Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi


Geri git   Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi > Eğitim Öğretim > Dersler - Ödevler - Tezler - Konular > Sağlık Tıp

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-03-2008, 14:57   #1
 
OnuR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Sağlık Sosyolojisi

SAĞLIK SOSYOLOJİSİ
GİRİŞ
Uzun yıllardır çözümlenemeyen sağlık sorunları toplumumuzun gündemini işgal etmektedir. Sağlık sorunları günümüzde çok ciddi boyutlara erişmiştir. Medya aracılığıyla hergün ölümle biten toplumsal bir olay , hastanelerde yaşanan hataların insan sağlığına yaptığı etkiler , herkesi düşünmeye sevk edecek sağlık skandallarıyla karşılaşıyoruz. İçenden geçmekte olduğumuz karamsar atmosfer Türk insanı için ölümle yaşamarasındaki her geçen gün biraz daha daralmaya yüz tutmaktadır. Eğer herşey bugünkü gibi olmaya devam ederse gelecek nesillerde sağlıksızlığı kader olarak kabul etmek zorunda kalacağız.
Trafik kazaları , bu unutulmuşluğa , tepkisizliğe ve vurdumduymazlığa doğru gidişin en tipik örneklerinden biridir. Öte yandan hastane kapılarında muayene olmak için sıra bekleyen köyden kasabadan hatta ülkenin diğer ucundan gelmiş insanların sergilediği tabloda güncelliğini yitirmektedir.
Sağlık sorunlarını direkt yaşayan bireylerin yanısıra sağlık sektörünün temel taşları olan hekimlerde benzer sorunlarla karşılaşmaktadır. Yardımcı sağlık personelleride aynı zor koşullarda mesleklerini icra etmek zorunda kalmaktadırlar. Hastalar ve yakınları önemsizliklerini hissederken diğer sağlık personeli ise görevlerini diğer ülkelerdeki meslektaşları gibi yapamamanın ezikliği içindeler. Bir başka değişle legal ve illegal yollardan kazanılan para hekimlere az gelişmiş bir ülkede yaşadıkları gerçeğini unutturmamaktadır.
Kısacası , bir ülkedeki sağlık sorunlarının görünümü o ülkenin gelişmişlik düzeyine ilişkin ip uçları verir. Ancak bu gelişmiş ülkelerde tüm sağlık sorunları çözülmüş demek değildir. Aradaki fark sadece çözüm düzeyine ilişkindir.
Bütün bunlar bize sağlık sorunu bir ülkenin gelişmişlik düzeyiyle ilgili olduğu kadar toplumsal yapısıyla da yakından ilgili olduğunu gösterir. Toplumu derinden etkileyen bu sorunlar ekonomik olduğu kadar aynı zamanda kültüreldirler. Örneğin; çagdaş kültürden daha çok pay alabilen ülkeler modern tıbbın olanaklarındaki gelişmeyi daha çok takip ve talep etmekte, diğer kesimler geleneksel anlayışlarını sürdürmekte ve bunlara karşı direnmektedirler.
Bireyler en temel olan sağlık haklarını kullanmakta ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunların neler olduğuna ve çözüm yollarının bulunmasına bir birey olarak sessiz kalmak mümkün değildir. Hastanenin içerisinde barındırdığı koşullar ülkemizin görünen ve görünmeyen koşullarını simgelemektedir. Fakirlik ve çaresizlik hastaların hasta olmalarından kaynaklanan bir olgu olduğu kadar ülkemizin içinden geçmekte olduğu koşullarla da yakından ilgilidir.
Genel olarak , sağlık alanının bilinmesi ile ülkemizin koşullarının tanınmasının aynı anlama geldiği kabul edilmektedir. Ülkemizin gelişmişlik düzeyinin saptanması demek sağlık sorunlarını ne ölçüde çözümlediğinin saptanması demektir. Gelişme daima fakirlik tabakalarının zenginleşmesiyle sonuçlanmıştır. Eşitsizliklerin kaynağı keşfedildikçe ülkeler zenginleşecektir. Zengin ülkeler yurttaşlarının hakkını daha iyi koruyabilen ülkelerdir.
Ülkemizin sağlık sistemine ilişkin yapılan her araştırmanın ,bu sorunların çözümüne de ışık tutacağı kendiliğinden açıktır. Bu kitap ile ,ülkemizin bir çok üniversitesinde ders olarak okutulan sağlık sosyolojisi konusunda temel bir kaynak oluşturmak hemde sağlık sorunlarımıza dikkat çekebilmek hedeflenmiştir. Sağlık alanındaki çıkmazların ve sorunların karşısında biz yeni nesil sessiz ve de çaresiz kalmamalıyız . ülkemizin daha gelişmiş ülkeler arasına girebilmesi için bu sorunların neler olduğunu saptayıp çözüm yollarını geliştirmeliyiz. Bu eser takip edeceğimiz yolu bulmamıza hedeflerimizi saptamamıza yardımcı olacaktır.

1-) BAZI TEMEL KAVRAMLAR :
Sağlık sosyolojisi sosyolojinin bir alt dalıdır. Özellikle batı Avrupa ve A.B.D de çok gelişmiş bir durumdadır. Ancak sağlık sosyolojisinin inceleme konularıyla ilgili birçok alan bulunmaktadır. Genel olarak bu alanların kurumsal çatıları aynıdır fakat; farklı adlarla tasvir edilmektedirler. Özellikle tıp kökenli alanlar sosyoloji kurumlarını izleyerek hastalık /sağlık olgularını incelemektedir. Bunun yanında sosyal psikologlar , antropologlar , ekonomistlerde bu konuya ilgi duymuşlardır. Bunun için , aynı çalışma alanı, kaynaklandıkları kökenlere göre farklı adlarla anılma durumunda kalmışlardır. Örneğin ; tıp sosyolojisi sosyolojinin bir alt alanını işaret ederken sağlık sosyolojisiyle aynı konuları paylaşma durumunda kalmıştır. Aynı şekilde daha çok tıp kökenli araştırmacıların ilgi duydukları bir kavramda klinik sosyolojisidir. Bu alandaki araştırmacılarda kendilerini uygulamalı tıpta ortaya çıkan sorunların toplumsal boyutu ile sınırlamak istemektedirler. Benzer konulara değinmekle beraber tamamen tıbbi kaygılarla yola çıkan tıbbın kendine özgü bir alt dalı kabul edilen alanlarda vardır. Halk sağlığı koruyucu hekimlik gibi alanlarda sağlık sosyolojisinin konusuyla çok yakındır.
Türkçe literatürde , toplumsal sorunlarla , sağlık sorunları arasında bir ilişki olduğu daha 1940 lı yıllarda bile birkaç çeviride vurgulanmıştır. Ancak 1970 li yıllara kadar bu tip tartışmalar yaygınlık kazanamamıştır. Bu yıllarda ilk olarak toplum hekimliği başlığı altında halkın hastalıklara karşı daha etkin korunmasını hedefleyen ilke ve düşünceler geliştirilmeye çalışılmıştır. Ancak , akademik çevrelerde en ilgi duyulan çalışma NUSRET FİŞEK tarafından yapılmıştır. Sosyoloji alanında yapılan çalışmalar ise alanı tanıtmak ve olanaklar dahilinde katkı payı hedefleyen türden çalışmalar olmuştur. Özellikle dikkat çeken bir çalışma ATÜL KASAPOĞLU tarafından yapılmıştır. Oysa tıp sosyolojisi A.B.D de çok daha önceleri başlamıştır 1940 ve 50 li yıllarda sosyoloji alanında önemli sayıda çalışmaya kaynaklık etmiştir.
Yaygın olarak bilinen eserinde NUSRET FİŞEK (1983:1) sağlık ve hastalık kavramının Dünya Sağlık Örgütüne atıfta bulunarak şöyle tanımlıyor ‘ sağlık sadece hastalık ve sakatlık olmayışı değil , bedence , ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir .’ ‘ Hastalık ise , doku ve hücrelerde yapısal ve fonksiyonel ve normal olmayan değişikliklerin yarattığı haldir.’ Daha sonra bu tanıma hastalığın sadece biyolojik bir süreç olmadığını , toplumsal ve kültürel boyutunun da olduğunu ekliyor. Gerçekten de toplumsal bilimlerin hastalık/sağlık olgularına duyduğu ilgi bu noktadan başlıyor. Bu alanda en çok sözü edilen kavramlar ise FİŞEK e göre halk sağlığı , toplum hekimliği , koruyucu hekimlik, sosyal hekimlik ve toplum sağlığıdır.
Halk sağlığı: Bir bireyin sağlığını sürdürecek bir yaşam düzeyi sağlayacak biçimde geliştirerek hastalıklardan korumayı yaşamın uzatılmasını , beden ve ruh sağlığı ile çalışma gücünün arttırılmasını sağlayan bir bilimdir.
Toplum hekimliği: Toplumu oluşturan bireylerin , bedence , ruhça ve sosyal yönden iyilik halinde olması için , bireye , topluma , biyolojik ve fiziki çevreye ilişkin önlemlerin planlanması ve uygulanmasını içeren bir alandır.
Ayrıca halk sağlığı ve koruyucu hekimlik arasındaki fark ise halk sağlığı kamunun sağlığının korunmasını hedefler koruyucu hekimlik ise aynı amacı bireysel düzeyde hareketle gerçekleştirmek ister. Toplum sağlığı kavramı da halk sağlığı kavramıyla dönüşümlü olarak kullanılmaktadır.
FİŞEK söz ettiği tüm adlandırmaların ortak noktası tıp alanında üretilen bilgilerin halkın sağlığını koruma amacı ile nasıl daha etkin olarak kullanabileceği sorusudur. Bir başka anlatımla , hastalıkların iyileştirilmesinde tıp dışı alanların bilgisinin değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu bilgilere tıp bilgileri temelinde gidilebileceği gibi diğer alanlarlada gidilebilir. Bunun için başta sosyoloji olmak üzere diğer bir çok sosyal bilim alanıda sağlık/hastalık kavramları ile ilgilenmektedir. Örnegin; sağlık sosyolojisi disiplinide ,tıp alanında mevcut hedefleri kendisine hedef olarak seçmiş bulunmaktaır. Dolayısıyla bu iki genel çalışma alanındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması bir zorunluluk gibi durmaktadır. Örneğin; KASAPĞOLU (1999:11) , İngiltere deki gelişmeler izlenerek , türkiyede de ‘halk sağlığı’ kavramının yerini ‘toplum hekimliği’ kavramının kullanıldığı , üniversitedeki kürsüleride bu değişikliği izlemiş oldukları belirtiliyor. Sosyoloji alanında ise ‘medikal sosyoloji’ kavramının eskidiği , bu alan içerisinde genel olarak zaten sosyoloji kuramlarına yer verilmek durumunda kalındığından ‘sağlık/hastalık sosyolojisinin’ kavramının yaygın olarak kullanıldığı dile getirilmiştir.
Sosyoloji kuramlarının en çok kullandığı alanların başında medikal sosyoloji adıyla bilinen alan gelmektedir. Medikal sosyolojinin konu alanı temel olarak sağlık sosyolojisinin alanından büyük bir farklılık göstermemektedir.
Medikal Sosyoloji: Bireylerin kendilerini ne zaman hasta diye tanımladıklarına , hastalıkların üstesinden nasıl gelebildiklerini , sakat olanların nasıl tedavi göreceklerine ilişkin yol gösteren bir alandır.
Buna ek olarak hastalıklara toplumun nasıl cevap verdiği , tedavi sürecinde meslek örğütlerinin işlevleri, sağlık kurumları ve buna ilişkin toplumsal düzenlemeler gibi konularda medikal sosyolojisini ilgilendirmektedir .Aynı zamanda hastalıkların nasıl dağılım gösterdiği , tedavi olanakları ve meslek üyelerine ilişkin araştırmada yapmaktadır. Bunlara dayanarak medikal sosyolojinin şu bilimleri incelediği söylenebilir;
Aile , eğitim , din, ekonomi, siyasi sistemler, toplumsal kontrol , kentleşme , sosyal planlama/toplumsal değişme ve tarih.
BROWN (1989) sosyal bilimlerin medikal sosyolojiyi dört düzeyde etkilediklerini belirtmektedir.
1-) Makro düzeydir
2-) Mikro düzey
3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey
4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi

1-) Makro düzey : Üç işlevsel alan vardır; siyaset , ekonomi ve kültür. Medikal sosyoloji bu üç alandan etkilenmektedir; bunlara bağlı alt alanlardan birincisi , sınıf ırk ve cinsel farklılıkları konu alan siyaset ekonomisi , ikincisi , bir profesyonel meslek olarak tıp mesleği ve profesyonelleşme süreci, üçüncüsüde sağlık kurumlarıdır

2-) Mikro düzey : Sağlık sisteminin uygulayıcıları ile halk arasındaki ilişkileri konu alır. Bu alanda genel olarak hekimler ile hastalar arasındaki ilişkiler çeşitli bakış açılarına göre incelenmektedir.

3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey : Kuramcılar genelolarak , makro ve mikro düzeylerinin birleştirirlmesini talep etmektedirler. Örneğin; sadece hekim / hasta ilişkileri incelenecek olursa daha geniş bir alanda ortaya çıkabilecek sorunlar ihmal edilebilmektedirler.

4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi : Toplumsal değişmeyide içine alacak şekilde , toplumsal hareketlerin sağlık üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Örneğin ; köleliğin ortadan kalkması , ayrımcılığa son verilmesi , kadın hakları , toplumsal güvenlik , emek gücünün organize edilmesi gibi toplumsal hareketlerin sağlık sistemleri üzerinde önemli etkisi vardır.
Medikal sosyolojisi ilkin, hekim ve sağlık personelinin çalıştıkları ortamların hangi özellikte olduğunu ve hastaların nasıl sağlık hizmetlerine ulaştıklarını ve hangi kültürel kalıpların etkisinde kaldıklarını araştırmaktadır. Bir başka anlatımla, hekim ile hasta hangi koşullar altında bir araya gelmektedirler ve birbirlerine nasıl muamele etmektedirler. Kısaca hastalık hasta ve hekim arasında ilişki büyük bir ölçüde içinde yaşadıkları ortam tarafından etkilenmektedir.
Bir başka değişe göre medikal sosyoloji başta tıp olmak üzere birçok bilimle iç içe olmak durumunda olduğundan ister istemez disiplinler arası bir bilim dalı olmak zorunda kalmıştır. Böyle bir alanda yapılan incelemeler sadece bireylerin/toplumların sağlığına katkıda bulunmakla kalmayacak aynı zamanda toplumsal eşitsizlikler , profesyonel uzmanlık ile profesyonel gücün yapısı ve birey ile toplum arasındaki bağlara ilişkin de bilgi üretmektedir.
Toplum hekimliği ilk kez Fransa da ortaya çıkarken yine tıpçıların toplumsal bilimlerle bağlantı kurma isteklerinden kaynaklandığı açıktır. Jules GUERİN (1801-86) hastalıkların gerçek boyutunu inceleyebilmek için istatisliklerden yararlanmış ve toplum hekimliğini dört farklı alana bölmüştür; sosyal patoloji , sosyal hijyen , ve sosyal terapi. ‘Tıp sosyal bir bilimdir ve siyaset tıptan başka bişey değildir’ . yani sağlık sorunları sadece tıp alanında alınacak önlemlerle giderilmez. Tam aksine sosyal tedbirler olmadıkça yada sağlık sorunları toplumsal bağlamlarda incelenmedikçe tam anlamıyla çözülemez. Gerçekten de 19. Yy da ileri sürülen böyle bir görüş 20. Yy da Avrupanın diğer ülkelerine yayılmış bulunmaktadır. Turner (1992) Toplum hekimliğinin anlayışının yaygınlık kazanması ile üç önemli sonucun ortaya çıktığını belirtiyor:
A ) Hastalıklar ancak çok nedensel ilişkiler içerisinde anlaşılabilir.
B ) bir topluluğun sağlık duırumunu anlamak ve değiştirmek için , toplumsal ve siyasal müdahaleler ve reformlar kaçınılmaz.
C ) Bu iki sonuçtan dolayı , toplum hekimliği sadece geleneksel tıbbın müdahaleciliğine değil tüm topluma yönelik bir eleştiri geliştirmiş ve köktenci siyasal bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.

