce rıza gösterdi, fakat “ateşkesler” anında yeni katliamlar, provokasyonlar ve karşı-provokasyonlarla bozuldu. Son olarak, Hamas tarafından gerçekleştirilen intihar saldırıları, Şaron’a daha sert vurması için gereken bahaneyi sunmuştur. Amerika suskunluğa bürünmüştür.
İsrail tarafından her gün korkunç şekilde cezalandırılmasına rağmen, Batı Şeria ve Gazze’deki ayaklanma bitme sinyali vermiyor. Fakat mevcut hareket sonsuza kadar süremez. Eğer gerçek bir Marksist önderlik olsaydı, İntifada ulusal bağımsızlık mücadelesini İsrail ve Filistin’in sosyalist federasyonu fikrine bağlayacak olan bir devrime yol açabilirdi. Filistin bölgelerini savunmak için devrimci ve proleter askeri yöntemler kullanılırken, sıradan İsrailli askerlere, işçilere ve gençlere yönelik propaganda yürütülürdü. Bunun yerine, hareket, canlı bomba eylemlerine ve İsrailli sivillere karşı anlamsız saldırılara saptırılmıştır.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:42   #33
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Terörist saldırıların ortaya çıkmasının temel sorumluluğu, Filistinli sivillere yapılan gelişigüzel saldırılar da dahil olmak üzere, muazzam güç kullanımına dayanan bir yayılma politikası güden İsrail emperyalizmine aittir. İşgal edilmiş bölgelerde (Batı Şeria ve Gazze şu anda fiilen İsrail işgali altındadır) yaşanan günlük rutin baskı, Filistinli gençleri gözü dönmüş bir şekilde bireysel teröre başvurmaya itiyor. Bu Filistinliler için bir felâkettir. Eğer bu durum bir yıpratma savaşıyla son bulursa, Filistinliler İsraillilerden çok daha fazla kayba uğrarlar. Filistinliler şu ana kadar yaklaşık 800 insan kaybetmişken İsrail’in kaybı çok daha azdır. Bu temelde İntifada ölüme yazgılıdır. Tek umut, gerici Siyonistlerle İsrailli kitleler arasına bir ayrım çizgisi çekmek olacaktır. Tüm İsraillilere gerici bir yığın gibi davranmak, kesinlikle İntifadanın yenilmesine yol açar.
Bir şey kazandırmayan boş bireysel terör yöntemleri yerine, yalnızca farklı politik gruplardan milisler ve Filistin Yönetiminin polisleri değil, kitleler silahlandırılmalıdır. Bizler, okullarda, fabrikalarda, mahallerde, köylerde vb. silahlı öz savunma gruplarının kurulmasını savunuyoruz. Bunlar, gösterileri ve Filistin direnişinin diğer kitle eylemlerini korumanın yanı sıra, Filistinlileri Tsahal (İsrail ordusu) ve benzeri İsrail gizli servis teşkilâtlarının silahlı saldırılarına karşı da korumak amacıyla, işçilere, öğrencilere, esnafa ve yoksul köylülere dayanan seçilmiş komiteler aracılığıyla demokratik olarak kontrol edilmelidir Fakat Filistinliler bizzat İsrail içinde sağlam destek noktaları kuramazlarsa, bu önlemlerin hiçbiri başarılı olamaz. İntifadanın ilerleyebilmesi için tek yol enternasyonalist bir sınıf politikasıdır.
Mevcut temelde bir çıkış yolu mümkün değildir. Amerikalı emperyalistlerin bir anlaşmaya vardıklarını düşündükleri her seferinde, antlaşma yüzlerine patlıyor. Orta Doğu’daki istikrarı durmadan tehdit eden ve bölgeyi savaşa sürükleyen yeni ve kanlı kargaşalarla eninde sonunda kesilecek olan geçici anlaşmalarla birlikte çatışma devam edecektir. Bu sorunun kapitalist temelde bir çözümü yoktur. Sahne yeni kargaşalara hazırlanmış durumdadır, özellikle de Amerika Irak’a askeri saldırıyı başlattığında.
