Forumlar › Forumlar › Eğitim Öğretim › Dersler – Ödevler – Tezler – Konular › Tarih › Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk
- Bu konu 413 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son 19 yıl 9 ay önce
imparator tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
Şubat 10, 2007: 8:31 am #1445825
imparator
Ancak, dış sömürü yapan ülkeler için, bilinçlenen işçiye daha çok pay
vermek önemli bir sorun olmaktan çıkar. Örneğin, İngiltere, Hindistan'daki
sömürüsünden elde ettiği gelirin bir bölümünü, ülke içindeki kapitalist
sınıfı büyük ölçüde zarara uğratmadan işçi sınıfına aktarabilirdi.
Nitekim, genel gelişmeler de böyle olmuştur. Sömürgesi olan ülkelerde, hele
bu ülkeler bir de gelişmiş kapitalist ülke niteliğindeyseler, işçilerin
isteklerini karşılamak çok daha kolay olmuş, bu da bir sosyalist devrimin
önünü, onu anlamsız bırakarak, kapamıştır.
Aynı olguya, (endüstri devrimi olgusuna) dikkatle bakarsak, bu döneme
öncülük eden ülkelerde, sömürünün çok hızlı ve çok yüksek oranlarda olduğunu
görürüz. Böylece, işçi bilinçlenmeye pek de zaman bulamadan, ulusal gelir,
artık proleteryayı bile memnun edecek bir bölüşüme uygun düzeye gelebilmiştir.
Yine aynı tür ülkelerde, toplumsal akışkanlık (meslek, gelir ve statü
bakımından toplumun alt katlarından, üst katlarına doğru hareket) oldukça
yaygın gözükmekte ve gösterilmektedir. Bu bir de, –bir adam-bir oy– ilkesine
göre işleyen demokratik mekanizma ile birleştirildiğinde, insanlar, gerek
siyasal bakımdan yönetimi denetledikleri, gerekse toplumsal bakımdan her
türlü olanağın erişilebilir olduğu konusunda oldukça belirgin yargılara sahip
olurlar. Bu durumun, her türlü devrimci tutumu anlamsız kılacağı açıktır.Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445827imparator
Dış Dünyanın Etkileri
Sınıfsal devrim kuramının yaygınlığı konusundaki tartışmalarda dikkate
alınması gereken bir başka nokta, hiç kuşkusuz dış dünyanın etkileri ve
özellikle savaş durumu gibi özel hallerdir. Günümüzde gittikçe belirgin
sınırlarla bölünen dünyada, büyük devletlerin onayı olmadan, herhangi bir
önemli değişme çok güç gözükmektedir. Ayrıca, savaş gibi her değişmeyi
bağrında taşıyan bir durum, her an söz konusu değildir. Bu nedenle de büyük
ölçüde belirsizlik, kuralsızlık ve kargaşa anlamına gelen savaş dahil, bir
devrimi doğuran dış koşullar, günümüzde, ondokuzuncu yüzyıl ve yirminci
yüzyılın birinci yarısı kadar egemen değildir (Ulusal kurtuluş savaşları
konusunu ayrı bir başlık altında ele aldığımı hemen belirtmeliyim).
Zaman ve Mekan Sorunu
Aslında sınıfsal devrim modeline yöneltilebilecek olan en temel eleştiri
bütün devrim modelleri için geçerli olan bir eleştiridir: Belli bir zamanda
(ondokuzuncu yüzyılda) ve belli bir mekanda (Batı Avrupa'da) geliştirilmiş
olmasına karşın, her zaman ve her yerde geçerli olduğu savı ile ortaya çıkmış,
bundan dolayı da başka yer ve zamanlarda ya genel kurama uygun olmayan
uygulamalar görülmüş, ya da hiç uygulama aşamasına gelememiştir. Fakat burada
hemen eklenmesi gereken nokta, genel kurama uygunluğu ne denli tartışma
konusu olursa olsun, dünya ülkelerinin bir bölümünün bu kurama göre
yaptıkları devrimler ile yönetildikleridir. Bu açıdan, sınıfsal devrim modeli,
uygulamada en çok yansıması olan modeldir.Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445828imparator
E) Sınıfsal Devrim Modeli ve Türk Devrimi
Sınıfsal devrim modelinin ilk uygulaması ile Türk Devrimi hemen hemen aynı
yıllara, Birinci Dünya Savaşı yıllarına rastlar. Bu açıdan her iki devrim
arasında çok yoğun bir etkileşim vardır.
Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa'nın unutulmaz Çanakkale savunması, İngiliz ve
Fransızların Rusya'ya ulaşmasını önlemiş, böylece, güçsüzleşen Çarlık
rejimine karşı, devrim çok daha da kolaylaşmıştı.
Bütün bunlara ek olarak, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının emperyalist
ülkeler ve bu ülkelerin ajanı olarak Anadolu'ya girmiş olan Yunanlılara karşı
yürüttüğü savaşta tek ve sürekli yardım da yine Sovyetler Birliği'nden
gelmişti.
Sınıfsal devrim modeli ile Türk Devrimi arasındaki ilişkilerin yoğunluğu,
Türkiye ile Rusya'nın sınırdaş olmalarından da kaynaklanıyordu.Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445829imparator
Aslında, sınıfsal devrim modeli ile Osmanlı İmparatorluğu'nun teması
Cumhuriyet'ten önce başlamıştı. Örneğin, 1910 yıllarında Sosyalist Hilmi ve
Baha Tevfik, Osmanlı Sosyalist Fırkası'nı kurmuşlar ve dergi yayınına
başlamışlardır (Çapanoğlu, 1964:48-57) . Bir yandan Marxçı düşünceler,
İmparatorluk sırasında içeri girerken, öte yandan, örneğin Parvus Efendi gibi
Marxçı kuramın önde gelen kişilerinden biri uzun bir süre, Osmanlı
İmparatorluğu'nun durumunu, sınıfsal devrim açısından çözümlüyordu
(Parvus, 1977) .
Mustafa Kemal eyleminin başarıya doğru yol aldığı sıralarda, sınıfsal
devrimin de Rusya'da oturma ve yerleşme döneminde olması, iki olay arasındaki
etkileşimi daha yoğun yapmıştı. Anadolu'da bir yandan sosyalist düşünceler ve
akımlar çeşitli kişi ve gruplar tarafından savunulurken, öte yandan Sovyetler
Birliği'nde de Türk Devrimi'ni etkileyecek oluşumlar ortaya çıkıyordu. Eski
İttihatçı liderlerden Enver Paşa'nın Sovyetler Birliği'nde bulunması bu
etkileşimi son derece ilginç bir duruma sokuyordu.Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445830imparator
Türk ve Sovyet Devrimlerinin İlişkileri
Türk Devrimi ile sınıfsal devrim kuramı arasındaki ilişkilere bakarken,
hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gereken nokta, Mustafa Kemal Atatürk
zamanında da, bugün de olayın temelini Türk-Sovyet ilişkilerinin
oluşturduğudur. Bir başka deyişle, Bağımsızlık Savaşı sırasında da, bugün de
Türkiye açısından konu, yalnızca kuramsal bir olay değil, somutta, Sovyetler
Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler konusudur. Bu gerçeğin bilincinde
olan Mustafa Kemal Paşa'nın da konuya esas olarak ulusal bağımsızlık
açısından yaklaştığını artık elimizde olan TBMM'nin gizli oturum
tutanaklarından açıkça anlıyoruz. Aşağıdaki konuşma, Meclis'in hemen
açılışından sonra, 24 Nisan 1920 günü yapılmıştır. O aşamada, konunun
kuramsal değil, somut ulusal bağımsızlık ile ilgili yönü önemlidir. Bütün
büyük devrimciler gibi Mustafa Kemal Paşa da, değerlendirmesini işin pratik
yanı ve kendi amacıyla ilgisi yönünden yapmaktadır: –Malumu aliniz
bolşeviklerin kendilerine mahsus birtakım esasları, noktai nazarları vardır.
