Tekil Mesaj gösterimi
Alt 09-12-2006, 00:50   #29
zibidikartal
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

21/12/2004

Sadece bir soru!


Hiç alışık olmadığım bir şeydi televizyondan yaşamak Beşiktaş'ı. Ama kaderden kaçılmaz, derler ya, işte o hesap. 3-4 senede yapamadığımı zorunlu olarak yarım sezona sığdırıveriyordum maalesef. Büyülü cam dedikleri kutuya mahkum bırakılmanın ağır boşluğunu yaşıyorduk. "Şimdi orada olmak vardı" iç çekmelerinin yanına "O topa öyle mi vurulur be oğlum" hayıflanmaları eşlik ediyordu. Kimisi antrenöre, kimisi hakeme, kimisi de yorumcuya çıkışıyordu. "Sanane kardeşim sen maçını anlatsana", "Hepiniz Beşiktaş düşmanısınız", "O adamı niye orta sahada oynatır" anlamam bağırtıları ve otoriteleri, etten satır kıyması çeken, Cemal ustanın takırtılarına karışıyordu. Esas ızdırap televizyonun alt kısmına gelen reklam bantlarındaydı. Soldan bindiren Tümer'in çoğu zaman, ne yaptığını göremiyorduk. Defanstan atılan uzun bir top gide gide bahsettiğim reklam bandının arkasına gitmez mi? İki rakip futbolcu da topun peşine takılmaz mı? Top reklam bandının arkasında ama sahanın neresinde belli değil. Ne oluyor, ne bitiyor, görebilene aşk olsun. Tabi homurtular yükseliyor hemen. "Hay reklam bandınızın..." diye söze başlayan birine "Kaç metre olduğunu merak ettim de!" sorusu ve tamamlaması geliyor arka masadan. Devre arası konuşulan konu ise beni her görenin sorduğu sualle aynı konu başlığını taşıyordu. "Ne olacak bu Beşiktaş'ın hali?"; "Ne yapalım, bu sene böyle" cevapları kimseyi tatmin etmiyor, istifalar konuşuluyor, yorumlar yapılıyordu. İkinci yarıda gelen goller, bozuk olan moralleri biraz olsun düzeltiyor, Ahmed Hassan'ın attığı golden evvelki pas kombinasyonlarına, dükkandaki herkesten alkışla karşılık veriliyordu. "Kebabçı mısın, reklam yıldızı mısın" diye bağıranlarsa, "Alen abi çok kazıkçısın" diye espriyi patlatınca, gollerle gelen neşe ayyuka çıkıyordu. Nihayet kırmızı kart görmeden, penaltı yaptırmadan, bir maçı bitirmenin mutluluğunu yaşadık. Bu galibiyetin hayırlara vesile olmasını dileyip, 2005'i beklerken, yazımı şu soruyla nihayetlendiriyorum: Juventus-Milan maçını seyreden var mı?!!
--------------------------------------------------------------
24/12/2004

İzafiyet Teorisi

Sırça köşklerdeki sıcacık odalarından hedef göstererek konuşan zat-ı muhteremin sesi hala kulaklarımdadır. "Beşiktaş böyle giderse aç kalacağız."


Geçtiğimiz sezonun bu dönemlerinde yapılan bu talihsiz açıklama, FB-Rize maçının ikinci defa oynatılmasıyla tuhaf bir hal alıyordu. Samsun ve Ankara maçlarındaki bariz, kasti hakem hataları ve yönetimleri, 51 maçta sadece bir kez yenilen futbolcular üzerinde derin yaralar açıyordu. Psikolojik olarak tahrip haldeki futbolcular hakemlere olan güvensizlikleri ve bunun paraleninde inançsızlıkları nedeniyle, yakaladıkları 11 puanlık farkı koruyamayıp, lig sonunda 14 puan da geriye düşüyorlardı. (Hiçbir detay ve faktöre değinmiyorum, nasıl olsa bir şey çıkmıyor.)