Filistinlileri pasifize etme çabası içindeki Amerikalılar, bir Filistin devletinin kuruluşunu görmeye hazır olduklarını ima etmişlerdir. Fakat bu bir tuzaktır. Eğer kapitalist temelde bir Filistin devleti kurulsaydı, sadece İsrail’in kukla devleti olurdu. Bu hiçbir şeyi çözmeyip, mevcut şiddet çemberinin devam etmesi anlamına gelirdi. Filistinlilerin, Yahudilerin, Dürzilerin, Kıptilerin, Kürtlerin, Ermenilerin ve diğer ulusal grupların tam özerkliğini içeren bir Orta Doğu sosyalist federasyonun kurulmasına yol açacak bir Orta Doğu devrimi olmaksızın kalıcı bir çözüm mümkün değildir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:42   #34
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Doğu Asya
“Teröre karşı savaş”ın cephe hatlarından biri de Doğu Asya’dır. 11 Eylül’ü bir bahane olarak kullanan Bush, Amerika’nın Doğu Asya’daki askeri harekât alanını sadece Filipinler’e değil Malezya ve Endonezya’ya da yaymak istiyor. Filipin başkanı Macapagal-Arroyo, Filipin hava sahasının kullanımını ve eski ABD Subick ve Clark deniz ve hava üslerini ABD’ye açtı. Washington, savaş birliklerinin ve “ABD’nin başını çektiği terörle savaşın ikinci cephesi” için seçkin Filipinli birimleri eğitmek üzere gönderilen askeri danışmanların sayısını artırdığını duyurdu.
Washington, başkan Macapagal-Arroyo’ya 100 milyon dolarlık yardım sözü verdi. Aynı şekilde Endonezya başkanı Megawati’ye toplam 657,4 milyon dolar verme ve Eylül 1999’da Doğu Timor’da yaşanan kargaşa nedeniyle bozulan askeri ilişkileri tekrar canlandırma sözü verdi. Malezya başbakanı Mahatkir de, 13-16 Mayıstaki ABD ziyareti sırasında askeri işbirliği konusunu görüştü. Bu şekilde bütün bölge bir çatışma içerisine çekiliyor. Bunun her yerde istikrarsızlığı artırıcı bir etkisi olacak ve yeni kabarmaların yolu döşenecektir.
Filipinler’deki Ebu Seyyaf ve Endonezya’daki Laskar Cihad gibi genellikle terörist taktikler kullanan köktendinci grupların etkinlikleri, daha büyük emperyalist müdahalelere bahane oluşturuyor. Singapur da aşırı İslamcıların terörist saldırılarına maruz kalıyor. Köktendincilerin bu ülkelerin herhangi birinde iktidarı almak yönünde doğrudan bir tehdit oluşturmamalarına rağmen, Washington bu grupların bölgeye istikrarsızlık getireceğinden ve Amerikan büyük sermayesinin çıkarlarını tehlikeye sokacağından endişeleniyor. Pasifik Okyanusunu Hint Okyanusuna ve Orta Doğu’ya bağlayan deniz yolları üzerindeki ülkelerin konumu çok daha önemlidir. Eğer Filipinler ve Endonezya daha fazla bölünürse, bu, ABD’nin Çin karşısındaki başlıca müttefikleri olan Japonya, Güney Kore, Singapur ve Tayvan’ın hasta ekonomileri için büyük bir tehdit olacaktır.
Tüm Amerikan manevralarına, Çin’i bastırma girişimleri ışığında bakılmalı. ABD, Pasifik’teki hegemonyasına Çin tarafından meydan okunduğunu görüyor. Sonuç olarak Bush, Çin’in konumunu “stratejik ortak”tan “stratejik rakip”e çevirdi. Washington, Pekin’in bölgenin en büyük güçleri üzerindeki kıskacını artırarak Pekin’e karşı koyabilmeyi istiyor. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Dışişleri Bakanı Colin Powell, ABD ile onun üç temel Pasifik müttefiki –Avusturalya, Güney Kore ve Japonya– arasında çok taraflı bir güvenlik ilişkisi oluşturmaya çalışıyorlar. Amerika’nın Filipinler’e, Malezya’ya ve Endonezya’ya (ASEAN’ın tüm bileşenleri) yönelik girişimleri de aynı planın parçasını oluşturuyor.
