Forumlar › Forumlar › Eğitim Öğretim › Dersler – Ödevler – Tezler – Konular › Tarih › Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk
- Bu konu 413 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son 19 yıl 8 ay önce
imparator tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
Şubat 10, 2007: 8:20 am #1145399
imparator
ÖNSÖZ
Bu çalışmayı yaparken dört ana kaynak grubundan yararlandım.
Birinci grup kaynaklar, belgelerdir. Bunların başında, Birinci Büyük Millet
Meclisi'nin gizli oturum tutanakları geliyor. Şimdiye kadar araştırmacıların
kullanmasına pek açık olmayan bu tutanaklar gerçekten çalışmama büyük ışık
tuttu. Pek çok karanlık noktayı, gizli oturum tutanaklarından aydınlığa
kavuşturmak olanağını buldum. Özellikle Atatürk'ün Nutuk adlı yapıtıyla, Türk
Tarih Kurumu'nun pek çok çalışması, bu tutanakların ışığında yeni anlamlar
kazandı.
İkinci grup kaynaklar, Atatürk hakkında yazılmış anılar ve yapılmış
incelemelerdir. Bunların bir bölümü, birinci ağızdan, bir bölümü,
yazılanlardan derleme niteliği taşıyan ikinci elden çalışmalardır.
İncelemelerin içinde ise yabancı bilim adamı ve yazarların, gerek Atatürk,
gerekse Cumhuriyet Türkiyesi hakkındaki yapıtları önemli bir yer tutuyor.
Üçüncü grup kaynaklar, çağdaş toplumsal bilimlerin; toplumsal değişme,
devrim, liderlik, örgüt, ideoloji gibi konulardaki kuramsal ve uygulamalı
bilgilerini içeren çalışmalardır. Bunların önemli bir bölümünün Atatürk ya da
Türkiye ile doğrudan hiçbir ilişkisi yoktu. Ben bunları yalnızca, Atatürk'ün
eylemini çağdaş bilimlerin bulguları açısından inceleyip, irdelemek için
kullandım.
Dördüncü grup kaynaklar, Türk edebiyatı, özellikle Türk Romanı'dır. Gerek
Mustafa Kemal Atatürk'ün, gerekse o dönem Türkiyesinin Türk romanına nasıl
yansıdığı, yalnız o yılların havasını öğrenmek açısından değil, Atatürk'ün
liderlik niteliklerinin ve eyleminin karizmatik özelliğinin daha iyi
belirlenmesinde de bana çok yardımcı oldu. Bu dört kaynak grubunun ne hepsini,
ne de herhangi birini tümüyle araştırabildim. Üstelik elimdeki kaynakların
tümünü de bu çalışmamda kullanamadım. Bu açıdan ortaya çıkan eksikliklerin
bağışlanmasını dilerim.
Elimdeki kaynakları, dünyaya armağan ettiğimiz ve henüz ikinci bir benzeri
üretilmemiş olan Türk Devrimi'ni anlamak ve anlatmak için birbiriyle iç içe
geçmiş bir biçimde kullandım. Çözümlemelerim sırasında, resmi ideolojiye
bağımlı kalmak gibi bir kaygım olmadığı gibi, bu ideolojiyi yadsımak için de
özel bir çaba harcamadım. Tarihin gerçekleri neyse, onları kavramaya ve
çağdaş toplumsal bilimlerin ışığı altında yeni çözümlemeler yapmaya çalıştım.Şubat 10, 2007: 8:20 am #1445764imparator
Atatürk ile simgelenen Türk Devrimi, hem karşı-emperyalist bir eylemin, hem
de Batılılık ideolojisinin bir bireşimi olduğu için, dünyada ikinci bir
benzeri yoktur. Bu –biriciklik– bilimsel çözümlemelerde de zorluklar yarattı.