"Atı alan Üsküdar''ı geçti" mantığıyla buralarda değilim. Çok başarılı geçen bir buçuk sezonun öbür yarısında kaybettiğimiz 32 puan da hiç önemli değil (Bu bağlamda). Asıl üzerinde durduğum böyle bir tablo örneği herkesin belleğinde varken, hiç sorgulanmadığıdır. Lakin bu dönemde varılan 14 puanlık fark, herkes tarafından sorgulanmaktadır. Başarısızlık apoleti takılan Beşiktaş''ın, derin bir futbol analizinde 17 maçın tam 10 tanesini deplasmanda, 2 tanesi de seyircisiz oynadığını görüyoruz. GS ve FB derbileri dahil, sadece 5 maç yapmış, taraftarının önünde. Geçen seneden kalan hakem fobisi ve güvensizliği nedeniyle kan değişikliğine giden yönetim, mazbata alımı ve transfer sezonu bitimi arasındaki, yaklaşık 40 günde 13 yeni futbolcu almış ve bunların uyum sürecini beklemiş. Lucescu''yu yıpratma politikasının bir benzeri, Del Bosque''ye yapılmış, adam bildiğini unutma m****a girmiş.


17 maçın, 7''sini 10 kişiyle, birini 9 kişiyle bitirebilen Beşiktaş, liderden sonra 40 golle en fazla gol atan takım olmuş. Son 9 maçın, 7''sini galibiyet, 2''sini de beraberlikle tamamlamış. Bilbao maçından önce, "Emre" olayıyla konsantrasyon bozulmaya çalışılmış, Bükreş maçında ise vahim olayın yansımaları futbolcu ve camia üzerinde etkili olmuş. Bu arada inönü Stadı büyütülmüş, Akatlar Kompleksi Avrupai tesis haline gelmiş, Türk sporunun hizmetine sunulmuş. Basketbol takımının ligde ve Avrupa''da 9''ar maçta, bir yenilgisi bulunuyor. Ligde averajla 3., Avrupa da ise lider. "Hayata inat, yaşasın hayat" parolasıyla engelli basketbol takımımız rekor üstüne rekor kırmaktadır. Hentbolde rakip tanınmamaktadır. Önceden play tuşuna basılmış parmakların doğrultusunda yerden yere vurulan Beşiktaş''ın bu izafi bakış açısıyla bakıldığında, yorum sizce nedir? Buyrun kahvaltıya
-------------------------------------------------------
28/12/2004

DUVARA KARŞI

Kayınpeder ile aramız iyidir. Ara sıra oturur tavla atar, muhabbet ederiz. Laf aramızda iyi de zar tutar. Nasıl olduysa şans benden yana. "Fırsat bu fırsat kızdırayım" dedim. "Sizin oturduğunuz yerler trafiğe kapatılacakmış" diye mevzuya girdim. "Nereden çıktı, hayırdır" cevabını zaten bekliyordum. "Onu Merdiven Köy''de otururken düşünecektiniz" dediğimde yıkılıyorduk.

Şaka bir yana neydi gündemimize bir anda futboldan öte ayrı oturan. Neydi bu merdiven boşlukları. 70''li yılların sonuna doğru, 5- 6 milyon insan yaşıyordu İstanbul''da. Ve İnönü Stadı, 45 bini biletli, 50 bini aşkın seyirciyle adeta şov yapıyordu. Tam 25 yıl sonra Beşiktaş''ın 100. Yıl''ını kutladığı, 2003 tarihli İnönü Stadı''nın dolum kapasitesi ise 21 bin 500''dü. Ve İstanbul, 20 milyona göz kırpıyordu. Şehrimizde insan sayısı çoğaldıkça artması gereken stat kapasitesi yarı yarıya azaltılıyordu. Merdiven boşlukluklarına oturulmayacak yaptırımları, 50 sene evvelki stadı inşa eden mimarlarca, tahmin edilebilir miydi? Azıcık araştırdığımızda statlarımızın yaşlı, dizayn ve sistemlerinin eski olduğunu görüyoruz. Belki de birkaçı hariç özellikle futbol için bile yapılandırılmamışlardır. Kaldı ki, Sebat''ta olmayan merdiven boşluğu, Kayseri''de Beşiktaş maçında var mıydı ki?

Futbolun beşiği lakaplı ülkesi İngiltere, meşin yuvarlakla ilgili bütün konularda örnek gösterilir oldu. Merdivenlerin boş kalmasıyla bütün örnekler, bu alt yapısı yıllar evvel hazırlanmış, oturma düzenleri ona göre hazırlanmış ve öyle olmasına rağmen her statta istenilen düzeye ulaşılamamış İngiltere''den verildi.