Son süreçte, istikrarsız diktatörlük rejimlerinden ağzı yanan ABD emperyalizmi, desteğini “reform yanlısı demokratlara”, yani emperyalizm yanlısı ulusal sanayi reformunun (holdingler), özelleştirmelerin, ekonominin açılmasının vs. gerçekleştirilmesi doğrultusunda emperyalizmin baskı uygulayabileceği zayıf demokrasilere kaydırdı. Bugün “terörle savaş”ı bir bahane olarak kullanıp ordunun desteklenmesine aşamalı bir geri dönüşün yaşandığını gözlemliyoruz. Bu politika kaçınılmaz olarak emperyalizme karşı şiddetli bir tepkiye yol açacak ve birbiri ardına pek çok ülkede yeni devrimci olanaklar açacaktır.
Bölgedeki genel istikrarsızlık, “Asya kapitalizminin” uzayan krizinin bir yansımasıdır. Eskinin Kaplan ekonomileri derin bir krize batmış durumdadır. Yüksek derecede sanayileşmiş ülkeler statüsüne ulaşma umutları, özünde Japonya’nın artı sermayesi tarafından desteklenen bir aşırı yatırım (aşırı üretim) krizi olan 1997-98 Asya kriziyle birlikte yok oldu. Tayvan ve Singapur gibi bazı ekonomiler, 1990’ların sonlarında bilişim sektöründe yaşanan boom sayesinde toparlanmayı başardılar, fakat 2001’de dünya resesyonunun gelmesiyle keskin bir iniş yaşadılar. Son dönemdeki sanayileşmenin bir sonucu olarak proletaryanın daha önce hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir zamanda, kitlelerin hoşnutsuzluğu büyüyor.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:42   #35
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Güney Kore
Güney Kore, 1998’deki %6,7’lik GSMH düşüşünden hızla kurtulmuş görünüyordu. 1999’da %10,7’lik yüksek bir büyüme oranına ulaştı, bir sonraki yıl ise %8,8’lik bir büyüme yakaladı. 2000’de bu büyüme ancak %3’e ulaştı. Kısa ekonomik iyileşmeye rağmen, en yoksul %20’nin ortalama geliri 1997’den 2000’e %5,3 düşerken, en zengin %20’ninki %11 arttı. 2000 Ekiminde, asgari ücret, 29 yaşındaki bir kişinin “temel yaşam giderlerinin” sadece %53,1’ini karşılıyordu. Çalışma Bakanlığı verilerine göre (daima gerçekte olduğundan daha düşüktür), sanayi kazaları ve işle ilgili hastalıklar 1999’da 55.405 iken 2000’de 68.976’ya yükselmiştir. Kamu sektörü, hükümetin yapısal uyum politikasının doğrudan hedefiydi. Sonuç olarak 1998’den 2000’e, kamu sektöründe toplam 131.000 (%18,7) işçi işini kaybetti. Bütün bunlar, IMF tarafından dayatılan emperyalist “yapısal uyum programı”nın parçasıdır.
Bu rakamlar boomun en yüksek noktasındaki durumu gösteriyor. Yeni dünya resesyonunun ilerlemesiyle birlikte işsizlik şimdiden artmış ve sermayenin ve devletin tutumu daha da uzlaşmaz hale gelmiştir. Kim Dae Jung rejimi militan sendikaları yok etmeye kalkmıştır. KCTU’nun grevlerinin ve kitle seferberliklerinin bir sonucu olarak, KCTU’nun lideri Dan Byung-ho tutuklanmıştır.
Büyük sermayenin planları kitlelerin direnişiyle karşılaşmıştır. Denklemdeki en önemli unsur proletaryanın önder rolüdür. Koreli işçiler, son birkaç yılda, grevler, genel grevler ve polisle çatışmalarla birlikte kahramanca bir mücadele yürüttüler. Otomobil işçileri, elektrik işçileri, demiryolu ve gaz işçilerinin tümü militan grev hareketine katıldılar. Toplumun ruhsal durumu gittikçe radikalleşiyor. Bir araştırma Korelilerin %86’sının özelleştirmeye karşı olduğunu gösterdi. Bu grevlerin birçoğu hükümetin özelleştirme planlarına karşı yapıldı.