Tarihsel gerçekleri elimden geldiğince uygun bir aktarmayı, çağdaş bilimin
bize verdiği yeni çözümleme modellerini gücüm yettiğince kullanarak yapmaya
çalıştım.
Çalışmamı üç kitapçık biçiminde düzenledim. Bu kitapçıklar birbirinden
bağımsız olarak ele alınabileceği gibi, birbirlerini tamamlayıcı özelliklere
de sahip.
Birinci kitapta, bir devrimin nesnel koşullarını kavramlar ve modeller
açısından Türk Devrimi'ni irdelemek amacıyla ele aldım. Önce terim ve
kavramlar üzerinde durduktan sonra, gelişmiş ülkeler için geçerli iki model
ile, gelişmekte olan ülkeler için geçerli bir modeli Türk Devrimi ile
karşılaştırmalı olarak inceledim. Son olarak da bir devrimin koşulları üzerine
genel bir model önerdim (İkinci baskıda bu bölümün sonuna ayrıca nesnel
devrim koşulları açısından Osmanlı toplumunun durumunu irdeleyen bir bölüm
daha ekledim.).
İkinci kitapta, bir devrimin öznel koşullarını, Türk Devrimi açısından ele
aldım. Bu kitapta Atatürk'ü liderlik, örgüt ve ideoloji açısından incelemeye
çalıştım. Böylece öznel koşullar açısından bir değerlendirme yapmaya çaba
harcadım.
Üçüncü kitapta ise, Türk Devrimi'ne dayalı olarak bir değerlendirme yaptım.
Bu değerlendirmeye dayalı olarak, ideolojik boyutu ağır basan bir model
çerçevesinde Türk Devrimi'ni açıklamaya çalıştım.
Bu çabalarımın Türk Devrimi'ni açıklamakta da, Atatürk'ün eylemini
değerlendirmekte de yeterli olmadığını biliyorum. Çünkü her iki olay da tek
bir kişinin çabalarıyla açıklığa kavuşturulacak denli yalın değil. Bu nedenle
yaptığım çalışma, tartışmalara yeni bir boyut kazandırabilirse, kendimi
görevini yapmış sayacağım.Şubat 10, 2007: 8:21 am #1445765imparator
İKİNCİ BASIM İÇİN ÖNSÖZ
Bir Batılı düşünür: –Başarı ve başarısızlıklar, tarih açısından, yalnızca
dünya olaylarını doğrudan etkiledikleri için önemli değildirler. Asıl
önemleri siyasal bakımdan bir simge oluşturmalarında yatar. İşte Kemalist
deney bunun en güzel örneğidir.– diyor (Wiatr, 1981:3).
Bu anlayışla kaleme aldığım ve birinci baskısı –Atatürk ve Devrim Kuramları–
adı ile yapılan bu kitap çok çabuk tükendi.
İkinci baskı için kitabı gözden geçirirken, Üniversitelerimizdeki Devrim
Tarihi derslerinde kullanılabilme özelliğini de dikkate aldım. Gerekli ekleme
ve düzeltmeleri bu açıdan da yaptım.
Ayrıca, birinci baskıdan sonra yayımlanan ve özellikle uluslararası
seminerlerde yapılan çalışmaları ve yeni kitapları gözden geçirdim. Bunlardan
yararlanabileceklerimi çalışmama aldım. Bu arada, 1920'ler ve 1930'larda
yayımlanmış olan yabancı kitaplar bakımından da yeni kaynaklar buldum. Böylece
bir yandan Türk Devrimi'nin yabancı gözü ile değerlendirilmesini, öte yandan
da Atatürk yaşarken yapılan gözlemleri okuyucuya daha iyi yansıtmaya çaba
harcadım.
Bu kitabın ilk baskısını yapan İş Bankası Kültür ve Sanat Müşavirliği ile
ikinci baskıyı yapan Remzi Kitabevi'ne teşekkür ederim.