Kısaca özetlenecek olursa , bu bölümde tanımları yapılan alanlarköken itibariyle nerden kaynaklanırsa kaynaklansın hemen hemen hepsinin ortaklaşa vurguladıkları nokta , tıp alanında üretilen bilmik , kültürel ve siyasal alanlarda üretilen diğer bilgilerce desteklenmesi ile mümkün olacaktır. Hekimler hastanelerde sadece hastalık sürecinin son aşamasına gelmiş bireylerle muhattap olmaktadır. Tıp kökenli bilimlerde bunun farkına çok önceleri varabildiklerinden Toplum Hekimliği , Halk Sağlığı v.b gibi alt dallar yaratarak tıp bilgisini desteklemek istemişlerdir.
Günümüzde ise başta sosyoloji olmak üzere bir çok alan, kendi kuramlarını sağlık/hastalık kavramlarını anlamak için seferber etmiş bulunmaktadırlar. Yeniden vurgulanması gereken nokta , hepsininde amacı hastalıkları mümkün olduğu kadar hastanelere yansımadan önce önleyebilmektir. Böyle bir anlayış kökenlerini 19.y.y da bulmasına rağmen 20. Y.y la ait gibi görünmektedir.
Bu noktada hastalık kavramının toplumsal yanının biraz daha ayrıntıya girilerek incelenmesi , Sağlık Sosyoloji alanının ne ile uğraştığını dahada aydınlatabilecektir.

2-) HASTALIK OLGUSU

Çoğu zaman, hastalık kavramından bütün insanların aynı şeyi anladıkları sanılır. Oysa hastalığın tanımı hem toplumdan topluma hem de zamandan zamana değişmektedir. Bir bireye ne zaman hasta denileceği yada bireyin ne zaman kendisini hasta hissedeceği değişkenlikler gösterir. Bu farklılıklar yada ayrımlar ‘Sağlıklı olma durumunun yitirilmesi’ sürecini başlatır. Örneğin trafik kazasından çok ağır yaralar almış birisi tabi ki her zamanda ve her toplumda kendisini hasta olarak görecek ve kendisini hasta olarak algılayacaktır.
Sadece başı ağrıyan birine hasta muamelesi yapılıp yapılmaması yada bireyin kendisini hasta olarak algılayıp algılamaması o toplumun hastalık kavramını nasıl tanımladığıyla yakından ilişkilidir. Başka bir değişle birkaç yüzyıl öncesinde insanların korkulu rüyası ve salgın bir hastalık olan veba günümüzde çok önemli bir hastalık olarak görülmemektedir. Örneğin 1994 te yaşanan bir salgın insanlar arasında çok büyük bir paniğe yol açmıştır. Ancak bir hükümet yetkilisinin hastalığın bulaşma riski çok az demesiyle insanlar rahat bir nefes almıştır. Bu olay iki noktaya işaret etmişti.
A)Modern toplumlarda hiç bilinmeyen fakat çok ciddi hastalık türlerine maruz kalabilirler.
B)İçinde yaşanılan toplum diğer bir çok alanda olduğu gibi sağlık alanında da risklerden arınık bir toplum değildir. Başka bir değişle risk hayatın içindedir

Hangi tür risklerin toplum bireyi tarafından kabul edilip edilemeyeceği kuramsal ve pratik olarak tartışılmaya başlandı. Dolayısıyla bir toplum içinde hastalığının nasıl algılandığının keşfedilmesi, hastalıkların gerçek nedenlerinin bulunup ortadan kaldırılmasının ilk koşulu gibi görülmektedir.
Bunun için araştırmacılar ilk önce sıradan hastalığın tanımını yapmaya çalışmışlardır. Bu araştırmaların çoğunda hastalığın external (dışsal) birfaktör olduğunu, belli bir yaşam şeklinin, özellikle kentsel hayatın, bir ürünü olduğu söylenmiştir. Diğer yandan sıradan kişilerce hastalık içsel (internal) bir olgu olarak görülmüştür.
Sağlığın işlevsel tanımı, sadece dengeli bir durumu değil, bireylerin neşeli ve eğlenceli oldukları bir durumu vurgulamaktır. Yapılan araştırmalar sonucunda halkın hastalıkları gruplara ayırdıkları ortaya çıkmıştır. Örneğin normal hastalıklarla kalp, kanser, tüberküloz gibi hastalıklar ayrılmıştır. Bu bağlamda sağlık;
A)Negatif olarak yeni bir hastalığın ortaya çıkmaması durumunu.
B)İşlevsel olarak, yani, günlük aktivitelerin üstesinden gelebilme durumunu .
C)Pozitif olarak yani sağlıklı ve iybir durumda olma durumunu ifade etmektedir.

Hastalıklar günlük hayatta bireylerin psikolojilerini de etkilemektedir. Doğal olarak, bireyler sürekli olarak kendilerini sağlıklı olmaya doğru yönlendirmektedirler. Yaş gruplarına göre hastalıktan en çok şikayet edenler çocuklar ve yaşlılardır.
LOCKER (1983) a göre tarihte hastalık kavramı birkaç aşamadan geçtikten sonra günümüzdeki haline gelmiştir. Buna göre modern tıbbın çıkmasından çok daha önceleri hastalıklar, ruhsal ve mekanik güçlerin eseri olarak düşünülmüştür.
LOCKER hastalığın kavranmasında Kartezyen düşüncenin çok önemli bir yeri olduğunu düşünmektedir. Bu felsefe akımına göre, Vücut ve ruh birbirinden bağımsızdır. Bu düşünce yaygın olarak benimsendiğinde, hastaların mikrobiyolojik kökenlerinin incelenmesi için, uygun bir ortam sağlanmış oldu. Vücut kendi içerisinde işleyen ve kendi kuralları olan bir bütün olarak incelenmeye başlandı. Ehrlıch, Koch, Pasteur un keşifleri buna örnek gösterilebilir. 1882 de KOCH tüberküloz hastalığına yol açan mikrobu keşfetmişti. Bunu taiben, 1897 ve 1900 yılları arasında ise 22 çeşit enfeksiyona yol açan mikrop keşfedildi.
Daha sonraki araştırmalar, bir tek mikroplu açıklamalardan yani bir tek nedenli açıklamalardan, çok faktörlü açıklamalara doğru inceleme alanını genişletmiştir. Örneğin bulaşıcı hastalık üçgeni adlı bir yaklaşımda hastalıklar, bir mikrop, bir taşıyıcı ve çevre bağlamında ele alınmıştı. Bu anlayışla hastalıklar tedavi edilebilir olduğu kadar önlenebilir hale de gelmiştir.
‘Üç temelli (üçgen)’ bu açıklamada zamanla etkisini yitirmiştir. Çünkü, bu yaklaşım sadece bulaşıcı hastalıkları açıklama ve önlemede etkiliydi. Daha kronik hastalıkları (kalp gibi) önlüyemiyordu.
Dolayısı ile daha kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç hasıl oldu. Bu yeni yaklaşıma NEDENLER AĞI adı verildi. Bu yaklaşıma göre hastalığa etki eden faktörler biyolojik olduğu kadar toplumsal ve psikolojik te olmalıdır.
LOCKER a göre yukarıda sıralanan tek nedenli yada çok nedenli açıklamalar, niçin belirli bazı toplumsal grupların değerlerine göre hastalıklara ve ölüme duyarlı olduklarını açıklayamamaktadırlar. Çeşitli araştırmalar göstermiştir ki çok gelişmiş ülkelerde dahil olmak üzere, hemen hemen her ülkede hastalıklara bireyin içinde bulunduğu sınıfsal koşullar , yaşadığı mahalle, gelir düzeyi, eğitim ve meslek gibi faktörler etkin olmuştur. Diğer faktörler ise, sosyal bütünleşme, toplumsal destek, medeni hal, vs. dir. Ayrıca, bireylerin hayattan beklentileri ve tecrübeleri, davranışları bu grupların hassasiyetini etkilemektedir. Kısaca söylemek gerekirse,
1)Mikrop teorisi (Grem teorisi)
2)Üçgen Açıklama
3)Çok nedenlilik,
4)Genel hassasiyet kuramları tarisel bir sıra içerisinde gelişmişlerdir.

Ancak unutulmaması gereken nokta ise, hastalıkların toplumsal kökenlerinin, aslında en ilkel toplumlarda bile keşfedilmiş olmasıdır. Eski ile şimdiki arasındaki fark modern hayatta bunun çok daha geniş bir perspektiften yapılıyor olmasıdır.
LOCKER a göre günümüze kadar yapılan toplumsal ve psikolojik faktörlere ilişkin çalışmalar. 3 kategoriye ayrılır.
a-) Toplumsal – cevresel
b-) Davranışsal
c-) Psikolojik
toplumsal çevresel faktörler şunlardır; yoksulluk , toplumsal destek ve diğerleri ile ilişkiler , iş ve işsizlik , v.b
davranışsal faktörler ; sigara içme alışkanlığı, egzersiz spor yapma alışkanlığı , diet v.s.
psikolojik faktörler ; kişisel özellikler , mücadele kapasitesi , sağlığa duyulan inanç , v.s bizim modern tıp dediğimiz alan aslında bu alanların ne zaman ve nasıl birbirlerinin içine girerek hastalıkları oluşturduğunu incelemektedir.
Toplum ve hastalıklar arasındaki ilişki aslında başka kuramcılarlaca ele alınmıştır. Örneğin; FİELD (1976) hastalıkların toplumsal yanını vurgulayabilmek için hastalık durumu ile bireyin kendisini hasta hissetmesi arasında bir ayırım yapılabileceğini belirtiyor. Birinci kavramlaştırmada dikkati çeken odak nokta , belli bir kötü/istenmeyen durumun nesnel yanları , ikincisi ise subjektif yanları olmaktadır. Hastalık bir organın normal dışı çalışması , rahatsızlık ise bu normal dışlılığın nasıl algılandığına ilişkin olmaktadır. Yani hasta rahatsızlıktan şikayet eder , hekim ise hastalığı teşhis eder. Bir başka deyişle ingilizce asıllı bu iki terim hastalıkların organik kökenleri ile psiko-sosyal kökenlerini birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Ancak her iki kavramın birbirinden bağımsız olduğuda ileri sürülmektedir. Sadece hastalıkların toplumsal yanına ve hastanın hastalık tanımını hekimin tanımlamasından herzaman farklı olacağı vurgulanmak için yapılmıştır. Örneğin ; FİELD tıp eğitiminin aslında genel olarak hastalık durumu kuramı üzerine kurulu olduğunu savunuyor. Ancak hekimin rollerinin hastalıkların türüne göre değişiklik gösterdiğini vurgulamaktadır. Ona göre hastalık dört katagoriye ayrılabilir;
a-) Kısa dönemli akut hastalıklar
b-) Uzun dönemli fakat araz bırakmayan
c-) Uzun dönemli araz bırakan hastalıklar
d-) Akıl hastalıkları
bu sınıflamaya göre hastalık durumu kuramına göre yetişmiş hekimler en fazla birinci katagorideki hastalıklara yardımcı olabileceklerdir. FİELD bu durumda hastalıkların tanımlanmasında hekimlerin önemli bir rolü üstlendiklerini belirtir. Bunun için FİELD e göre eğer hastalıklar sadece modern tıbbın yaptığı gibi toplumsal perspektif dışlanarak tanımlandığında hasta ile hekim arasında en azından bir dil ve anlaşma düzeyi farkı oluşmaktadır. Kısacası modern tıp hastalıkları sadece objektif özelliklerini düşünerek ele alınmamalıhekimler hareket ve eylemlerinin toplumsal sonuçlarınıda hesaba katabilmelidir.
Modern toplumlarda hastalığın bireylerce algılanmasını belirleyen toplumsan değişimler gözlenmiştir. Bu değişimler dört başlık altında toplanabilir :
1-) Hastalık kalıplarındaki değişiklikler ve kronik hastalıkların göreli olarak artması
2-) Hem profesyonellerce hemde popüler olarak daha ziyade sağlıklı olmaya yönelme
3-) Modern toplumların toplumsal ve ekonomik yapılarındaki değişiklikler. Toplum ve bireyle ilgili profesyonel otorite ve bununla ilgili anahtar süreçlerin değişikliğe uğraması
4-) Medikal sosyolojide değişimlerin ortaya çıkması. Feminizm ve post-modernism gibi yeni perspektiflein eskilerle yer değiştirmeye başlaması.
Gerçektende medikal sosyoloji literatürüne bakıldığında 60 lı vre 70 li yıllarda daha çok klinik çalışmalar olduğu görülmektedir. Yani hastanelere acil olarak gelen yada akut olarak beliren hastalıklara ilişkin çalışmalar çoğunlukta gibi durmaktadır. Oysa günümüze doğru gelindikçe özellikle gelişmiş ülkelerde bir çok nedenden dolayı kronik hastalıklar daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Özellikle batı toplumunda HIV virüsünün saptanması ve hızlı bir şekilde yayılması araştırmacıları panik davranışlara itmiş ve bir ölçüde hazırlıksız yakalamıştır.
Bireylerin hastalık karşısındaki durumları ekonomik yapılarındaki değişikliklerden de etkilenmiştir. Çağdaş ekonomilerde geleneksel yapılar değişmiş yeni ilişkiler özgün yerlerini almış bulunmaktadır. Bir başka deyişle çağdaş ekonomiler üretime değil tüketime yönelik ekonomilerdir. Dolayısıyla sağlık sistemide kapitalist sistemin dışında ona yamanmış bir sektör olarak değil bireylerin tüketim kalıpları ile ilgili bir konuma gelmektedir. Hekimler hastaları üzerinde otorite kuracakları varlıklar olmaktan çok bilgilerini pazarlayacakları tüketiciler olarak görmeye başlama durumundadırlar. Böyle bir anlayış hasta ile hekimi aynı noktada buluşturabilecektir.
Son olarak medikal sosyolojideki araştırmaların ‘siyasi temelli’ olmaktan uzaklaştırılarak , tıp araştırmalarına ‘toplumsal faktör’ boyutunu ekleyen araştırmalar olmanın ötesine gidebilmelidir.

