Sömürgecilik

2 yazı görüntüleniyor – 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #1191491
    Constantin
    Katılımcı

      SÖMÜRGECİLİĞİN TANIMI

      Sömürgecilik ansiklopedilerlerde; daha çok ekonomik, ticarî,
      siyasi ve dinî amaçlarla güçlü bir devletin diğer devlet veya toplumlar üzerinde
      maddî, manevî bir kontrol ve nüfuz kurmasi veya üstünlük sağlaması
      hareketi; olarak geçiyor. Osmanlıca da müstemlekecilik, Bati dillerinde ise
      koloniyalizm terimi ile karsilanmistir. Bir ülke vatandaşlarının başka bir
      ülkede kurdukları yerleşme birimlerine de koloni denmiştir. İnsan
      topluluklarının devlet seklinde de örgütlendikleri eski çağdan bu yana
      çesitli sömürgecilik uygulamalarina rastlamamiza ragmen, sömürgecilik
      haraketinin baslangiç tarihini belirlemede bir hayli zorlanıyoruz.
      Ihsan Süreyya Sirma; ya göre, kelime olarak olmasa bile vakıa olarak
      sömürü sistemi Adem (as.) oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından
      öldürülmesinden buyana mevcuttur. Sirma’ya göre Kabil, kendisine ait
      olmayan bir hakki (kendi kız kardeşini), gasbetmek için kardeşi Habil’i
      sömürmek istedi, Habil de karşı durunca onu öldürdü. İşte bu katl
      olayından beri, sömürü, yada sömürü düzenleri varolagelmiş ve de rakip
      tanımadıkları için rakip olabilecekleri ihtimal dahilinde olanlarda hemen
      elimine edilerek bu tehlike bertaraf edilmiştir.
      Fenikeliler, Persler, Roma İmparatorluğu gibi devletler, yaşadıkları
      dönemde Akdeniz bölgesine ve Avrupa’ya koloniler kurarak sömürmüşler.
      Bunlardan en kapsamlı faaliyeti Roma İmparatorluğu yapmış ve gerek
      Avrupa’da gerekse Avrupa dışında egemenlikler kurmaya çalışmışlar. Nitekim
      Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Avrupa’da değişik prenslikler
      ortaya çıkmış ve sömürgecilik hareketi başlatılmış.

      15. yy sonlarına doğru Asya’dan Avrupa’ya ulaşan kara yollarına
      müslümanlar, Akdeniz’de ise Cenevizler hakim olmuşlar. Avrupa’daki
      İmparatorluklar bundan rahatsızlık duyunca, Afrika ve Asya’ya ulaşmak
      isteyen maceraperest denizcilere büyük destekler vermeye başlamışlar.
      Keşifler çağı olarak adlandırılan bu dönem sömürgecilik hareketinde yeni
      bir asama ortaya koymuş. Portekiz ve İspanya kraliyetinin desteğiyle
      denizlerde ve karalarda terör estiren bu seyyahlar, bir yandan Afrika
      kıyılarına, oradan güney Asya’ya ve kısa zaman sonra da Amerika’ya
      ulaşarak, deniz kıyılarında koloniler kurdular.
      Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, belaların, acıların, katliamların,
      sefaletin, büyük yıkımlar getiren savaş ve çatışmaların yüzyılıydı. Milyon-
      larca insan bir hiç uğruna, sapkın ideolojilere hizmet adına öldürüldü, kat-
      ledildi, açlığa ve ölüme terk edildi, bakımsız, evsiz barksız, korumasız
      bırakıldı. Milyonlarcası, hayvanlara bile reva görülmeyecek,insanlık
      dışı muamelelere maruz kaldı. Tüm bu acıların ve belaların altında ise
      hemen her zaman despotların ve diktatörlerin imzası oldu: Stalin, Lenin,
      Trotsky, Mao, Pol Pot, Hitler, Mussolini, Franco… Bu isimlerden kimi aynı
      ideolojiyi paylaşırken, kimi de birbirine ölümüne düşmandı.İdeolojilerinin
      birbirlerine karşı olması nedeniyle kitleleri çatışmaya sürüklediler,
      kardeşi kardeşe düşman ettiler, savaşlar çıkarttılar, bombalar attırdılar,
      arabaları, evleri,dükkanları yakıp yıktırdılar, mitingler düzenlettiler,
      ellerine silah vererek hiç acımadan gençleri, yaşlıları, kadınları, ço-
      cukları, erkekleri öldüresiye dövdürttüler,kurşuna dizdirdiler…,

      Sırf başka bir fikri savunuyor diye bir insanın yüzüne silah doğrultup,
      gözlerinin içine bakarak öldürebildiler, başını ayakları ile ezebilecek kadar,
      acımasızlaşabildiler, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları evlerinden,
      yurtlarından sürdüler….
      Geçtiğimiz yüzyılın belalar tablosu özetle böyledir. Karşıt fikirleri
      savunan birkaç ideoloji ve bu ideolojilerini savunmak uğruna insanlığı
      acıya ve kana boğan insanlar…. İnsanlığa karanlık günler yaşatan bu ide-
      olojilerin başında faşizm ve komünizm gelir. Bunlar birbirine düşman ve
      birbirini yok etmeye çalışan fikirler olarak görülür. Ne var ki, ortada son
      derece ilginç bir gerçek bulunmaktadır: Bu ideolojilerin hepsi tek bir
      fikri kaynaktan beslenmekte, o kaynaktan güç ve destek almakta ve o
      kaynak sayesinde kitleleri ikna ederek ,kendi saflarına çekebilmektedirler.