En büyük teşekkürü ise, kitabı eleştirenlere borçluyum. Melih Cevdet
Anday'dan, Oktay Akbal'a, Mete Tunçay'dan İsmet Giritli'ye dek pek çok yazar
ve bilim adamı kitabın üzerine eğilmek zahmetine katlandılar. İkinci baskıda
hepsinden çok yararlandım. Onlara minnet borçluyum.Şubat 10, 2007: 8:22 am #1445767imparator
I- KAVRAM VE TERMİNOLOJİ SORUNU
Toplumsal bilimlerin ve siyasal bilimlerin özel terimleri, günlük konuşma
dilinde taşıdıklarından farklı anlamlar taşır. Her bilim dalının olduğu gibi,
toplumbilimin de kendine özgü bir dili, kendine özgü terimleri vardır. Bir
örnek –rol– terimi için verilebilir. Günlük yaşamda, sahne etkinlikleri
arasında düşünülen –rol– terimi, toplumbilim için, –bir durumun hak ve
görevlerinin nasıl yerine getirilmesi gerektiği hakkında ilgili başka kişiler
tarafından sahip olunan rol beklentilerinin toplamı– olarak tanımlanır
(Kongar,1978:60).
İşin ilginç yanı, hemen hemen tünı bilim dalları için, özel terimlerin ve
özel bir dilin varlığı kabul edilir ama, iş toplumsal ve siyasal bilimlere
gelince biraz karışır: İnsanlar bu bilim dallarının terimlerinin –özel anlam–
taşıdıklarını unutur görünürler. Bu yüzden de herkes her terimi aklına ve
diline geldiği gibi kullanır. Oysa, her ayrı terimin, temsil ettiği kavramlar
açısından ayrı anlamları vardır.Şubat 10, 2007: 8:23 am #1445768imparator
Bu durumun en klasik örneklerinden biri, konumuz olan –Atatürk– üzerinde
görülür. –Atatürk Devrimleri–, –Atatürk Reformları–, –Atatürk İhtilali–,
–Atatürk İnkılabı–, –Türk Devrimi–, –Türk İnkılabı– gibi terimler sık sık
birbirlerinin yerine kullanılır.
Bütün bu terim ve kavram kargaşasına, Türkiye'nin içinde bulunduğu hızlı
değişme süreei de katkıda bulunur: Eski ve yeni terimlerin, hangi kavramların
karşılığı olarak kullanıldığı ayrıca bir tartışma konusu olur. –Devrim–
sözcüğü, –İhtilal– karşılığı olarak mı, –İnkılap– karşılığı olarak mı
kullanılmaktadır, ya da kullanılacaktır? –Reform– karşılığı olarak hangi terim
en uygun anlamı verir?
:::::::::::::::::::
1) İhtilal
Toplumsal ve, siyasal bilimlerin kullandığı terimler arasında en geniş ve
farklı anlamlara sahip olan sözcüklerden biri –ihtilal–dir. Bir yandan siyasal
anlamlı Fransız İhtilali'nden söz ederken, öte yandan ekonomik ve toplumsal
anlamlı ve teknolojik temelli –endüstri ihtilali– deyimi tüm ülkelerin
kullandığı bir terimdir.
Siyasal bağlam içinde –ayaklanma–, –isyan–, –darbe– gibi terimleri akla
getiren –ihtilal–, bırakınız –endüstri ihtilali– gibi farklı kullanılışı,
siyasal anlamdaki kullanılış açısından bile üzerinde anlaşmaya varılmış bir
sözcük değildir.
Bu çalışmada, –ihtilal– sözcüğü yerine –devrim– terimi kullanılacaktır. Bu
terim, siyasal olarak, –siyasal iktidarın kaynağının değiştirilmesi– anlamında
kullanılacaktır.
