1950 YILINA DEĞİN İZLENEN EKONOMİK UYGULAMA VE EKONOMİK KOŞULLAR Bağımsızlık Savaşı kazanıldıktan sonra, ülkenin ekonomik görünümü son derece yoksuldu. Her ne kadar, "kapitülasyonlar, Lozan'da kaldırılmışsa da, barış antlaşmasının hükümlerine göre, yeni Cumhuriyet, gümrük duvarlarını, 1928 yılına kadar yükseltemeyecekti. Buna ek olarak, Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarının, yeni devletin topraklarıyla orantılı olan bir kesimini ödemeyi de kabullenmişti. Bu borç ödemeleri, devlet bütçesinin yüzde 7.56'sından (1924 yılında), yüzde 17.8'ine kadar (1930 yılında) yükselen bir orandaydı. Aynı dönemde, örneğin Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi, bütçenin ancak yüzde 3 ya da 4'ü oranındaydı (Aydemir, 1968b:357). Böylece, süren Batı sömürüsü, genç Cumhuriyet'in sırtında önemli bir ekonomik yüktü. Dış ticaret, 1938 yılında yüzde 58.8 açık vermişti (Aydemir, 1968b; 458). Tarımsal üretim son derece düşüktü. Daha önce belirttiğim gibi, sanayi de hemen hemen yok denecek kadar güçsüzdü. Aslında, Türkiye Cumhuriyetinin ekonomisi, güçsüz oluşunun yanında, bütünüyle bir kargaşalık içindeydi. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, işte böyle bir ortamda ulusal ekonomik etkinlikler için bir bilinç yaratmaya çabalıyorlardı. "Yeni Türk Devleti cihangir bir devlet değil, iktisadî bir devlet olacaktır". "Türk tarihi incelendiği zaman, bütün yükseliş ve çöküş nedenlerinin ekonomik sorunlardan başka bir şey olmadığı anlaşılır," sözleri hep Atatürk tarafından söylenmişti. Böylece, askerî ve siyasal başarısını, ekonomik kalkınma ile pekiştirmeyi amaçlıyordu. Fakat sorun aslında çok önemliydi: Sağlıklı bir ekonomi, hangi ilkelere göre yaratılacaktı? Ulusal sermaye birikimi hangi yollardan sağlanacaktı? Yeni devletin ekonomik düzeni ne olacaktı? Hızlı bir ekonomik kalkınma için "liberalizmin" geliştirdiği çözümler mi kullanılacaktı, yoksa "kolektivist" yöntemler mi uygulanacaktı? |