Ben şahsen bütün vuzuhile ve teferruatile bunlara vakıf değilim (bilmiyorum)
ve yakın zamanlara kadar bolşevikler nereye temas ederse, nereye gelirse
daima kendi noktai nazarlarını (görüşlerini) kabul ettirmek azmindeydiler.
Her ne olursa olsun bu noktai nazarlar; bizim milletimizin de kendine mahsus
birtakım noktai nazarları vardır. Bu noktai nazarların siyasi esasatı
(esasları) ihtimal ki maruzatımda zikrettiğim ve cümlemizce malum olan
noktaları göstermedim. Milletimizin adatı, muktaziyatı diniyesi (adetleri ve
dinsel gerekleri) ve memleketimizin icabatı vardır ki, biz her ne yaparsak
kendimizi, kendi adetimizi, muktaziyatı diniyemizi nazarı dikkatte tutmak,
ona göre kendimize mahsus esaslar vazetmek (koymak) mecburiyetindeyiz. İşte
bu itibarla alelıtlak (mutlaka) bizimle bolşevikler arasındaki münasebet
şayanı tetkik ve teemmül (düşünme) olur. Bir zamanlar oldu ki, bolşevikler
noktai nazarlarını daha umumileştirdiler. Hiçbir kimsenin, hiçbir milletin
adet ve ahlaki hususiyetlerine ve milliyet esaslarına muarız değiliz. Yalnız
istibdata karşı, emperyalistlere karşı düşmanız. Biz, Avrupalıların
bolşevizmden korktuklarını ve bizim bolşeviklerle tevhidi efkar (düşünce
birliği) ve harekat edeceğimizden daima kuşkulanmakta olduklarını nazarı
dikkate alıyor ve daima düşünüyorduk ki, böyle bir şeye mecbur olmaksızın
amali milliyemiz (ulusal amaçlarımız) dahilinde muayyen bir hudutta bizim
şeraiti hayatiyemiz (yaşam koşullarımız), şeraiti istiklalimiz (bağımsızlık
koşullarımız) temin olunursa… Böyle azim (büyük) bir maksat için, böyle uzak
bir daiye (dava) için herhangi bir devleti ecnebiye ile münasebatı
ihtilafata; anide girmek belki bizi nedamete mecbur edebilir ve zaten
hepimizde de, kendimizde de böyle bir salahiyet mevcut değil. Filhakika bu
hududu millimiz dahilinde arzettiğim şeraitle muhafazai mevcudiyet
edebildiğimiz takdirde başka bir şey istemek bendenizce doğru değildir. Yalnız
her ihtimale karşı, muhafazai hayat ve mevcudiyet için hariçten kuvvet, bir
menbaı kuvvet (dışardan bir kuvvet kaynağı) aramak lazım gelirse yine daima
kendi noktai nazarlarımız baki kalmak şartile her menbadan istifade etmeyi de
caiz gördük. İşte sırf bu nokta daima bolşeviklerin ahvalini, harekatını ve
kendilerinden icabında ne dereceye kadar muavenet (yardım) görebileceğimizi
anlamaya teşebbüs ettim. Bu teşebbüsat neticesinde şüphe yok bazı temaslar
hasıl olmuştur. Fakat bu temaslarımız şimdiye kadar, yani bolşevikler
bizimle demin izah ettiğim… manen ve maddeten beraber olan Dağıstan'a kadar
temas ettiği halde hiçbir kat'i mevat üzerine müstenit bir şey yapılmamıştır.