Böylece söz konusu olan olay, bir –ayaklanma–dan bir –isyan–dan bir
–hükümet darbesi–nden farklı olmaktadır.Şubat 10, 2007: 8:23 am #1445769imparator
2) İnkılap
Sözcük anlamı, değişme, bir durunıdan başka bir duruma dönüşme olan ve
günümüzde daha çok –reform–, –evrim–, –değişme– sözcükleri yerine kullanılan
–inkılap– terimi, geçmişte çok daha farklı bir anlam yüklenmiştir (Bu arada
–inkılap– sözcüğünün ikinci sesli harfinin üzerinde nokta olmadığına, bu
harfin –i– değil –ı– olduğuna dikkati çekmek isterim.).
Özellikle Atatürk yaşarken, Türk devriminin, siyasal bir iktidar
değişikliğinden daha derin, toplumsal ve ekonomik sonuçları olacağını
görenler, buna –ihtilal– yerine, –inkılap– demeyi yeğlemişlerdir. Böylece,
genellikle siyasal içerikli olan –ihtilal– yerine toplumsal ve ekonomik
içerikli olan –inkılap– deyiminin kullanılmasıyla, o zaman, olay daha geniş
kapsamlı olarak ele alınmıştır.
Öyle sanıyorum ki, ünlü Kadro dergisinin ilk sayısında yer alan bildirinin
şu satırları, terimlerin 1930'lu yıllardaki kullanılışını çok iyi
belirtecektir:
–Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı.
Bugüne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam
(ayaklanma) manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilal geçirdik.
İhtilal, inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır.Şubat 10, 2007: 8:23 am #1445770imparator
Bu ihtilal safhasında dursaydık inkılabımız akim (sonuçsuz) kalırdı. Halbuki
o, genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş
değildir. Tesviye edilmiş (düzeltilmiş) bir zemin üstünde yarınki Türk
cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binasını kurabilmek için,
inkılabımız derinleşme ve genişleme istikametindedir.
İnkılap bitaraf bir nizam değildir. Onun içinde yaşayanlarırı taraftar
olsunlar veya olmasınlar, ona intibak etmeleri lazımdır. İnkılap ona taraftar
olanların iradelerine, taraftar olmayanların iradelerinin, kayıtsız ve
şartsız, bağlanması demektir.
İnkılabın irade ve menfaati, inkılabı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu
bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO'nun iradesinde temsil olunur. Bu
kadro, inkılabın şeniyetinden (gerçeğinden) çıkarılan ve onun seyrine uygun
bir şekilde izah edildikçe şekilleşen prensipleri kendine şuur edinir.
İnkılabın derinleşmesi demek, her şeyden evvel, bu prensiplerin ve onların
ifadesi olan inkılap, ahlak ve disiplinin, ileri kadronun dimağından genç
neslin, şehir halkının ve köylünün dimağına inmesi ve yerleşmesi demektir.–
(Ayraç içindeki sözcükler benim. E.K.) (Kadro, 1932, No. 1:31).
Görüldüğü gibi, Kadro'cuların kullandığı biçimde, –inkılap–, açıkça
–ihtilal–den çok daha geniş ve derin kapsamlı bir sözcüktür. Özellikle
–İhtilal, inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır– sözü, iki terim arasındaki
ilişkiyi ve o zamanki kullanışları arasındaki farkı çok açık seçik bir
biçimde ortaya koyuyor.Şubat 10, 2007: 8:23 am #1445771imparator
Terimler arasındaki kullanılış farklarını vurgulaması bir yana, yukarda bir
bölümünü aktardığım bildiri aslında –devrim toplumbilimi– konusuna da
mükemmel bir giriş niteliği taşımaktadır.
–İnkılap– teriminin yukarıda belirttiğim kullanılışı ancak bir anlamını
verir. Oysa kimi zaman, –Atatürk İnkılapları– deyiminde olduğu gibi, ikinci
anlamı da vardır: Buna göre –inkılap–, –reform–, –yenilik– anlamına gelir
(–İnkılap– sözcüğünün Arapça anlamının alt üst olma, ters çevirme olduğu da
bu arada anımsanmalıdır.)