3-) HASTALIK VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER :
İnsan sağlığını etkileyen faktörlerin araştırılmasında sosyolojik bir bakış gereklidir. Örneğin; günümüzde sigara içmenin zararları tıp bilmi çok açık bir biçimde belirtilmiş olduğu halde , bu alışkanlığın yaygınlaşmasının önüne geçilememektedir. Tıp sigaranın bireyler üzerindeki zararlarını biyolojik düzeyde incelerken , aynı sigara içmeye iten engelleri incelemesinin dışında bırakmak zorundadır. Bireyin hangi etkenlere bağlı olarak sağlığını tehlikeye attığının bulunması belki de tedavi için en önemli bilgiyi oluşturmaktadır. Bu bilgi ise sosyoloji alanında üretilmektedir. Ancak sigara gibi , sağlık üzerindeki olumsuz etkileri sınırlı bir konuda geri plan bilgisi gibi düşünülebilecek sosyolojik araştırmalar her hastalık için aynı önemde olmayabilir. Örneğin; ciddi bir karaciğer hastalığında yada herhangi bir kanser hastalığında sosyolojinin hastalığa ilişkin bilgi vermesi çok sınırlı kalmaktadır. Bir başka deyişle hastanın çevre koşullarına ilişkin bilgiler , ciddi bir hastalığın tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılamamaktadır. Hastalıkların toplumsal ve kültürel nedenlerini araştıran çalışmalar genel olarak sanayileşme , kentleşme göç, toplumsal mesleksel , ve coğrafi hareketlilik gibi olgular üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu tür çalışmalar genellikle kalp hastalıklarını konu edinmiştir. Kalp üzerinde , yemek yeme alışkanlıklarının önemli bir rol oynadığı çoğu kişi tarafından vurgulanmıştır. Ayrıca sanayileşmemiş kesimlerde yapılan araştırmalarda , bu kesimde yaşayan bireylerde yaşa bağlı tansiyonun sanayileşme ile arttığı gözlenmiştir.
Diğer bir örneği ise , bireylerin sürekli olarak ilişkide bulunduğu çevreyi değiştirmenin fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklara yol açabileceği saptaması oluşmaktadır.
Açıktır ki , her birey çevresindeki diğer bireylerle kalıcı ve dengeli ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteyecektir. Çevreleri değiştiğinde ya da kendileri değiştiklerinde hastalanma riskinin arttığı düşünülmektedir. Bu tür nedenlerden kaynaklanan hastalıklara neden olabilecek eylemler , sosyolojinin ana konusunu oluşturmaktadır. Daha doğrusu bir değişle bu tür hastalıkların üstesinden gelinmesine sosyolojinin anlamlı bir katkıda bulunabileceği kendiliğinden açıktır.
Buna karşın 1975 de MARMOT un yaptığı araştırmada yer değiştirmenin kalp hastalıkları üzerinde çok büyük etkinin olmadığı da iddia edilmiştir. Ancak 1987 de örneğin işsizliğin kalp hastalıkları üzerinde ciddi bir etkisinin olduğu bulunmuştu. Bunun iki nedeni vardı ;
1-) İşsizlerin hayat standardı düşüyordu.
2-) Diğerleri ile toplumsal ilişkileri zayıflıyor , toplumsal rollerini yerine getirmede güçlük çekiyorlar ve stres kronik hale geliyordu.
Kadınların depresyonu üzerinde yapılan diğer bir araştırmada 4 önemli faktör saptanmıştır :
1-) Eş’ le çok iyi ve samimi bir ilişkinin olmaması
2-) 11 yaşından önce annenin kaybedilmesi
3-) Ev dışında bir işe sahip olmama.
4-) 15 yaşından küçük 3 ya da daha fazla çocuğun bulunması. Bu model alt sınıftan gelen kadınların neden orta sınıftan gelen kadınlardan daha fazla depresyona girdiklerini açıklamaktadır. Bilindiği gibi sosyolojinin ana kavramlarından birisi de sınıf kavramıdır. Sınıf , toplum içindeki bireylerin , eğitim , gelir, kültür , ölçütlerine göre yerinin belirlenmesine yardımcı olur. Yani , her toplum aslında sınıflı bir toplumdur . Dolayısıyla , her toplumda belli bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi acaba bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanmalarını ne ölçüde etkilemektedir. Bu konuda ki araştırmaların çoğu da yine A.B.D de yapılmıştır. Bu bağlamda bir araştırma DUTTON (1989) yapmış ve daha çok A.B.D nin yoksul kesimlerindeki sağlık koşullarını ve bireylerin fakirikten kaynaklanan umutsuzluklarına dikkat çekmiştir. Ona göre fakirlik genellikle kötü bir sağlık durumu üretmekte kötübir sağlık durumu ise fakirlik üretmektedir. Örneğin; fakir bölgelerde çocuk ölümlerinin A.B.D ortalamasından %50 daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ölüm oranı siyahlarda daha yüksektir. Siyahlar bulaşıcı hastalıkların tehlikesine daha fazla maruzdurlar. Kalp hastalıkları ölüm oranları düşük gelir gruplarında zenginlere göre 3 kat daha fazla çıkmaktadır.
Toplumsal hiyerarşinin en altında yaşıyan bireyler zaman içerisinde kendilerine saygıyı yitirmektedirler ve kendi kişilikleri üzerindeki kontrol zayıflamaktadır. Maddi güçleri yeterli olmadığından toplumsal bir izolasyon içerisinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Toplumsal izolasyon içerisinde yaşayan kimselerde stres daha fazla olmakta kalp krizi geçirmiş bu tür kimselerde daha düşük düzeyde stresi olan diğerlerine göre 4 kez daha fazla ölüm oranına rastlanmaktadır.
Son olarak da fakir bölgelerde yaşayan bireyler yani alt sınıflardaki bireyler sağlık hizmetlerinden de farklı şekillerde yararlanmaktadırlar. Bu gruptaki bireyler zenginlere göre çok daha seyrek hekime başvurmaktadırlar.
Sonuç olarak A.B.D de sağlık söz konusu olduğunda zenginlerle fakirler arasında bir uçurum bulunduğu vurgulanmaktadır. Bu uçurum bir çok alanda ortaya çıkmaktadır. İlkin fakirler sağlık sisteminden zenginler kadar yararlanamamaktadırlar bundanda önemlisi çevresel koşullar.
Bütün bu araştırma bulgularından da anlaşıldığı gibi toplumsal sınıflar ile bireylerin sağlığı arasında dolaysız bir ilişki vardır bireylerin sağlık sisteminden yararlanma olasılıkları içinde yaşadıkları sınıfsal konumla yakından ilgilidir.
Ancak belirtilmelidir ki sınıf kavramıda diğer bir çok kavram gibi sosyoloji alanında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların günümüzde dahi belli bir sonuca ulaşmış olduğu pek söylenemez. Şurası kesin ki modern toplumlar gelir eğitim meslek gibi göstergeler bakımından farklı gruplara bölünmüşlerdir. Diğer yandan öğretmenler için de aynı durum söz konusudur. Bir meslek grubu olarak öğretmenler bir toplumsal sınıfın içine sokulmaya çalışılsa bu meslek grubuna hangi tür öğretmenler dahil edilecektir. Örneğin; sıradan bir ilk okulda öğretmenlik yapan biriside bu katagoride yer alacak dünyaca ünlü çalışmaları olan bir üniversite profesörüde bu katagoride yer alacaktır. Dolayısıyla sağlık ile toplumsal sınıflar arasında kurulabilecek her türlü ilişkinin sadece genel trendleri belirtmesi bakımından önem taşıdığı ve bu ilişkinin her zaman korelatif bir ilişki olduğu unutulmamalıdır. çünkü sınıfla hastalıklar arasında sözü edilen ilişki zamana göre de değişim gösterebilmektedir.
Burada akla gelebilecek bir soru ise acaba kötü sağlık koşullarımı bireyleri alt sınıfta yaşamaya mahkum etmekte yoksa bireyler alt sınıfta olduklarından mı sağlıkları kötü olmaktadır. Gerçektende bu soru bazı araştırmacıların temel gündemini oluşturmuştur. Kimilerine göre (Wilkinson 1986) ciddi hastalıklara yakalanan çocuklar doğal olarak babalarının toplumsal konumlarından daha aşağıya düşeceklerdir. Kimilerine göre ise (MARMOT, at all, 1987) bu ancak şizofreni gibi çok ciddi hastalıklarda ortaya çıkabilecek bir durumdur.
Toplumsal sınıflar ve sağlık söz konusu olunca, diğer önemli bir kavram da eşitsizlikler kavramıdır. Gerçekten de sosyoloji alanında sınıflara ilişkin tartışma, temel olarak toplumların birbirinden farklı eşit olmayan kesimlerden oluştuğu kabulü üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Buradaki eşitsizliklerden, bireylerin fakirlikleri, gelir dağılımındaki her türlü farklılıkları kısacası insanların doğalarından getirdikleri fakat birlikte yaşıyor olmalarından kaynaklanan farklılıklar anlaşılmalıdır. Hastalıkları insan gruplarının doğası ve coğrafi özelliklerine göre istatistiksel olarak bir sıralama ile inceliyen epidemioloji zorunlu olarak sosyolojik kavramlara başvurmuştur. Bireysel yetenekler zorunlu olarak eşitsizlikler doğurmakta ve bireyler bu eşitsizliklerden dolayı başarı motivasyonlarını arttırabilmektedirler. Dolayısıyla eşit koşullar altında yaratılan rekabet haliyle eşitsizlik doğuracak buda toplumların biraradalığını perçinleyecek ve toplumsal bağı güçlendirecektir. Ancak sosyolojide olduğu gibi sağlık sosyolojisi alanında da eşitsizlikler kavramı sınıf kavramı ile ilişkili olduğu kadar ondan farklı içeriğe de sahiptir.
Görüldüğü gibi her türlü toplumsal değişim bireylerin sağlığını da etkilemektedir. Örneğin DURKHEİM (1952) çok bilinen intiharlar araştırmasını toplumsal değişimin yarattığı olumsuz koşulların bireyleri nasıl etkilediğini bulmak amacıyla yapmıştır. Yani bireyler ruhsal sağlıklarını toplum içinde nasıl yitirmektedirler? Sosyologların üzerinde durmak istedikleri asıl-klasik konuyu bu soru oluşturmaktadır. Kısacası nihayetle sosyoloji alanındaki kuramcılar bir toplum içerisinde bireylerin sağlıklarını tehdit eden ortamları yansıtmak istemektedirler.
Sonuçta toplumsal faktörlerle hastalıklar arasında kurulan bağın genel olarak 2 önemli kavramca açıklanmaya çalışıldığı vurgulanabilir. İlk model (stres modeli) stres kaynaklarının (çevre koşullarını tehdit eden faktörlerin) gerilime neden olduğunu ve kişinin psikolojik ve fizyolojik hassasiyetini artırdığını vurgulamaktadır. İkinci model ise (Çevresel-davranışsal) çevresel koşullara daha fazla önem vermektedir. Buna göre toplumsal hayat iş ve ev hayatı, sigara, alkol , diyet, egzersiz, kendine bakma sağlıklı hayatın sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır. Ancak bu iki modele de eleştiriler vardır; örneğin stresin hastalıklara değil hastalıkların strese neden olduğu iddea edilmiştir. Alkol ve sigaranın en çok tüketildiği yerler ise genelde en çok stesin olduğu işyerleridir.
Ancak, ülkemizde gözlemlenen kronik bir hal almış sağlık sorunlarından hareket ederek, Türkiye’nin bu tür toplumsal değişmeye hazırlıklı olmadan yakalanmış olduğu ileri sürülebilir.
