Tekil Mesaj gösterimi
Alt 09-12-2006, 00:45   #28
zibidikartal
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

İkinci çinko

09-11-2004


Ne kederli geliyor şu elimdeki kalem, ne zavallı geliyor şu kağıt parçası bana bir bilseniz. Şimdi ne yazayım üstüne, ne çizeyim bilmem ki... Tam vitese takmışken, bu fren de nesi, yarabbim. Öylece bakıyor kağıt bana... "Hadi yaz, birşeyler karala" diyor. Tam sevişmeyi düşünürken yazılarda, tam aşkı yakalamışken, 'nedir bu Cemler'den çektiğimiz' diye iç geçiriyorum. Birinci Cem Papila vakasından sonra, ikinci Cem Deda vakası. Penaltı kolik bir bananın, bir o kadar kolik çocuğu... Bana çekecek değil ya... Tabiki babasına çekecek. Ceza sahasında sinek uçsa, penaltı çalardı Sadık Deda. Ne bir yorum, ne bir gözlem... Ve tribün ayağa kalkardı: Sadık yeter artık. Genç ve yürekli olmasına sevindik, ikinci Cem'in. Lakin, bütün bu yürekliler, Beşiktaş'a mı rast gelir? Hepsi bize mi kuşanır, çözemedim. Beşiktaş'a karşı oynayan takımlar, futbolcular, hakemler hemen hemen hepsi hırslı, hepsi agresif ve iştahlı... Beşiktaş'ı kıskandıklarından mı, göze girip Beşiktaş'ta oynamak istediklerinden mi, yoksa Beşiktaş'a karşı birilerinden icazet aldıkları için mi: Bunu da çözemedim. Fenerbahçe galibiyetini Emre'nin parmağı ile örtmeye çalışanlar, şimdi kınayla mı gezecekler, gazete köşelerinde. Yoksa Hooijdonk'un ellerinin, Pascalvari dolaşımı, ikinci çinko mu dedirtecek bazılarına... Yasaya göre tacize giriyormuş Emre'nin yaptığı. O da 6 ay ceza gerektiriyormuş. O zaman maçlarda atılan bütün kasıtlı, bel üstü tekmeler öldürmeye teşebbüs. Gerektirdiği 20 bilmem kaç yıl ceza... Dünyanın bütün sahalarında yapılan bir olayı nerelere getirdiler. Pes doğrusu. İster misiniz, Pancu gitsin, Ernani'yi mahkemeye versin. Öyle ya adam geldi, durup dururken Pancu'yu ayağından sakatladı. Ama önce bir kamuoyu araştırması yapsınlar, bir avukata, bir sosyolağa danışsınlar. Bir psikoloğa sorsunlar. Öyle mahkemeye veririz. Perşembe akşamı hiç sabah olsun istememiştim. Nasıl mutluydum; nasıl coşkulu ve arzuluydum. Ama doğa kanunlarına kimse karşı gelemezdi. Mutlaka sabah olacak. Ve mutlaka sabahla birlikte güneş de doğacak
---------------------------------------------------------------
Ya diğerlerine ne demeli!