Böylece –inkılap–, bir yandan geniş kapsamlı, toplumsal, ekonomik ve
siyasal bir ihtilal anlamında kullanılırken, öte yandan, şapka, alfabe,
takvim, eğitim konularındaki reformları nitelemek için de başvurulan bir
terim özelliği de kazanmıştı.
:::::::::::::::::::
3) Devrim
Türkçedeki özleştirme akımının ürettiği terimlerden biri olan –devrim–
yalnız siyasal anlamda düşünüldüğü zaman –ihtilal– karşılığı, toplumsal,
ekonomik ve siyasal bağlamda kullanıldığı zaman da, eski günlerdeki
kullanılışı ile –inkılap– karşılığıdır (–Devrim– sözcüğü ile hem ihtilal hem
de inkılap terimlerinin karşılanması için ve bunun Atatürk ile ilişkisi için
bkz. Berkes, 1982:133-151.).Şubat 10, 2007: 8:23 am #1445772imparator
Biz bu çalışmada –devrim– terimini hem –ihtilal–, hem de –inkılap– anlamında
kullanacağız. Bu çerçeve içinde terimi bir kez daha tanımlarsak şöyle bir
sonuca ulaşırız: Siyasal anlamda –devrim–, iktidarın kökeninde deyişme
yaratan bir olaydır. Örneğin Fransız devrimi, siyasal iktidarın kökenini
tanrıdan ve gelenekten alıp, o dönemin ilerici sınıfı olan burjuvaziye ve
kentli halka vermiştir. Aynı biçimde Türk devriminde de, Atatürk,
dinsel-geleneksel kökenli iktidarı, (o dönem için kuramsal planda da kalsa),
ulusa ya da halka dayalı, laik bir niteliğe dayamıştır.
İktidarın kökeninde, yani dayandığı güçlerde (inançlar ya da sınıflar,
ilişkiler) değişiklik yapmayan siyasal olaylar, bu anlamda devrim değildir.
–Hükümet değişikliği–, –hükümet darbesi–, –isyan–, –iç savaş– gibi farklı
nitelikte olan olayların –devrim– olayı ile karıştırılmaması gerekir.
Demokratik yolla yapılan bütün değişiklikler, aynı kökene, halk kökenine
dayandığı için –devrim– diye nitelenemez. Fakat demokrasinin başlaması bir
devrimdir. Örneğin, bizde 1950 seçimleriyle, Demokrat Parti'nin iktidara
gelmesi ulus egemenliğini ve demokrasiyi kuramdan uygulamaya aktardığı için,
uygulama açısından bir devrim olarak düşünülebilir.
Öte yandan, bir grubu siyasal iktidardan uzaklaştırıp, başka bir grubu
ihtidara getiren –hükümet darbesi–, siyasal iktidarın kökeninde değişiklik
yapmadığı takdirde, –devrim– olarak nitelenemez. Ancak, siyasal iktidarın
dayandığı güçlerde değişiklik sonucunu doğuran –hükümet darbeleri–, –devrim–
diye nitelenebilirler. Bu açıdan, düşünüldüğünde İttihatçıların –Bab-ı Ali
baskını– devrim olmaktan uzak bir –hükümet darbesi–dir. Çünkü, sonuç olarak
yalnız Kamil Paşa hükümetinin yerine, Mahmut Şevket Paşa hükümeti geliyor ve
parti olarak İttihatçıların etkisi artıyordu. Oysa; gerek padişah, gerek
meşrutiyet 1908'deki niteliği ile varlığını sürdürüyordu.Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445773imparator
Yine bu çerçeve içinde düşünüldüğünde, 1908 yılında İttihatçıların
Makedonya dağlarına çekilmesi ve Abdülhamid'i Meclis'i toplantıya çağırmaya
zorlaması, siyasal anlamda –devrim–dir. Çünkü, rafa kaldırılmış olan
Anayasa'yı yeniden yaşama geçirerek, Padişah'ın kayıtsız koşulsuz kullandığı
dinsel-geleneksel otoriteye, o dönemin etkin gücü –bürokrasi–yi ortak etmişti.