      Bu kaynak, ilk bakışta kesinlikle dikkat çekmemiş, bugüne kadar hep perde-
      nin arkasında kalmış, insanlara hep masum görünen yüzünü göstermiştir. İşte
      bu kaynak materyalist felsefe ve onun tabiata uyarlanmış hali olan DARWINİZM'dir

      AVRUPAÎ VAHŞETİN ADI: SÖMÜRGECİLİK
      Batının sömürü faaliyeti iki ana gruba ayrılarak incelenebilir. Bunlardan
      birincisini iç sömürü ikincisini ise dış sömürü olarak ifade edebiliriz. İç
      sömürü, Avrupa’nın bizatihi kendi insanına yönelik olarak gerçekleştirdiği
      sefaletleştirme ve ölüme terketme faaliyetidir. Genellikle dış dünyaya yönelik
      sömürü faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği dönemlerde yoğunlukla
      uygulanmıştır. Kendilerinden başka yerlerin sömürgeleştirildiği dönemlerde ise
      bu tür sömürü azalmış yerini dış sömürüye bırakmıştır. Dış sömürü ise ya daimî
      sömürgeleştirme şeklinde tecelli etmiş ya da geçici, fırsatlara bağlı olarak
      uygulanmıştır. Zamanımızda ise bu tür doğrudan sömürgecilik faaliyetinin yerini,
      kültürel emperyalizm aracılığıyla gerçekleştirilen ve adına küreselleşme denilen
      yapılanma ile, dolaylı olarak gerçekleştirilen sömürgecilik almıştır.
      KENDİNİ YİYEN BATILI YA DA “HOMO HOMİNU LİPUS” ÇAĞI
      Batı tarihinde iç sömürünün yaygın olarak gözlendiği ve daha çok ön plâna çıkan
      dönem kölelik çağı olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu çağda dünyanın bir çok
      bölgesinde köleliğin görülmesine rağmen, batılı kendi tarihini aklaştırma ve
      şirin gösterme çabası içerisinde, köleliğin en yoğun olarak yaşandığı, birer
      şehir devletleri olan “Polis”leri demokrasinin beşiği olarak göstermiştir. Antik
      Yunan demokrasisi olarak ifade edilen bu dönem öylesine idealize edilmiş ve
      anlatılmıştır ki, ütopik devletlerdeki ilişkiler sistemini bile geride
      bırakmıştır. Halbuki söz konusu dönemde tam bir kölecilik uygulama ve zihniyeti
      hâkimdir. Dönemin filozofları da böyle bir ilişkiler sisteminin çerçevesini
      sunmakta ve fikrî temellerini ortaya koymaktadırlar. Nitekim efsaneleştirilmiş
      olanı bir tarafa bırakıp Antik Yunan demokrasisine baktığımızda, demokrasinin
      yaşandığı yer olarak kabul edilen Atina sitesinde, Platon ve Aristo gibi
      düşünürler, her insanı “insan” olarak kabul etmeyen kölelik rejimini korumakta,
      aristokrasiye doğru yönelmektedirler. Karl Popper’ın deyimiyle Platon “açık
      toplumun düşmanı” olarak ortaya çıkmaktadır. Düşüncede karşı olunan demokrasi
      uygulamada da kelime mânâsına dahi ters düşen bir biçimde azınlığın çoğunluk
      üzerindeki tahakkümü şeklindedir. Azınlık ki bunların dışında kalanların bir
      çoğu (köleler) insandan dahi sayılmamaktadır.
      Avrupa’da insana bağlı köleliğin sona ermesiyle birlikte bunun yerini toprağa
      bağlı kölelik (serflik) almıştır. Artık köle ancak toprakla birlikte alınıp
      satılabilen bir varlıktır ve her şeyiyle birlikte toprak sahibine bağlıdır.
      Feodal dönem olarak adlandırılan bu çağda, Avrupa defalarca kitleler halinde
      ölümlere sahne olmuştur. Böyle bir sömürü sisteminde artan nüfusu besleyemeyen
      sistem, nüfusun önemli bir kısmını ölüme terk etmek suretiyle üzerindeki
      ağırlığı atmıştır.