12-11-2004


Yalnızca köşe yazarlarına verilen bir iftar yemeğine katıldım. İtina ile hazırlanmış yemekler, titizlikle kurulmuş masalar ve cana yakın misafirperverlik, en göze çarpanlardı. Görmek ve birkaç soru sormak istediğimiz birçok yüz de göze çarpmayanlar arasındaydı. Masadaki komşularım arasında sayın büyüğüm Attila (Gökçe) ağabey de vardı. İstişare halindeyken bana "tribünde neden oturarak bağırmadığımızı" sordu. Ben de bir şarkıcıya oturarak şarkı söyletmenin bir işkence olduğunu nedeninin ise oturarak şarkı söyleyenin diyaframının kilitlendiğini, dolayısıyla ayakta tezahüratın daha güçlü, daha kitlesel ve daha hazır kıta olduğunu belirttim. "Bir şarkısın sen", "Arkası gelmez", "Dertlerimi zircir yaptım" gibi şarkılarda vardı oysa oturarak söylediğimiz. Attila ağabey bu dostane söyleşimizi yine dostane boyutlarda geçen akşam Lig Tv'de tartışmaya sunmuş. "Sevgili Alen" diye söze başlayan, sayın Hıncal Uluç, İngiltere'deki maçlara bir göz atmamı, oralarda nasıl oturarak bağırıldığını takip etmemi istemiş. Saygı duyarım... Lakin, İngiltere'deki bu düzenin yıllar evvel kurulan alt yapıya borçlu olunduğu unutulmamalıdır. Sistematik düzende oturan bu seyirciler bilete en çok para ödeyendir ayrıca. Ama bütün bu sistemlere ve düzene karşı kale arkaları hep ayaktadır. Bunun yanı sıra İtalya'da bırakın oturmayı Milan taraftarı, atılan golü koşarak kutlar. Yunanistan'da bir Olympiakos maçı, bir Panathinaikos maçları salkım saçaktır. Fransa'da Marsilya, Almanya'da Dortmund maçlarında karşıdan tribüne baktığınızda yalnızca insan kafası görürsünüz. Arjantin'i, Portekiz'i saymıyorum. Oradaki taraftarlar üzüm salkımı gibidir. Gelinen noktada görüyoruz ki, AB'de bulunan birçok ülkede taraftar ayakta. Oturan da var ama bağıranlar ve destekleyenler hep hazır kıta. Millet, taraftarı maça çekmek için elinden geleni yaparken (İngiltere'de bir ara radyo yayınıyla okullara çağrıda bulunuluyordu) bizde ise tam tersi. Abartılmış medya görüntüleri, kulaktan dolma süni haberler ve psikolojisi bozuk sunumlarla insanlar statlardan kaçıyor. Bir gün gelir de statlar bomboş kalırsa birçok spor yazarı işsiz kalır. Birçok kulüp de kepenk indirir. Türkiye'deki maçlar da insanların oturmadığı ve hep ayakta maç seyredildiğine dair yanlış bir kanı var ve insanlar böyle yönlendiriliyor. Halbuki İnönü'de oturarak maç seyredilen tribün yok mudur? Vardır tabiki... Numaralı ve kale arkaları bunlardandır. Yoksa hep beraber söylemek istediğimiz bir tezahürat öncesi "Ayağa, ayağa, bütün stat ayağa" diye neden bağıralım ki?
------------------------------------------------------------------
Zavallı

16-11-2004


Haklı kavgalarımız olmuştu. Hep haktan yana tavır almıştık. Ve her seferinde yüreğimizi koymuştuk ortaya. Zaman it gibi ilerlerken, dünya pasak pasak kirlenmişken dimdik ayakta duran bir şerefimiz bir de onurumuz kalmıştı. Çocuklarımıza bayramları anlatmak vardı. Elma şekerlerini, rengarenk pamukları, ellerini öptüğümüz komşuları, İbo'nun balonlarını anlatmak vardı. Barış Manço'nun "Bugün bayram erken kalkın çocuklar" ını ezberletmek vardı. Ama biz kanımızla beslenenlerle uğraşmaktan, suratında maskeyle dolaşanları teşhis etmekten ve popülizm uğruna insanları zan altında bırakan zihniyete cevap vermekten çocuklarımız büyümesin istiyoruz. Kalleşliği mi, hokkabazlığı mı, hayınlığı mı öğretelim çocuklarımıza? Hiç kimsenin tenezzül edip programa katılmadığından dolayı, toplama bir kadroyla, düzmece telefon bağlantılarıyla halka gerekli bilgileri vermeyen sözde spor sunucusunu esefle kınıyorum. Bizim iyiyi bulmak adına hep okumaktan yana, hep gülmek için kavgalarımız olmuştu. Ben Beşiktaşlılığım ve onun adına yaptığım amigoluktan şeref duyarım. Amigo sıfatıyla köşe yazarlığı yapmamı bile çekemeyenler, bu yazıları benim yazmadığımı düşünenler, gazetecilere verilen iftar yemeklerinde benim oraya çağrılmamı hazmedemeyenler var. Ben bu satırlarda Beşiktaş taraftarının takımına olan aşkını, sevişmesini, koklaşmasını yazarken, siz tribün terörünü her seferinde hortlatıp, aklınız sıra o programdan nemalanmak istiyorsunuz. Ben ve arkadaşlarım burada ve tribünde insanları iyiye teşvik ederken, çok önemli bir derbi maçta Ümit Özat'ı Beşiktaş tribünlerine çağırma cesareti gösterirken, sırf (fairplay adına) sen en az iki senelik kasetlerle halkı kandırmaya çalışıyorsun. Hiç bekleme ismini söylemeyeceğim. Sen buna layık bile değilsin. Sen ve senin gibilerin ömrü bir kere klip çekip, bir şarkıyla meşhur olanlar gibidir.