Belki çok kapsamlı değildi ama, hiç kuşkusuz bir –devrim–di 1908 eylemi.
Üstelik de sonuçları bakımından daha geniş kapsamlı devrimlere de yol açmıştı.
Aynı biçimde 27 Mayıs 1960 –hükümet darbesi– de sonunda siyasal bir
–devrim–e dönüştü. Çünkü, siyasal iktidara, halkın seçtiği Meclis'in yanında
yargısal ve bürokratik ortaklar getirdi. Böylece bir anlamda siyasal
iktidarın dayandığı güçlerin niteliğinde değişiklik yaptı.
–Devrim– teriminin siyasal alan dışında da anlamı olduğunu daha önce
belirtmiştik. Ekonomik ve toplumsal anlamda devrim, ekonomik ve toplumsal
ilişkilerde temel değişiklikler yapan bir olaydır.
Bilindiği gibi, toplum, bir dizi –düzenlenmiş ilişkiler–den oluşur. Toprak
ağası-köylü, işçi-patron, anne, baba-evlat, öğretmen-öğrenci ilişkileri gibi.
İşte düzenlenmiş olan bu ilişkilerin tümü –toplumsal yapı–yı oluşturur.
Yukarıdaki tanıma yakından bakarsak, toplumsal ve ekonomik anlamdaki devrimin,
toplumsal-ekonomik yapıyı etkileyen bir olay olarak ortaya çıktığını görürüz.Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445774imparator
Çağdaş toplumbilimin sınıf, değişme, örgüt, kurum gibi tüm kavramları
–ilişkiler– içinde düşündüğü ve bu ilişkileri bir –yapı– çerçevesinde ele
aldığı düşünülürse, (Tiryakian, 1970:112-145; Bottomore, 1970:146; Kongar,
1979:33-34) devrim, siyasal toplumsal, ekonomik ilişkiler düzeninde hızlı
değişmeye yol açan olaydır demek yanlış sayılmaz (Burada bir yaklaşım olarak
–yapısalcılık–ı değil, toplumsal degişmenin ancak –yapıdaki değişmeler–
biçiminde algılanabileceği düşüncesini aktarmak isteğimi özellikle belirtmek
isterim. E.K.).
Devrim ile öteki değişmeleri birbirinden ayıran fark aslında kapsam ve hız
ayrımıdır. Her toplumun her an değişme içinde olduğu anımsanırsa, –devrim–
olayını yalnız –değişme– kavramına bağlamak anlamsızlaşır. Çünkü o zaman,
her toplum her an –devrim– yaşıyor demektir. Oysa, her toplumda her an devrim
olmaz.
Şimdi –devrim– kavramının üç ögesi ortaya çıkmış olmaktadır. Bunlar sırası
ile, –yapı değişmesi–, –bu değişmenin alışılagelmişten hızlı olması– ve yine
–bu değişmenin alışılagelmişten kapsamlı olmasıdır–. –Alışılagelmiş– terimini
öznel bir kavram olarak değil, –tarihsel süreç içinde– ve –belli bir toplum
bağlamı–nda nesnel bir açıdan alıyorum.
Sonuç olarak, Türk Devrimi'ni, Türkiye'nin siyasal, toplumsal ve ekonomik
yapısında (yani, ilişkilerinde) hızlı ve kapsamlı bir değişme yaratma olayı
olarak gördüğümüzü ve Atatürk'ün eylemini bu bağlam içinde inceleyip
irdelemeye çalışacağımızı belirtelim.