Dolayısıyla sağlık sektörü aynı zamanda toplumsal gücün dağılımı ile de yakından ilgili olmaktadır. Güç bir kişinin isteğini yapma kabiliyeti ve olanağı olarak tanımlanırsa, haliyle, günlük hayatın vazgeçilmez bir kavramı durumuna gelir. Gerçekten de güç amaçlara erişmenin en azından örneğin yiyecek bulmak yada istediğimiz bir mevkiye gelmek gibi yolları önümüze açmaktadır. O halde, özellikle yüzyılımızda bireyler gücü ellerine geçirerek yada gücü ellerinde tutarak fiziki çevrelerindeki kaliteyi kontrol edebilmektedirler; sağlık politikalarını kendi istedikleri gibi şekillendirmek için kullanabilmektedirler; hayatta daha başarılı be daharahat olabilmek için gücü kullanırlar yada örneğin medya gücü eline geçirerek bireylerin çeşitli konulardaki fikirlerini şekillendirebilmektedirler. Bu bazen yasaların bireylere tanıdığı sınırlar çerçevesinde gerçekleşmektedirler. Bazen de bireylerin oto kontrollerini geliştirilerek aynı amaca hizmet etmeleri sağlanabilmektedirler. Böylece gücün bir tür kullanım amacı olan toplumsal kontrol mekanizmaları, toplumsal düzenin korunmasına ve toplumsal hiyerarşinin devamının sağlanmasına yaramaktadırlar.
Kısacası, sağlık/hastalık dolayısıyla sağlık psikolojisi alanı temel olarak, toplumsal gücün dağılımı ve toplumsal kontrol mekanizmalarının kullanımı ile yakından ilgili görünmektedir. Hatta idealist yaklaşımlar bir tarafa bırakılacak olursa sağlıklı bir toplum yaratmak, yönetimin kendi arzusunun dışında, gücün o toplumdaki dağılımıyla ilgili olacaktır. Doğaldır ki gücü/iktidarı eline geçirenler yada bu noktada etkinliği olan kesimler diğerine göre taleplerini daha etkin gerçekleştirebileceklerdir. Oysa diğer sosyal gruplar güce/iktidara daha direkt olarak katılabilmektedirler. Bunun toplumsal platformda görünümü söyle olmaktadırlar: alt sınıfların sağlık sorunu her zaman gündemde kalmakta, üst sınıflar bunu bir şekilde halledebilmektedirler. Güç ile sınıflar arasındaki ilişkiler toplumdan topluma farklılık gösterse bile temel ilkeler her yerde aynı kalmaktadırlar. Özellikle kapitalizm in daha fazla geliştiği toplumlarda bu tür ayrımlar daha fazla su üstene çıkabilmektedirler.
HASTALIK VE KÜLTÜREL, EKONOMİK, SİYASAL İLİŞKİLER
Hastalık kavramı toplumsal ilişkiler bağlamında ele alınabileceği gibi, kültürel, ekonomik, siyasal bağlamlarda da ele alınabilir. Toplumlar kendilerine özgü toplumsal ilişkilerle farklılaştıkları kadar, özellikle bu yapılar açısından da farklılaşmaktadırlar. Örneğin, (Hastalık ve sağlığın tanımı), (kültürden), (alt-kültüre) ve (topluluktan) (topluluğa) ve hatta bir ev içerisinde kuşaktan kuşağa değişmektedir.
Hastalıkların farklı toplumlarda nasıl farklı algılandıkları ya da yorumlandıklarına ilişkin çalışmalar daha çok antropologlar tarafından yapılmıştır. EVANS –PRİTCHARD (1937) Sudan da yaptıkları araştırmada hastalıkların kaynağının cadılar olduğunu ve bu cadıların hasta kişiyi sevmeyen komşuları tarafından harekete geçirildikleri inancını saptamışlardı. Buna göre hastalıkların iyileşmesi ancak komşunun cadılardan isteğini geri çekmeye razı edilebilmesi ile geri çekilebileceğini ispatlamışlardı. Tanrının gazabı kötü ruhlar ve cadılar. Benzer bir anlayışın Güney Amerika nın bazı bölgelerinde de rastlandığı belirtilmiştir.
Bireylerin hastalıkları nasıl algıladıkları hastalık semptomlarını da nasıl karşıladıklarına bakılarak izlenebilir. Semptomlara ilişkin tutumun kültürden kültüre göre değiştiği oldukça ayrıntılı bir şekilde vurgulanmıştır. Dolayısıyla bireyler ağrı ve hastalığa karşı uyarılmış olmaktadırlar. Oysa bir ABD de yerli ailesinde büyüyen çocuğa hastalıklar karşısında bir erkek gibi davranması ve ağlamaması gerektiği öğretilmekte ve hastalığın nasıl üstesinden geleceği anlatılmaktadır. Böyle bir gelenek içerisinde büyüyen birisi ise muhtemel bir psikolojik rahatsızlık karşısında bunu alenen itiraf edemeyecek olsa olsa fiziksel bir rahatsızlık şeklinde ifade edebilecektir. Diğer bir araştırma ise benzer sonuçlara başka bir yolla erişmiştir. Bu araştırmada Kleinman (1980) Tayvan da aslında psikiyatrik sorunları olan depresyon geçiren hastaların neden kendilerine fizikse şikayetlerle geldiklerini araştırmıştır. Sonuçta bunun nedeninin Tayvan dilinde çok sayıda insan bedenine ilişkin sözcük bulunmasına karşın özellikle batı ülkelerinde geliştirilen insan psikolojisine ilişkin benzer kavramların bu dilde olmadığını saptamıştır. Amerikalı öğrenciler ise Çinli öğrencileri denek olarak kullanmış ve her iki gruba da psikolojik sorunları içeren bir liste vermiş ve bu sorunların kendilerince mümkün olan her türlü nedenini yazmalarını istemiştir. Bu sorunlar arasında uyku güçlüğü, kaygı ve gerilim hissetme, baş ağrısı, yalnızlık hissi gibi sorular vardı. Amerikalı öğrenciler sorunların kaynağı olarak daha çok kendi iç duygusal durumlarını gösterirken, Çinliler daha çok dışsal etkenleri örneğin aile baskısı ve ekonomik hayattaki güçlükleri göstermiştir. Amerikalı öğrenciler içsel Çinliler dışsal faktörlere önem vermektedirler. Batı tıbbı kalbin kan dolaşımı ile bağlantılı görürken doğulu toplumlarda kalp duygusal hayatın merkezi olarak görülmektedir. Bunun yanında yine hastanın geldiği kültür eğer hastalıklara karşı hastayı bilgilendirmişse buda semptomlara ve hastalığa karşı göstereceği tepkide etkili olmaktadır. Yinede bir bireyin bir hastalık durumunda hekime baş vurması kolay olmamaktadır. Birey hastalığın semptomlarını gözlese ve bundan emin dahi olsa başka tür etkenler onu hekime baş vurmaktan alıkoyabilmektedir.
İçinde yetiştikleri koşullar gereği hastaların hekime başvurmaları çeşitli etkiler altında kaldığı gibi hekimlerde aynı nedenlerden dolayı hastalara çeşitli gözlüklerle bakmaktadırlar. Hakimler kendi meslektaşları ile birlikte nasıl bir dayanışma sistematiği kurmuşlarsa, hastalarda içinden geldikleri kültür kalıplarına göre kendi danışma ağlarını oluşturmaktadırlar. Örneğin bir hasta ameliyat olmayı kabul etmeden önce genellikle akraba eş ve dosttan oluşan bir dayanışma sistemi kurmaktadır. Bu durumda bireylerin kendi sağlıkları ile genelde popüler alanda kalarak ilgilendikleri vurgulanmaktadır. Örneğin bireyler hastalandıklarında ilkin kendi kendilerini tedavi etmeye çalışmaktadırlar yada tıpla hiç ilişkisi olmayan fakat öğüt verebilecek durumda olan tanıdık eş ahbap ve dostlardan yardım almaktadırlar. İkinci olarak yine modern tıp ve tıpçılarla hiç ilişkisi olmayan uzman oldukları düşünülen kişilere başvurmaktadırlar. Bu kişiler tıpçı olmamalarına rağmen tıpta alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak üçüncü olarak profesyonelleşmiş hekimlere başvurmaktadırlar.
Bu açıklamalardan anlaşılan tıp ne kadar kendi profesyonelliğini ve dokunulmazlığını ilan etmiş olursa olsun nihayette kendilerine hastalar baş vurduğu ölçüde inanılır ve güvenirliğini koruyacaktır. Buda gösteriyor ki hastalık ve sağlık anlayışı tamamen belli bir kültürel ortam içinde şekillenmektedir. Hatta bir iddia ya göre özellikle batı kültüründeki laikleşme süreci göz önünde bulundurulduğunda zaman içinde din olgusu toplumsal gücünü kaybetmeye başlamış tıp bundan doğan boşluğu doldurmuştur. Toplumda hekim ve din adamının işi farklılaşmış kiliselerin yerini tıp klinikleri almaya başlamıştır. Kiliselerde yapılan günah çıkarmanın yerini artık psikoloji klinikleri almıştır. Günümüzde tıp artık fiziksel sorunların giderildiği ortamdan çok daha farklı ortamlara işaret edebilmektedir. Artık günümüz modern toplumların dinsel olguların yerine diyet, spor, doğum kontrolü, sigara karşıtı gösteriler almış gibidir. Şu ana kadar görünen odur ki gelişmiş ülkeler kendi yurttaşlarının sağlıklarını diğer ülkelere göre daha iyi koruyabilmekte ve hastalıkları daha farklı yollarla tedavi edebilmektedirler.
Hastaların hastalık semptomları karşısında takınacakları tavır kültürel geleneklere ilişkin olduğu kadar içinde yaşanılan ekonomik yapıylada ilişkilidir. Hastaları da ekonomik toplumsal köken açısından birbirlerinden farklı olmaktadırlar. Dolayısıyla doktorlara baş vurma alışkanlıklarının genelde hastalığın ciddiyetiyle ilgili olabilir. Kısaca özetlemek gerekirse hemen hemen her toplum hastalıklara karşı farklı tepkiler gösterseler bile minimum düzeyde dahi olsa bu tepkilerin bazı ortak yanlarından söz edilebilir.
Bir trafik kazası sonucunda ortaya çıkabilecek bir hastalık farklı olanaklara sahip ülkelerde farklı şekilde tedavi edilir. Çünkü bu tür hastalıklar sonuçta tedavi edilmeleri kaçınılmaz türden hastalıklardır. Hastalıkları tedavi etmek açısından ülkeler farklı farklı bakım ve tedavi anlayışı gerçekleştirmiş olsalar bile hastalıkları önlemek açısından alınabilecek tedbirlerin nitelikleri ülkelerin ekonomik durumları ile yakından ilişkili oldukları kendiliğinden açıktır. Sonuç olarak vurgulanabilir ki modern zamanlarda sağlığı direk olarak etkileyen birkaç önemli yaşam alanı bulunmaktadır. Bu alanlar ülkenin ekonomik etkinlikleriyle yakından ilişkilidir. Bu önemli yaşam alanları şu şekildedir; sigara içilmesi, diyet yapılması, fiziksel aktivitelerdeki eksiklikler, alkol alınması, cinsel açıdan yaşanan sorunlar ve trafik kazaları. Ekonomik alanda çok gelişmiş toplumlarda hastalıklara karşı,korunmanın başarıldığı ve ekonomik etkinliklerle direkt olarak çakışmayan en gelişmiş alan ise doğum evleri, dişçilik, bağışıklık, erken kanser teşhisi, yüksek tansiyon araştırmaları olmaktadır.
Her devlet ve toplum sağlık etkinliklerini belli bir plan ve program çerçevesinde gerçekleştirmek istemektedir. Nihayetle zengin olsun fakir olsun her ülke ve toplum sınırlı ekonomik kaynaklara sahiptir. Sınırlı kaynakların akılcı bir biçimde yönlendirilmesi akılcı politikaların üretilmesini gerekli kılmaktadır. Bunun için sağlık alanlarının organize edilmesi radikal ve evrimsel değişikliklerin yaratılması akılcı sağlık politikalarının yaratılıp yaratılmamasına ilişkin gösterilmektedir. O halde sağlık hastalık sorunları sadece hastane ilişkileri içerisinde halledilemeyecek kadar geniş bir içerik ve kapsama sahiptir.
O halde medikal sosyolojinin temek konularından birini oluşturan hasta-hekim ilişkisinin çeşitli boyutlarına bu noktada daha ayrıntıları ile bakmak faydalı olacaktır.