Kapalıçarşı'da geçti,
Tam 15 senem.
Kuyumcuyum yani,
Adamı gözünden tanırım.
İnsan sarrafıyımdır hani.
Onun için derim ki,
Senin yüzün kalleş,
Gözlerin hayın..
Ve demi yoktur,
İçtiğin çayın.
-------------------------------------------------------------
"Narodnizm"

19-11-2004


Salı sabahı saat 9'u gösterirken ben hala şekerleme yapıyordum. Bugün miskinlik günümdü. Kafam rahattı. Bayramın üçüncü günüydü ve ben yeni tatil yapacaktım. Tuana kız, o minicik elleri ve anlamsız agu'larıyla beni uyandırdı. Gözümü açtığımda aklıma ilk gelen, bugün yazımın çıktığıydı. Ne yalan söyleyeyim, ayrı bir keyif alıyorum. Ufaktan narsisizm pozisyonları yani... Gazete ve kahvaltı kısmını ekspres geçiyorum. Sıra, en sevdiğim kahvaltı sonrası Tuana ile oynamaya gelmişti. Yerde şöyle bir iki yuvarlandık. Evde minyatür bir basket topu var. Onu atıyoruz birbirimize. Birden "Basketbol topu mu?" diye kendi kendime irkildim. "Olamaz!" dedim. Birden terlediğimi hissettim. Eşime sözüm vardı; annem Tuana'ya bakacak biz de eşimle akşam başbaşa yemeğe gidecektik. "Çiğdeeem akşam Beşiktaş'ın basket maçı var, ben onu unutmuşum" diye kekelediğimi hatırlıyorum. Ve kızcağızın haklı isyanıydı evin içinde çınlayan... Gönlünü almaya çalıştım ama nafile. Tadım kaçmış, yüreğim ezilmişti. Ama gitmemek gibi bir lüksüm yoktu. Takımın taraftara ihtiyacı vardı. Ve gitmeliydim. Sokağa çıktığımda saat 17.00'yi gösteriyordu. Ve maç 20.30'daydı. Bir yandan yürüyor bir yandan da "Çiğdem de gelse miydi", "Keşke maç yarın olsaydı", "Dükkana mı gideyim, Akatlar tarafına mı!" diye kendi kendime konuşuyordum. Uzun etmeyelim, salonun hemen arkasında bulunan ve ne zamandır görmek istediğim Mayadrom'a gittim. Çay içmek için kafama göre bir kafe ararken, bir kitapçı dükkanı ilişti gözüme. Nasıl olsa daha vakit var deyip içeriye daldım. Yalçın Küçük'ün Sabetayizm'le ilgili kitaplarını karıştırıyorum. Bu arada satıcı kızın "Yardım edebilir miyim" dercesine bakan gözlerine de aldırış etmiyorum. Şebeke adlı kitabın sayfalarını gelişigüzel açıp kaparken bir sayfaya özel ilgi gösteriyorum. Sayfada, "Çarlık dönemindeki Rusya'da zengin aile çocukları ve sıfat sahibi kişilerin halktan yana tavır alması ve onlarla beraber hareket etmesine 'narodnizm' denirdi" diyor ve ülkeye Kurtuluş Savaşı döneminde halkçılık ve popülizm adı altında geldiğini anlatıyordu. Zaten narod Rusça'da "halk" demekmiş. Ve ben bu yazıyı çarşamba gecesi milli maçtan bayağı bir sonra yazarken aklımda kalan ne Ersun Yanal'ın yanlış kadro seçimi ne bir türlü topu içeri itemeyen futbolcular ne de Emre'nin mükemmel futbolu vardı. Dikkat ettiğim maç başlamadan hemen önce rahmetli Şeref Görkey'e yapılan saygı duruşuydu. Bu federasyonun Beşiktaş camiasından bir çeşit gönül alması mıydı yoksa Çarlık Rusyası'ndaki gibi sıfat sahibi kişilerin halka inip, narodnizm sergilemesi miydi? Yoksa biz mi çok fesattık! Basket maçı ne mi oldu? Görevimizi yaptık, maçı aldık. Ama siz de biraz maça gelin lütfen!..
----------------------------------------------------------------
İnsanlığın sonu