:::::::::::::::::::Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445775imparator
II- MODEL SORUNU
Bilimsel düşünce soyut düşünce demektir. Daha doğrusu, soyutlama düzeyi
yüksek temeller üzerine kurulmuş düşünce demektir. Somut düşünce bile, ancak,
belli bir soyutlama düzeyinin üzerine konduğu zaman bir anlam taşır bilimde.
Bir başka deyişle, somut düşünce, bilimsel olabilmek için, belli
soyutlamalara dayalı sonuçlar ile karşılaştırmalı olarak anlam taşır.
Neden bu böyledir? Neden, bilim soyut düşünceye dayanır, ya da dayanmak
zorundadır?
Bu sorunun yanıtı çok açıktır aslında: Bilim, uğraştığı ilgi alanında
genel kurallara, yasalara ulaşmaya çalışır. Oysa gerçek, ister toplumsal,
isterse bireysel olsun, son derece çeşitli ve karmaşıktır. Bu çeşitlilik ve
karmaşıklık içinde, belli ilişkileri görebilmek, belli kurallara
ulaşabilmek için, ayrıntılardan kurtulmak, genel özellikleri bulabilmek
zorunludur. İşte bu zorunluluk içinde bilim, ayrıntıların kendisini
saptırmasını önlemek için genel özellikleri, benzerlikleri ortaya koyar.
Sonra da bu özelliklerden –soyut modeller– oluşturur.
Soyut düşüncenin en klasik ve ilkel ürünü –renk– kavramıdır. Yeşil, mavi,
kırmızı, doğada tek başlarına bulunamazlar. Yeşil yaprak, kırmızı elma, mavi
gök söz konusudur ancak. Bakkala gidip –yarım kilo kırmızı renk– alamazsınız.
Ancak, –kırmızı renkli badana boyası– isteyebilirsiniz.Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445776imparator
Toplumsal ve siyasal bilimlerdeki durum da böyledir. Nasıl, hiçbir zaman
tek başına bulunamayan renkler bize, çevremizdeki varlıkların tanımlanması
ve betimlenmesinde yardımcı olurlarsa, bilimsel modeller de aynı biçimde işe
yararlar. Örneğin, feodal toplum, ana özellikleriyle, emeğin toprağa bağımlı
olduğu, serbest dolaşımının söz konusu olmadığı, piyasa ekonomisinin
bulunmadığı, toprak ağalarının aynı zamanda siyasal güç sahibi bulunduğu ve
köylünün artı ürününe bu ağaların el koyduğu, esas olarak tarıma bağlı bir
toplum olarak tanımlanır. Hiç kuşkusuz bu –soyut bir model–dir. Somut olarak
–feodal toplum–, onyedinci yüzyıl İspanya'sı mıdır, onaltıncı yüzyıl
Fransa'sı mı? Yoksa onüçüncü yüzyıl İngiltere'si mi?
Bu sorunun yanıtı, –hepsi– ya da –hiçbirisi– diye verilebilir. Bir toplumun
genel nitelikleri belirtilmek isteniyorsa, yanıt –hepsi– olacaktır. Fakat,
her türlü sapmanın ve ayrıntının dikkate alınarak, –soyut model– ile –bire bir
çakışan– bir somut toplum düşünülüyorsa, yanıt elbette ki –hayır– olacaktır.
Çünkü, her toplumda, mutlaka, soyut modelden sapan küçük ya da büyük, az ya da
çok, birkaç özellik olacaktır.
Öte yandan, elimizde –feodal toplum–, –kapitalist toplum– gibi modeller
olmasa, toplumları ne sınıflamamız, ne de onları bilimsel kategoriler halinde
incelememiz olanaklı olur.
Bu açıdan bir –devrim sosyolojisi–nin ancak belli modeller çerçevesinde ele
alınabileceği açıktır. Fakat, modeller ile çalışırken, bunların soyut
genellemeler olduğu ve –her zaman her yerde geçerli– kavramlardan oluştuğu
için, hemen hemen hiçbir somut toplum ya da olayla –bire bir– çakışma
göstermeyeceği unutulmamalıdır.Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445777imparator
III- AZGELİŞMİŞ ÜLKELERİN YARATTIĞI SORUNLAR
İnsanoğlunun ileri çocukları, gelişmiş teknolojiye sahip toplumlardır.
