| Guest | "Mütekait yüzbaşı peder", İstanbul tarafından gelirken, tramvaydan Beşiktaş'ta değil, iki durak önce Kabataş'ta inip, oradan ötesini yaya gidermiş. Mevsim yaz ise, sırtında tiril tiril sadakor elbisesi, boynunda papyonu, elinde bastonu, sarayın arkasındaki yol boyunca, ağır ağır yürürmüş. Bu dizi ağaçları o kadar seviyor. Gelir, anneme de anlatırmış, o gün yaptıklarını, tekaüt maaşını nasıl kırdırdığını, Fatih'teki konakta valdesini nasıl ziyaret ettiğini, Bahçekapısı'ndaki Orozdibak'tan ne aldığını kısa geçer, illa da uzun uzun, o serin yolun yaz sıcağında kendisini nasıl açtığını, güneş vurmuş yemyeşil dalların tepede nasıl da ışıdığını, bir masal gibi nakledermiş.
Onun yürüdüğü yıllarda bu cadde, gerçekten bir masal bahçesi halindeydi. 15-20 dakikada bir tramvay, ancak geçer gider; belki saatte bir de, bu sahnede bir otomobil gözükürdü. Lastik pompa kornası ile van-van ederek ve parke taşları üzerinde biraz hoplayarak o da kayboldu mu, o ulu ağaçlar, serin gölgeler ve kuş sesleri, artık hepten sizin olurdu. Bu zevki, aklım erdiği yıllarda, dolu dolu ben de yaşadım çünkü.
1940'lar sonunda okulum, Ayazpaşa yamacındaki "Beyoğlu Erkek Lisesi" idi. Evimiz gene Yıldız'da. Çoğu gün tramvaya binmez, özellikle dönüşleri, buradan geçerdim. Beni 1935'te ben 5 yaşındayken bırakıp gitmiş babamı düşünerek, gökten tepeme yağan o serin ve yemyeşil gölgeleri yudum yudum içerek, kuş cıvıltılarını ruhuma sindirerek 40'larda o yoldan yürüyenler, ancak birkaç kişi olurduk.
Ama bu ağaç tüneli ile asıl başbaşa kalışım, bir kış gecesine rastlar. 1956 yılının kışı çok şiddetli olmuştu. Birçok günler dolu dolu yağan kar, sonunda yaşamı durdurdu. Taşıtlar işlemez oldu. Askeri kamyonlar halkı taşıdı. Şubat ayının bir akşamı, Tepebaşı'ndaki bürodan dönüyorum. Taksim Meydanı karlı bir çöle benziyor. Göz, gözü görmüyor. Kurumun adını verdiğim bir polis, zorla bir taksiyi çevirerek beni bindirdi. Ayazpaşa'dan indik. Ortalıkta polis kalmayınca, adam beni Dolmabahçe Meydanı'nda bıraktı. Karaköy'e savuştu gitti.
Hayatımda bunun kadar şükrettiğim bir aksilik ve de bir yalnızlık bilemiyorum.
Bütün Dolmabahçe'de, tek Allah'ın kulu bendim. Sesler durmuş, kar lapa lapa iniyor, Tanrı'ya şükür, lamba direkleri yanıyor ve bizim yol, önümde binbir gece masalı gibi uzanıyor ya da bir Rus ressamının fırçasından çıkma duvar boyu bir tablo gibi açılıyordu. Tipiden değil, resmin güzelliğinden nefesim kesilerek, diz boyu kar altında uzun uzun durup, ağaçlarımızı seyrettim.
O Şubat gecesini şimdi yazarken, burnumun direğinin sızladığını ve gözlerimin buğusundan, satırları iyi göremediğimi eklemek zorundayım.
Yandığım nedir pekiyi? O eski karlı, tatlı kışlar mı? O tenha İstanbul mu? Ya da uçup giden yıllarım mı? Belki bunların hepsi.
Kim eylemiş bu hayrı buraya? Yani bu ağaçları, kim dikmiş?
Umulur ki, Padişah Abdülmecid ya da Mimar Balyan süslemiş olsun, Sarayın arkasını. Romancı Halit Ziya Uşaklıgil ise, politik anılarında, kendisinin diktirdiğini yazar, 1910'ları anlatırken. Her kim ettiyse bu hayrı, makamı cennet olsun.
Ama yeni İstanbul'a ait her yazının, bir feryatla bitmesi kader midir?
Sarayın yöneticisi Mimar İnce, geçen yıl bahsetmişti. Bizim çınarlar, içten içe çürüyormuş! Bir tanesi kaldırıma devrilmiş.
"Ağaçlar ayakta ölür". Bu böyledir ama:
İstanbul'un çınarları, eskiden bin yıldan fazla yaşardı, sonra yine ayakta çürürdü. Eskiden. Yani yollara lök-lök asfalt dökülmeden. Kaldırımlara silme beton çekilmeden. Taşıt selleri, yolu kurşun dumanına boğmadan. Ve hoyrat ve duygusuz evlatları, gaz, ışık, su ve telefon için, döne döne ve bir kez bile aralarında anlaşmadan, ayrı ayrı, yolları kaza boza delik deşik etmeden, önceki zamanlarda. |