      Nitekim nüfus artarsa veya azalırsa, her şey değişmektedir. Eğer insanlar daha
      kalabalık hale gelirlerse, üretim ve mübadelede artış meydana gelmekte;
      işlenmeden duran ormanlık, bataklık veya tepelik toprakların sınırında ekim
      alanlarının ilerlemesi; imalâtın ilerlemesi, köylerin ve bundan da sık olarak
      şehirlerin büyümesi gerçekleşmektedir. Ancak bunun yanında olumsuz etkileri de
      olmaktadır ki en önemlisi, artan miktarda bir aşırı insan yükü, toplumların
      beslenme imkânlarını aşmaktadır. Dolayısıyla salgınlar ve kıtlıklar (önce
      birincisi belirmekte, sonra da ikincisine refakat etmektedir), beslenecek
      boğazlarla, zor sağlanan iaşeler arasındaki iş gücü ile istihdam imkânları
      arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadırlar. Çok büyük kalabalıktaki bu
      ayarlamalar, eski rejim yüzyıllarının güçlü hattını meydana getirmektedirler. Bu
      dalgalanmalar, Batıda; 1100-1350 arasında uzun bir nüfus artışı, 1450-1650
      arasında bir başkası ve 1750’den itibaren artık gerileme içermeyen bir diğer
      yenisi olarak görülmektedir.2
      Her nüfus gerilemesi belli sayıda meseleleri çözmekte, basınçları yok etmekte,
      hayatta kalanları ayrıcalıklı hale getirmektedir. Bu, ayağı kırılan atın
      öldürülmesi gibi bir ilâçtır, ama gene de bir ilâçtır. XIV. yüzyılın ortasındaki
      Kara Veba’dan ve onu izleyen ve onun darbelerini daha da ağırlaştıran
      salgınlardan sonra, miraslar birkaç kişinin ellerinde yoğunlaşmıştır. Yalnızca
      iyi topraklar işlenmiş (daha az zahmetle, daha çok verim), hayatta kalanların,
      hayat standardı ve gerçek ücretleri yükselmiştir. Böylece Batıda 1350-1450
      arasında, köylünün ataerkil ailesiyle birlikte, boş bir ülkenin efendisi olacağı
      bir yüzyıl başlamıştır; vahşi ağaç ve hayvanlar, eskinin müreffeh kırlarını
      işgal etmiş durumdadırlar. Fakat insanlar kısa bir süre sonra yeniden çoğalacak,
      vahşi hayvan ve bitkilerin ondan aldıklarını yeniden fethedecek, tarlaları
      taşlardan temizleyecek, ağaç ve makilerin köklerini sökeceklerdir ve bizzat bu
      ilerleme onların omuzlarına çökecek, sefaletini yeniden yaratacaktır. 1560 veya
      1580’den itibaren İspanya, İtalya ve muhtemelen tüm Batı’da olduğu gibi,
      Fransa’da da nüfus yeniden çok fazla hale gelmiştir. Monoton tarih yeniden
      başlamış ve kum saati tersine dönmüştür.3
      Ancak ayağı kırılan atın öldürülmesi gibi bir çare olarak ifade edilen,
      insanların ölüme terk edilmeleri son derece acı ve vahşet dolu sahnelerle
      gerçekleştiği gibi ayak kendiliğinden kırılmamış, sömürenler tarafından bu
      insanlar böyle bir akıbete sürüklenmişlerdir. Nitekim bu sahnelerden biri, bu
      hususta bize vahşetin boyutlarını yeterince göstermektedir:
      “Şiddetli yağışlardan ötürü ve tarlalardaki ürünlerin güçlükle kaldırılabilmesi,
      çoğu yerde de yok olup gitmesi yüzünden, buğday ve tuz kıtlığı yaşandı.
      İnsanların sağlığı bozulmaya başladı ve sakatlıklar oluştu. Her gün o kadar çok
      insan ölüyordu ki, ortalık kokudan geçilmez oldu…
      İrlanda’da acı günler 1318’e değin sürdü ve alabildiğine şiddetlendi, çünkü halk
      kilise avlularındaki mezarlardan ölüleri çıkarıp yediler… Polonya ve Sibirya
      gibi Slav ülkelerinde kıtlık ve ölümler 1319 yılında bile kol geziyor ve
      yamyamlığın hâlâ gündemde olduğu söyleniyor. Anne-babalar çocuklarını, çocuklar
      anne-babalarını öldürdüler ve idam edilmiş suçluların cesetleri sehpalardan
      kapışıldı”4 Bu sahneleri göz önünde bulundurduğumuzda Thomas Hobbes’un “homa
      hominu lipus” yani “insan insanın kurdudur” sözünün niçin söylendiği
      anlaşılmakta -her ne kadar kurt leş yemese de- bu ifadenin Avrupalı için ne
      kadar doğru olduğu görülmektedir.
      Yine bu dönemde kıtlığın boyutlarını ve aç kalanların nasıl ölüme terk
      edildiklerini göstermesi bakımından şu hadise zikredilmeye değerdir.
      “….. Kıtlık durumunda, onun için kente göç etmekten, orada olabildiğince
      yığılmaktan, sokaklarda dilenmekten, tıpkı Venedik veya Amiens’de XVI. yüzyılda
      bile olduğu gibi orada ölmekten başka bir çözüm yoktur. Kentler bir süre sonra,
      yalnızca yakın çevrelerinin ihtiyaç içindeki insanlarının olayı olmayıp, aynı
      zamanda da bazen çok uzaklardan gelen gerçek fakir ordularını harekete geçiren
      bu istilâlara karşı kendilerini korumak zorunda kalmışlardır. Troyes kenti
      1573’te, kırsal alanında ve kendi sokaklarında, paçavralar içinde, bit ve
      pireyle kaplı, aç “estrangers”, yabancıların zuhur ettiğini görmüştür. Bunlara
      buralarda ancak 24 saat ikamet izni verilmiştir. Fakat burjuvalar kısa bir süre
      sonra, bizzat kentteki ve yakınlardaki kırsal alanlardaki sefiller arasında bir
      halk ayaklanması tehlikesinden kaygılanmışlar, adı geçen Troyes kentinin
      zenginleri ve yöneticileri bu durumdan kurtulmak için toplantı yapmışlardır. Bu
      toplantının kararı, bunları kent dışına atmak yönünde olmuştur. Bunu yapabilmek
      için, oldukça bol miktarda ekmek pişirtmek, bunları dağıtmak üzere fakirleri
      kapılardan birinin önüne toplamak gerekecektir. Onlara sır vermeden, herbirine
      ekmeğini ve bir miktar parayı dağıtırken, bunlar bu kapıdan dışarı
      çıkarılacaklardır, sonra en sonuncusu da çıkınca, kapı kapatılacak ve surların
      üstünden onlara hayatlarını kazanmak üzere Allah’a başka bir yerde gitmeleri ve
      Troyes’a gelecek hasattan önce dönmemeleri söylenecektir. Yapılan iş de bu
      olmuştur. Dağıtımdan sonra Troyes kentinden kovulan fakirler iyice korkuya
      kapılmışlardır…
      Burjuva vahşeti XVI. yüzyılın sonuyla birlikte, ondan da fazlası XVII. yüzyılda
      ölçüsüz bir şekilde ağırlaşacaktır. Sorun: fakirleri zarar veremez duruma
      getirmek. Paris’te ezelden beri hasta ve sakatlar hastanelere sevkedilmekte,
      sağlamlar ise, ikişer ikişer zincire vurulmuş olarak ağır ve iğrenç bir iş olan,
      kentin çukurlarının temizlenmesine yollanmaktadırlar. İngiltere’de kraliçe
      Elizabeth’in saltanatının sonundan itibaren poor laws ortaya çıkmaktadır, bunlar
      fiilî olarak fakirlere karşı yasalardır….”5
      Bütün bu süreç içerisinde Hıristiyan Avrupa önce kendi kendini sömürgeleştirme
      işini tamamlamıştır. Dinî sınırlarını gelecek beş yüzyıl için saptamıştır.