Atomu parçalayan, bilgisayarları üreten ve uzay teknolojisine geçen
toplumlardır, insanlığın geleceğini belirleyen toplumlar.
Oysa, insanoğlunun çoğunluğu azgelişmiş toplumlar biçiminde yaşamaktadır.
Üstelik bunların önemli bir bölümü, yalnız azgelişmiş değil, –geri
bıraktırılmış– toplumlardır. Yani, insanoğlunun bir bölümü, –gelişmiş ülke–
adı altında, başka bölümlerini işgal etmiş ve sömürmüştür. Askeri işgal
sonrası kurumlaşan ekonomik sömürü, –gelişmiş ülkeler–in bir bölümünü iyice
gelişmiş yaparken, sömürge ülkeler de geri bıraktırılmışlığın pençesinden bir
türlü kurtulamamışlardır. Örneğin, Hindistan halkı açlığın pençesinde
kıvranırken, bu ülkeyi sömüren İngiltere, insanoğlunun önünde yeni ufuklar
açan –endüstri devrimi–ni gerçekleştirmiştir. Böylece, tüm insanlığın malı
olan, –endüstri devrimi–nde Doğu ülkelerinin de büyük payı olmakla birlikte,
bu devrimin ürünlerinden en büyük yararı Batı ülkeleri sağlamıştır.
Teknolojisi ileri olan ülkeler, tüm dünyayı etkileri altına alır. Onların
dilleri daha yaygın konuşulur. Kısacası, teknolojisi ileri olan ülkeler,
öteki ülkeleri ideolojik açıdan da etkiler. Doğal bilimler de, toplumsal
bilimler de daha çok bu toplumların girişkenliğinde ve öncülüğünde gelişir.
Çünkü bu toplumların bilime ayırdıkları zaman, para ve beyin gücü, öteki
toplumlardan daha fazladır. Sonuç olarak bu toplumların bilimsel üretimleri
tüm insanlığı etkiler.Şubat 10, 2007: 8:24 am #1445778imparator
Kuramsal Açıdan Batı'nın Egemenliği
Toplumbilim konusunda da bu böyledir. Dikkat edilirse, günümüzde egemen
olan bütün toplumsal ve siyasal bilim kuramları gibi, toplumbilim kuram ve
modellerinin de Batı'da üretilmiş oldukları görülür. Yukarda açıkladığım gibi,
bu bir raslantı değil, ileri teknolojiye sahip olmanın doğal bir sonucudur.
Bu durumun bir başka sonucu –devrim toplumbilimi–ne esas olacak kuramsal
modellerin de Batı kökenli olmalarıdır.
Oysa, Batı, kuramsal modelleri, uzun süre kendi tarihine ve toplumuna
bakarak üretmiştir. Çünkü, sorun kendi toplumunun gelişmesidir.
Dikkat edilirse, pozitivist yaklaşımdan, sınıfsal yaklaşıma kadar, hemen
bütün kuramların, aslında Batı toplumlarının yazgılarını belirlemek amacıyla
ortaya atılmış modeller olduğu görülür. Bunlar, hemen endüstri devrimini
izleyen yıllarda, teknolojik ilerlemeye ayak uydurmaya çalışan ideolojik
atılımlardır.
Azgelişmiş ülkelerin gündeme gelmesi, uzun yıllar sonra olmuştur: Mustafa
Kemal Atatürk'ün öncülüğünü yaptığı –azgelişmiş ülkelerin kurtuluş savaşları–
yoluyla gerçekleştirilen devrim, Kuzey Afrika'da ve Güneydoğu Asya'da ancak
otuz-kırk yıl sonra dünyanın dikkatini çekmiştir. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.