Milano''da gol sevincinin nasıl yaşandığı, Palermo''da, Roma''da, Napoli''de nelerle karşılaşıldığı Juventus derbisinde neler olduğu, Dortmund kale arkasının ürkütücülüğü, Olympiakos maçları hiç irdelenmedi. İlle de İngiltere örnek olacak diyenlere, ufak bir anekdot sunayım: 24 Aralık gecesi, 1-2''si hariç Hıristiyan aleminin, noeliydi. 20 takımlı İngiltere de noelini kutladı. Ve 26''sında lig maçlarını tv''den seyrettik. Ufak bir yılbaşı eğlencesinden sonra da lig aynen devam edecek. Oysa bizde "yabancı futbolcular, noelini kutlayacak" diye erken paydos ediyoruz. Ve 40 gün arayla, rekor kırıyoruz. Neden hayata dair bulguları, örnek almayız da!..

Yoksa gidip "Duvara karşı" filmini mi seyretsek?
------------------------------------------------------------------
31/12/2004

Son Gün Kazığı

Hakikaten önlem alınamayan bir sonun başlangıcıysa bütün bu yaşananlar. Hatırı sayılır irilikte bir göktaşıysa şu deprem dedikleri. Binlerce ışık yılından kopup hızla dünyanın üzerine yürüyen ve Hint Okyanusu'nun göbeğine "şofurt" diye çakılan. Uydudan çekilenleri saklayıp, yalnızca okyanusun öfkesini gösteriyorlarsa bize. 2006 yılında "Fotus" denen bir manyetik alana girecek olan bu yerkürenin ilk sızlanmalarıysa bu gördüklerimiz. Ve "Tsunami" diye bize yutturdukları yıllarca insanlıktan birçok şeyi saklayan NASA'nın bir tiyatrosuysa bu içler acısı felaket. Ve biz yalnızca ağıt yakıyorsak ölenlere, rahmet diliyorsak tanrıdan. Ve siz "Bu deli yine ne saçmalıyor" diyorsanız, ihtisas alanımıza geri dönelim.

Bu yazıyı dün oynanan Efes maçından, bir gece evvel kaleme aldığımdan dolayısıyla skoru da bilmiyorum (İnşallah yenmişizdir). Zaten bütün sorun, maçın dün 15.00'te oynandığıdır. Fikstür falan da anlamam. Elin oğlu, Pazar günü cümbür cemaat istediği gibi sahaya çıkacak, bize de üvey evlat muamelesi yapılacak. Millet yılbaşı üstü işten mi kaytarsın, okulunu mu assın, anlamadım ki!.. Hangi akla hizmettir, hangi zihniyettir çözemedim ki!.. Yoksa 2004'ün bize uğursuz olduğuna uyandılar, son gün kazığı mı çakıyorlar ne? Bir gün Ahmet Cömert'teyiz; Ülker'le de maçımız var. 200 Beşiktaşlı'yı almışlar içeri, 400'ünü de dışarıda unutmuşlar!.. Bir aşağı, bir yukarı yırtınıyorum, "çocukları içeri alalım" diye. Basketbol Şubesi de bizle beraber seferber durumda. Bütün yetkililere rica ediyoruz, ama nafile: "201 olmaz" diyorlar. Demiri kesecek tek şeyin, emir olduğunu bildiğimden, Ülkerspor Başkanı'na bizzat başvuruyorum. Salonun boş olduğunu, buna mükabil taraftarın bilerek dışarıda bekletildiğini, üstelik bunun her sene yapıldığını dile getiriyorum. Seyirci avantajını bize kaptırmak istemediklerini ve bunun için böyle bir uygulama yaptıklarını da açık yüreklilikle söyleyen Ülkerspor Başkanı'na, söylenecek bir şey kalmıyor. Ülkerspor Başkanı'dır, takımının menfaati açısından da Beşiktaşlı taraftarları içeri almayarak bir dereceye kadar haklıdır. Bu tamaaam.