Aşağıdan gelen basınç KCTU’yu, özelleştirmeye ve liderlik tarafından boşa çıkartılan devlet baskısına karşı koymak için elektrik işçileriyle dayanışma içinde genel grev çağrısı yapmaya zorladı. Bununla birlikte sendikalar içinde bir mayalanma var. Daha ılımlı liderlerin kenara itilmesiyle birlikte, sendikaların dönüşümünün ve sınıf mücadelesinde yeni bir yükselişin yolu hazırlanıyor.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:42   #36
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Koreli işçilerin yüksek bilinç ve militanlık düzeyi, KCTU’nun Afganistan’daki savaşa karşı çıkmak ve bir işçi partisi ihtiyacı (Demokratik Emek Partisi) gibi siyasal talepler yükseltmesinde yansımasını buluyor. Bu onun, sözde Üçüncü Dünya ülkelerindeki en güçlü sendikalardan biri olmasını sağlıyor. Tabanın muazzam mücadeleci ruhu ve şevki, bir kez mücadele içinde örgütlenirse, sadece Güney Kore’de değil tüm Asya’da işçi sınıfı içinde varolan muazzam devrimci potansiyeli gösteriyor. Bu işçiler dinçtirler, Avrupa’daki işçi hareketinin oportünist alışkanlıklarına ve rutinliğine bulaşmamışlardır. Devrimci fikirlere açıktırlar. İhtiyaç duyulan tek şey ise işçi sınıfı ve sendikalar içinde kök salmış örgütlü bir Marksist akımın oluşturulmasıdır. Toplumun sosyalist dönüşümü için Marksist bir programla silahlandığında, Kore proletaryasının hareketini dünyada hiçbir güç durduramaz.
Chun Doo Hwan’ın askeri diktatörlüğünün devrimle yıkılmasından bu yana, Koreli işçiler ve öğrenciler uzatmalı bir devrim ve karşı-devrim döneminden geçtiler. 1987-89 devrimci yılları 1905 Rus Devrimiyle karşılaştırılabilir. Eğer Koreli işçiler ve öğrenciler Bolşevizmin yöntemlerini dikkatle incelerlerse ve onları mevcut duruma uygularlarsa, Kore işçi sınıfı 1917’dekine benzer bir klasik işçi devrimini hiç de uzak olmayan bir gelecekte başarabilir. Böyle gerçek bir sosyalist devrimin, işçilerin Kuzey’deki yoldaşları ve Çin, Endonezya ve diğer Asya ülkelerinin çabuk toparlanan işçi sınıfları üzerinde derin bir etkisi olurdu. Güney Kore bölgede kilit bir ülke konumundadır. Bolşevik bir programla silahlanmış Koreli işçiler, Asya işçi sınıfının zafere ulaşmasını sağlarlardı.
Endonezya
Gaddar Suharto diktatörlüğünün 1998 Mayısında devrilmesinden üç yıl sonra, devrimci süreç hızını yitirmiş görünüyor. Üç yıl içindeki üçüncü hükümet olan yeni Megawati hükümeti, kendi partisi olan Endonezya Demokratik Partisi ile Suharto’nun eski iş arkadaşları, eski rejimin bürokratları ve güçlü askeri hizip arasındaki sallantılı bir koalisyonu ifade ediyor. Megawati’nin başkanlığı, devletin tepesindeki derin politik krizin doğrudan sonucudur. Bu kriz sözde reform yanlısı bir din adamı olan Vahid’in uzaklaştırılmasına yol açmıştır.
Yeni Düzenin çöküşüyle birlikte kaybettiği konumunu tekrar kazanmaya çalışan ordunun da yardımıyla, Megawati hükümeti toplumun üzerinde geçici bir istikrar ve dengeyi temsil ediyor. Bu, artık eski tarzda yönetemeyen burjuvazinin, ülkeyi yönetmek için yeni bir yol bulma girişimidir.