23-11-2004


Gittikçe kirlenen bu dünyada sevişmeleri unuttuk. Aşkı hikayelerde dinler olduk. Sevdayı şiirlerde anımsar olduk. El ele tutuşup omuz omuza yürümeyi hayallerde yaşatır olduk. Ne oluyor bu insanlara, nedir bu civisi çıkmışlık? Nedir bu vurdumduymazlık? Sevgisizlik, hoşgörüsüzlük, alıp başını gitmekte, herşey kavga ile, savaş ile halledilmekte. Pazar günü İnönü Stadı'nda yaşanan bu vahim olay, bence bütün insanlığın sonudur. Çaresizlik gün geçtikçe büyümektedir. Gençliğimiz nereye sürüklenmektedir. İşte gencecik bir beden el sallamıştır, bu çamur içindeki dünyaya... "Belki de ben ölmedim" diyordur yukarıdan bakıp. 32 dişiyle gülüyordur bizlere "Ben kurtuldum, alın başınıza çalın dünyanızı" diyordur.

Hayaller kararmış
Sevdalar tükenmiştir
Ağlamaklıdır bütün gözler
Ve.. Yürekler yaralıdır
Lakin yiğitler ölmez
Sevdayla yazılmıştır
Gönüllere
Aşklara
Şiirlere

Geride kalan bütün bedenlere... Binbir azap ve ızdırapla yazdığım bu yazı, bu sevdaya tutunuş, belki binbir yüreğin acı sesidir. Yavrusu şehit olmuş, binbir ananın feryadı, binbir babanın haklı haykırışıdır. Tanımadığım bu kardeşimizin anası bizim anamız, babası bizim babamızdır. Lakin "Bütün anaların yüreği çataldır" derler. Anam; bütün bu kirlenmiş dünyaya inat, bütün bu insanlık ayıplarına inat, taş bas yüreğine, yetiştirdiğin oğlunla övün. Haklısın, sana ne desem nafile... Ama acını paylaşmak isterim, acın "Bizim acımızdır" demek isterim. Hepinizin başı sağolsun.
---------------------------------------------------------
Yürümek