Fakat böyle bir şey yapmak imkanı mevcuttur.– (TBMM,I, 4-5 ) .Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445831imparator
Mustafa Kemal Paşa'nın Tutumu
Meclisin açıldığı günlerde yapılan bu konuşmaya dikkatle bakıldığında,
birtakım çok önemli noktaların göze çarpmaması olanaksızdır. Birinci olarak,
Mustafa Kemal Paşa, Sovyetler Birliği'nden, sürekli bir biçimde –bolşevikler–
olarak söz etmektedir. Bu da kendisinin muhatap olarak, Rusya ya da komünizm
gibi, somut ülke ya da soyut ideolojiyi değil, iktidar partisini aldığını
gösterir.
İkinci olarak dikkat edilmesi gereken nokta, kendisinin, bolşeviklerin
görüş açıları konusunda yeterince ve ayrıntılı bilgi sahibi olmadığını
söylemesidir. Oysa, biraz aşağıda, örneğin –emperyalizm– ve –milliyetler
sorunu– gibi konuları iyi bildiğini görüyoruz. Öyle sanırım ki, ortaya
koyduğu –bilgisizlik–, –bilgisizlik–ten çok bir –güvensizlik– belirtisidir.
Bir başka deyişle, Mustafa Kemal Paşa, Lenin ve arkadaşlarının ne
söylediklerini iyi bilmekte, fakat ne yapacaklarını tam kestirememektedir.
Büyük komşu ile yakın işbirliğinin ulusal bağımsızlık ilkesine gölge
düşüreceği korkusunu içinde taşıdığı anlaşılmaktadır.Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445832imparator
Üçüncü nokta şudur: Dikkat edilirse, tüm konuşmanın ana teması, ulusal
bağımsızlık düşüncesidir. Bu konuda o denli duyarlıdır ki, pek sempati
beslemediğini bildiğimiz dinsel ilkeleri bile, ulusal bağımsızlığımıza temel
olarak kendimize özgü bir ulusal yapımız bulunduğunu vurgulamak için
kullanmaktadır (Bu konuda, Atatürk döneminde A.B.D.'nin Türkiye
büyükelçiliğini yapmış olan Sherrill'in şu yargısı oldukça ilginçtir:–Türkler,
Rusya'daki Sovyet Hükümet tarzının memleketlerine girmesine kat'iyen müsaade
etmemişlerdi. Aynı şekilde, İtalya'nın faşist sistemine de kesinlikle karşı
çıkmışlardı.– (Sherrill, tarihsiz:119).
Dördüncü bir nokta, ulusal bağımsızlık ilkesi için gerekirse herkesle
işbirliğinin yapılabileceğini vurgulamakta oluşudur.
Beşinci bir nokta ise, o güne dek, Sovyetler Birliği ile bazı temasların
yapılmış olduğunu belirtmesidir. Fakat bu konuşmanın tarihine kadar, henüz
somut bir işbirliği söz konusu değildir.
Bu aşamada, Mustafa Kemal Paşa'nın –sınıfsal devrim– kuramı ile tüm
ilişkisi, somut bir sıcak savaşa yol açan emperyalist işgaline karşı,
Sovyetler Birliği'nde iktidarı ele geçirmiş olan bolşeviklerin Anadolu
eylemine karşı alacakları tutum ile sınırlıdır. Nitekim, konu tümüyle savaş
açısından ele alınmaktadır. Yine gizli oturum tutanaklarından öğreniyoruz ki,
Mustafa Kemal'in Kafkasya'da –adamları– vardır:Şubat 10, 2007: 8:32 am #1445833imparator
–Efendim bizim bidayetten beri (başlangıçtan beri) Kafkasya dahilinde
birtakım adamlarımız vardır ve oraya gitmiş olan zevata verilen salahiyetlere
göre Azerbeycanlıların bizim noktai nazarımız dahilinde bizimle tevhidi mesai
(işbirliği) etmelerinin temini kendilerine havale edilmişti. Son aldığımız
bir malumat vardı ki (belki 15 günlük bir malumattır) bu malumatta
Azerbeycan-Türkiye ittifakı tasdik edilmiştir ibaresi vardır. Fakat bittabi
nasıl şerait mevzubahs olmuştur, ona dair tafsilat olmadığı için arzetmiyorum.