Sürünür haldeki ekonominin, yakıcı ulusal sorunun ve en önemlisi genç ve halen deneyimsiz olan işçi sınıfının en temel sorunlarına çözüm bulamadıkça, Megawati hükümetinin istikrar görüntüsü hızlı bir şekilde parçalanacaktır.
Güçlü ordu desteğine rağmen, Megawati hükümeti Suharto diktatörlüğünün bir kopyası değildir. Mevcut durumda açık bir askeri diktatörlüğe geri dönmek burjuvazi için mümkün değildir. Bu doğrultudaki her girişim, kafası karışık kitleleri hareket geçirecektir ve ülkeyi dağılma noktasına getirecektir. Böyle bir durum, devrimci süreci kamçılayacaktır.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:43   #37
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Vahid hükümeti, ardı arkası kesilmeyen yeni bileşimler, bölünmeler, her biri zıt yönlere çeken farklı hizipler yüzünden kalbura çevrilmişti. Devletin başındaki Vahid’in kararsız liderliği, birkaç kez felç geçirmiş, fiziksel olarak zayıf ve kör bir adamın kişisel handikapları diye açıklandı. Fakat onun fiziksel durumu, Endonezya’daki burjuva sınıfın durumunun küçük bir modeliydi. Bu durum, Endonezya’da kapitalizmin genel çıkmazını ve toplumu ileriye taşıma yeteneksizliğini yansıtıyordu.
Endonezya, Güney Asya’da kapitalizmin en zayıf halkası olma sıfatını hak ediyor. Devlet aygıtı içindeki farklı hizipler arasındaki çekişme, devletin tepesinde tehlikeli bir kilitlenmeyi tahrik etti. Bu durum, yeni istikrarsızlıklara ve burjuvazi için çok daha tehlikeli olan, kitlelerin bu çatışmaya giderek daha fazla dahil olmasına yol açtı.
Solun büyük bir bölümü, sivil toplum kuruluşları ve özellikle de PRD, utanç verici bir şekilde, reform yanlısı ve “ilerici” bir burjuva unsur olarak gördükleri Vahid hizbine destek verdiler. Bu, aynı eski Menşevik-Stalinist tutumdur. Gerçekte PRD, iş dünyasında ve devlet aygıtı içinde kendi eş-dost çevresinin çıkarlarını savunan, kinik ve kurnaz bir burjuva politikacısı için sol bir örtü görevi gördü. PRD liderliğinin cinai politikası, kendisini suçlamak isteyen asi parlamentoya karşı olağanüstü hal ilânını (düzeni tekrar sağlamak için askere ve polise tam yetki veren) desteklemeye kadar gitti. Bu politika sol içinde genel bir karışıklığa ve demoralizasyona yol açtı.
PRD’yi işçi sınıfı ve öğrenci gençlik arasında kitlesel bağımsız bir devrimci sosyalist güç olarak inşa etme fırsatı, son üç yıl içinde harcanmıştır. Bunun yerine PRD liderliği, “akıllı taktikler izleme” ve “gerçek demokrasiyi” getirecek olan varolmayan ilerici kapitalisti aramak için burjuva sınıfın tüm kesimleriyle “koalisyon inşa etme” ölümcül yolunu takip etti. Ne kendi güçlerini inşa etmeyi ne de işçi sınıfı hareketini ilerletmeyi başardılar. Gerçek devrimci gençlik, PRD politikasının trajik deneyiminden dersler çıkarmak ve Endonezya’da gerçek Marksizmin güçlerini inşa etmek zorundadır.
Aslında 1997’den beri durmaksızın devam eden çöküşe rağmen, işçi sınıfı kendini ifade etmeye başlamıştır. 2001 Haziranında IMF’nin kemer sıkma paketine karşı yapılan işçi protestosu, bu sürecin iyi bir örneğidir.