Peki, aynı uygulamayı, Federasyon Başkanı yapıyorsa, yani maçı perşembe günü saat 15.00'te oynatarak, birçok Beşiktaşlı'yı, bu önemli maçtan mahrum bırakıyorsa, bu da bir nevi, Beşiktaşlıları içeri almamak değil midir? Bu taraftar avantajını kullandırmamak adına çifte standart değil midir? Nasıl ki, Asya faciasının 2.5 saatlik kaçma ve kurtulma fırsatını, ölen onbinlerce insandan esirgeyen yetkililerden, insanlık adına hesap istiyorsak, sizden de Beşiktaş camiası olarak açıklama yapmanızı bekliyoruz, beyefendi... Lütfen...
-----------------------------------------------------------
04/01/2005

El Oğlu Duymasa

Gordon Milne ve Del Bosque'nin ortak özelliklerini anlatan Güven Taner imzalı bir yazı okudum geçenlerde. İlgimi çekti.

Milne, "Röportajlarında futbolcularla ilgili sorulara yanıt vermezdi" diyor Sayın Taner. Tipik İngiliz katılığı ile. Del Bosque de ise durum, futbolcuların hep iyi yanlarını söyleyerek değişmekte. Tipik Akdeniz yumuşaklığı ile. Ve iki hocayı aynı yerde buluşturan, ortak özelliği futbolcularını asla satmamaları. Benim anladığım kadarıyla söylüyorum, kapıyı kapatıp, perdeyi çekiyorlar ve tabiri caizse belki yumruklaşıyorlar bile. Ama dışarıya ellerinde çiçek, yüzlerinde gülücükle çıkıyorlar.

Ve biz bu iki değerli insanın hayat ve futbol felsefesini, her gün baktığımız aynanın bir köşesine yerleştirsek ve her aynaya baktığımızda Beşiktaşlı yazarları, muhalefeti, iktidarı, taraftarı, bilumum bütün Kartallar'ı, eskileri yenileri aklımıza getirsek... Şer cephelerine bir su damlası kadar malzeme vermesek. Ve yüreğimizi avuçlarımızın içine koysak. Öyle yürüsek üstüne. El ele verip düşman çatlatsak. Yılandan korktuğumuz kadar, yalandan da korksak. Ve tek bir koltuğa, 4 başkan adayı da otursa. Bütün güçler birleşse. Sırça saraylardan tutun da Sıradan insanlara kadar Herkes ama herkes kolkola girse Ve çekili perdeler ötesinde el oğluna hiçbir şey hissettirmeden, birbirimizi yesek... Tipik Beşiktaş asaletiyle... Fena mı olur?
----------------------------------------------------------------
14/01/2005

NAFİLE SEVDALAR

Eğitimin iyi olması için eğitimcinin eğitimli olması şarttır. Bu felsefi olguyu ben 13 yaşındayken Kapalı Çarşı'da çırakken öğrendim. Yani iyi usta olmam gerekiyorsa ustamın "usta" olması esastır. Öyle değil mi usta!..

Kar gibi tane tane iğrençlik yağarken üstümüze kan kırmızısı yediverenleri görmek isterdim, davet edildiğim panelde. İğdiş etmek isterdim futbolumuzu sayın büyüklerimle... Bir spikerin "Maç anlatırken, yorum yaparken, içki içmesi ne demektir" diye sormak isterdim. Soramadım... Üç büyük kanalın yorumcuları oturuyordu panelist koltuğunda... Semra Hanım, denilen virüs kelimeyi doladılar dillerine... Bir saat "Semranım" dinledik.

"Ya bırakın Semra'yı futbol elden gidiyor" diyecek oldum. Dinlemediler bile... Mikrofona öyle yapışmışlardı ki, topu topu 10 kişi olan dinleyicilerin dışarıya kaçarak gittiklerini görmediler bile... Allah rızası için bir su, pardon "soru" sorayım hallerine düşmek üzereyken, lütfedilip dikkate tabi tutuldum.

E!.. Hadi sor bakalım edalarında, "buyrun" ikramını aldım. Soruyu sormam için giriş bölümünü bir anektodla hatırlatmalıyım. Tam mevzuya gireceğim, o ne! Adam, yargıç Wilkinson edasında, Zagor'un tokmağını masaya vurur gibi, "Soruyu sor" diye çıkışmaz mı?

"Allahım nereden geldim" buraya diye iç geçirmekteyim, inanılmaz rahatsızım ama denize atladık bir kere... Çaresi yok, yüzeceğiz. Beyefendi sizin "Semranım"ınızı bir saat dinledik. Siz de benim, "Salazar'ımı dinlemek zorundasınız" deyince kaşlar çatıldı. Ve ben bir kaş çatımı boşluğu yakaladım ve sazı elime aldım.