Azerbeycan Hükümeti'nin teşriki mesaisini temin etmek lehimizedir.– (TBMM, I,
33).
Görüldüğü gibi, konu bir savaş sırasındaki dış ilişkiler çerçevesinde ele
alınmaktadır. Yine aynı gizli oturumda bakın bir milletvekili, Çorum delegesi
Haşim Bey ne diyor: –Paşa Hazretleri, Ermenilerin Bolşeviklerle ittifakı
bizim aleyhimize olur. Biz, onlardan evvel itilaf etsek (anlaşsak) acaba
mümkün değil mi? Bolşeviklerle ittifak etsek olmaz mı? (TBMM, I, 33) .
Oysa, bir süre sonra Anadolu'da sosyalist eylemler ve akımlar güçlenmeye
başlayacaktı. Özellikle Mustafa Suphi olayı ile doruk noktasına ulaşacak olan
olaylar resmi bir Komünist Partisi'nin kuruluşuna bile yol açacaktı. Bütün bu
olaylar dizisi içinde iç dinamik kadar dış dinamik de etkendi.Şubat 10, 2007: 8:33 am #1445834imparator
adolu'da Sol Akımların Gücü
Gerek Osmanlı'nın son döneminde, gerek Kurtuluş Savaşı sırasında, gerekse,
Cumhuriyet'in ilk yıllarında, sınıfsal devrim kuramının temsilcileri olan sol
akımlar için en önemli etken hiç kuşkusuz (özellikle Kurtuluş Savaşı
sırasında) dış dünyaydı. İç dinamik bakımından ise durumu Mete Tunçay şöyle
çözümlüyor: –Aslında, 1908-1925 yıllarındaki siyasetin genel akışı içinde,
bunlar (sol akımlar) pek az önem taşıyan hareketlerdir. Hemen hiçbir zaman,
bir halk hareketi olmak boyutlarına yaklaşılmamış, bazı küçük aydın
çevrelerinde kalınmıştır. Burada yapılan yorum yanlış değilse, Türk toplumunda
İkinci Meşrutiyet'in ve Cumhuriyet'in ilanıyla denenen, altyapının elverdiği
olanakların ilerisine devrimci sıçrayışlar, Batı'nın -temelinde kapitalist
endüstriyalizmi bulunan- yaşam biçimine özenişten kaynak almışlardır. Etkili
bir biçimde herhangi bir toplumsal tabana basamayan bütün ilk sol akımlar ise,
esas itibarıyla bu yönelimi desteklemekten öteye gidememişlerdir. Bu
destekleyiş, daima iktidarları hazır olduklarından daha ileriye itmek
suretiyle ortaya çıktığı için, hükümetlerin solculara karşı susturucu
tavırlar takınmalarında ve solcuların da hükümetlere karşı genel bir özgürlük
savaşına katılmalarında şaşılacak bir şey yoktur.– (Tunçay, 1978-a:29-30).
Aslında, Kurtuluş Savaşı'mız sırasında gerek dış dinamik, gerekse iç
dinamik açısından tarihsel ve toplumsal gerçeğin ne olduğu sorusunun sürekli
tartışma konusu yapılmasının nedeni, bugünkü siyaset sahnesinde çatışan
görüşlerin, tarihi yeniden yorumlama çabalarından doğmaktadır.
Bugünkü yeniden yorumlama çabaları ne olursa olsun, Kurtuluş Savaşı'mız
sırasındaki birtakım tarihsel ve toplumsal gerçekler yadsınamaz. Bunları
şöyle özetlemek olanaklıdır:Şubat 10, 2007: 8:33 am #1445835imparator
Birinci olarak, Mustafa Kemal Paşa, sınıfsal bir devrim modelinden hareket
etmemektedir. Bunu pek çok kanıtın yanında, Kurtuluş Savaşı sırasında
Ankara'daki Sovyet temsilcisi olan Aralov'a söylediği şu sözlerde de
görüyoruz: –Sizin Rusya'da, mücadeleci, emektar bir işçi sınıfı var, ona
dayanmak mümkündür ve dayanmalıdır. Bizde işçi sınıfı yoktur, köylüye göre
ağırlığı çok azdır. Sizde endüstri gelişmiştir. Bizde ise yok gibidir.