5-) HASTA HEKİM İLİŞKİLERİ

Sağlıklı bir toplum yaratılması ya da mevcut sağlıklı ortamın sağlanması hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkilerin nitelikleriyle de yakından ilgilidir. Hastanelerdeki tanı koyma ve tedavi etmede başarılı olma , hastalarla kurulabilecek olumlu ilişkilere bağlıdır. Diğer yandan , iyileşmek ve hastalığının gerçek nedenlerini ve tedavi yollarını öğrenmek isteyen her hastada doğal olarak hekimlerle iyi ilişkiler içerisinde olmak isteyecektir. Genel olarak hekimler bilmelidir ki ; hastalığı hakkında bilgi vermeyen yada yeteri kadar konuşmayan hasta üzerinde kendi başarısı da sınırlı kalacaktır. Kendini hastane içerisinde özgür ve rahat hissetmeyen bir hasta hekimi yanıltıcı konuşmalar içine girebilir. Hekim şunun bilincindedir ki hastaya bu türden bir ortam sağlayamadığı durumda yani hastayı hastalığı hakkında tatmin edici bir şekilde bilgilendiremediği durumda mesleğinin özünü oluşturan tedavi amacına kolayca erişemeyecektir. Oysa , bu atmosfer her zaman yaratılabilmekte midir? Kendi ülkemizdeki hastane koşulları böyle bir ilişkinin yaratılmasını destekler yada köstekler nitelikte midir? Açıktır ki , bu soruların cevaplanması hastalık ve sağlık ikileminin aydınlatılması açısından önemli bir durumu sembolize etmektedir.
Parsons’ a göre hasta bir bireyden dört farklı rolü yerine getirmesi beklenmektedir. İlkin bu birey , günlük olarak sürdürdüğü etkinlikleri ve sorumlulukları bırakmak durumundadır. İkinci olarak hasta birey kendi ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından kendisine bakılması gereken kişidir. Ancak hasta bireyin bu iki koşulu yerine getirmesi içinde bulunduğu durumun kritikliği ya da ciddiliği ile yakından ilgilidir. dolayısıyla hasta rolü PARSONS için toplum içinde sürekli olarak yerine getirilmesi gereken bir rol değildir. Hasta bu rolü yerine getirirken bir çok kültürel kalıpların etkisi altında da kalmaktadır. Hastalar nasıl ki tedavileri için hekimlere yardımcı olmaları gerekiyorsa hekimlerde tüm bilgilerini hastalarına iletmek amacıyla kullanacaklardır. Bundan dolayı hekim tedaviyi tam yapabilmek için genel olarak hastanın hiçbir zaman bir başka kimseye söylemeyeceği sırlarını bilmek isteyebilecektir. Ancak hekim bütün bunları bilmesinin arkasında sadece hastayı tedavi edebilme amacının yattığını unutmamalı elde ettiği bilgileri kendi lehine başkalarının alehine kullanmamalıdır.
Parsons un bu klasik görüşü bir çok açıdan eleştiriyede açık görülmektedir. Örneğin ; Parsons hastalığı normalin dışına çıkan geçici bir durum olarak tanımlamaktaydı. Bu anlayış neredeyse Parsons modelinin en merkezi noktasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla kronik hastalık durumunda da kendini yeniden tekrarlayan bir ilişki doğabilecektir. Yani Parsons modeli eleştirilerin aksine kronik hastalıklarada uygulanabilir gibi durmaktadır. Oysa çoğu zaman bir bireyin gerçekten hasta olup olmadığına karar vermek o kadar kolay olmamalıdır. Birçok hastalıkta hastalığın şiddetini belirlemede hekim hastanın beyanına güvenmek durumunda kalmaktadır. Bazen de gerçekten hasta olan biri hakkında hekim numara yaptığını düşünebilir. bu duRumda hekimle hasta arasında gözle görülebilir bir gerilim doğacaktır. Buna benzer bir başka örneğide adli davalar oluşturabilir. Dolayısıyla bu tür gerilimler sadece hekimleri ve hastaları ve onlar arasındaki ilişkileri ilgilendirir türden değil aynı zamanda kamuoyunuda ilgilendirir niteliktedir.
Hekimlerle hastalar arasında çıkabilecek gerilimlere diğer bir örnek ise hastalara tanınabilecek önceliklerle ilgilidir. Örneğin bir böbrek transplantasyonu için bir hekimin birden fazla hastası olabilir. mevcut böbreği sadece bir hastasına takabilecektir. Hastalar arasında hangi ölçütlere göre seçim yapılacağı hiçbir zaman açık değildir. Hekim mümkün olduğu kadar hastalarının güvenini sarsmadan yada en az ölçüde sarsacak şekilde sorunların üstesinden gelme durumundadır.
Parsons tıbbın toplumsal kontrol açısından bir işlev üslendiğinden hekim hasta ilişkisinin olumlu7 bir sonuç doğurduğunu Fridson ise bu iki ucun birbirlerinin eksikliklerini giderici olmaktan çok uzak olduğunu belirtmektedir. Hasta belli bir rahatsızlıkla hekim ise hastalıkla uğraşmak durumundadır. Bunun için aralarındaki ilişki basit bir şekilde kendi rolleri yerine getirme ilişkisinden çok derin yapısal özellikler taşımaktadır. Diğer bir araştırmada hekimlerin Parsons’ ın iddea ettiği gibi paylaşılan değerler yada bu değerlere dayanılarak kendilerine verilen yasal otorite zemininde değil sırları açıkca belli olmayan çatışma zemininde hareket ettiklerini göstermektedir. Diğer bir araştırma ise hekimle hastanın yalnız kaldıkları muayene odasındaki iletişimlerine bakarak benzer tirendi yakalamaya çalışmaktadır. Bu çatışma herzaman apaçık olmayabilir. Parsons modeline kapitalizmin uygun bir açıklama tarzı olarak bakanlarda vardır. Amerikan toplumunda hastaneler hastanın hastalığını gidermekten çok yani ortak değerlerin kuvvetlendirilmesinden çok hakim kapitalist ideolojinin pekiştirilmesinin yapıldığı yerlerdir.
Bu ekole göre araştırmacılar hekim hasta ilişkisinin sonuçta uzlaşı yada çatışma ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağından çok nasıl şekillendiği bu ilişkilerin nasıl devam ettiği ve nasıl değiştiği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Yine bu araştırmada hastaların hekimleri görmeden önce onlarla ne konuşmaları gerektiği konusunda provalar yaptıkları saptanmıştır. Kısacası hem hekimler hemde hastalar etkileşimci görüşe göre müzakere taktikleri ve stratejileri geliştirmektedirler. Sorunlarını ortaya koyarken kendi önem verdikleri sıraya göre bunların sunumunu yapmaktadırlar. Ve bu yolla istedikleri yönde bir etki uyandırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin hekimlere hastalıklarına ilişkin kendi çevresinin söylediklerini beğenmediklerini ifade ederek hekimin bilgisine ne ölçüde önem verdikleri izlenimi uyandırarak hekimi kendi alanına çekmek ve kendi ile daha fazla ilgilenmesini sağlamak istemektedirler.
Hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkide hekimin kontrolü yüksek hastanınki ise daha düşük düzeyde gerçekleşmektedir. Hasta hekiminin yapacağı her türlü hareketi önceden kabul eder gibidir. Çünkü hekimin kendi babası gibi kendi aleyhine olan bir şeyi yapmayacağına inanmaktadır. Hasta hekime güvenmekte ona teslim olmakta ve karar sürecine hiçbir şekilde katılmak istememektedir. Bu tür ilişki en yaygın ilişkidir.
Diğer yandan zaman zaman hekim hasta üzerindeki kontrolünü azaltmaya karar verir. Bu durumda hasta otorite boşluğunu ya kendisi doldurmak isteyecek yada böyle bir rolü kabullenmeyecektir. Şu da açıkca bilinmektedir ki hastayla hekim arasındaki ilişki belli bir hastalığın çeşitli aşamalarında ya da hastalığın ciddiyetine göre değişebilmektedir. Örneğin hayati tehlike içeren çok şiddetli ağrılarla gelen bir hastaya hekim ilk olarak bir çocuk muamelesi yaparak kendi dediklerinin yapılmasını sağlamak isteyecektir. Ancak ilerleyen safhada hayati tehlike geçmiş olacağından daha çok büyüklere yakışan bir ilişki içinde olmayı tercih edecektir. Örneğin genç kızlık dönemini yaşayan birisi için yüzündeki sivilceler hayati önem taşıyabilir ama bir hekim için çok sıradan bir vaka olarak görülebilir. Hasta hekime baş vururken belli bir kültür içinden çıkara gelmekte ve hastalarında bu kültür içerisindeki önemi kadar hastanın gözünde önemi olmaktadır. O halde denilebilir ki hastanın toplumsal ve kültürel kökeni hekimle kuracağı ilişkide çok önemli rol almaktadır.
Bazı hekimler hastaları ancak kendi tedavileri bakımından önemli gördükleri zaman dinlemektedirler. Diğerleri ise hastaların duygu ve düşüncelerini paylaşmak istemektedirler. Oysa hastalık sadece bir mikrop düzeyde bir mikrobun yarattığı bir durumdan öte bir olay olarak düşünüldüğünde hastayı daha uzunca dinleme gereği duymaktadır.
Genel olarak ülkemizde de İNGİLTERE gibi hastane kliniklerine gelen hastalara hekimlerin çok fazla zaman ayıramadıkları bunun için hasta-merkezcil bir tedavi tutumu sergileyemedikleri söylenebilir. Özel hastanelerde ise her iki tutumun ortasında davranan hekimlere rastlanabilir. Ancak hastaların büyük bir çoğunluğunun gitmek durumunda kaldıkları devlet hastanelerinde hekimlerin İngiltere de olduğu gibi hastalara çok az zaman ayırabildikleri gözlenmiştir. Örneğin eğer hasta hastalığı hakkında yeteri kadar bilgili ise hekim karşısında edilgen bir durumda kalmamakta, en azından çeşitli sorular sorarak bilgilenmeye ve tatmin olmaya çalışmaktadırlar.
Kronik hastalıklar hasta ile hekimin sadece belirli bir dönem içerisinde karşı karşıya gelmelerini değil daha çok uzun dönemlerde ve karşılıklı fikir alış verişlerini gerekekli kılmak gibi ilişkinin kurulmasını gerektirmektedir. Kronik hastalığa yakalanmış kişiler ilk zamanlarda hastalık hakkında kendi bilgileri çok sınırlı olduğundan talep edici yada sorgulayıcı olmamaktadırlar. Ancak ilerleyen zaman içerisinde gerçektende hem hastanelerin teknik kapasitelerine hemde hekimlerin bilgisel düzeylerine tutum ve davranışlarını sorgulayan bir tavır gerçekleştirmektedirler. Hastanın tıp bilgilerine ulaşım yolları daha kolaylaşmış ve çeşitlenmiş olduğundan hasta ile hekim arasındaki ilişkilerde tıp merkezli olmaktan uzaklaşmakta hekime bilginin kaynağı olma işlevinden başka işlevlerde yüklenmek istenmektedir.
Diğer yandan özellikle medyanın sağlık konusuna verdiği önem gerek televizyonlarda gerekse gazetelerde bu konuya ayrılan yer ve zamanın gittikçe artıyor olması hekimlerinde bu olanakları kullanarak halka bilgilerini açma eğilimi içerisine girmeleri de tıp bilgisinin belli bir gruba ait olmaktan yavaş yavaş uzaklaştırmaktadırlar. Tedavi olanakları bir çok şekilde farklılaşmakta ve hastalar bu tür çeşitlilikten hoşlanmakta ve rahatlamaktadır. Sonuç olarak vurgulanmalıdır ki hem tıp alanında hemde sağlık sosyolojisi alanında hasta hekim ilişkilerini açıklamaya yönelik her kuram pratikte çok sık gözlediğimiz şu gerçekleri hesaba katma durumundadırlar; Genellikle hastalar hekimlerinden becerilerini sergilemelerini beklemekte bu olmazsa iletişimlerini koparır iş birliğine yanaşmazlar, bir çok hasta hastalık olgusuna farklı yaklaşım ve davranış içerisinde olduklarında fiziksel bir şikayeti dile getirseler bile duygusal ve psikolojik problemleri de beraberinde getirmektedirler, hekim ve sağlık personelleri hastayla belli bir hastalıktan acı çeken birisi olduğu kadar bir insan olarak ta ilgilenir, davranışsal ve kişiler arası faktörler hastalığın seyri ile ilgilidir hekimler bunları göz ardı edemez, tedavi sürecinde kişiler arası ilişkilerin ihmal edilmesi hasta ile iletişim kurmanın ve bilgi edinmenin önünü tıkar hastanın yanlış yönlendirilmesi ile sonuçlanabilir.
6.HASTA HASTANE İLİŞKİLERİ
Hekimler tedavi sürecinin akademik yada bilimsel yanıyla ilgilenirken bürokratik yani ile hiç ilgilenmiyormuş gibi görünmeyi tercih etmektedirler. Bunun için kısaca hastanın hastanelerde karşılaşabileceği zorluklara kuramsal olarak değinmekte fayda vardır. Hastanelerin içinde bulundukları genel sorunları tek tek dile getirmek bu çalışmanın sınırlarını aşacağından bu bölümün hedefleri arasında yer almamaktadır. Bir hastane ortamında hasta hekimle yüz yüze gelene kadar bir çok bürokratik işlemleri yerine getirmek zorundadır. Bu işlemler çoğu zaman can sıkıcı olur. Hasta bu işlemden ne kadar canı sıkılmış olursa olsun hiçbir zaman hekime bu işlemlerden yakınamayacağını çünkü konunun hekimin uzmanlık alanının dışında kaldığını bilmektedir. Yaşadığı olumsuzluklar hastayı hekim karşısında rahat bir duruma itmeyecektir. Hastanelerden sağlık personelinin ve diğer personelin neler yapıp yapmayacakları ayrıntılı bir şekilde taraflarca bilinmektedir. Dolayısıyla hastane içerisinde yapılabilecek her türlü davranış bu kurallara uygunluk göstermek durumundadır. Kuralların olduğu yerde doğallıkla bu kuralları uygulayacak kişiler arasında belli bir hiyerarşiden bahsetmek gerekmektedir. Dolayısıyla hastaneleri otoratif ve hiyerarşik ilişkilere dayalı toplumsal örgütler olarak tanımlamak mümkündür. Bunun için bir örgütsel yapı olarak hastanelerinde kendilerinin doğuş nedenini hazırlayan ve kendilerini çevreleyen kültürel özelliklerin bir ürünü oldukları hemen hemen her kültürde benzer olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak böyle bir tarihsel kaygıyla ortaya çıkmış olsalar bile hastanelerin gerek ülkemizde gerekse başka ülkelerde günümüzde geldiğmiz noktadaki kapitalist ilişkiler söz konusu olduğunda tarihsel özelliklerinden ve hedeflerinden çok sapmalar gösterdiklerini ve bu günün hastanelerinin hem mülkiyet hemde yönetim ve kontrol açısından çok farklı özellikler sergilediklerini belirtmek gerekir. Günümüzde ise hastaneler daha çok iyi bir otel iyi bir okul iyi bir laboratuar ve iyi bir tedavi ve araştırma merkezi olma durumundadırlar. Ülkemizde ve başka ülkelerde çoğu zaman hastaneler tıp mesleğinden ve meslekten olmayan kişilerce yönetilmektedirler. Örneğin hekim hastanın maddi gelirine bakmaksızın gerekli olan bilimse müdehaleleri yapmak isteyecektir. Diğer yandan tedavinin maddi durumuyla ilgili bürokratlar ise hastanın hastaneyi zarara sokup sokmayacağı ile ilgilenecekler. Çünkü hastanenin işlerinin yürümesi görevini bu kesim üstlenmiştir. Bir başka örnek hekimler hastaları büyük ölçüde gözlem altında tutmaktan hoşlanmaktadırlar. Hastanın sağlığı ve doğabilecek sorunların üstesinden gelme açısından daha emin bir yol olarak düşünürler. Oysa bürokratik kesim hastaların bir an evvel hastaneyi terk etmelerini hastanenin daha çok gelir elde etmesini daha çok sayıda hastanın tedavi edilmesini talep edeceklerdir. Kısacası bu ve buna benzeyen durumlar karşısında her zaman hekim ile hastanenin bürokratik kesimini oluşturan memurlar arasında gözle görülmesede gizliden devam gizliden yapılan tartışmalardan söz edilebilir. Bu da hastanenin genel amaçları ile tutarlı durum bir durum gibi gözükmektedir. Hastanede bazı durumlarda hekimlere ve özellikle meslekte çok tecrübe sahibi olan hekimlerin hastanın hayata dönmesi yada acil önlemlerin alınabilmesi için çok fazla düşünmemeleri ve sadece söylenenleri bir emir gibi düşünerek iş yapmaları beklenmektedir.
Hastanelerde asıl işin hekimler tarafından yapıldığı düşünüldüğünden en azından hekimler böyle düşündüğünden idari kesim sadece yardımcı bir unsur olarak görülmektedir. Hem hastanenin maddi işleri hem de tıp temelli işleri baş hekimlerce ve bunların görev dağıttığı kimselerce yürütülmektedir. Eğer yapılacak iş sıradan ve rütin ise işin doğasına uygun olarak iş bölümü yapılmaktadır. Baş hekimler idari kesimin görüşünün önemli olduğunu düşündükleri konuların dışında yönetim sürecine katılmalarını kendi işlerine müdahale gibi algılamaktadırlar. Hekimler hastanelerin asıl sahipleridirler ve böylede kalmak istemektedirler. Kısacası türk hastanelerinde bürokratik kesim ile hekim arasında önemli ölçüde yetki kargaşasından yada ciddi bir çatışmadan söz etmenin mümkün olmadığı söylenebilir. Çünkü pratikte hekimler hastanenin idare edilmesine hiç kimse ve özellikle hastanenin idari kesimi ile paylaşmak niyetinde değillerdir. Hekimlerle hastane yönetimi arasındaki gerilimin ortaya çıkabileceği diğer bir alan ise hastaya nasıl hangi koşullarda bakılacağına ilişkindir. Yetişmekte olan hekimler tecrübelerini ancak hastanelere gelen hastalara bakarak arttırabilmektedir. Oysa diğer hastane personelinin amacı ise hastaları rahat ettirmek tedaviyle direk olarak ilgisi olamayan konulardan uzak tutmaktır.