Bir zamanlar Devlet Başkanı Salazar olan Portekiz'den tutun da, teşvikiye'ye "uslu uslu" geldim. Etrafımızda "caart cuurt" diye sesler duyduğumuzu, bu seslerin Ayşe Teyze'den değil, "teşvik yok" diye yırtınanlardan geldiğini, teşvik-i mesainin teşvikiyede başladığını, teşvikçilerin, teşvikiyeden geçtiğini, teşvikiyeden geçebileceklerini ama teşvikten geçemeyeceklerini vurgulamaya çalıştım ama "nafile sevdalar."

Lakin beklenen şarkı şey "soru"yu sorduğumda "Terör halkın kanında var" diye cevap geldi. "Sorumun cevabı bu değil" diyecek oldum. Umursamadılar bile.


Bahsettiğim insanlar "eğitim" diye popilizm yapanlar, eğitimci kulvarındaki kalemlerdi. Üzüldüm. Beşiktaşlı unvanını aldığım o yüce duygunun, bendeki sorumluluğunu anımsadım. İrkildim. Ve paltomu alıp oralardan uzaklaştım
------------------------------------------------------------
21/1/2005

Parkedeki Delikanlı

Müessese takımlarının kayrılmışlığına ve o cüretle ligimize vurdukları icazetli damgalara başkaldıran, isyan eden ve açık açık dikilen bir delikanlı vardı. Parkelerin cilalı yüzüne kanmayan, alın terinin harman olduğu, salonlarda birebir dövüşmeye çıkan bir delikanlı. Salkım saçak tribünlerde insan nefesinden oynanmaz hale gelen nemli parkeler üzerinde ne maçlar alındı elimizden!. Ne alın terine saygı vardı, ne de onca emeğe. Bir keresinde sahaya truva atı getirmedikleri kalmıştı. Ne çirkinlikler yaşanıyordu bir bilseniz.

Sizce, ilk yarı şov yapan iki Amerikalının ikinci yarı hiç sayı atmamasının anlamı nedir? 29 sayılık fark, hangi akla hizmet bir senaryoyla çöpe atılabilir? Direnme kimliği altında asil tavırları, asalet kokan duruşuyla her seferinde dikildi delikanlı. Alnı açık, göğsü dik, yılmadan, kimseden korkmadan.. Ve yavaş yavaş, eze eze yürüyerek tüm aşıklarını ruhunda hissederek meydan okudu delikanlı. Ahmet Cömert ve Haldun Alagaş Spor salonlarında tribünler bomboş olduğu halde dışarıdaki binlerce Beşiktaş taraftarını içeriye almayan zihniyet, hangi IQ testine sokulabilir. Tabii ki tarih bütün bunların hesabını soracaktı, hatta yargılayacaktı bile. Ama tarih sırasını beklemeliydi.

Çünkü geçtiğimiz pazar, infaz vardı Akatlar'da. Alın terine saygıyı öğreneceklerdi. Binlerce yiğidin başkaldırışına yalnızca şapka çıkartacaklardı. İkinci yarı yalnızca 22 sayı atabilen Ülker'e, tokat gibi bir cevap vermişti delikanlı. Güney Asya felaketini salondaki 4 bin kişiyle 1 dakikalık saygı duruşuyla da olsa yüreğimizde hissettik. Yazılı ve görsel basının bu olaydan hiç bahsetmemesini de, aynı acıya vakıf kalbimize taşıdık. 150 sanatçının yardım amaçlı verdiği konsere 500 kişi gelmişken, bir alkış yazısı hak etmiştik oysa. O konsere gelmeyenlere inat.. Heyecan doruklarında ribaund aldık. Ter okyanuslarında tam saha pres yaptık. Ve hücum organizasyonlarında 4 bin kişiyle beraber potaya girdik.