      Yakalamış olduğu ilk fırsatta kendi içindeki “öteki”lere kefen giydirmeyi
      seçmiştir. Nitekim Müslümanların durumu 1494’ten itibaren bozulmaya başlamıştır.
      1499 yazında Granada nüfusunun ezici çoğunluğunun hâlâ Müslüman olduğunu ve
      “elches”in -1491 anlaşmalarının güvenceler verdiği, Müslüman olmuş
      Hıristiyanlar- burada hâlâ serbestçe yaşadıklarını fark eden katolik krallar,
      sadık dostları Talevera’yı görevden almışlar ve yerine Cisneros’u
      geçirmişlerdir, o da Müslüman çocukları vaftiz ettirmiştir.6 Bununla da
      kalınmamış büyük bir çoğunluğu katledilmiştir. Nitekim, X. yüzyılda
      İspanyolların büyük bir çoğunluğu Müslümanken, 1600’de, İspanya nüfusunun sekiz
      milyon olduğu tarihte, Hıristiyanlaştırmaya karşı direnişi sürdüren
      Müslümanların yalnızca sekiz yüz bin dolayında olduğu sanılmaktadır. Bunlardan
      yaklaşık altı yüz bini Kuzey Afrika’ya gönderilmek üzere yurtlarından kovulmuş,
      dört yüz elli bin kadarı kötü yolculuk şartlarında hayatını kaybetmiş ve
      bunların servetlerine el konulmuştur.7 Bu süreç içerisinde yapılan katliamlar
      sadece Müslümanlar üzerine olmamıştır. Benzeri vahşete Yahudiler de maruz
      kalmıştır. Şu satırlar mevcut durumu çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir:
      “İsrail oğullarının İspanya’daki sayıları, ihtişamlarının yağmalandığı yılda üç
      yüz bindi; ve malları ile gayrimenkul ve menkul servetlerinin ve yaptıkları bol
      miktardaki hayrın değeri binlerce kere bin saf altından daha fazlaydı, bu
      zenginlikleri felâket günleri için saklıyorlardı ve bugün, sürgüne
      gönderilmemizden ve harap edilmemizden dört yıl sonra her şey acı bir şekilde
      sona erdi, çünkü onlardan yaklaşık on bin erkek, kadın ve çocuk kaldı; ve
      zenginliklerini ve doğdukları ülkeden kendi elleriyle getirdikleri her şeyi
      sürgün yerlerinde bitirdiler.”8
      Bu dönemde Yahudilere dünyanın hiçbir yerinde yaşama imkânı tanınmazken, onlara
      sadece Türklerin kucak açmaları oldukça dikkate değerdir. Zira Osmanlı ıstırap
      içerisindeki bu insanlara şefkat elini bir an bile tereddüt etmeden uzatmıştır.
      Böyle bir yardımın önemini kavramak bakımından, bu insanların başka yerlerde
      nasıl bir karşılama merasimine tabi kaldıklarını bilmek gerekir. İşte bunlardan
      sadece birisini zikretmek, sanırız yeterli olacaktır:
      Provence yakınlarında, yanında açlıktan ölen yaşlı babasının bulunduğu bir
      Yahudi var, bu kişi lokma ekmek dileniyor, bu yabancı toprakta kimse bunu ona
      vermeyi istemiyordu. Bunun üzerine bu adam yaşlıyı yeniden canlandırmak üzere en
      büyük oğlunu ekmek karşılığında satmaya gitti, ama babasının yanına döndüğünde
      onun cesedinden başkasını bulamadı. Üstünü başını parçaladı ve oğlunu geri almak
      için fırıncıya gitti, ama fırıncı çocuğu ona geri vermek istemedi. İç parçalayan
      çığlıklar attı ve acı gözyaşları döktü, yardımına kimse gelmedi”9
      Yaşanan ıstırap dolu sahneler, sadece bu yüzyıllara ait değildir. Oldukça yakın
      sayılabilecek tarihlerde bile bu ve benzeri sahneleri görmek mümkündür. Nitekim
      1780’lı yıllardaki Paris, hiç de geçmişi aratmamaktadır:
      “Paris’te 1780’lı yılların ötesinde, her yıl ortalama 20.000 kişi ölmektedir.