03-12-2004


Boynumuzda siyah-beyaz kaşkol, zulamızda hangi marş, hangi mısra, yürürüz namus bildiğimiz bu yolda, yürürüz yine de yalın ayak ve ayaklarımız yanarak. Yürümek, Dost omuz başlarına, omuzlarının yanında duyup, kelleni orta yere yumruklarının içine koyup, öyle yürümek. Yürümek, Yolunda pusuya yattıklarını, arkadan çelme taktıklarını, bilerek yürümek. Ve yürümek, Yürekten gülerekten yürümek. Şairimize atfedilen bir şiir ve bir şaiirimizin duygu dolu bir başka şiirini düz yazı ile sizinle paylaşmak istedim. Sevdayı bir kardeş, bir arkadaş gibi hep yüreğimizde taşırken, insanlığı bu satırlarda hep canı gönülden işlerken, bir şeyi unuttuk. Yürümeyi... Üstüne üstüne yürümeyi, rest çekerek yürümeyi ve yüzlerine tükürmeyi, bütün cellatların. Beşiktaş sahipsizmiş gibi düşünenlerin iki büyük yaratılmak istenirken, burada Beşiktaş'ı devre dışı bırakanların içindeki şeytana diklenmeyi unuttuk. Halbuki Beşiktaş, bütün takımların ve yandaşlarının ana temasını oluşturur bünyelerinde. Hem de reddemeyecekleri bir özellikle. Çünkü "halktır" Beşiktaş. Bir mühendis gözlemlerim hemen yanı başımda, ağzı salya sümük. Bir doktor hemen berisinde gözleri ağlamaklı. Hemen yanında manav Orhan ağlıyor bağırırken. Bir marina müdürü tanırım, yumruklarını sıkmış heyecanından yerinde duramayan. Bir şaseci tanırım elleri hep siyah. Devre arasında çay içerken 5 vakit namazında bir kardeşim vardır büfeci, hep "Alacak mıyız maçı" diye sorar. Sonra "Falanca hakemi, filanca gazeteciyi mahkemeye verelim" diye bir avukat belirir yanımda. O da belli ki sinirlenmiştir hakeme... Sonra reklamı çok bir bluejean firmasının sahibi elleri çatlayıncaya kadar alkışlar Beşiktaş'ı. İşte o onun için bölemezler Beşiktaş'ı. İşte onun için gelin abiler, ağalar, dostlar gelin, bütün Beşiktaşlılar... Gelin tek yumruk bir yürek olalım. Gelin düşman çatlatalım. Ve yürüyelim üstüne üstüne...
--------------------------------------------------------------
07/12/2004

Bize borcun var!


Bugün size engelli basketbol kardeşlerimizin onurlu mücadelesini yazacaktım. Pazar günü 14.00 itibariyle oynadıkları maçın genel profilini çizecektim. Bileğiyle, yüreğiyle oynamanın zerafetini anlatacaktım kendimce. Yürek nedir, yiğitlik nasıl bir şeydir, onu paylaşacaktım sizlerle. Devrilen tekerlekli sandalye ve üstündeki oyuncunun hiç kimseden yardım almadan tek başına kalkışının öyküsü saklıydı bu köşede. Acıdan paramparça olmuş o yüreklerin, yüzündeki yansımalarını görecektiniz. Adeta 32 dişiyle gülen tek başına hayata dikilen. Onları okuyacaktınız burada... Tekerlekli sandalyeyle adeta tango yapan, sapsarı saçlarıyla Murat'ı yazacaktım. Amatör ruh, profesyonel düşünceyi Ahmet Fetgeri Salonu'nun parkelerine kazıyan Aytaç'ı anlatacaktım. Ve... "Yalnızca Basketbol Birinci Ligi'ni mi anlatacaksınız" diyecektim İsmet Badem'e... "Gelin gerçek hayattan kesitler sunun Türk halkına" diye seslenecektim. Bilirim koşa koşa gelecekti İsmet ağabey, "Bir daha ki sefere söz" diyecekti. Ancak pazar akşamki maçtan sonra Tümer düştü aklıma. Sezar'ın pardon Tümer'in hakkını yiyemezdim. Son iki haftada oynadığı futbola şapka çıkartıyorum. Sanki hakemlere "Siz haksız yere Pancu'yu atın, Toraman'ı atın, ben de iki kişilik oynayıp gol atayım" diyordu. "İlle de Alex" diyenlere, nazire yapıyordu aslında. "Ben de varım" diyordu Ersun Yanal'a. İlhan defterini de kapatmış gözüküyordu. Onsuz da oluyormuş be Tümer. Bir iftar yemeğiydi ve sen herkesten uzakta oturuyordun. Sanki hayata kırgındın, küsmüştün ve elindeki çay fincanıyla uzaklaştın gittin. O gün gitmiştin ama dönüşün muhteşem oldu. Attığın bacak arası ve sol ayağının dışıyla tokatladığın o top hakikaten gözlerimizin pasını sildi. Yalnız bir sorun var. Bu futbol resitalini yaparken tribünlerde hiçbir Beşiktaşlı taraftar yoktu. Hiç kimse yaşayamadı seni. O yüzden Beşiktaş camiasına borcun var Tümer. Hadi o zaman, asıl küreklere.
--------------------------------------------------------
10/12/2004