Onu bunu kayırmadan, peşkeş bayırında koşmadan, "Adil maç" yöneten hakemleri, gördüğünü aktararak hatasız ve eyyamsız sunum yapan İsmet Badem'i yanaklarından öpüyorum. Her zaman söylüyorum; biz iyiler mutlaka bir gün kazanacağız. Basketbol camiasına hürmetlerimle..
-------------------------------------------------------------------
28/1/2005

Nükleer karınca


Kan tarlalarında beslemişlerdi seni... İhanet fırtınalarında bir filikan bile yoktu. Hemşehrilerinden ilk defa ayrı kalışın ve sılada oluşun hep garipsendi. O göbeğin ve bıyığın hep dillere dolandı. Bir tek iyi adamlığın vardı pozitif. Ona hürmet yalnızca "Yeniköy Kasabı"nı yapıştırıverdiler. Yoksa "Cubali'de lağımcı" bile yapabilirlerdi seni. Tabi bir de bu linç değirmenlerinin ortasında bütün asaletiyle bir delikanlı vardı. Ayağa kalkıp "Viçente" diye bağırdığında cümle alem, azar işitmiş çocuk gibi köşesine çekiliyordu. Real Madrid'i "Ben bile çalıştırırım" diye ukalalık yapıyorlardı ama kendi ayakları üzerinde durup, tuvalete bile gidemiyorlardı. Bu blender kılıklı heriflere kimse "dur" demedi. Yağma operasyonlarında seni de tuzla buz yaptılar. Ben bunları senin iyi hocalığından ya da kötü oluşundan mütevellit yazmadım. 3-5 köşe gardiyanının ellerini ovuşturup sinsi sırıtışlar içerisinde emellerine kavuşmasına içerliyorum. Tıpkı 2. Dünya Savaşı'nda Alman subayların öldürdükleri esirlere bakarken, duydukları haz gibi. Korkum buna paraleldir ki, "Büyük Kaptan"ı da bu çarkın dişlerine takmasınlar. Ne Atom Karıncalığı'nı bırakırlar, ne de iyi insanlığını... Onlar için 15 seneyi aşkın Beşiktaş forması giymen bile basit bir iştir. "O takımda ben bile oynardım" deyip inerler otobüsten. Seni öteki durağa kadar azraile teslim ederler. Yırttın yırttın. Yırtamadın başka hocaya koltuk hazırlarlar. Etrafımızda birçok insan kime inanacağını bilmiyor Kaptan. Onun için hep kaybediyor. Umarım ve isterim ki atom karıncalıktan terfi edip, nükleer karınca olursun. Sana da bu yakışır. Sevda bayırlarında bize el uzatanı hep bildik. Hizmet edeni, hem de karşılıksızca sırtımızda taşıdık. Okyanuslarda dev dalgaları dert etme. Boğuşur ve kazanırsın. Ama ne olur, sığ sulara dikkat et. "Ayağım yerde dersin" harcanırsın. Seni seviyoruz, "Büyük Kaptan." Rastgele...[/b]
------------------------------------------------------------
04/2/2005

Kaşkolum ve Ben

Boynundaki zulaya siyah-beyaz kaşkolu aşikar eden bir neslimiz doğmaktadır. Yalan etmektedir, tüm araştırma otoritelerini. Ciğerimiz yansa da delikanlılığımıza gram leke sürdürmeyiz demektedir. Ve taparcasına sevmektedir, ölürcesine itaat etmektedir. Cadde cadde dolaşın, sokak sokak gezin, arşınlayın bütün vapurları o zaman anlayacaksınız; bu adam neler söylemektedir.. Tüm paltoları sayın, bütün montlara bakın, boyun kısmında siyah-beyaz bir kaşkol göreceksiniz. O kaşkol, her ilkbahar geldiğinde özenle tertemiz yıkanır. Ya anaya, ya da yare teslim edilir. Boynundan çıkarasın gelmez, biraz duygulanırsın ama öteki kışı bir başka beklersin. O kaşkolun boynunda oluşu, göğsünü ya da boynunu ısıttığından değildir o gencin. Ruhunu sarmalamıştır adeta, sıcacık etmiştir benliğini. Ve kuvvet vermiştir yüreğine. İşte onun için.. Ne zülumler çektik, ne zalimler gördük stat kapılarında. Yağmurlar düştü üstümüze. Kar yağdı lapa lapa. Şampiyonluk dahi görmemiştik oysa. 40 binlere rakam bile demiyorduk. Bir Rize maçı hatırlarım 2-1 yenildiğimiz.. Rahmetli Bora'nın kemikleri hala sızlamaktadır. Bora gol attıkça, hakem saymamaktadır. İnönü'de fırtınalar kopmaktadır ve gökyüzü haset içindedir. Çünkü 40 bini aşkın taraftar üstüne düşen kar parçacıklarını hissetmemektedir bile. Ve zaman.. İşte o zaman, hatta zaman zaman yenik mi düşüyoruz zamana? Yıllar eskidikçe, yollar uzadıkça, haller mi değişmekte yoksa? Bırakın maç anındaki kar yağışını, yağmuru, doluyu.. Ya saatler evvel bilet almak için beklediğimiz kuyrukta yediğimiz soğuk.. O yürekler dağlayan cefa, o bitmek bilmeyen kuyruk ıstırapları. Ve şimdinin 18.30'una ayarlanmış meyhane çıkışları, maça 10 dakika kala turnike senaryoları. Takım 18.20 sahada, batılaşacağız diye batıyoruz, futbolcuyu tribüne çağıracak taraftar yok statta. Futbolcu öksüz ısınıyor, yetim vuruyor topa. Ama neymiş efendim! Avrupa'da diye başlayan onlarca hikaye.. Ve ruhumu sıcacık yapan o siyah-beyaz kaşkolum. Boynumda.. Ve ben maça gitmekteyim.. Kar da yağsa, yağmur da düşse üstüme.. Kutuplardan buzullar kopup da gelse.. Pazar günü maça gitmekteyim.. Onbinler kesmez beni.. Dışarıda kalmalı insanlar, Ancak öyle gözlerim yaşarır, Tüylerim diken diken olur.. Ve boynumdan çıkar.. İki elimin arasına gerilir kaşkolum.. Ve ben söylemeye başlarım.. "Bir şarkısın sen!.."
-------------------------------------------------------------
09/02/2005

Sahte Reçete


Düdüğünün içine kan dolmuştu.. Her üfledğinde, bembeyaz zambak tarlalarında kan kırmızısı gelincikler bitiyordu. İrin dalgalarında neşter sallayan doktor gibiydi. Ameliyatın risksiz bölümünü orta sahada yapıyordun da, en uska makas figürlerini kaleye yakın bölgelerde gerçekleştiriyordun.

Bu eyyamcılık, bu yetim hakkı; boğazına dizilmez mi arkadaş! Bir karıncayı ezdiğimizde günlerce vicdan azabı çekiyoruz da; sen milyonlarca taraftarın yüreğine, emeğine ihanet ederken bitmek usunmak bilmeyen gecelerde rahat uyuyabilir musun?

Asıl sen operasyonunu en cafcaflasını Trabzon'da yapmıştın zaten. O zaman neşteri acemi kullanıyordun, hep yara izi bıraktın. Bu sefer iş temiz olsun istedin. Tek vuruşta kelleyi gövdeden ayıracaktın, soranlara da "Çok uğraştık, kurtaramadık!" diyecektin. Kaşla göz arasında Tayfur'a da ince iplikli sarı bir dikiş atayım dedin. Basitleşip bir "Gol" diye bağırmadığın kaldı.

Daha önce aynı kutsal topraklarda İbrahim Üzülmez'e darptan dolayı adam yaralamadan şartlı tahliyesi olan Ali Tandoğan'ın, bu sefer adam öldürmeye teşebbüs dolu resim karelerine Hitler'in o narsist kişiliğinde gülüverdin. Anladığım kadarıyla hastanın vücudunda kan dolu bir düdük unuttun. Yani, suç aletini!! Onu, abilerine teslim edip seni babana şikayet edeceğiz.

Bir daha sana düdük müdük yok. İlle de düdük diye inat edersen, evde bir tencere var, düdüklü!! Onunla idare edersin. Babanla iki kelam edelim istiyoruz ama o bize hep LÜTFEN diyor. Demezler mi adama; sen şiddet nasıl önlenir panellerine katılma, sonra da LÜTFEN de...

Ne veriyorsunuz ki, ne istiyorsunuz insanlardan... Doktorun verdiği reçete sahte çıktı. O nedenle doktorun diplomasının iptaline ferman çıka! Reçete de baştan yazıla! LÜTFEN...
---------------------------------------------------------------------
zibidikartal Ofline   Alıntı ile Cevapla