Hastanelerde çatışma sadece hekim idare hasta arasında değil hekimlerin kendi aralarında da ortaya çıkabilmektedirler. Özellikle ilaç tedavisi yapılan hastalar üzerinde hekimlerin çok farklı görüşlere sahip oldukları bulunmuştur. Cerrahi dallarda bu farklılığın azaldığı görülmüştür. Oysa hastaların ne tür ilaçlar kullanarak daha kısa bir zamanda iyileşebileceği her zaman için tartışmaya açık olabilmektedirler. Hasta ile hastane arasında ortaya çıkabilecek sorunların bir kaynağı ise hastanın birlikte getirdiği ya da hastane ortamından kaynaklanan strestir. Hastalar zaten vucutlarında bir şeylerinin bozuk olduğunu hissetmektedirler. Bunun giderilmesi gerektiğini düşünmektedirler. Ve belli bir tanının konulmasını beklemektedirler. Bu bekleyiş bile başlı başına stresin kaynağı olabilmektedir. Hastalığın niteliğine ve ciddiyetine bağlı bu tür etkenler çoğu hastayı derinden rahatsız etmektedir. Örneğin bir çok hasta belki de sakat kalacağını ömrünün kalan kısmını sakat yaşayacağını hayatının bu noktada biteceğini düşünmekte bunun endişesini yaşamaktadır. Bu doğal endişelere ek olarak hastane ortamının kendisinden de kaynaklanan stresler vardır. Odasını başkasıyla paylaşmak durumunda olan hastaların bir çoğu da gürültüden rahatsız olmakta ve bu stresin diğer bir kaynağını oluşturmaktadır. Hastanın kendi evinde yaşıyor gibi hissetmesini sağlamak çevreyi buna göre düzenlemek hasta odalarını klinik atmosferinden kurtarmak hastaları stresten kurtardığı ve hastane hakkında olumlu izlenimlerle ayrıldıkları saptanmış bulunmaktadır.
Hastaneler hastalara kabul etmeleri için çeşitli koşullar ileri sürmektedir. Bu ileri sürülen koşullar çoğu zaman kendiliğinden açık ve seçik koşullar olmamakta ancak hastalar belli bir hastanede yatmayı kabul ettiklerinde üstü örtük fazlaca da dile getirilmeyen koşulları kabul etmiş olurlar. Bunlar: bir tek otorite sistemi, kaynakların yetersizliği, iletişimin yetersizliği vs... bu koşullara hastalar ise çeşitli davranışlar göstermektedirler.
6-) İNSAN BEDENİ , POST MODERNİZM VE SAĞLIK :
Bu kitabın birinci bölümünde hastalık kavramının tarihçesi verilirken , özellikle Descartes ci felsefenin yaygınlık kazanması ile birlikte , ruh beden ayırımı yapıldığı , bu ayırımın bedenin üzerinde insan tasarrufunu yasallaştırdığı , dolayısıyla , fiziksel sorunların yine fiziksel neden sonuç ilişkisi içinde çözülmesi gerektiği anlayışının tıpta hakimiyet kurduğu belirtilmişti. Bir başka anlatımla , insan bedenine ilişkin gelişen yada değişen kavrayışlar , tıbbi araştırmaların doğasında etkilendiği gibi , bireysel /toplumsal değer sisteminin nasıl şekilleneceği de etkilemektedir. Çünkü bedenin sorunları ile tıp ilgilenirken ruhun sorunları ile de toplumsal bilimler ilgilenme durumundadır. Bunun için zorunlu olarak insan bedeninin ele alınış tarzı çagdan çağa önemli degişikliklere uğramış, bireysel ve toplumsal yaşamın nasıl olması gerektiği sorusunun temelini oluşturmuştur. Bu yogun ilgiden cesaret alarak, kitabın bu bölümünde, insan bedeninden neler anlaşıldığı, beden-sağlık ilişkileri ve bedenin klasik tanımları dışında günümüzde nasıl ele alındığına yani post-modernizm ile beden arasıdakiilişkilere yer verilecektir.
Vücut konusunda yapılan araştırmalar bir çok disiplin ve bir çok alt disiplin içinde gerçekleşmektedir: örneğin, medikal sosyoloji, medikal antropoloji, sosyo ve pisiko-fizyoloji, medikal ekonumi, sağlık ve hastalık sosyolojisi, sosyal pisikoloji, tarih, vücut felsefesi ve etik gibi dallar bu alanda bilgi üretmektedir. Ancak, alanlar çok geniş olmasından dolayı bir alanda yapılan araştırmalarla ilgilenirken araştırmacıların diğer alanda yapılan araştırmalardan haberi olmamaktadır. Bunun için vücudun incelenmesi bu disiplinlerde üretilen bilgilerin bir araya getirilebilmesi ile olacaktır.
O halde, insan bedenine yönelik geliştirilen yaklaşımlar hangi alandan kaynaklanırsa kaynaklansın genel olarak iki grupta toplanabilir: ilk grupta insan bedenini sadece bio-medikal inceleyen yaklaşımlar, ikincisinde ise, insan bedenini toplumsal ve kültürel ortamda ele almak isteyen görüşler bulunmaktadır.
İnsan vücuduna ilişkin görüşler özellikle felsefe alanında geliştirilmiştir. Ancak, sosyologlar ve antropologlar da bedeni sosyal bir ortamda tanımlamaya, yani onun toplumsal olarak nasıl şekillendiğini araştırmışlardır. Hastalık/saglık ikilemi üzerinde geliştirilen sosyoloji perspektifleri genel olarak insan vücudunu, toplumsal egilimlere ve sınırlara sahip, toplumsal olarak yapılanmış, bir gerçeklik olarak ele almışlardır.
Sosyolojinin bir alt dalı olarak beden sosyolojisi, temel olarak insanın vücuda gelişinin toplumsal doğası, vücudun toplumsal olarak üretilmesi, vücudun toplumsal temsili ve dile getirimleri ve vücut,toplum ve kültür arasındaki karmaşık ilişkileri incelemelidir. Diğer yandan, etkileşimcilik yaklaşımın kurucusu olarak bilinen Mead de, insanın vücudunun parçalarının insanlar arasındaki günlük etkileşimde oynadıkları rolün önemini vurgularken insan bedeninin önemini de dile getiriyordu. Ona göre, örneğin yüz haltlarındaki oynamalar günlük hayatta hiç de dikkatimizi çekmeyen bir anlamda tamamen rutin olmuş bir çok jest ve mimiklerimiz iletişimde belirleyici bir rol oynamaktadır. Vü cudumuzu kullanarak günlük hayatımızda düzen kurmaya çalışırız.
Günümüzde beden üzerindeki toplumsal değerler kısa zaman içerisinde öyle farklılaşmaktadır ki, kimi kuramcılar, araştırma düzeyi olarak toplumsalı değil, daha küçük birimleri de seçmektedirler. Bu durumda, bedene ilişkin düşüncelerin bireyin içinde bulunduğu sınıfa göre de degiştiği belirtilebilir. Örneğin, orta sınıftakiler zinde olmayı tercih ederlerken, alt sınıftakiler güçlübir vücuda sahip olmayı tercih edebilmektedirler. Bu noktada, beden, tüketim toplumunu temsil ettiği kadar, sınıflar arası farkı dile getiren bi araç olmaktadır.
İnsan bedenine yönelik geliştirilen yaklaşımların bir kısmı da, sosyoloji alanında kendisine her geçen gün daha fazla hissettiren post –modernizm adı altında toplanan yeni yaklaşımlarla ortaya çıkmaktadır. Bu amaçla ilkin, post-modernizmin genel ilkelerinin ve amaçlarının belirtilmesi yerinde olacaktır. Daha sonra post-modernist proje içinde insan bedenine ve sağlık sorunlarına nasıl bakıldığı ele alınarak, günümüzdeki sağlık sorunlarına yaklaşımlar irdelenecektir.
Yaygın bir şekilde bilindiği gibi, “modernite” ya da “modernleşme” den sonra geldiği iddia edilen yeni bir döneme işaret eden post-modernizim herkesin üzerinde birleşebilecegi bir şekilde tanımlanamamaktadır. Post-modernizm ilkin sanat alanlarında başlamış daha sonra düşünsel alanlara doğru yayılmıştır. Bu akımın savunucuları, sınıf yapısının değişmesi (Lash and Urry,l987), emeğin yapısının degişmesi (Bell l973), pazarın yapısının değişmesi (Baudrillard l975) gibi bir çok nedenden dolayı, modernist ilkelerin artık açıklayıcılarını yitirdiklerini dolayısıyla terk edilmeleri gerektiğini savlamışlardır. Örneğin, “modernite”, amaçlılığı, aklı, birleştiriciliği, belirlenimciği, tekçiliği, positivizmi, yeniliği, dengeyi temsil ederken “post-modernizm” bunların bir anlamda zıddı olan, amaçsızlığı, tesadüfiliği, irrasyonatiliği, ayrımcılığı, çokculuğu, gelenekselliği vs temsil etmektedir. Yani, bir durumdan tam tersi olan bir başka duruma geçiştir post-modernizm; değişecek olan ya modern sistemin eski kanunları ya sermaye kültürü ya sanatı frenleyen modernist değerler ya da modern olgu-değer ayrımıdır. Genel olarak, “post-modernizm” in kurucusu olarak bilinen Lyotard ise, modern teriminin, üst bir söylem geliştirmeye çalışan her türlü bilim için kullanılabileceğini belirtmiş ve bu tür açıklamaların günümüz koşullarındaki zayıflığına dikkat çekmiştir. Özellikle tüm toplumların tarihini bir hamlede incelediğini iddia eden Marksist ekolü de aynı nedenden dolayı eleştirmiştir. Dolayısıyla, bilim diğer söylemler gibi eleştirilmeye ve karşılaştırılmaya açıktır artık. ‘POST MODERNİZM’, ona göre gerçekliğin büyük ölçekli anlatımlar temelinde değil bölgesel bir temelde yorumlanması demektir. Aynı şekilde BAUDRİLARD da günümüzde etrafımızda olup bitenlerin anlamını sorgulama bağlamında ‘POST MODERNİZM’ i tanımlamıştır. Ona göre modern toplumlarda ekonomiler artık ‘işaret’ ve ‘imge’ lerin çok çeşitli şekillerde değiştirilmeleri ile yönlendirilmektedirler. Bireylerin neyi tüketecekleri medya ya da başka aracılarla dikte edilmektedir. Bu o kadar yoğunluk kazanmıştır ki gerçeklik ile imge-işaret arasındaki bütün farklar ortadan kalkabilmektedir. Bunun için BAUDRİLARD toplumsal bilim fikrini tamamen reddetmiş, araştırmaların ancak interdisipliner bir şekilde yapılırsa faydalı olabileceğini ileri sürmüştür.
Hem feminist yazarlarca hemde özgürlük üzerine çalışan yazarlarca , kadınlara ve özürlülere ilişkin geliştirilen görüşler , bu görüşlerin oluşturduğu kültürel söylemden ayırt edilerek incelenemez. Bu kültürel özellikler de post-modern yada geç kapitalist bir dönemin özelliklerini dile getirmektedir. Bu anda yapılan araştırmalarda ister istemez toplumda hakim olan gücün yada söylemin izlerini taşıyacaktır. Bunun için , post-modern toplumlarda , insan bedenine yönelik tıbbi bir bakım sadece kendi egemenliğini kurmanın bir amacı olacaktır.
Kısaca vurgulamak gerekirse medikal sosyoloji içerisinde ileri sürülen görüşlerin genellikle insan bedeninin toplumsal yanına ağırlık verdikleri söylenebilir. Bu durumda beden sadece bir toplumsal söyleme indirgenmemiş olur. Böyle bir tanım insanın toplum içindeki etkileşimlerini olduğu kadar bireylerin organik ve psikolojik yanlarınıda dile getiriyor olması gerekir. Modern den post-moderne doğru geçildiği düşünülen günümüzde hastalık/sağlık kavramlarına yönelik geleneksel bakış açılarının kökenci bir şekilde her toplumda değiştiğini söylemek yanlış olmaz. Tıp içerikli bir çok reklam hastalanınca nasıl çare aranacağından çok hastalanmamak için neler yapılması gerektiğine yönelik ürünlerin reklamı olmaktadır. Klasik tıbbın bilgi üzerinde kurmuş olduğu egemenlik bir çok alanda kırılmaktadır. Örneğin toplumumuzda alternatif tıp olanakları gittikçe artmakta ve buna ilişkin halkın başvurusu da yoğunluk kazanmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkelerde dile getirilen rasyonel tıbbın en klasik nesnesi olan özürlü kişiler ve kadınlar kendi kuramlarını kendileri geliştirerek tıbbın kendilerine hesaba katmayan geleneksel tedavi tekniklerine karşı çıkmaları da post-modern dönemin bir özelliği gibi durmaktadır. Modernliğin amaç edildigi günlük hayatta homojenlik yaratma yerini heterojenliği bırakmakta ve profesyoneller bireylerin günlük hayatlarındaki hakimiyetlerini yitirmektedirler. Ayrıca batı toplumlarında dahi modernleşme bu bakımdan tam anlamıyla tamamlanabilmiş değildir. Oysa ona göre post-modernizm ileri sürdüğü yeni amaçlar modernleşme geleneğini feda etmektedir. Dolayısıyla Habermas , modernliğin ilkelerinden vazgeçmemeyi ve bunların hayata geçirilmesi için ortak bir iletişim zemininin yeni uzlaşmanın yaratılmasını tavsiye etmektedir. Diğer önemli bir eleştiriyide Jameson yapmıştır ona gör kapitalizmin tüm dünya ülkelerine doğru genişlemesiyle kültürde toplumsal kökeninden koparak tüm dünya ya yayılmıştır. Post-modernist kültürün dört özelliği vardır ki bunlar günümüz kapitalist ekonomik sistem tarafından yaratılmıştır;
a-) Post -modernist kültür derinliği kabul etmez ve kendisinde derinliği olmayan bir kültürdür. Hemen hemen herşey klasiklerin taklitidir. Sadece üretimleri hedefler bunun arkasında hiçbir insani üretim heyecanı yoktur.
b-) Post-modern kültür , tarihsel değildir ve sadece şimdiyle ilgilenir.
c-) Post-modernizm zamanı tanımaz zamanın kurgulanmasını olsa olsa bireylere terk eder.
d-) post modernizm dünyayı doğal bir varlık olmaktan çok teknolojik bir varlık olarak görür.
Özellikle , az gelişmiş ülkelerde modernleşme sürecinin neresinde olunduğu bu süreçte başarı sağlanmışsa neden başarısızlık varsa neden başarısız olunduğu bilim çevrelerinde halk tarafından yeteri kadar tartışılmadan bireyler neredeyse kendilerini post-modern bir hayat tarzı içerisinde buluvermektedirler. Post-modernist stratejilere karşılık az gelişmiş ülke aydınları zengin bir ulus olabilmenin yolunun iç koşulları dinamikleri yeniden düzenlemek kadar dış koşulların dinamiklerin de önemli olduğu bilincinde olmalıdır.
8-) TÜRKİYEDE SAĞLIK :
Bu çalışmanın giriş bölümünde de değinildiği gibi türkiyede yaşayan bireylerin sağlıkları anayasal olarak güvence altına alınmıştır. Yani güvenceyi veren devlet bireylerin sağlık sorunlarının üretilmesinde ve çözümlenmesinde hukuksal açıdan birinci dereceden sorumludur. Oysa çok uzun yıllardır türk halkı çok ciddi sağlık sorunları yaşamasına rağmen , sağlık sorunlarının nerede ve nasıl çözülebileceğine ilişkin herhengi bir ipucundan yoksun görünmektedir. Sağlık sorunlarının şu veya bu şekilde çözülmesini talep edenler şu veya bu şekilde devleti devlete şikayet etme durumunda kalıyorlar. Böyle bir yöntemin sorunların çözümünde faydalı olmayacağı açık olarak ortada.
Diğer yandan ise nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan sıradan vatandaşların sağlıkla ilgili sorunları gün geçtikçe ağırlaşarak devam etmektedir. Tarım kesminde çalışan nüfusun bir kısmı yasal sağlık güvencesinden yoksun bulunmaktadır. Sağlık güvencesi olanlarda hastanelerden umutlarını kesmişlerdir.
Günümüzde hastaneler hastalıklara çağrı bulunan yerler olmaktan gittikçe uzaklaşarak , hastalıkların üretildikleri kurumlar haline dönüşmektedir. Birçok hastanede basit poliklinik hizmetlerinde dahi vatandaşların uzun kuyruklara girmesi gerekiyor. Uzun kuyruk ızdırabından sonra vatandaş sadece birkaç dakika hekimi görüp şikayetini anlatmaya çalışıyor. Hekimde sadece hastasını birkaç dakika dinleyerek hastalığına teşhis koymak ilaçlarını vermek durumundadır. Bunun her ikiside hiçbir zaman olması gereken gibi olmamaktadır. Hastanın hastalığına çare bulmaktan çok zaten içinde bulundurduğu çaresizlik durumu dahada artmakta hekim ise mesleğini en asgari durumda icra edememenin sıkıntısı içinde kalmaktadır.oysa genelde bir kamu görevlisi olan hekim anayasal hakkını kullanmak isteyen vatandaşa bu hakkını en ileri düzeyde kullanmasına olanak sağlamak için devlet tarafından görevlendirilmiş bulunmaktadır. niHayette sağlık sektörü bir hizmet sektörü olduğundan toplumsal geliri arttırıcı bir işlev yüklenmemektedir. Yasal hakkını kullanan ve bu amaçla iyi tedavi almak isteyen hastanın hekimin karşısında yasal bir konumu olduğu kadar ekonomik bir konumuda vardır. Ama çoğu zaman hekimler hukuksal durumlardan ziyade ekonomik durumlarla ilgilenmektedir.
Buna karşın özellikle gelişmiş ülkelerde yaşayan bireyleer hastanelerden ve devletten neler talep edebileceklerini ayrıntılarıyla bilirken az gelişmiş olan ülkelerin bireyleri hasta oldukları halde ne tür haklar talep edebilecekleri konusunda bilgisizdirler. Bir başka değişle bir sağlık sorunu içinde olan birey sağlık sorunlarını toplumsal bir sorun olarak görmekten çok kendisinin öncelikle halletmek zorunda olduğu bir acil durum olarak ele almaktadır. Gerçekten de özellikle maddi sorunlar çeken ve bir sağlık sigortası şemsiyesi altında olmayan bireyler için en küçük sağlık sorunları bile büyük maddi fedakarlıkllar
__________________