2004


İlk çeyreği şöyle böyle denilebilirdi. Ama sonraki periyotları "İllallah" dedirtti bize. Meşhur Papila ve Papilizim süreci ile başlayan aksilikler zinciri çıplak bedenimizden bir an olsun ayrılmadı. Hep tökezlediğimiz bir çakıl taşı yığınının üstünde yürümeye çalışıyorduk. Önce birkaç yöneticinin istifasıyla başlayan çatırdamaların seslerini işittik. "İnşallah takıma yansımaz" dualarının bir numaralı yakarışçısıyken son bir yılda abonesi olduğumuz sürgün cezalarından biri olan Kocaeli'deki İstanbulspor maçına çıktık. Hani 65 dakika santrforsuz oynayıp 2-1 kaybettiğimiz. Sonra yalnızca ismi olağanüstü olan olağan bir kongre yaşadık. Kongre izlenimleri sanki bir çok şeyin habercisi gibiydi.
Ve Fenerbahçe derbisinde yenildiğimiz yetmiyormuş gibi, Beşiktaş Başkanı da istifa ediyordu. Birlik ve beraberliğin mihenk taşlarından olan camiamız bölünmüşlüğün nefesini her ortamda rahatça hissedebiliyordu. Derken 4 adaylı bir kongrede Beşiktaş yeni başkanını seçmişti. Kendimi ilk yarısını mağlup bitiren ama maçı almak için hırslanıp, ikinci yarı sahaya çıkan futbolcu gibi hissediyordum. Yapılan transferler, kariyeri bir hayli iyi hoca inanılmaz iyi niyet, "sesi gür, yümrüğü sıkı" felsefesi ve kazanma iştahı bizi umutlandırmış ve sevindirmişti. Ama çıplak bedenimizde hissettiğimiz aksilikler zinciri halkalarını arttırarak uzuyordu.
Tabi art niyetli hakem yönetimleri ve atamaları omur iliğimizi kelepçeye almıştı. Sosyal hayattan yansıyan bazı özel handikaplar da (tecavüz gibi) Beşiktaş'ı yıpratmaya çalışanların ekmeğine kaymak sürüyordu. Ve Malatya maçıyla başlayan topun bizi istememesi hep bize rastlayan hakem hataları, havada uçuşan kırmızı kartlar ve onların futbolcu üzerindeki negatif yansımaları hakikaten bize "İllallah" dedirtti. Gençlerbirliği maçında Ahmet Yıldırım, "topu yere vurdu" diye, Toraman, Trabzon'da "hakemin omzuna dokundu" diye, Samsun'da Pancu, "yerçekimine karşı gelemedi" diye, yine Toraman, seyircisiz maçta "koşuyor" diye kırmızı kart görmüştür. Tayfun'a gösterilen kartta ise "Papila gösteriyorsa ben de gösterebilirim" mantığı yatmaktaydı. Ve son periyotta ise yaşanan o üzücü olay. İyilik adına aklımızda kalan şanlı Beşiktaş taraftarının, takımına takdire şayan sahip çıkışıydı. Hoş bu da bazı çevrelerce değişik algılandı ve yorumlandı ya! Neyse!.. Söylemek istediğim şudur ki: 2004 Beşiktaş'a yaramamıştır. Baksanıza ne varsa terslikten yana hep Beşiktaş'tan yana... O yüzden sevemedik 2004'ü. Onun için 2004, sırf bu yüzden 2004 düş yakamızdan
-----------------------------------------------------------------
14/12/2004