Yine de, sarsıcı karakterine rağmen, bir şey söylemek için henüz erken. Gerçekte Endonezya’daki devrim süreci halen ilk aşamalarındadır. Devrimci süreç uzayacaktır. Bu, Marksistlere kendi güçlerini inşa etmek için sınırsız bir zaman tanımamaktadır. Doğu Timor’daki, Maluku’daki ve takımadaların diğer bölgelerindeki barbarlığın ve etnik temizliğin çirkin yüzü, devrimci sosyalizm Endonezya’da baskın güç olmayı başaramadığı takdirde neler olacağını gösteriyor.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:43   #38
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Afrika
Afrika’nın tümü bir karışıklık içindedir. Kıtadaki yaşam koşulları korkunçtur. Sadece bir örnek bu durumu göstermeye yeterlidir. Sahra Altı Afrika’da nüfusun sadece %2’si telefona ulaşabiliyor ve bunun yarısı da Güney Afrika’da. Ulusal sorun her yerde ortaya çıkıyor. Burada kilit önemde olan, temel olarak daha çok sanayileşmiş birkaç ülkede yoğunlaşan işçi sınıfıdır. Geçen yıl Nijerya’da, hükümeti petrol fiyatlarını geri çekmek zorunda bırakan 5 günlük genel grev sırasında, işçi sınıfının muazzam gücüne tanık olduk.
Bununla birlikte, Afrika ekonomisinin büyük bir kısmının son derece azgelişmiş doğasının bir sonucu olarak, tüm kıtanın gerçek kilidi, güçlü bir işçi sınıfının var olduğu Güney Afrika’dır.
Çok zor şartlar altındaki Güney Afrika’nın siyah proletaryasının hareketi, tüm dünya işçilerine ilham kaynağı oldu. Bu, Güney Afrika’da bir sosyalist devrime yol açabilirdi. Fakat Mandela ve diğerleri, beyaz yönetici klikle anlaştılar. Aslında teslim oldular. Gerici Apartheid rejiminin çökmesiyle, kitleler yekpare olarak ANC hükümetine oy verdiler. Onlar köklü bir değişim için oy verdiler. Fakat değişim umutları hızla dağıldı.
Geçmişte ANC, en azından lafızda, “sosyalist” bir politika savunuyordu. Şimdi, bütün “sosyalist” liderler gibi, kapitalizme teslim oldular ve piyasa ekonomisini ve özelleştirmeyi kabul ettiler. Hükümete duyulan hoşnutsuzluk yayılıyor. ANC, kasabalara içme suyu götürmek gibi işlerde bile verdiği sözü yerine getirmedi. Pek çok açıdan kitlelerin durumu eskisinden daha kötü: özelleştirme dalgası, su kullanımında bireysel sayaç uygulamasına geçilmesi (bu yoksul ailelerin sularının kesilmesi anlamına geliyor ve çoktan KwaZulu Natal’da kolera salgınına yol açmıştır), işsizliğin büyümesi vs.
Hatta bazı ANC’li belediyeler, ırkçılık karşıtı hareketin yaygın taktiklerinden biri olan hizmet bedellerini ödememe döneminden kalma elektrik borçlarını insanlara ödetmeye çalışıyorlar. Kasabalardaki insanlar bu borçları ödeyemedikleri için elektrik hizmetlerinden yararlanamaz haldeler. Bu, Soweto da dahil olmak üzere ülkenin her yerindeki kasabalarda çatışmalara neden olmuştur.
Mandela ve diğer ANC liderlerinin teslimiyetleri, Stalinistlerden aldıkları yanlış aşamalar teorisinin mantıksal ürünüdür. Kapitalist sınıfa çok az sayıda siyah katılsa da, onlar bir siyah burjuvazi yaratmaya çalışıyorlar. Tüm sözde Siyah Ekonomiyi Güçlendirme programlarının yaptığı şey, bazı şirketlerin yönetimine cüzi sayıda siyahın atanmasının ötesine geçmemektedir. Yüksek oranda yoğunlaşmış Güney Afrika ekonomisine egemen olan bir avuç tekel, apartheid yılları boyunca ülkeyi işleten aynı beyaz kapitalistlerin elindedir. Şimdi ülke dünya ölçeğindeki resesyonun etkileriyle yüz yüzedir. Bu yılın başlarında 1 dolar 7,5 rand (Güney Afrika para birimi) iken, şu anda bir dolar 12 randdır.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:43   #39
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

ANC liderliği, kitleler pahasına zenginleşmeye kararlı bir siyah kariyeristler kliğini temsil ediyor. ANC ve COSATU liderleri devlet tarafından emilmiştir. Eski sendika lideri Cyril Ramaphosa milyoner olmuştur. Demokrasiye ilişkin güzel sözlere rağmen, gerçekte ülke IMF’nin ve Dünya Bankasının kapitalist politikalarını sadık bir şekilde takip eden Thabo Mbeki etrafındaki seçilmemiş klik tarafından yönetiliyor. Tüm kararlar bu klik tarafından alınıyor ve hiçbir soruya izin verilmiyor.