Fabrikalarımız, parmakla sayılacak kadar azdır.– (Bu yıllarda, ülkede, daha
önce de olduğu gibi, aslında işçi eylemleri vardı. –Etingü, 1976; Sencer,
1969; Sülker, 1973; Çıladır, 1977). Fakat bu eylemlere karşın, gelişmiş bir
işçi sınıfından söz etme olanağı yoktur.) (Aralov, 1967:92).
Sovyetlerin Görüşü
İkinci olarak belirtilmesi gereken nokta, Sovyetler Birliği'nin Türk
Kurtuluş Savaşı'nı, anti-emperyalist bir eylem sayması ve bu nedenle de
Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yardımcı olmasıdır. Yine Aralov, bu konuda
Lenin'in kendisine, Türkiye'ye yola çıkmadan önce şunları söylediğini
yazıyor: –Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir. Ama görülüyor ki,
iyi bir teşkilatçı… Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare
ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın
önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara
karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına,
padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona
inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte,
sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük
taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız… İngiltere onların üzerine
Yunanistan'ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de bir sürü
memleket saldırttı… Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bugünlerde
Ukrayna Cumhuriyeti adına Ankara'ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye'de
karşılaşacaksınızdır. Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye'ye maddi
yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık,
dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk halkı yalnız
olmadığını hissetmiş olacaktır.– (Aralov, 1967:38). Yine Lenin, –Her iki
halk da son yıllarda emperyalist devletlerden çok çektiler– diyerek Atatürk'ün
eylemi ile kendi eylemi arasında koşutluk kuruyordu (Şemsutdinov ve Bagirov,
1979:44) .Şubat 10, 2007: 8:33 am #1445836imparator
Yukardaki satırlar, sınıfsal devrim kuramı ve uygulaması açısından, en
yetkili ağızdan, Rusya'da bu devrimi gerçekleştirmiş olan olan liderin,
Lenin'in ağzından, Türk Kurtuluş Savaşı'nın değerlendirmesini vermektedir.
Ayrıca, daha önce Atatürk'ün sözlerini aktarırken, dış ilişkilerdeki temel
ögenin ulusal bağımsızlık olduğunu ve Sovyetler Birliği'ne de bu açıdan
yaklaşıldığını vurguladığımda bu yargının, her iki taraf için doğru olduğunu
da kanıtlamaktadır.
Lenin'in Aralov'a sözünü ettiği Frunze de, Türklerin Kurtuluş Savaşı ile
Sovyetler Birliği'nin ilişkilerinin karşılıklı saygı ve antiemperyalist bir
ideolojik birlik çerçevesinde geliştiğini yazıyor:
–Sovyet devletler, Batı Avrupa ve Amerika'nın esareti altında bulunan Doğu
ülkelerindeki ulusal-demokratik hareketlere daima kendi sorunları
doğrultusunda yardımcı olmuşlardır… Bundan başka, benim gidişim Türkiye'nin
içinde bulunduğu son derece ağır koşullar sırasına rastlıyor. Ağustos ayında,
Türk ordusunun Yunanlılar tarafından yenildiği, Ankara'nın bile Yunan
ordularınca alınma olanağı belirdiği bir zamanda Sovyet Ukrayna, Rusya'nın da
onayıyla oraya bir elçi göndererek Türkiye'ye karşı dostluk eğilimini
herkesten önce göstermek gereğini duymuştur.– (Frunze, 1978:120).Şubat 10, 2007: 8:33 am #1445837imparator
Türkiye Komünist Partisi
İlginç olan nokta, dış ilişkiler düzeyinde resmen, bu olaylar görülürken,
Türkiye Komünist Partisi, Mustafa Suphi ve arkadaşları tarafından Sovyetler
Birliği'nde kurulmuştu bile. Bu arada, Baku'da toplanan Doğu Ulusları
Kurultayı'na Enver Paşa dahil, pek çok Türk katılmıştı. Topçuoğlu bu grupları
şöyle tanımlıyor: –Kendini Komünist sayan, sosyal demokrat sayan, Müslüman
bolşevik sayan, mukaddesatçı sosyalist sayan ve doğrudan doğruya bolşevik
sayan gruplar müracaat etmiş, iştirak belgesi almışlardı.–
(Topçuoğlu, 1976:67).