Sandalyenin efendileri

"Bırakın hayat sizden ders alsın" yazılı pankart ilişmişti gözüme salona ilk girdiğimde. Anlamı maçın içinde gizliydi bence... O yarım bedenler dev adımlar atıyordu hayata. "Beşiktaş aşkı engel tanımaz" ikinci gözlemlediğim flamaydı. Hakikaten yalnızca ligin adı engellilerdi sanki. Birbirlerine tekerlekleriyle baks koyuyorlar, düşüyorlar, parkeleri yumruklayıp, kendi başlarına yine hayata göz kırpıyorlardı. Ya bir mayın tarlasında, ya fütursuzca fırlayan bir şarapnel parçasında, ya da içkiden beyni uyuşmuş bir adamın gaz pedalında bırakmışlardı ayaklarını. Ama bırakmadıkları bir şeyleri vardı: Şerefleri ve onurları... Aytaç'taki kazanma azmini gözlerim dolu dolu izledim. Kaan'daki marur olma hali ona özgü olsa gerek. Hele 5 saniye kala attığı şampiyonluk sayısı ve onun sevinci görülmeye değerdi. Ya Mehmet Arpak'ın profesyonelliğine ne demeli... Düştü, düşürdüler, kalktı sayı attı, en sonunda da kupaya uzandı. Sinan Erdem, adına düzenlenen turnuvayı bulutların arasından seyrediyordu. Bence gözleri yaşla dolmuştur. Gururlanmıştır, sevinmiştir ve çılgınca alkışlamıştır ter dökenleri. Kayseri'de bir maç oynandı hiç merdiven boşluğu gözükmeyen. Bence merdiveni bile yoktur ki o tribünün, boşluğu olsun. Yalnızca basamak vardır ve insanlar -12 derecede birbirlerine sokulmuşlardır. Ama bundan bahsetmeyeceğim. Luciano'nun, "Şiddede kırmızı kart" kampanyasından haberi yoktu herhalde. Salladığı tekme şiddet içeriyordu oysa. Ama esas şiddet kırmızı karttan hemen evvel Ayhan Akman'ın dudakları arasındaydı. Papilizm kurucusuna "Lastiktir!" deyip durdu. Lakin ona "Ne lastiktir çocuğum" diye soran çıkmadı. Bunları anmayacağım bile. Dünyanın gerilimi yüksek olan 3. derbi niteliğindeki maç (!) 780 rakip taraftarıyla, bir tarafı yıkılmaya müsait tribünüyle, herhalde birinci sıraya yükselmiştir! Nereden çıktığı belli olmayan bu sıralama iki büyük yaratma teorilerini de bir hayli kuvvetlendirmiştir. Bunları da es geçiyorum. Ben sandalyenin tekerleğini çevirmekten nasır tutmuş avuçları, karda kışta, bu soğukta, taa Muş'tan İstanbul'a manevi destek için gelen sayın Vali'nin hassasiyetini yazacağım. Ben Beşiktaş'ın ping pong maçı bile olsa oraya da koşacak olan ve her gittiği yere neşe ve sıcaklık getiren şanlı Beşiktaş taraftarını yazacağım. Ben kupa töreninde Karagücü, İzmir Belediye, Diyarbakır ve Muşlu Engellileri topyekün tribüne çağırıp onlarla tek tek kucaklaşan Çarşı ruhunu yazacağım. Kürsüde söz aldığında "Galatasaraylı olmama rağmen, her seferinde hayranlık duyduğum, Beşiktaş taraftarını yürekten alkışlıyorum. Döneklik olmasaydı Beşiktaşlı olabilirdim" diyen TESYEV Başkanı Yavuz Kocaömer'i yazacağım. Ve tekerlekli sandalyenin efendileri; bu hayata inat, bu kokuşmuşluğa, bu çivisi çıkmışlığa inat, daha fazla desteği hak ediyorlar. Unutmayın, hepimiz birer engelli adayıyız.
-----------------------------------------------------------
18/12/2004