Fakat bu durum, ANC içinde gelecekte sınıfsal temellerde bir bölünmeye yol açabilecek çatlaklar meydana getirmiştir. Taban hoşnutsuz ve huzursuzdur. ANC’nin burjuva liderliğinden kopmayı talep eden bir kesimin yanı sıra, SACP da mayalanma halindedir. Giderek artan sayıda işçi ve genç, liderliğin çürümesi ve burjuva yanlısı politikaları benimsemesi nedeniyle şaşkın ve bıkkın durumdadır. Her şeyden önce, ANC liderliği ve COSATU arasında bir uçurum oluşacaktır. Sendika üyeleri, kamu ve belediye hizmetlerinin özelleştirilmesiyle hedef haline geldiler. Mevcut dünya ekonomik krizi daha fazla işten atma ve işsizliğin artması anlamına gelecektir. İşçilerin hükümete yönelik hoşnutsuzlukları artacak ve sınıf mücadelesinin şiddetlenmesine yol açacaktır.
Belediye işçilerinin halihazırda çok sayıda radikal grevi oldu ve COSATU 2001 Ağustosunda üç günlük genel grev çağrısında bulunmak zorunda kaldı. ANC ve özellikle SACP içinde gerçek bir Marksist eğilimin oluşması için büyük olanaklar ortaya çıkacaktır.
ANC, kamu görevlileri ve diğer görevlileri saymazsak büyük oranda boştur. Liderleri, sol bir örtü olarak SACP liderliğine yaslanıyorlar. Hükümet içinde SACP’lı bakanların olması, kaçınılmaz olarak sorulara ve eleştirilere neden oluyor. COSATU içinde, SACP’ın ANC hükümetinden çekilmesi talepleri dahi yükseltilmiştir. Fakat ANC politikalarına rağmen kitlelerin henüz bir alternatifi yoktur. Sonraki bir evrede ANC ve SACP içinde ayrılıklar olacaktır.
En acil ve yakıcı görev, Güney Afrika’da, ANC, SACP ve kuşkusuz COSATU gibi kitle örgütleri içinde gerçek bir devrimci politika için savaşacak olan Marksist kadroların ilk grubunu kurmaktır. ANC’nin kapitalist politikaları terk etmesini ve SACP’ın gerçek bir komünist program savunmasını talep etmeliyiz. İşçi sınıfının, işsizleri ve yarı proleterleri kendi arkasına çekerek iktidarı alması gerektiğini somut bir şekilde ileri sürmeliyiz. Güney Afrika’nın siyah proletaryası, Sahra Altı Afrika’nın en büyük işçi sınıfıdır. COSATU 1,8 milyon üyeye sahip müthiş bir güçtür. Doğru bir önderlikle, kolaylıkla iktidarı alabilirler ve toplumun sosyalist dönüşümüne başlayabilirler.
Güney Afrika ve tüm Afrika için şu anda tek ileri yol sürekli devrimdir. Güney Afrika bu yola girerse, bütün Afrika girecektir. Güney Afrika’daki bir sosyalist devrim tüm durumu derhal değiştirirdi. Zimbabwe’den, Angola’dan ve Mozambik’ten başlayıp Nijerya’ya, Kongo’ya ve diğerlerine yayılan bir devrim dalgasını harekete geçirirdi.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 28-02-2007, 12:43   #40
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Bölüm Üç
Giriş
Dokümanın üçüncü bölümünde eski sömürge dünyaya özgü bazı sorunlarla ilgileneceğiz. Batıda proleter devrimin gecikmesi ve gerçek bir Leninist partinin ve önderliğin bulunmayışı nedeniyle, eski sömürge dünyadaki devrimler geçmişte çarpık bir biçim almıştır (proleter Bonapartizmi). Fakat Arjantin’de, Venezuela’da ve diğer ülkelerde gelişen devrimlerle birlikte, proletaryanın önder rolü gündemdedir.