Besiktas JK






.
OnuR Ofline   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-03-2008, 14:57   #2
 
OnuR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

istemektedir. Kaldı ki sağlık sigortasından aktif olarak yararlanan bireyler hastanelerde yeterli hizmet alamamakta ve halkın değişiyle hastane kapılarında sürünmektedirler. Aynı eğitim hakkı gibi anayasa halka sağlıklarını koruyacağı yönde söz vermiş olsa bile cumhuriyet tarihinden bu yana bu sözü hiç yerine getiremediği apaçık ortadadır.
Sağlıklı toplum sadece bizim toplumumuzun değil diğer tüm toplumların toplumsal amacıdır. Çünkü sağlıklı toplum sağlıklı bireylerin toplamından oluşabilir. Yeteri kadar sağlıklı olmayan bireylerden oluşmuş bir toplum en azından aktif bir çalışma hayatı sürdürememektedir. Nasıl çocukların belli bir yaşa geldiklerinde eğitilmeleri yasalar gereği zorunlu ise aynı şekilde sağlığı bozulan birinin bu durumdan çıkarılması toplum sağlığı ve toplum fikrinin yaşatılması açısından hayati bir önem taşımaktadır. Toplum aslında tedavi olmak istemeyen bireyleri bile gözetim altına almak durumundadır. Bunun bir örneği acil durumlarda hastanın iradesi olmadan hekime müdahale hakkı tanınmasıdır.
Hekimler yoksul halkın genel maddi düzeyi düşünüldüğünde gittikçe maddi olanaklarını arttırırken , özellikle kırsal kesimlerden gelen yada oralarda yaşayan bireyler dar bütçelerinden daha fazlasını sağlık giderlerine ayırma durumunda kalmaktadır. Özellikle devlet hastanelerinde yeterli ilgiyi göremeyen ve masrafları karşılayabilecek bütçesi olana hastalar hekimlerin muayenehanesinde hastalıklarına şifa aramaktadırlar. Günün belli birkısmını hastanede bir kısmınıda muayenehanede geçiren hekimler aynı hastaya farklı mekanda farklı teşhis koyabilecekleri sanısına kapılarak mesleklerini farklı bir şekilde yorumlamaktadırlar. Hastane / muayenehane arasına sıkışmış bulunan hekimler meslekleriyle ilgili yorumlarada kendilerini çok fazla açmamaktadırlar. Bu sıkışma uzun zamandır olduğundan soruna taraf olanlarca doğal bir durummuş gibi algılanmaktadır.
Doğal durumun toplumun aktif bireylerinin karşılaştıkları sağlıklarını tehdit eden bir durumun bireyinin tekrar topluma aktif bir şekilde kazandırılması amacının yine toplumun kendisi tarafından gerçekleştirilmesidir. Durum tam tersine dönüşmüş bulunmaktadır. Hastalık , her bir tek bireyi tehdit edebilecek ve kendi arzusu dışında gerçekleşen , toplumsal bir olay olarak algılanmaktan ziyade , talihsizbireyin maruz kaldığı bir felaketmiş gibi ele alınmaktadır. Bu konulardan sıkıntılı olan halk kesimleride umutlarını adaletin tecelli etmesinde yada meslek etiğinin uygulanmasında bulunmaktadır. Bu alanda söz yerinde ise , tamamen toplumsal bir kaos yaşanmakta , yanlış yapılan enjeksiyonlar ameliyatlar ve tedaviler yüzünden sakat kalan kimseler ve yakınları haklarını arayabilecek merciler bulamamaktadırlar. Söylenildiği gibi genel olarak sağlık sorunları toplum sorunu değil bireyin içine düştüğü talihsizlik olarak algılanmaktadır. Bireyler ömürlerinin belli dönemi mutlaka hastaneye gitmek durumunda kalmaktadırlar. Hekimler her bireyin kendilerine geleceğini ve kandi bakışlarına ihtiyaç duyacağını bilmektedirler. Bunun için ellerinde herkesin eninde sonunda ihtiyaç duyacağı bir güç tuttuklarına inanaırlar. Bu güç onları toplumsal hiyerarşinin belli bir noktasına taşır gibi görünmektedir. Meslekleri yüzünden kendilerine duyulan saygıyı çoğu hekim kendi kişiliğine duyuluduğunu düşünmektedir. Nihayette hastaların bilmediği birçok konuyu bilmektedirler ve önlerinde kendilerine muhtaç bir kitle bulunmaktadır. Toplumun sağlık sisteminin acilen düzeltilmesi gibi hükümetlerden ciddi talepleri bulunmamaktadır. Oysa çok sık söylenildiği gibi herşeyin başı sağlıktır. Bu sav türk halkının günlük yaşamında sağlığını koruma ve hastaneye gitmemeye çalışma şeklinde düşünülmektedir.
Türkiyenin içinde bulunduğu ekonomik durumda sağlıklı yaşam konusunda önemlidir. Daha öncede söylediğimiz gibi , gelişmiş ülkelerin bireyleri göreli olarak daha iyi sağlık koşulları içinde yaşamaktadırlar. Özellikle 1983 yılından itibaren yeni bir ekonomik model uygulamaya konulmuştur. Bu model çeşitli adlarla anılmış olsa bile hepside batıda özellikle İngilterede daha önce uygulamaya konulmuş geleneksel riberal ekonominin yeni bir yorumlanmasıydı. Bu anlayışa göre devletin olanakları iki yolla genişletimeliydi ;
1-) İhracat gelirlerinin arttırılması
2-) Özelleştirme politikaları ile devletin artan giderlerinin karşılanması.
Her iki yolda aslında devletin ekonomik faaliyetlerden olabildiğince uzaklaşmasını amaçlıyor ve kalkınma/gelişme için bunu temel yapıyor.
Bilindiği gibi , türkiyede son yıllarda özel hastanelerin sayıları hızla artmaktadırbu hastaneler , gelir düzeyi yüksek bireylere sağlık hizmetleri üretmeyi hedeflemektedir. Özel hastaneler liberal politikaların tipik birer ürünü olarak karşımızda durmaktadır. Bu hastaneler ilk kuruluş yıllarında devletin özel ilgi ve desteğine sahip olmuşlar , çeşitli teşvikler bile alabilmişlerdir. Geldiğimiz bu aşamada ise , özel hastaneler devlet hastanelerinden memnun olmayan fakat bir miktar parası olan sıradan halk ile gelir düzeyi çok yüksek olan kimselerin başvurdukları kurumlar olmaktadır. Temel olarak özel hastanelerin iki işlevi üstlenmiş oldukları ileri sürülebilir;
1-) Özel hastaneler geliştirilerek , bir önceki dönemde çok bozuk sağlık sistemine zorunlu olarak mahkum olan , toplumun zengin kesimlerinin sisteme olan tepkileri azaltılmış olmaktadır
2-) Hiç değilse toplumun bir kesmi devletin temelini oluşturduğu sağlık sisteminin dışına itilerek , genel bütçe üzerindeki sağlık harcamalarının azaltılması istenilmiştir.
Devlet özel hastanelerin bir çığ gibi büyümesine göz yummakla kalmayıp üstelik teşvikte ederek kendi sorumluluğundan kaçmış, kendisini meydana getiren bireylerin sağlıklarını , tam anlamıyla bütün kural ve ilkeleri ile işleyemeyen kapitalizmin acımasız ortamına terk etmiş bulunmaktadır.
Türkiye de siyaset kurumuna hem sağlık sorunlarının üretildiği hem de çözülebilecek tek alan olarak bakılabilir. Yukarıda sıraladığımız bir çok sağlık sorunu gerçekten siyasi alandaki tedbirlerin yetersizliği yüzünden giderek ağırlaşmaktadır.siyasi istikrarsızlık kalıcı bir sağlık politikasının üretilmesini engellemektedir. Sağlık bakanları çok sık değişmekte ve çoğu zaman konuya yabancı kimseler bakan olarak atanmaktadır. Bu nedenle , sağlıkla ilgili uzun vadeli hedefler belirlenememekte , gündelik ve bakanların çıkarlarına göre politik uygulamalar sergilenmektedir.sağlık bakanlığı çoğu iktidarca geniş bir siyasi egemenlik alanı olarak görülmekte , sağlık hizmetlerinin merkezi olarak sunulmasının merkezi otoriteyi güçlendirici yanında vazgeçilmemektedir. Oysa bugünkü sağlık sorunları büyük ölçüde aşırı merkezileşmiş yönetim yapısından kaynaklanmaktadır. Merkezi siyasi otorite sayısı 200 binden fazla olan böyle bir kitlenin iradesini kendilerine bağımlı kılarak otorite ve disiplini yitirmek istememekte , belkide yerleşme henüz tecrübe edilmediğinden sonuçlarında tereddüt edilmektedir. Sadece sağlık sektörü için değil türkiyede diğer bir çok kurum için de söylenebilecek olan merkezi yönetim sorunu ancak yine siyasi alanda çözümlenebilecek sorun gibi durmaktadır. Kendi yetkilerini yitirmekten korkan merkezi yönetim ilkin , mevcut sorunu etraflıca tanımak ve sistemleştirmek zorundadır. Ancak zuzn yıllardır gözlenen odur ki , bütün bu söylemler sadece retorik düzeyinde kalmış ya da sorunların çözümündeki öncelikler başka türden örneğin ekonomik sorunlara verilmiş , sağlık sorunlarının eğitim sorunlarıda dahil olmak üzere çözümü sürekli olarak ertelenmiş siyasi tartışma gündemine alınmamış ama her zaman söylem düzeyinde tutulmuştur.merkezi yönetim bir anlamda sağlık sorunları gibi hizmet alanlarına ilişkin sorunlara hem var hemde yok gibi muamele etmeyi tercih etmiştir. Çözülemeyen sorunlar hiç değilse olduğu gibi kalmasının daha iyi olacağına inanmıştır. Hizmet sektörü ile aktif olarak ilgilenmenin iki nedeni sayılabilir . ilkin , bu alanlardaki sorunların çözümü kesinlikle , bütçeden bir miktar daha fala para ayırmak olabilecektir. Oysa , Türkiyenin bütçesinin nerdeyse %40 alanında yurt içi ve dışı borçların faiz ödemesine gitmektedir. Dolayısıyla , sağlık sektörü gibi para emici hizmet sektörüne ayrılabilecek para kalmamaktadır. İkinci olarak , sağlık sektöründe uygulamaya aktarılabilecek köklü reformlar yıllardır belli uygulamalara alışmış başta hekimler olmak üzere diğer sağlık personellerinin konumlarında ve halihazırındaki maddi kazanımlarına da yol açabilecek değişmelere yine bu personelin göstereceği tepkilerden söz edilebilir. Hekimler şu yada bu şekilde hakkettikleri düşündükleri maddi geliri elde etmek istemektedirler. Planlanacak reformlar hem hekimlerin maddi beklentisini hemde sağlık sektöründe efektif çalışmanın yaratılması arasındaki dengeyi gözetmek durumundadur. Görünen odur ki , hekimler maddi beklentilerini karşılamayan ya da maddi anlamda bu günkü gelmiş oldukları konumdan kendilerini daha geriye götürebilecek herhangibir değişikliğe evet demiyeceklerdir. Siyasi otorite hem hekimlerle birlikte davranarak hem hekimlerin özerkliğini arttırarak hem de hekimlerin alehine olabilecek tedbirler alarak bir denge kurmayı ve sağlık sektörüne çağdaş bir görünüm kazandırmayı hedef edinmelidir. Bu hedeflerin , yazılıp programlanmasına sağlık politikaları denmektedir.siyasetin perspektif geliştirememesinden dolayı düşünülen olumsuz durum yine siyaset elitlerinin geliştirecekleri politikalar sayesinde ortadan kaldırılabilecektir.