      Bunların 4000’i hayatlarını hastahanede bitirmektedir; “kaba bezlerin içine
      dikilen” bu ölüler Clamart’ta sönmemiş kireçle sulanan ortak bir çukurun içine
      karmakarışık bir şekilde gömülmektedirler. Gerçekte, her gece sürüklenen ve
      Hotel-Diev’den ölüleri güneye doğru taşıyan el arabasından daha ürpertici ne
      vardır?” “Çamura bulanmış bir papaz, bir çan, bir haç”, fakirlerin gerçek
      konvoyu budur. Hastane “Tanrının Evi? Burada her şey sert ve kötüdür”; 5000 ve
      6000 hasta için 1.200 yatak: Yeni gelen, ölen birinin veya bir cesedin yanında
      yanyana yatırılacaktır.
      Ve hayat, henüz başlangıcında daha cömert değildir. Zira Paris 1780’e doğru
      30.000 kadar doğumdan 7-8.000 kadar terkedilmiş çocuk kaydetmektedir. Bu
      çocukları hastaneye bırakmak bir meslekti, adam bunları sırtında “içine üç tane
      alabilecek örtülü bir kutuda” taşımaktadır. Çocuklar kutunun içinde kundaklanmış
      olarak ayaktadırlar, yukarıdan nefes almaktadırlar. Taşıyıcı kutusunu açtığında
      çoğunlukla bunlardan birini ölü bulmaktadır; yolculuğunu diğer ikisiyle
      tamamlamaktadır ve elindekilerden kurtulmak için sabırsızlanmaktadır ve hemen
      ekmek parası olan işine yeniden başlamak üzere geri dönmektedir.”10
      Bu ve benzeri sahnelerin daha nicelerini tarihin sayfaları arasında hiç de
      zorluk çekmeden bulabilmek mümkündür. Ancak Avrupalı sadece kendi
      içerisindekileri değil, dış dünyadaki “öteki”leri de katletmekten bir lahza
      olsun çekinmemiştir.

      #1907266
      Constantin
      Katılımcı

        DIŞARIDA ARANAN SÖMÜRGE YA DA “KATLİAM ÇAĞI”
        Evvelâ, Haçlı seferleri yoluyla Doğunun gizemli hazinelerine ulaşmak isteyen
        Avrupalıya kapıyı Türkler kapatınca, kendilerine aksi istikamette, çok daha
        uzaklarda, âdeta Türklerden kaçarcasına sömürülecek yerler araştırdılar. Başka
        bir ifadeyle, Avrupa’nın içerisine hapsolmuş bulunan Batılı’nın yeni bir çıkış
        bulması gerekiyordu. Zira, Osmanlı’nın Akdeniz’e olan hâkimiyeti ve
        karayollarını tutmuş oması, tutulan çıkışlar dışında bir yol bulmayı
        gerektirmiştir ki, bu sebeple Ümit Burnu dolaşıldı ve ekmek kadar ihtiyaçları
        olduğu Amerika yeniden keşfedildi. İşte denizaşırı bu yerler sömürünün en
        dehşetli boyutu ile yaşandığı yerlerdi.
        Yeni yerlerin keşfi, kapitalist gelişme doğrultusunda siyasî ortamı hazırladı.
        16. yüzyıla gelindiğinde, feodalizm ve malikane sisteminin egemenliği sona
        ermiştir. Merkezî monarşiler yeni yeni ortaya çıkıyordu. Dahası, denizaşırı
        pazarlar tek bir hükümdarın denetiminde değildi ve Papalık’ın denizaşırı
        pazarlara el koyma çabaları Protestan Reformasyonu’nu körüklemekten başka bir
        işe yaramadı. Kısacası, bir yetki boşluğu vardı ve yükselen tüccar sınıfı bu
        boşluğu enerjik bir biçimde değerlendirerek denizaşırı pazarlarda kapitalist bir
        gelişim süreci başlattı. Hattâ, bu gözü açık ve para canlısı tüccar sınıfının
        can çekişen Avrupa Feodalizminin içine sızmasının, eski düzene vurulan son darbe
        olduğu da söylenebilir. Artık “burjuva”nın egemenliğini sürdüreceği devrin
        temelleri atılmaktaydı.11 İşte bu egemenliğin sağlanması sürecinde yaşanan
        vahşetler ve soykırımlar bugünkü “medeniyet!”in neler pahasına sağlandığını bize
        göstermektedir.
        Avrupa’nın 15. yüzyılda başlayan dünyayı sömürgeleştirme süreci, Portekizli
        Prens Gemici Henrique ile başlar. Kısa bir askerî sefer dışında gemiye hiç ayak
        basmamış olan bu adam, soylu bir prens olarak otoritesi, İsa Mezhebinin Ulu
        Efendisi olarak da gelirini, bilinmeyen karanlık okyanusu Atlantik’i ve
        Afrika’nın batı kıyılarının keşfini yönetmek için kullandı. Portekiz’in güney
        ucundaki tek liman kenti Sapres’te bulunan karargâhından sayısız sefer başlattı.