YANGIN

Yangın

87. dakikada bulmuştuk ikinci golü. Parma'nın kalecisi Berti yediği golden sonra çirkefliğe naz yapıyordu adeta. Topu kucağına almış 'ille de vermem' diyordu. Bizimkilerle it dalaşına bile girmişti. İşte o anda Beşiktaş'ın her zaman iyiliğini düşünen medya (!) düşüverdi aklıma. Hafta başından beri futbolcuya verilen konsantrasyona inat "Parma kupayı istemiyor" "Parma için önemli olan lig" "Parma kalecisi güya 'yedeklerle çıkacağız' demiş miş!" diye bir sürü uydurma haber yayınladılar. Biz de dinledik. Biz bile ciddi ciddi umursamadık Milano'ya 40 dakika olan bu şehrin takımını. Neyse! 87. dakikaya geri döndüğümüzde beddua sahneleri, lanet senaryoları 'böyle takım olur mu' değerlendirmeleri yerini 3- 3 kehanetlerine bıraktı. Dükkanda herkes 'ben dememiş miydim' diye birbirine bindirmeye başladı. Lakin İtalyanlar bildiğimiz çamur İtalyanlar. Tümer'in ensesine tokat attılar, İbrahim'i demoralize ettiler, kolundan çektiler. Meğer bizim medyanın tam aksine iyi tetiklemişler kendilerini. Bir de sahada olanlar yetmiyormuş gibi maçı anlatan spikerin boşboğazlıkları, maçı devamlı aleyhimize okuması, Beşiktaş taraftarına meşale ile ilgili Parmaspor analizleri yapması çıkmaz mı... Zaten mağlup takımın taraftarı pozisyonundayız. İllet olmuşuz iyice. Bütün filikalar batmak üzere. Spiker beyefendi Babil'in Asma Bahçeleri'ni anlatıyor! İsyan.. İsyan.. İsyan.. Nasıl isyan etmeyeyim. Her şey karşımızda Tek bir şans O bile değil yanımızda. Dört aya yakındır yazı yazıyorum. Hiçbir zaman taktiksel ve teknik konulara girmedim. Yine de girmeyeceğim. Ama şunu da söylemeden edemeyeceğim. İlk geldiği günden beri arkasında dimdik durduğumuz sayın Del Bosque, Juanfran, Sergen, Tümer ve Ahmet Yıldırım gibi dört aynı karakterdeki adamı yan yana nasıl oynattığını bize anlatırsa sevineceğim. Ve bir de Pancu niye oynamaz bilmem. Delireceğim! G-mall'deki yangından ötürü herkese geçmiş olsun diyeceğim. Ölüm olmaması sevindirici bir sonuç. Ama korkumuz devam etmekte. Nede olsa G-mall İnönü'ye 300 metre mesafede. Yangını biz mi çıkardık falan diye paranoya hallerdeyiz. İster misiniz federasyon, G-mall'deki büyüyle İnönü'deki büyüleyici atmosferi karıştırsın!!! Neyse... Biz yüreğimizdeki yangına bakalım. Kim söndürecek bilmiyorum. Yoksa Gülşen, 'kömür gibi yanıyorum...' derken...
zibidikartal Ofline   Alıntı ile Cevapla