Baku'da daha önce oluşmuş bulunan Türkiye Komünist Fırkası'nı eski
İttihatçılardan temizleyerek yeniden kuran Mustafa Suphi, hemen Anadolu ile
temasa geçmişti (Tunçay, 1978-a:204; İnfo, 1977: 27) . Uzun hazırlıklar ve
yazışmalardan sonra, Türkiye'ye geçmeye karar veren Mustafa Suphi, Türkiye'ye
geldikten sonra, Ankara'ya gidemeden, Trabzon'dan Baku'ya geri dönerken,
kayıkçılar kahyası Yahya'nın adamları tarafından adamlarıyla birlikte
öldürülerek denize atılmıştı.
Bu olayın değerlendirilmesi, kanımca, –dıştan yönetilme– ile –tam
bağımsızlık– arasındaki tercihte aranmalıdır. Nitekim, yalnız Mustafa Kemal
ve arkadaşlarının değil, Sovyetler'in de konuyu aynı biçimde gördükleri
anlaşılıyor. Bu konuda Mete Tunçay'ın aşağıdaki değerlendirmesi oldukça
ilginçtir:Şubat 10, 2007: 8:34 am #1445838imparator
–Mustafa Suphi ve arkadaşlarının yokedilmeleri karşısında Sovyetler'in ve
Komintern'in takındığı tavır, dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından da
çok önemli bir başlangıç olmuştur. Bu olayda, –sosyalist ana vatan–ın dış
politika çıkarlarıyla bir –kardeş parti–nin varlık sorunu çatışmış ve
komünistler bir yeğleme yapmak zorunda kalmışlardır. Mustafa Kemal'i tutmayı
seçmiş olmaları, sonradan (özellikle Troçkistler tarafından) Stalin'e
yakıştırılan bir fırsatçılık kalıbının ilk örneğini vermiştir. Oysa, bu
siyaset kararı alındığı zaman, Lenin resmen ve fülen Sovyet devletinin
başında bulunuyordu.– (Tunçay, 1978-a:242).