Asya, Afrika ve Latin Amerika’da Devrim
Geçtiğimiz dönemde proleter Bonapartist rejimlerin krizine tanık olduk. Mozambik ve Angola, haydutlara arka çıkan ve silahlandıran Güney Afrika tarafından mahvedildi. Afganistan, gerici gerilla savaşına çekilmeden önce istikrarlı bir devlet kurmayı bile başaramadı. Etiyopya’daki rejim, ulusal sorunu çözmeyi başaramadığı için yıkıldı. Şimdi de Rusya’nın para yardımından yoksun kalan Küba ipin ucunda.
Emperyalizme karşı mücadele, ileri kapitalist ülkelerdeki süreçlerle birleştirilmedikçe anlaşılamaz. Batıdaki devrimin gecikmesi, eski sömürge ülkelerde köktendincilik ve proleter Bonapartizm (deforme işçi devletleri) gibi tuhaf sapkınlıklar yaratmıştır. Her yerde, devrimci sonuçları olacak derin bir kriz hazırlanmaktadır. Fakat asıl sorun öznel faktördür. Eğer işçi sınıfı Marksist bir partinin önderliği altında iktidarı almayı başaramazsa, her türlü tuhaf ve ucube çarpıklıklar muhtemeldir.
Yeni proleter Bonapartist rejimlerin olması mümkün müdür? Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra eskisi gibi bir model bulunmamaktadır. Bu önemli bir noktadır, ama kendi başına belirleyici değildir. SSCB ve Çin’deki geçmiş “sosyalizm” deneyimi, örneğin Latin Amerika’daki gerilla hareketlerinin liderleri için hâlâ çekici bir model oluşturabilir. Daha da önemlisi, Küba, Çin ve Vietnam var.
Gelecek dönemde yeni proleter Bonapartist devletlerin ortaya çıkması teorik olarak dışlanamaz. Bu koşullara bağlıdır. Özellikle bir ekonomik çöküş durumunda, bazı ülkelerde proleter Bonapartizmi yönünde bir hareket olabilir. Amerikan emperyalistleri bundan endişe ediyorlar ve haklılar. Elbette, güçlü bir işçi sınıfının var olduğu Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden bahsetmiyoruz. Ama Kolombiya gibi daha geri ülkelerde bu bir olasılıktır.
Venezuela’da, eğer gerçek bir devrimci parti ve önderlik bulunsaydı, kitlelerin ayaklanmasıyla yenilgiye uğratılan gericiliğe yönelik hareketin ardından işçi sınıfı iktidarı alabilirdi. Fakat böyle bir önderlik mevcut değil. Eğer Chavez Marksist olsaydı, ütopik bir reformist olmasaydı, iktidar bir iç savaş olmaksızın sancısız biçimde işçilerin eline geçerdi. Fakat fırsat kaçırılmıştır: inisiyatif ABD emperyalizmi tarafından cesaretlendirilen ve yardım edilen burjuva karşı-devrime geçmiştir. Son derece baskıcı karaktere sahip bir burjuva Bonapartizmiyle sonuçlanabilecek yeni darbe girişimleri kaçınılmazdır. Bu perspektif, sınıf mücadelesinin önceden tahmin edilmesi zor olan akıbetine bağlıdır. Kitleler harekete geçmişlerdir ve dövüşmeye hazırdırlar. Fakat öznel faktör belirleyici olarak kalmaktadır. Her ne kadar Chavez, Castro hayranı olsa da, onun 1960’da yaptığını yapmamıştır. Castro, emperyalizme ve kapitalizme darbe indirmek, Küba kapitalistlerini mülksüzleştirmek ve proleter Bonapartist bir rejim kurmak için işçi sınıfına dayanmıştı.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Türkiye`de Saat: 16:07 .

Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2

Sitemiz CSS Standartlarına uygundur. Sitemiz XHTML Standartlarına uygundur

Oracle DBA | Kadife | Oracle Danışmanlık



1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580