        Bu seferler sırasında, geçmişte astronom Ptolemais’un yaydığı bir efsaneyi, batı
        yönünde çok uzaklara yelken açan gemilerin dünyanın kenarından aşağı düşeceği,
        güney yönünde iyice uzaklara seyir etmeyi göze alanların ise güneşin dik
        ışınlarıyla kızaracağı efsanesini yıktı.12
        Batılıların Amerika kıtasını tamamıyla sömürgeleştirmeye çabaları, bütünüyle
        neredeyse boş bir toprağı işgal etme meselesi değildi, çünkü bu hadiseyle
        oldukça gelişmiş durumdaki Meksika ve Peru’nun Aztek ve İnka kültürleri de yok
        oldu. Kızılderili ırkının katliamı ise, Batılıların tarihin sayfalarına
        attıkları yeni kara lekelerdi. Elbette bu onların yapmış oldukları ne ilk ne de
        son katliamdı. Zira, bu katliamların arkasında kendisinden başkasını insan
        olarak görmemek yatmaktadır. Bu zihniyetlerini, coğrafî bilgilerini içeren ve
        aslında zihniyetlerinin bir haritası olan, çizmiş oldukları coğrafî haritada
        görmek mümkündür.
        “Yeryüzü burada suyla çevrelenmiş, merkezinde Kudüs ve Avrupa’nın yan yana
        oldukları, yassı bir tepsi gibi gösterilmektedir. Daha uzakta, halkı köpek başlı
        maymunlar, tekerlek ayaklılar ve tekayaklar olan kavurucu ve canavarca bir ülke
        vardır. Son olarak da bütün bunların çevresinde sudan bir halka vardır. Kıta
        tarih’in ne olacağını haber veren simgesel görüş: Avrupa Yeni Kudüs’tür.
        Avrupalılar insan, diğerleri canavardır.”13
        İşte bu çerçevede modern anlamdaki sömürgeleştirme 1492’de başlamıştır.
        Hıristiyan Avrupa geri kalanını belirleyip, ardından adlandırdıktan sonra ele
        geçirmektedir. Bu çerçevede Amerika’ya akın akın gidişte önemli rolü olan şey
        ”altın”dır. Nitekim, Colombus, 1492’de şöyle haykırıyordu: “Altın harika bir
        şey! Ona sahip olan istediği her şeyin efendisidir! Altın sayesinde ruhlara
        Cennetin kapıları bile açılabilir…” Ancak Kolomb’un hayatı yaptıklarının
        diyetini ödeyerek son bulmuştur: “Kolomb hayatının sonlarına doğru Yeni dünyanın
        kıyılarında her gün biraz daha çıldırarak dolaşıp durdu. Gemisinin küpeştesi
        üzerinde asileri astığı bir darağacı bulunuyordu. Onu o kadar sık kullandı ki
        bir ara kendisini zincirleyip Cadiz’e geri götürmek zorunda kaldılar. Son
        seferinde tayfaları uçsuz bucaksız kıyılarda Ganj nehrininin ağzını arayan
        kaptanlarının eklem iltihahından iki büklüm olmuş bir bedenle ve darma dağınık
        saçlarının perdesi altından bakan çılgın gözlerle güvertede toplayarak
        dolaşmasını korkuyla seyrettiler Hindistan’da olduklarını yadsıyanları asmakla
        tehdit etti. Gemiler dolusu köle ve altın eşya gönderdi. “Ey muhteşem altın”
        diye yazdı Kolomb. “Altını alan, her istediğini satın almasını sağlayan bir
        hazineye sahip olur. Onunla dünyaya istediklerini kabul ettirir, hattâ ruhunun
        cennete girmesini bile sağlar” diyordu. Sonunda yoksulluk içinde öldü.”14
        Gerçekten de baharat olmadığı için, altın bu yeni toprakların keşfedilmesini
        meşru kılan yegâne şeydir. 1492’den itibaren Kızılderililerin üzerinde fark
        edilen ve onlardan çalınan altın, izleyen yolculukların masraflarının
        karşılanmasına, baharat satın alınmasına, hükümetlerin denetlenmesine,
        bakanların ve piskoposların istenildiği gibi çalıştırılmasına tek başına imkân
        sağlayacaktır. Ondan giderek daha fazla gerekmektedir. Bir yüzyıldan fazla bir
        süre boyunca, gümüşle birlikte Amerika’nın yegâne ihraç kalemi olacaktır. Yeni
        bir tipten insanların bu kıtaya hücum etmelerini tahrik edecektir; bunlar artık
        denizciler ya da hayâlperestler değil de, servet avcılarıdır. Artık tüccarlar
        değil de çok basit olarak hırsızlardır. 1950’de tapınaklardan çalınan ve
        madenlerden veya nehirlerden çıkartılan toplam altın miktarı otuz ile otuz beş
        ton arasındadır; bu toplama işlemi adalardaki on binlerce Kızılderili’nin
        hayatına mal olmuştur.Öyle ki meselâ Guaxaca madeninde çalışma şartları
        öylesine öldürücüdür ki, madenin çevresinde, çapı iki kilometrelik bir alanda,
        iskeletlerin ve cesetlerin üzerinde yürümek gerekmektedir.16 İşte Koca Akif’in
        “Tek dişi kalmış canavar” şeklinde ifade ettiği medeniyet, bunun gibi
        milyonlarca insanların kemiklerinin üzerine bina edilmiştir. Bu öyle bir yok
        ediş tufanıdır ki, bu tufandan bütün canlılar etkilenmiştir. Katliamın boyutları
        hakikaten korkunç seviyelerde görülmektedir. Zira, insan, hayvan, ağaç vs. canlı
        namına ne varsa, hepsi yok edilmişti. Bu yok edilişin ıstırabını derinden
        hisseden “Kara Geyik” adlı Kızılderili’nin yürek yangınının alevi dudak
        arasından şöyle çıkmaktadır:
        “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek
        tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran
        boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve
        orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına
        gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü
        evet… sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi
        yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”
        Bütün bu katliamlarda din de bir araç olarak kullanılmıştır. 1511 yılında Hatuey
        adlı bir Kızılderili reisi Küba’da küçük çaplı bir direnme hareketi oluşturma
        suçuyla tutuklanmış ve yakılarak idama mahkûm edilmişti. Hıristiyan
        hayırseverliğinin bir örneği olarak da, kendisine sonunda cennete gidebilmek
        için Hıristiyanlığı kabul etmesi salık verilmişti. Hatuey beyaz adamların halen
        cennette olup olmadıklarını sordu ve kendisine bu olasılık konusunda garanti
        verilince de şöyle dedi: “Öyleyse ben Hıristiyan olmayacağım; çünkü insanların
        bu denli zalim oldukları bir yere, bir daha ayak basmaya hiç niyetim yok.”18
        Avrupalı bütün bu katliamları yaparken bir başka şekilde, yaptıklarını
        meşrulaştırma yoluna gitmiştir. Vahşetlerini üzerlerine saldıkları bu insanları,
        aynadaki kendi görüntülerine bakıp “vahşi” olarak nitelendirerek haklı
        olduklarını düşündüler. Bu hususta Duwarmish Kızılderililerinin reisi Seattle
        tarafından Amerikan Başkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılan mektupta, “vahşi”
        olarak nitelendirilen bu insanların vahşetten ne kadar uzak oldukları ve kimin
        böyle bir nitelendirmeyi bihakkın temsil ettiği açık bir şekilde
        anlaşılmaktadır:
        “Sizin şehirlerinizi anlamıyorum. oralarda sessizlik yok ki… Yaprakların
        seslerini, böceklerin vızıltılarını, kuşların ötüşünü ve kurbağaların
        şarkılarını dinleyebileceğiniz yerler yok ki oralarda. Bir Kızılderiliyim ve
        anlamıyorum. Ben, gölü yalayarak gelen rüzgârın sesini, öğlen yağmurunun
        temizliğini ve taze çam yapraklarının kokusunu severim. Hava bizim için
        kıymetlidir. Her şey aynı solunumdan pay alır ve hava tüm canlılar tarafından
        ortak kullanılır. Bu yüzden onu kirletmeyin. Demir at (lokomotif), öldürüp
        çürümeye bıraktığınız binlerce bufalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl?
        anlayamıyorum. Hayvanlar, insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından
        ölmez mi? Toprak bizim anamızdır ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil,
        insan toprağa aittir; insan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece.”19
        Katliamı en derin şekilde yaşayan bir diğer önemli kitle de zencilerdir.
        Sömürgecilik faaliyetinde, zencilerin hayatta kalmasına, ancak onlara ihtiyaç
        duyulduğu müddetçe müsaade edilmiştir. Aksi takdirde öldürülmüşlerdir. Meselâ,
        yerli insanların işbirliğine ve emeğine ihtiyaç duyulmadığı avcılık gibi
        yerlerde öldürülmüşlerdir. Bu uygulamalarda, biyolojik ya da kültürel hor görme
        aracılığıyla da haklı olduklarını ilân etmişlerdir. Bu süreçte zenciler egzotik
        bir faunanın parçası olarak ele alınmışlardır. Öyle ki onlar, eğlence sağlayan
        fakat hiçbir tehdit oluşturmayan bir oyun parkının tabiî malzemeleridir.20 Ancak
        köle ticareti esnasında zencilerin ödediği fatura hayli ağırdır. Amerika’daki
        yerlilerin yok olma durumuna gelmiş olmalarıyla birlikte başlayan ve yüz
        yıllarca süren köle ticaretinin ne kadar insan hayatına mal olduğu kesin
        rakamlarla tespit edilemiyor. Muhafazakâr tahminler Amerika’ya sağ salim varan
        köle sayısının 10 milyon civarında olduğundan yola çıkıyorlar. Atlantik
        üzerindeki sevkiyat sırasında ölüm oranı % 20 dolayındaydı. Afrika’nın içinde,
        kıyı şeridine varmadan önce öldürülen insanların sayısı ise bilinmiyor. En fazla
        kazanç sağlayan, 15 ile 25 yaş arası erkek ve kadınlarla yürütülen ticaretti. Bu
        insanları ele geçirmek için çoğu kez köylerin diğer sakinleri soğukkanlı bir
        şekilde öldürülüyordu. On binlerce insan, iç kesimlerden sahil şeridine doğru
        zoraki yürüyüş konvoylarında can vermekteydi. Tarla ve sürülerinin sürekli
        tehdit altında kalması veya yok edilmesi sebebiyle açlıktan ölenlerin sayısı da
        cabası. Böylelikle 100 milyon kadar insan köle ticaretinin kurbanı olmuş
        olabilir.21
        Böylece “uygarlık” kölecilik aracılığıyla “gelişme”ye, katliam yoluyla
        yerleşmeye başlamaktadır. Bu durum bazı kurtuluş mücadelelerine rağmen, hemen
        her yerde geriye döndürülemez nitelikte olacaktır. Tarih tiranlardan
        kurtulduğunu, ama dillerinden kurtulunamadığını, onların askerlerinden
        kurtulunduğunu, ama mallarından kurtulunamadığını öğretmektedir.”22 Şekil
        değişmekle birlikte, sömürü devam etmektedir.
        SON SÖZ
        Batı’nın yüzyıllardır farklı kıyafetlere bürünerek devam eden sömürü ve
        katliamları, basit ve özür diledikleri için geçiştirilecek bir olgu değildir.