Resmi Türkiye Komünist Partisi
Aslında, Baku Kurultayı ve onu izleyen gelişmelerle, Mustafa Suphi'nin
Anadolu'ya gelişi arasında, 18 Ekim 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa,
Süreyya Yiğit, Tevfik Rüştü, Kılıç Ali, Mahmut Esat, Mahmut Celal ve Yunus
Nadi gibi güvendiği arkadaşlarına resmi kimliği olan bir Türkiye Komünist
Fırkası kurdurmuştur. Bu Fırka'nın kuruluşu, birçok iddialarda öne sürüldüğü
gibi, yalnızca içerdeki solcuları denetim altına almak, ya da Sovyetler
Birliği'ni aldatmak olamaz. Tunçay'ın deyişiyle, –T.K.F. (pek sağlam olmayan)
teorik bir Bolşevizm-Komünizm ayrımına dayanmaktadır. T.K.F., Bolşevik
değildir, ama kendi söylediği gibi, Komünist olduğu da su götürür. Partinin
daha çok, Komünist adının duygusal değer yükünden faydalanmak için bu terimin
anlamını zorladığı görülmektedir.– (Tunçay, 1978-a:163-164).Şubat 10, 2007: 8:34 am #1445839imparator
Mustafa Kemal Paşa'nın daha önce aktardığım gizli oturumlardaki
konuşmalarına bakılırsa, ayrımın anlamı açıktır: Komünizm uluslararası bir
düşünce akımı, yeni bir kuramsal düzendir. Bolşevizm ise, bunun Rusya'daki
uygulamasıdır. Ulusal bağımsızlığı her şeyin üzerinde tutan Mustafa Kemal
Paşa, bu ayrım ile, hemen Rusya'ya karşı da (aynı düşünce ve sistemde
birleşse bile) bağmısızlığını güvence altına almak istiyor. Nitekim, Yunus
Nadi'nin Eskişehir'deki Yeni Dünya'ya yanıt olarak Yeni Gün'de yayınladığı
makale şöyle bitiyordu (Yeni Dünya'ya Ali Fuat Paşa'nın da çok duyarlı olduğu
anlaşılıyor. Dinamo, Kutsal İsyan'da bu konuda Ali Fuat ile Mustafa Kemal
Paşa arasındaki yazışmalardan söz eder (Dinamo, 1975:280).) :
–Biz Türkler, emperyalist ve kapitalist dünyaya karşı savaşmakta bugün
Ruslarla aynı safta yürüdüğümüz gibi; davranıştaki bu tenazurdan ilham ve
kuvvet alacak olan iç reformlarımızı başarmak kanaat ve mecburiyetindeyiz de.
Bu bir inkılaptır, amenna; fakat, BiZİM İNKILABIMIZ RUS İNKILABININ -öyle
bazılarımızın yaptığı gibi unvanına varıncaya kadar, kelimesi kelimesine,
noktası noktasına- KOPYASI OLACAK DEĞİLDİR. İnkılap, idrak ve imana dayanan
bir harekettir ki, tatbikat itibarıyle, her memleketin kendi özelliklerine ve
icaplarına intibak ederek tekevvün eder ve yürür. Hülasa; BİZ DE SOSYALİZM
VADİSİNDE İNKILAPÇIYIZ. HATTA, AYNI PRENSİPLERE TARAFTARIZ VE ONLARI İLTİZAM
ETMEKTEYİZ. FAKAT, TAKLİTÇİ VE BİNAENALEYH BOLŞEVİK DEĞİLİZ.– (Cerrahoğlu,
1975:390).Şubat 10, 2007: 8:34 am #1445840imparator
Resmi Türkiye Komünist Partisinin Amacı
Kanımca, resmi Türkiye Komünist Fırkası'nın asıl kuruluş nedeni, işgalci
kuvvetlere karşı savaş yitirilirse, Mustafa Kemal Paşa'nın, Sovyet desteğini
sağlamayı planlaması ve bu sırada bağımsızlığı korumak için, kendi
başkanlığında bir parti kurdurmuş olmasıdır. O sıradaki siyasal ve askeri
durumun henüz çok kötü olduğu anımsanırsa, Mustafa Kemal Paşa gibi hem
askeri, hem siyasal alanda büyük bir lider, hem de bağımsızlık aşığı olan bir
kişinin bu olasılığı hesaplamamış olması düşünülemez.
Mete Tunçay da bu olasılığın çok yüksek olduğunu kabul etmekte, ayrıca
Kinross'un da böyle düşündüğünü belirtmekte ve Doğan Avcıoğlu'nun Tevfik
Rüştü ile yaptığı bir konuşmayı da ek kanıt olarak vermektedir (Tunçay,
1978-a:176). Tekeli ve İlkin'in çalışması da, bu görüşün desteklenmesine yol
açan Talat Paşa-Mustafa Kemal Paşa mektuplaşmasını ortaya koymuştur
(Tekeli ve İlkin, 1980:340-341).
Tunçay'ın ve başkalarının değerlendirmelerine şu satırlar da oldukça uygun
düşmektedir: -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.