Tekil Mesaj gösterimi
Alt 10-02-2007, 09:28   #4
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

13 Eylül 1921’de Sakarya’nın doğusunda artık Yunan kuvveti bulunmuyordu. Gerçekten 11 Eylül’de Yunan kolordularına, çekilmeleri için emir verilmişti. Bazı Yunan komutanları ve bu arada Sariyanis’in dediği gibi oyun kaybedilmiş ve 1683 tarihinde başlamış olan hayasız bir akının son kanlı ve korkunç dalgası, 1922 Eylül’ünde Sakarya’nın bu kesiminde kırılmıştı. Sözün kısası, uzun süreli ve büyük bir meydan savaşı kazanılmıştı. Bu sonucun alınmasına, Başkomutan’ın, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın, her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüz’i tam, bulunduğu mevzi’den atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüz-i tam, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder” prensibinin uygulanması ve istenilen noktada düşmanla savaşmak, “Evvela onu çarpmaya mecbur etmek ve çarptıkça kırmak” taktiği; Fevzi Paşa’nın “Muharebe meydanlarının hemen her noktasında gece ve gündüz hazır bulunmuş ve pek isabetli ve değerli tedbirlerini mahallinde gerekenlere tebliğ” etmiş olması; İsmet Paşa’nın “Yorulmaz bir azim ve iman ve faaliyetiyle gece gündüz harekatın ufak noktalarına varıncaya kadar nafiz” olması ve ordusunu fevkalade bir suretle sevk ve idare etmesi; Müdafaa-i Milliye Vekili Re’fet Paşa’nın, bu savaşın süresi boyunca “Ordunun ihtiyaç duyduğu her şeyi muvaffakiyetle ve zamanında” yetiştirmesi; öteki komutanların birbirleriyle “Müsabaka edercesine fedakarlık, kahramanlık ve dirayet” göstermeleri; Türk subaylarının ölümü hiçe sayarak ateş ve çeliğe karşı göğüslerini siper etmeleri; Türk erlerinin ise “Meth-ü senânın” çok üstündeki fedakarlıkları sebep olmuştur.
  Alıntı ile Cevapla