KİTABIN DEĞERLENDİRMESİ VE SONUÇ

Değerli hocam; öncelikle bize bu tür bir kitap önerdiğiniz için teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum. Ayrıca önerdiğiniz bu kitap çok iyi ve faydalı olmasına rağmen kitabın bazı bölümlerindeki cümleler çok uzun ve anlamsız. Tek kelimeyle yada iki kelimeyle anlatabileceği olay veya durumları birçok kelimeyle anlatmıştır.
Kitabın içeriğine gelince ; kitabın ilk bölümünde hastalık ve insanların hastalık psikolojisine yönelik bazı temel kavramlar hakkında bilgi veriyor. Bu temel kavramlar, hastaların sağlık psikolojisine yönelik sorunlara ve hastaların toplumsal durumlarına yönelik bazı temel kavramlardan ibarettir. Ayrıca kitabın ilk bölümünde toplumun hastalara bakışı ve hastaların toplumsal güdülenmeye karşı kendilerini kötü hissetmelerine yönelik bazı temel kurallar veriliyor.
Kitabın ikinci bölümünde hastalık olgusunun nasıl geliştiği ve netür hastaların ağır hasta ne tür hastaların sadece hasta olarak görüldüğünü belirten çok kaliteli cümlelerin bulunduğu bölümler mevcuttur . örneğin; bir örnekte trafik kazası veya kalp krizi geçirmiş bir hastanın herkes tarafından ağır hasta olarak kabul edildiğini , ancak grip veya nezle türü bir hastalık geçiren bir hastanın sadece hasta olarak nitelendirildiği kitapta özellikle vurgulanan bir konudur. Fakat kitabın bu bölümünde yazar kendi kuramlarını kullanmıyor. Sadece toplumsal genel-geçer bilgileri ön plana çıkarıyor. Ben bunu kitapta bir eksi olarak gördüm. Benim bakış açıma göre yazar daha çok kendisini ön plana çıkarabilirdi. Çünkü bu tür konularda yazarın bakış açısı ve okuyucuları o ortamın içine sokması gerektiği herkes tarafından kabul edilmesi gereken bir olgudur. Yinede az önce vurguladığım gibi çok önemli cümle ve örnekler kitapta mevcut durumda buda kitabın en önemli artılarından birisi. Benim kişisel görüşüme göre hastalık olgusu ve kuramı insanların üzerine önemle eğilmesi gereken nesnel yani objektif bir kavramdır. Yani hastalık hiçte önemsenmeyecek bir olay değildir. Örneğin vücuttaki morarmalar hafif ağrılar ve halsizlik insanlar tarafından önemsenen bir konu değildir ancak bunun sonucunda hastanın ölümle burun buruna gelmesine neden olacak maling bir hastalık olan lösemi türü bir hastalığın varlığı ortaya çıkabilir. Yani bu belirtiler bunun habercisi olan sinyaller olabilir. Ben bu cümlelerimde en küçük bir belirtide hastaneye gidin demiyorum ancak en azından ayda veya 6 ayda bir periyodik olarak doktor kontrolünden geçen bir insanın hasta olma riski çok azdır. Şu unutulmamalıdır ki ‘erken teşhis hayat kurtarır’
Kitabın üçüncü bölümünde yine hastalık kuramı ve hasta bir insanın toplumla olan olumlu ve olumsuz ilişkileri konu ediliyor. Yani yine az önce dediğim olayı bir örnekle açıklıyım. HIV virüsünü yani aids virüsünü kapmış bir hastayı bizler toplum olarak dışlıyoruz veya daha basit bir virüs olsa bile biz sanki bu virüsü o hasta kendi vücuduna bulaştırmış gibi o hastayı toplumdan dışlıyoruz. Bu dışlamamız hastayı zor durumda bırakıyor ve hastanın yaşamla olan bütün bağlantılarının tamamen kopması anlamına geliyor. Bizler herşeyden önce insana yakışır bir şekilde davranmalı ve onu o haliyle kabul etmeliyiz. Yazar ısrarla hastalık kavramının toplum üzerindeki etkisinden bahsetsede yine yazar kitabın bazı bölümlerinde konuya hakimiyetini yitirerek kitaptan kopuyor. Böyle bir durum oluncada kitabın akıcılığı kayboluyor. Kitapta üstünde önemle durulan konu hastalık kavramının insan ve toplum üzerinde etkisi ve bu durumun ne gibi artı ve eksilere yol açtığı belirtiliyor. Ayrıca kitabın bu bölümünde Türküye ve diğer yabancı ülkeler karşılaştırılıyor ,Türk sağlık sektörünün özellikle batılı devletlerin çok gerisinde kaldığı ve batıyı çok uzaktan izlediği vurgulanıyor. Bu konudaki kendi fikrime gelince bencede sağlık konusunda batının çok gerisinde kalmış bulunmaktayız ancak son yıllarda ülkemizinde bu sektörde müthiş bir çaba göstererek iyi bir duruma geldiğinden söz edebiliriz. Tabiki yinede batıyı çok uzaktan takip ediyoruz ancak ben şuna inanıyorum ki bizim insanlarımızda belirli bir potansiyel var özellikle doktorundan hemşiresine hasta bakıcısına kadar çok büyük fedekarlıklar gerekiyor. Bu durumlar gerçekleşirse batıyı yakalamamız işten bile olmaz .
Kitabın bir diğer bölümünde bence en önemli konular bir arada ele alınmış. Benim kanıma göre kültürel siyasal ve ekonomik ilişkiler ayrı ayrı ele alınmalıydı. Ayrıayrı ele alınmayınca çok yığınsal bir anlatım ortaya çıkmıştır. Kitapta öncelikle kültürel duruma değinilmiştir. Bu durum kitaba göre şöyle özetlenebilir. İnsanların kültür düzeyi yetersiz olduğundan olaylara bakış açısı çok yönlü olmuyor. Özellikle hastalık konusunda insanların kültürü çok yetersiz. Böyle olunca az öncede belirttiğim gibi insanlar ölümcül bir vaka olana kadar hastaneye gitmiyorlar. Böyle olunca da çok geç kalınmış oluyor. Ayrıca son günlerde medyanında gündeminde olan bir konu var . insanların büyük bir bölümü doktorlara olan inancını yitirmiş ve çareyi hacı hoca ve şeyhlerde arıyorlar. Böyle olunca müdahale edilmediği için daha ölümcül vakalar ortaya çıkıyor. Bence kültür lafta kalmamalıdır. Özellikle hastalık konusunda. Çünkü eğer hasta sağlamken bile periyodiksel olarak hastaneye gidiyorsa ve bu konuda doktorunun tüm tavsiyelerini yerine getiriyorsa o hasta bilinçli ve kültürlü bir hastadır. Ancak bütün konuyu hastalar üzerinde odaklamak çok yanlış ve bir o kadarda tehlikelidir. Çünkü ettiği hipokrat yeminine zerre kadar uymayan meslek ahlakına uygun davranmayan doktor sayısıda oldukça fazladır. Bu konuda hem hasta hemde doktor kültürlü olmalıdır.
Buradaki ikinci önemli konu tabiki ekonomik nedenlerdir. Çünki yazarında belirttiği gibi özellikle ülkemizde bir çok insan ekonomik sıkıntı nedeniyle hastaneye gidemiyor ve resmen ölümün sıcaknefesini ensesinde hissediyor. Bu konudaki
Bazı sayısal araştırmalarıma göre ülkemizdeki insanların %65 i herhangi bir saglık kurumunun güvencesi altında degildir. Durum böyle olunca her üç kişiden ikisi hastaneye gidemiyor. Gitse bile sağlıgına yeterli özeni gösteremiyor. Saglık kurulışu olanların bile birçoğu halk degimiyle “kuyrukta ölüyorlar” buradan şöyle bir ana düşünce çıkarmamız sanırım hiçte yanlış olmaz. Ülkemizde parası olan yaşar. Buda ekonumik boyutun ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Oysa yaptıgım araştırmalar sonucu edeindiğim bilgiye göre yurt dışında özellikle batılı ülkelerde böyle bir sorun yok. Çünkü Almanya, İngiltere,Fransa,İtalya gibi çok gelişmiş ülkelerde doktorlar hiçbir üçret almadan 2 ayda bir hastaları kontrol altına alıyor ve ilaç gerekiyorsa bu ilaçlar çok ucuza temin ediliyor. Durum böyle olunca bu tür ülkeler çok saglıklı ülkeler oluyorlar. Biz, yani Ankara da yaşayan bizler yinede şanslı konumdayız. Doğunun ücra köşelerinde yaşayan insanlarımızın doktora gitme şansları bile yok çünkü örnegin; bazı illerimize bağlı köy ve kasabalarda en yakın hastane 60 70 km ötededir. Bu yüzden insanlarımızın çoğu hastaneye bile gitmeden ölüyorlar. Özellikle bu konuda iş adamlarına büyük fedakarlıklar düşüyor. Ekonomik gelişim konusunda kitap olaylara son derece dar bir bakış açısından bakmış durumda buda bana göre kitapta gördüğüm en büyük eksi durumunda.
Kitabın bu bölümünde son değinilen konu ise hastalık siyaset ilişkisi. Bence buda çok önemlidir. Çünkü kendi oylarımızla seçtiğimiz siyasiler özellikle sağlık sektörüne üvey evlat muamelesi yapıyorlar. Yaptığım araştırmalara göre ülkemiz ekonomisinin sadece %2 lik bölümü sağlığa ayrılıyor. Bence bu rakam çok yetersiz bir bütçe ayrıca buda yetmezmiş gibi sağlık sektörüyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan insanlar sağlık sektörünün başındadır. Dünyada sağlık sektörü kitapta da bilirtildiği gibi çok önemlidir. Yine yaptığım araştırmalara göre ABD gelirinin %53 ünü İngiltere, %49 unu Fransa sağlıga ayırmış durumdadır. Böyle bir ortamda ülkemiz bir kez daha geri kalmıştır. Bu konudan yazar hiçbir bölümde bahsetmiyor. Buda kitabın bir diğer eksiğidir.
Kitapta üzerinde durulan bir diğer konu ise hasta hekim ilişkisidir. Ancak kitapta da önemle üzerinde durulan bir maddeyi belirtmeliyim. Hastane ve hastalık deyince akla öncelikli olarak hekimler geliyor. Ancak bu olay tam anlamıyla bir takım işidir. Doktorundan hemşiresine hasta bakıcısından hastane personeline kadar birçok kişi başarıda ve başarısızlıkta pay sahibidir. Fakat daima hekimler ön planda tutuluyor. Bu dünyanın her yerinde böyle kitabın yazarıda böyle bir yaklaşımda ve sağlık elemanı altında sadece hekimleri ön plana getiriyor. Bu bence çok yanlış. Hasta hekim ilişkisinde hastalar genellikle doktora gitmeye korkuyorlar. Böyle bir durum gerçekleşince hasta hekim ilişkisi son derece sönük oluyor. Benim fikrime göre bu kesinlikle böyle olmamalıdır. Hastalar doktorların kendileri için orda olduğunu ve kendilerinin sağlığını düşündüğünü bilmelidirler. Özellikle taşra olarak adlandırılan kırsal kesimin insanları hekime kesinlikle önem göstermiyorlar. Oysa ki dünyanın bütün ileri ülkeleri olarak kabul edilen ülkelerde doktorlara güven son derece üst konumda. Benim fikrime göre hasta hekimine güvenmeli ve hekiminin sözünden asla dışarı çıkmamalıdır. Ayrıca hekimlerin de kendilerini hastalarına adamaları gerekmektedir. Böyle bir durum oluşması için hekimin hiçbir ekonomik sıkıntısı olmamalıdır. Bir İsviçre de doktor 5700 $ maaş alırken ülkemizde bu rakam 350$ civarındadır. Böyle bir durumda hekim kendi yaşam sıkıntısını düşünmekten hastalarla ilgilenemezler yani tam anlamıyla kafalarını yaptığı işe veremezler.
Kitabın bir diğer üzerinde durduğu konu ise insan bedeni sağlık ve postmodernizm dir. Kitabın bu bölümünde yazar daha çok ünlü felsefecilerin sözlerine ve yaptığı işlere yer vermiştir. Fakat anlatım oldukça sıkıcıdır. Konuyu renklendirmek için yazar hiçbir katkıda bulunmamıştır. Ayrıca kitapta insanların sağlıklı kalabilmesi için bazı bilgiler verilmiştir. Bu bölümün temelini oluşturan bir diğer konu ise postmodernizmdir bunu da belirtmek isterim.
Kitapta üzerinde durulan son konu Türkiye de yani ülkemizde sağlıktır. Gelişmiş ülkelerde sağlık sorunu toplumsal bir sorunken ülkemiz gibi geri kalmış ülkelerde sağlık sorunu bireysel bir sorundur. öZellikle maddi refahı olan insanların hastaneye gitmek yerine doktorların muayenehanelerine gitmeleri hekimlerde hastayı para gibi görme hissi uyandırmıştır. Bu konuda hekimlerin düşüncesi ‘Nasıl olsa bu insan hastalanacak ve elime düşecek bende istediğim kadar para kazanırım çünkü bana gelmeye mecburlar’ şeklindedir. Özellikle müzmin hastalık sahibi insanlar her sorununda hastaneye gitmek yerine kendi başlarının çarelerine bakmaları ve hastaneye gitmekten nefret etmelerinin başlıca nedeni budur. Çünkü doktorlar hastalara nasıl olsa muayenehaneme gelecek ben burada neden uğraşayım ki mantığıyla yaklaşmalarından dolayı iyi bir şekilde hastayla ilgilenmemektedirler. Ayrıca ana yasamızda eğitim gibi sağlıkta güvence altına alınmıştır ancak cumhuriyet döneminden beri sağlık ile ilgili hiçbir ilerleme yapılmamıştır. Sağlık sektöründe gelişme yapılmak istenmiştir fakat planlar yarım kalmıştır. Bunun en önemli nedeni ise sağlık sektöründe sürekli değişen siyasi düzendir. Sıklıkla değişen bakanlar göreve başladıktan sonra konuya yabancı kalmaktadır. Ve kısa sürede yine değişim olduğundan hiçbir plan tam olarak yaşama geçirilememektedir. Yarım kalan planlar tamamlanma aşamasına gelememektedir. Ayrıca kitabın son bölümünde belirtilen bir diğer konu ise özel hastanelerin kurulması ile ilgilidir. Özel hastanelerin kurulma amaçları kitapta devletin üzerindeki yükü ve sorumluluğu azaltma olarak tanımlanmakla birlikte hiç değilse ülkenin bir bölümünü (zengin kesimi) devletin sırtından kurtarmış bulunmaktadır. Ayrıca ilaç fiyatlarının çok pahalı olması ve insanların alım gücünün çok düşük olması insanları sor duruma düşüren bir diğer nedendir. Bu konuya kitapta yeteri kadar değinilmemektedir. İlaç fiyatları kimi hastalıkların ilaçlarında endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Özellikle çokğu kan hastalıklarında ilaç tutarlarını değil normal maddi güce sahip bir insan zengin kesimdeki bir insan dahi karşılayamayacak güçtedir. Sağlık sigortası olmayan hastaların resmen ölüme terk edilmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.
Böylelikle kitap üzerinde yaptığım yorumları noktalamış bulunuyorum. Umarım güzel ve herkesin beğenebileceği bir yorum olmuştur. Bu kitabı okuduktan sonra bildiğim fakat yeterince bilmediğim konularda bilgi sahibi olduğum için çok mutlu oldum.

__________________




Besiktas JK






.
OnuR Ofline   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Türkiye`de Saat: 01:03 .

Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2

Sitemiz CSS Standartlarına uygundur. Sitemiz XHTML Standartlarına uygundur

Oracle DBA | Kadife | Oracle Danışmanlık



1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580