        Temelindeki felsefî desteği ve uygulamaları ile bir bütün olarak
        değerlendirildiğinde, görülmektedir ki, geçmişte olan ve bugün yaşanan boyutları
        ile yarın da tahmin edilebilmektedir. Önceleri “köle”leri, arkasından
        “serf”leri, daha sonra “Kızılderili”leri, bunların soyu tükenince kara talihli
        “zenci”leri, derisini yüzecek kendisinden olmayan insan kalmayınca da “mavi
        yakalılar”ı (işçiler), şimdi de “teneke yakalılar”ı (teknolojik ürünleri ya da
        robotları) kendilerine köle olarak seçtiler. Çıkardıkları sun’î savaşlarla
        katliam arzularını da sürekli olarak yineleyen Avrupalı, kendisine her gün yeni
        bir kurban aramakta, gözüne kestirdiği kurbanını ya yok etmekte ya da kendine
        bağlamaya diğer bir ifadeyle mahkûm etmeye çalışmaktadır.
        Önce Haçlı seferleri ile sonra dünya savaşında bütün gücü ile saldırmasına
        rağmen emeline ulaşamayan, Kızılderililere ya da zencilere reva gördüğünü
        Türklere yönelik olarak gerçekleştiremeyen, kendi vahşetinin derinliğine batmış
        olan Batı, kısa fasılalarla, kendi vahşetini âdeta örtmek istercesine, Türklere
        yönelik soykırım iddialarında bulunmaktadır. Ancak beyhude yere kendi vahşetine
        ortak aramaktadır. Çünkü, Türk milletinin tarih sayfaları ak ve paktır. Yapılan
        ithamlarla asla leke tutmamıştır. Bundan sonra da tutmayacaktır. Zira, bilimsel
        çevrelerce, küçücük bir katliam bulabilmek için yapılan araştırmalar, hep
        Türkler lehine sonuçlanmış, katledilmiş Ermeni aranırken, Ermeniler tarafından
        katledilmiş olan Türklerin toplu mezarlarına rastlanmıştır. Bilimsel çevrelerde
        delillerle boşa çıkmış olan sözde Ermeni soykırımı iddiası, siyasî çevrelerde
        dile getirilmeye başlanmıştır. Ancak bu çabalar da yeni değildir. Lozan’dan beri
        devam eden bir süreçtir. Bu çabaları ilmî delilleriyle birlikte reddederken ilme
        film karıştıranlara, ilmî cevaplara ilâve olarak diyoruz ki, “Türk’ün gerek
        ilmî, gerek siyasî gerekse askerî olarak eli kolu bağlı değildir.”

        DİPNOTLARI
        1- POPPER, Karl: Açık Toplum ve Düşmanları, (Çev. M. TUNÇAY) C-1, Ank, 1967.
        2- BRAUDEL, Fernand: Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, XV-XVIII. Yüzyıllar,
        Gündelik Hayatın Yapıları, C.1, (Çev. M.A. KILIÇBAY), Ank, 1993, sh. 17.
        3- BRAUDEL, Fernand: A.g.e., sh. 17-18.
        4- GIMPEL. Jean: Ortaçağda Sanayi Devrimi, (Çev. N. ÖZÜAYDIN), Ank, 1996, sh.
        200-201.
        5- BRAUDEL, Fernand: A.g.e., sh. 55-56.
        6- ATTALI, Jacques: 1492, YKY., sh. 233.
        7- AKAL, Cemal: Modern Düşüncenin Doğuşu, İspanyol Altın Çağı, Ank, 1997, sh.
        44.
        8- ATTALİ, Jacques: A.g.e., sh. 185.
        9- ATTALİ, Jacques: Aynı eser, sh. 189.
        10- BRAUDEL, Fernand: A.g.e., C. 1, sh. 432.
        11- ROSENBERG, Nathan-BİRDZELL, L.E.: Batı Nasıl Zengin oldu, (Çev. E. GÜVEN),
        İst., tarihsiz, sh. 94.
        12- BERRY, Adrian: Bilimin Arka Yüzü, (Çev.R.L. AYSEVER), 2. Baskı, Ank., 1996,
        sh. 2-3.
        13- ATTALİ, Jacques: A.g.e., sh. 114.
        14- BERRY, Adrian: A.g.e., Sh. 2.
        15- ATTALİ, Jacques: A.g.e., sh. 233, 241-242.
        16- AKAL, Cemal Bali: A.g.e., sh. 93.
        17- BROWN, Dee: Kalbimi Vatanıma Gömün, (Çev. C. ÜSTER), İst., 1990, sh. 391.
        18- GALBRAITH, JK.: Kuşku Çağı, Ekonomik Gelişmeler Tarihi, (Çev. R, AŞÇIOĞLU-N.
        HİMMETOĞLU), İst., 1989, sh. 123.
        19- Sevgi Dünyası Dergisi, S. 255, Mart 1990, sh. 24-25.
        20- ADAM, Heribert: “Yahudi Düşmanlığı ve Zenci Karşıtı Irkçılık: Nazi Almanyası
        ve Ayrımcı Güney Afrika”, (Çev. A. BAHÇIVAN), Doğu Batı, Y. 1 S.2, 1998, sh.
        211-213.
        21- ROSENKE, Werena: “Sefaletin Mimarı Avrupa”, Niçin Aztekler Avrupa’yı
        Keşfetmedi?, (Der. P. WAHL), (Çev. L. KAFADAR), İst., 1993, sh. 60-61.
        22- ATTALI, Jacques: A.g.e., sh. 211

      2 yazı görüntüleniyor – 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.

      Yayımlandı

      kategorisi

      yazarı:

      Etiketler: