![]() |
Böylece, duyulan husumetin toplumsal realite yerine, bunun içinde yer alan ve onun diğer kurbanlarını oluşturan kişilere doğru yöneltilmesi ve de bir boşalım alanının yaratılması söz konusu olmaktadır. “Günümüzde, toplumsal konumlarını iyileştirme umutları kalmayan kesimlerde daha yoğun olmakla birlikte, orta sınıflarda ve alt-orta sınıflarda epey yaygın olduğu gözlemlenen bu eğilimlerin yansımasını söz konusu kesimlerin okudukları resimli romanlarda, çizgi romanlarda, izledikleri gazetelerdeki nedenini, nasılını anlatmadan yapılan toplumsal eleştirilerde, porno yayınlarda şiddetin işlendiği romanlar ve çizgi romanlarda, gazetelerdeki popülerleşmiş sırt sıvazlayıcı köşe yazılarında, T.V. dizilerinde, siyasal hayattaki basmakalıp söylemlerin verili dil kullanımına koşut semantik yapısında bulmaktayız” (Oskay 1985: 60-63). Böylesi eğilimlerin ve ortamın oluşturulmasında, kitle iletişim araçlarının yaptığı katkının ortaya konulabilmesi, söz konusu araçların şiddet olaylarını nasıl verdiğinin gözler önüne serilmesine bağlı bulunmaktadır. Çünkü, modern toplumda şiddetin yaygınlaşması ve kültürel anlamda normalizasyonu/içselleştirilmesi, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşan kullanımı ile daha etkin ve daha farklı bir boyuta ulaşmıştır. “Parçalanmış, çoğulcu ve sanayileşmiş toplumumuzun doğası gereği olarak –ki pek çok kimse kitle iletişim araçlarıyla oluşturulan kültürün değer ve davranışlarımızı biçimlendirmede gittikçe artan bir değer ve davranışlarımızı biçimlendirmede gittikçe artan bir değer taşıdığına inanmaktadır- kitle iletişim araçlarını şiddet ve sapkın davranışları betimlemesi, bugün, geçmişte olduğundan daha önemli etkiler yaratabilir” (Halloran 1983: 62-84). |
Bu çerçevede, bu araçların şiddeti bir davranış kalıbı olarak sunması, betimlemesi, öğretmesi ve bir anlamda telkin etmesi, şiddeti yoğun bir şekilde sunmasından değil, şiddeti temel almış varolan realitenin anlatılma biçiminden (basının haberi varolan realitenin etiğinin aynısını haklılaştırıp, meşrulaştıran bir biçimde sunması) kaynaklanmaktadır. Yabancılaşmaya, eşitsizliğe ve şiddete dayalı toplumsal hayatı bu görünümlerle algılamak ve bunlarla örülü bir dünyanın betimlemesiyle karşı karşıya bırakılmak durumunda kalan, varolan realiteye karşı alternatif bir realite oluşturulabilmesi mümkün olmadığından, böylece, söz konusu realiteyi olabilecek tek realite olar meşru sayması de gerçekleşmiş olacaktır. Böyle bir sunum şeklinin sistem açısından en büyük yararı, (özellikle kişisel değiştirmeye yönelik olan siyasal şiddetin dışındaki bireysel şiddet hareketlerinin) sistemin sürekliliğine olan katkısında yatmaktadır. “Türkiye örneği incelendiğinde iki tür şiddet uygulaması saptanabilir. Bunlardan ilk, terör (dehşet) öğesini de içeren siyasal şiddet eylemleridir. İkincisi, toplumun geleneksel sosyal kurumlaşmasından, ilişkilerinde kaynaklanan ve kültürel değerlerle beslenen şiddet eylemleridir. Kan davası ve namus cinayetleri (Gazetelerde incelediğimiz ve örneklerini sunacağımız bireysel şiddet olaylarının bazılarında şiddetin nedeni olarak kan gütme ve namus olgusunun gösterilmiş olduğunu söyleyebiliriz) bu tür şiddet eylemlerinin en iyi örnekleridir. Hedefleri özgül bireyler ve/veya da onların ailelerinin üyeleridir. Bunlar toplumun tümünü veya onun ekonomik veya da siyasal sistemlerini değiştirmeye yönelim eylemler değillerdir. Tam tersine, toplumsal yapı yerine, bireysel hedefler seçildiği için, sorunların asıl kaynağı olan toplumsal sistemin vücut yapısıyla sürekliliğine katkıda bulunurlar” (Ergil 1980: 53). |
Şiddetle örülü ilişkilerin yaşandığı böylesi bir realitenin farkına varılmasına yönelik bir eleştiriyi içermeyen bu sunum biçiminin, bir başka deyişle, sözü edilen katkının anlaşılabilmesi, her şeyden önce bu araçların kültürel işlevlerinin ortaya konmasına bağlı bulunmaktadır. Başat/kitle kültürüyle biçimlenen bağımlı konumdaki insanlar, yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli eylem haritasını sunan kitle iletişim araçlarını ya da her sabah okuduğu gazetenin kendisine çizdiği dünya haritasını izleyerek enforme edilen birey konumuna düşmektedir” (Mılls 1974: 436-440-441). “Araçlar gündemi seçmekte, düzenlemekte, vurgulamakta, tanımlamakta ve genişletmektedir. Anlamları ve çerçeveleri (perspektifleri) ağlamakta, çözümler göstermekte, kimi kümeleri, kimi davranış ve değer türleriyle birleştirmekte, statükoyu ve geçerli olan toplumsal denetim sistemlerini haklı göstermekte ve meşrulaştırmaktadır. Dünyadan görüntüleri oluşturmakta ve sonra da bu görüntüler, bizim inançlarımı ve olası eylem kalıplarımızı biçimlendirmektedir. Özellikle bu araçların, okuyucunun şiddete ilişkin değer ve tutumları kadar bu tür olaylarla ilgili algılarını biçimlendirmede oynadığı rol de dikkat çekicidir” (Halloran 1983: 62-84). |
“Basın, haber konularının hacmi nedeniyle, genel olarak suç işlemeyi özendirmekte ve övmekle suçlanmıştır. Gazetelerde suçlara ayrılan yerin önemi ve büyüklüğü ve bu haberlerin yerini korumaya verilen önem, toplumumuzdaki ahlaka aykırı davranışların şaşırtıcı bir göstergesini oluşturmaktadır. Suçu sürekli överek, gazeteler, çok olasıdır ki, kültürümüzü bir suç merkezi çerçevesinde gelişen bir kültür haline sokuyorlar. Bunun sonucu olarak da suç, çoğu kez, gerçekte olduğunda daha sık görülmektedir. Burada önemli olan, basının toplumdaki şiddetin düzeyi üzerinde etkili olduğu ya da şiddet olaylarını oluşmasında tek neden olduğu gibi düşünceden çok, şiddet olaylarını sunuş biçiminin eleştirilmesidir. Böylece, basının şiddet olaylarının doğmasına katkısı ya da şiddet dolu bir ortamın yaratılmasındaki rolünün ortaya konması amaçlanmakta ve bu nedenle, sözü edilen katkı veya rolün anlaşılmasındaki çerçevenin, kitle iletişim araçlarının işlevlerini ve sistem içindeki yerini saptamaya yönelik geniş bir boyutu da içermeye çalıştığı görülmelidir. Bu çerçeve çizilemediği sürece, kitle iletişim araçları ile şiddet olayları arasında basit nedensellik ilişkileri kurulmuş olacaktır” (Halloran 1983: 83). |
Bu konuda James D.Halloran şunları söylüyor: “Her ne kadar bu ve başka savları destekleyecek çok sağlam kanıtlar bulmak olanaklı değilse de, insanların gazetelerde okuduklarının, radyoda dinlediklerinin, televizyonda seyrettiklerinin, toplumumuzdaki şiddetin niteliğine ilişkin görüşlerini etkileyebileceğini varsaymak akla aykırı değildir... Önemli olan, kitle iletişim araçlarının, halkın, şiddet konusu davranışlarla ilgili algılarını etkileme yollarından birine dikkat çekmektedir. Kitle iletişim araçları ise, neyin kabul edilebilir olduğunun ya da olmadığının sınırlarını belirler, aydınlatır, bunlara karşı ilgi uyandırır ve şiddetin niteliğine ve boyutlarına ilişkin algılara yeniden biçim verirler. Bunu yaparken, halkın düzensizliğe karşı tepki göstermekte birleştirir, ortak değerlere inançlarını güçlendirir, yaptırımların uygulanmasını kolaylaştırır ve toplumsal denetimi pekiştirirler. Ama, bunu yapmak için şiddet, toplumda görülebilir olmalıdır. Kitle iletişim araçlarının önemi da zaten buradadır” (Halloran 1983: 62-84). Tam bu noktada, kitle iletişim araçlarının sisteme sürekliliğine olan katkısı, şiddetin kültürel yönden meşrulaştırılması ve içselleştirilmesi yönünde bir işlev yüklenmiş bulunan bir sunumu ön planda tutan bir habercilik anlayışından kaynaklanmaktadır. |
A. Bireysel Şiddet İçerikli Haberlerin Sunumu 1. Yorumsuz Habercilik Anlayışı ve Bu Anlayışa Dayalı Liberal Gazetecilik Geleneğinin İrdelenmesi Kitle iletişim araçlarının, şiddet dayalı bir biçimde çeşitli boyutlarda yaşanan ilişkilerin yer aldığı böylesi bir sistem realitesinin meşrulaştırılması ve içselleştirilmesi konusundaki katkısı; bu araçların, bir yandan, şiddet olaylarını yansıtmada abartı ve saptırmalara başvuran, diğer yandan da, bu olayları kendilerinin yaratmış olan özgül toplumsal bağlam ve somut tarihsel gelişimin dışında bireysel psikolojinin etkenleriyle (saldırgan dürtüler, kıskançlık, cinnet) açıklayan ve de bunları, varolan realitenin etiğinin aynısını haklılaştıran bir haber dili/semantik yapıyla vererek, sonuçta, şiddeti sorunları çözmenin meşru bir yolu olduğu inancını yaratacak bir biçimdeki bir söylemle yerine getirdiği söylenebilir. Bir başka deyişle, basın, bunu, şiddete yönelik olaylar üzerinde yoğunlaşan ve olaylar arasındaki nedensellik bağlarını göstermeyen bir biçimde, şiddet dola olayları ve sorunları sunan, ancak, bunların da, toplumsal yapıdaki değişikliklere bağlı olarak insan müdahalesiyle çözülebileceğini söylemeyen ve bunu söylemeye yönelik çabaları da “yorumculuk” olarak değerlendiren bir “yorumsuz” habercilik anlayışı içinde, abartılı ve magazinleşmiş bir avami ya da gündelik hayatın söylem tarzının kullanıldığı bir sunum şekliyle yapmaktadır. |
2. Bireysel Şiddet İçerikli Haberde Dikkat Edilmesi Gereken Boyutlar Genel hatlarıyla boyutlarını çizmeye çalıştığımız bu sunum biçiminin, daha belirgin ve daha anlamlı bir biçimde ortaya konulabilmesi, söz konusu sunum biçiminin çalışmamıza konu olan şiddet içerikli haberlerde bu alanın kendine özgü yanlarını da dikkate alarak- aldığı boyutların ve yüklendiği işlevlerin gözler önüne serilmesine bağlı bulunmaktadır. “Şiddet ve şiddetle ilgili konulara ilişkin haberlerin kitle iletişim araçlarında yeralış biçimi, olayların anlamlı bir bağlam içine sokulmasını ve suç, suçlu, kurban ve resmi kuruluşlarla ilgili haberin ardındaki gerçek sorunların yeterli bir biçimde anlatılmasını önleyebilmektedir. Olaylar üzerinde yoğunlaşma, kendi başına haberin kimi, yönlerin, diğer yönlerinden daha çok haber değeri kazandırma olasılığına sahiptir. Acil olan ise, dramın nerede olduğu, eylemin nerede yapıldığı ve halkın neyi öğrenmek istediğidir. Bu doğru olabilir ama, sorunun nasıl geliştiğini yeterli bir biçimde anlayabilmek için, güçlü bir temel sağlamaz. Çünkü; şiddet içerikli haberde, suçu yaratan somut toplumsal koşullar gözardı edilerek, bir anlamda, bunlardan yalıtılmış bir biçimde, suçun nedenleri olarak kıskançlık, delice planlar, saldırgan dürtüler gibi bireysel psikolojinin alanına giren konular sunulur ki, zaten bunlar yüzyıllar boyunca varolmuş insana özgü yanlardır. Bu nedenle haberde, hangi toplumsal koşulların ve baskıların, bireyin bu tür dürtü/itkilerini harekete geçirdiğini nedensellik bağları içinde bizlere sunan bir anlatım tarzından uzak bir söylem yeğlenmektedir” (Halloran 1983: 62-84). |
“Kendisini askerde iken hamile kalan karısını delik deşik etti” (Günaydın 01.02.1976: 1). “Başka bir erkekle ilişki olduğunu duyunca karısının bacağını balta ile koparan adam, ‘Keşke iki bacağını da kesseydim... Onun Abdi adında biriyle ilişkisi olduğunu öğrenince fena oldum ve (ayağını keseyim de bir daha evden çıkma) diyerek balta ile ayağını kopardım” (Günaydın 22.03.1976: 1) “Akrabaları, ‘Bu çocuk senden değil’ deyince tabancasını çekip kundaktaki yavrusu ile karısını öldürdü. ‘Utancımdan kimsenin yüzüne bakamıyordum’ diyen Recep Gümüş, karısı Emine’ye, ‘Söyle. Bu piçlerin babası kim?’ diye haykırdı. Genç kadın, ‘Onlar senin çocuğun Recep. İftiralara inanma’ diye inledi. Ama adamın öfkeden gözü hiçbir şey görmüyordu. Recep birden tabancasını çekip ‘Al bu sana... Bu da piçlerin’ diye haykırarak silahını peş peşe ateşledi. Anneleri mezara babaları cezaevine giden üç yavru sokak ortasında kaldı” (Günaydın 23.03.1976: 1). Kıskanç koca ölüm saçtı. Karısının kendisini aldattığını sanan taksi şoförü Sadettin Özküçük, dün Göztepe’yi kana buladı. Önce genç ve güzel karısı Yadigar’ı elleriyle boğup öldüren gözü dönmüş koca, daha sonra karısının aşığı olduğu sandığı Ahmet Kırılmaz’ı kurşunlayarak öldürdü” (Sabah 10.04.1990: 1). “İmam nikahlı eşinin kendisini aldattığı şüphesine kapılınca karısının önce saçlarını, sonra kulaklarını kesti” (Hürriyet 18.05.1990: 3). “Sırttaki sustalı. Kıskanç koca, evini terk eden karısına öfkesinden eşini, kayınvalidesini ve baldızını bıçakladıktan sonra, baldızının 12 yaşındaki kızı Yeter’in sırtına sustalıyı saplayıp kaçtı. Karısının kötü yola düştüğü dedikodularıyla çılgına dönüp bıçağı rastgele saplayan Güney’in kanlar içinde yere serdiği eşi, kayınvalidesi, baldızı ve baldızının kızı mahallenin sakinler tarafından kaldırıldıkları Aydın SSK ve Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı” (Hürriyet 02.05.1990: 3). |
Sözü edilen söylemin, gerçekliğin zaman ve mekan boyutunda yeniden yazılarak oluşturulduğu ve olay kişilerinin yaptıklarının en ince ayrıntıların kadar imgesele doğru kayan bir dille sunulduğu görülmektedir. Bu durumda itle iletişim araçlarının, dış dünyanın mekansal ve zamansal olarak yeniden kurulmasında ve gerçeğin imgesele olan kayışında dış ideolojik işlevler yüklendiği ortadadır. Çünkü; “Kitle iletişimi, haber olgusunun yepyeni bir boyut vermektedir. Yaşanmış gerçeğin yeniden üretimi olan haber, çağımızda nesnel gerçeklikle arasındaki mesafeyi giderek açmaktadır. Haber sahip olduğu özellikler nedeniyle günümüzde giderek imgesele uzanan bir yoluculuğa çıkmıştır. İmgesele asıl el atma kendini gazetecilik anlayışındaki kaymada göstermektedir. Dış dünyayı yeniden kurgulamada rewrıtıngın sınırları zorlayan arayışı, dramatik yapının giderek belirginleşmesi, ideolojik mücadelenin artık boş alan bırakmam kararını açığa vurmaktadır. Haber dili özellikle 1950’lerin başından bu yana büyük bir değişme gösterdi. Bu değişim bir yandan gazete dilinin kendi içinde ortaya çıkarken, bir yandan da haber anlayışındaki değişiklik yeni gazete türlerinin yaşama atılmasına yol açtı... 40 yıl öncesinin dolaysız, yan öğelere ve dramatizasyona yer vermeyen haber dili, bugün artık ortadan kalkmıştır. Dilin bu yeni biçimi, mesajın alımlanma psikolojisini ve dolayısıyla da içeriğini etkilemektedir. Sonunda dil, bir araç olarak mesaja yön veren, onu biçimlendiren ve okuma koşullarını belirleyen bir yapıya kavuşmaktadır” (Özkök 1981: 115-131). |
Şiddet içerikli haberin yapısında, gerçekliğin zaman ve mekan boyutunda yeniden yaratılması ve bunun görsele kayarak şekilde sunumu, dil boyutunda gerçekleşmektedir. Haber dilinde gerçeğin imgesele kayışında önemli bir nokta da, dramatik ve romanlaştırılmış bir yapının başat konumudur. Bu yüzden de basın, duygu yüklü haberleri seçmekte ve duygularla oynayabileceği uç noktaları ele almaktadır. Böylece iletinin alımlanmasının koşullarında, özellikle yansıtma/özdeşleştirme şeklindeki duygu yüklü psikolojik mekanizmalar önemli bir yer tutmaktadır. Aşırı duygu yüklü haberlerin sunulmasında izlenen yöntem ise bu haberleri, bir şok görüntüsü altında dramatik bir boyutta sunmak olduğundan, bu sunumdaki dramın okuyucu tarafından kabul ve rasyonelize edilmesinde mitoslar önemli bir işlev yüklenmektedir. Bir yandan zaman ve mekan boyutunda haberin en ince ayrıntılarıyla tanımlanması –ki bu tanımlamalar özellikle olayın nerede olduğu, nerede yapıldığı, suç, suçlu ve kurbanla ilgili olmaktadır- yeniden yaratılan gerçeğin dramatik ve trajik boyutunun daha iyi belirginleşmesine yol açarken, diğer yandan söz konusu haberin, olayı nedensellik bağları dışında kıskançlık, ihtiras, kör tutkular/istekler gibi psikolojik süreçlerle ve her şeyi bir gizlilik ve anlaşılmazlık boyutunda sunulmasından ötürü, okuyucunun kabul etmesi kolay olmayan bu durumu rasyonelize etmesinde mitoslar (Böylece aşırı duygu yüklü haberlerin yaratacağı şok, şaşkınlık ve husumet, yer alan mitos yoluyla kabul ettirilir ki zaten mitos, insanlara kolay gelmeyen durumları kabul edebilmelerinin meşrulaştırır, hayatın dram olarak yaşanmasını kolaylaştırır. Örneğin; acı çeken sevgili, aldatılan kadın/erkek gibi) devreye girmektedir. Sanki her şey şok edici ve dramatik sunumda –ki bu sunumda şiddet, katliam, vahşet gibi sözcükler ön plandadır- bir yandan olmayacak gibi bir boyutta görülürken, diğer yandan, ayrıntılı ve yan öğelerle örülü kurgulamada her şey olabilir, kabul edilebilir gibi gözükmektedir. |
Haber dilinde bir başka boyut ise, dış gerçeğin görsel boyutta gazeteci tarafından yeniden oluşturulmasında ortaya çıkmakta, bir başka deyişle, olaya yol açan süreçlerde ve olayın gerçekleşme anında olayın öznesi ve tanığı olmayan gazetecinin, olay kişileri adına konuşan söyleminde veya öyküleme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevenin tutarlı ve anlamlı olabilmesi için birkaç habere göz atmamız yerinde olacaktır; “Rüyasında ‘kötü’ gördüğü karısını bıçakladı. Gece rüyasında karısının kendisini başkasıyla aldattığını gören ve bunun etkisinden kurtulamayarak birliğinden firar edip İzmir’e gelen asker koca, 18 yaşındaki eşi Sevim’i bıçakla ağır şekilde yaralamıştır. 15 aylık asker olan Hüsnü Nekiz, 4 gün önce rüyasında karısı Sevim’in kendisini başka bir erkekle aldattığını görmüştür. Yatağından fırlayıp birliğinden firar eden Hüsnü Nekiz, gece İzmir’e gelmiştir. Evde 4 yıllık eşi Sevim ile 3 yaşındaki oğlu Yılmaz’ın şaşkın bakışlarıyla karşılaşan Hüsnü, çocuğunu bir süre sevmiş, yatağına yatırıp uyutmuştur. Daha sonra eşi Sevim’i bahçeye indiren asker firarisi, burada münakaşaya başlamıştır. Karısını öldürmeye teşebbüs eden asker firarisi, pişmanlık duymadığını, namusu için bunu yaptığını (Sabah 06.03.1990: 3) söylemiş ve “çocuğumu düşünüyorum” demiştir. (Hürriyet 01.03.1976: 3). Aynı haber Günaydın’da şu şekilde verilmiş; “Kendisini askerde iken hamile kalan karısını delik deşik etti. İstanbul’daki birliğinden firar ederek, İzmir’e dönen deniz eri Hüsnü Nekiz, “Bana bunu yapmayacaktın Sevim. Beni aldatmaya, hem de arkadaşlarımla yatmaya utanmadın mı?” diyerek bıçağını genç kadının vücuduna defalarca sapladı. Halen İstanbul Kasımpaşa’da vatani görevini deniz eri olarak yapmakta olan Hüsnü Nekiz (22) oturmakta olduğu İzmir’den kendisine geldiği mektuplardan 4 yıl önce sevişerek evlendiği karısı Sevim Nekiz’in (18) arkadaşlarıyla düşüp kalktığını öğrenmiştir. Yaptığı araştırmada karısının bu yoldan hamile kaldığını da duyan Hüsnü Nekiz, birliğinden firar ederek İzmir’e evine gelmiştir. |
15 aylık asker olduğu saptanan Hüsnü Nekiz, gece 23 sularında geldiği evde önce çocuğunu sevip okşamış ve sonra karısını yan odaya çekerek, “Bana bunu yapmayacaktın Sevim. Ben vatani görevimi yaparken beni aldatmaya hem de arkadaşlarımla aldatmaya utanmadın mı?” demiş ve karısının, “Böyle dedikodulara inandın mı?. Dedikodulara inandınsa öldür beni Hüsnü” demesine aldırmayarak elindeki bıçağı rastgele defalarca saplamıştır. Karısının öldüğünü zanneden kıskanç koca, “Seninle ilişki kuranlarda görecekler beni” diyerek elindeki bıçakla ortalıktan kaybolmuştur.” (Günaydın 01.02.1976: 1) “Aşığı ile yakaladığı 13 yıllık eşi Fatma’yı bıçaklayarak yaraladıktan sonra üç yavrusunu da öldürmeye kalkıştığı iddia edilen Garson İsmail Öt’ün çocukları Bülent, Ayşe ve Kadir; “Annemizin çığlıklarıyla uyandığımızda babam çıldırmış gibiydi. Üzerimize yürüdü, bizi de kesecekti, sokağa kaçtık” dediler. İzmir Birinci Sanayi Bölgesi Sitesi’ndeki bir çay ocağında garson olarak çalışan 36 yaşındaki İsmail Öt, saat 21.00 sıralarında Bayraklı Çay Mahallesi’ndeki evine gitti. Karısı 30 yaşındaki Fatma Öt’ü komşusu Ömer Yaman’la birlikte yakalayan garson mutfağa koşup, elinde bıçakla döndü. Ömer Yaman kaçarken, İsmail Öt eşini, “ihanetin bedelini ağır ödeyeceksin” diyerek bıçakladı. Kanlar içinde kalan annelerinin feryadına uyanan 12 yaşındaki Bülent, 8 yaşındaki Ayşe ve 5 yaşındaki Kadir babalarının elinde bıçakla üzerlerine saldırdığını görünce korkudan çığlıklar atarak sokağa fırladılar. Üç yavru, komşular tarafından babalarının elinden kurtarılırken, tekrar eve dönen İsmail Öt, yaralı eşini kucaklayıp sokaktan geçen bir taksiyle hastaneye gönderdi. İsmail Öt, daha sonra elinde bıçakla karakola gidip, “Karımı öldürdüm” diyerek teslim oldu.” (Hürriyet 28.01.1990: 3) “ ‘Zorro Hüseyin’. Kendisini aldattığı şüphesiyle, karısının göğüs uçlarını kesti, cinsel organını dağladı, alnına ‘H’ harfi kazıdı ve kaçtı. Eşinin kendisini aldattığı söylentisiyle çılgına dönen 38 yaşındaki (İsviçre’de dört yıldır çalışan) gurbetçi Hüseyin Şanlı, yarı çıplak yatağa bağlayıp ağzına bant yapıştırdığı karısı Emine’ye, “Beni aldatmanın bedelini çekeceksin” diyerek göğüslerinin ucunu kesti, cinsel organını kızgın demir çubukla dağladı, alnına da ‘H’ kazıyıp kaçtı. |
Korkunç olay, İzmir’in, Eski İzmir semtindeki Limontepe Mahallesi’nde meydana geldiği. Tepecik SSK Hastanesi’nde görev yaparken makas ve sargı bezi pansuman gereçleri çaldığı öne sürülerek işten el çektirilen Hüseyin Şanlı, dört yıl önce turist olarak yurt dışına çıktı. Avrupa ülkelerini bir süre gezen iki çocuk babası Hüseyin, İsviçre’de bir iş bulup yerleşti. Uzun süre ailesiyle görüşemeyen Hüseyin Şanlı, Türkiye’den gelen haberle çılgına döndü. Eşi Emine’nin kendisini aldattığı söylentilerine öfkelenen Hüseyin Şanlı, izin alıp İzmir’e döndü. Pazar günü iki çocuğu 13 yaşındaki Tamer ve 3 yaşındaki Ayşegül’ü kaynanası Mesude Özergüvenlik’e bırakan Hüseyin Şanlı, “Biz Denizli’deki bir arkadaşımıza gideceğiz. Çocuklar sende kalsın” dedi. Evine dönüp 14 yıllık eşi Emine Şanlı’yı yatağa bağlayan gurbetçi, ağzına bant yapıştırdı. Büyük bir soğukkanlılıkla çırılçıplak soyduğu 33 yaşındaki eşinin önce göğüs uçlarını kesen Hüseyin Şanlı, daha sonra cinsel organını kızgın demir çubukla dağladı. Emine Şanlı yatakta kıvrım kıvrım kıvranırken, gurbetçi işkencesini sabaha kadar sürdürdü. Bu arada eşinin alnına kızgın demirle adının baş harfi olan “H”yi kazıyan Hüseyin Şanlı evden ayrıldı. Sabaha karşı kaynanasını telefonla arayan gurbetçi, “Gidin de kızınızın halini görün” dedi ve tüyler ürperten olayı anlattı. İki torunu ve yakınlarıyla eve giden şeker hastası Mesude Özergüvenlik, gördüğü korkunç manzara karşısında baygınlık geçirdi. Çılgın kocanın peşine düşen polis, izine rastlamadı.” (Hürriyet 22.06.1990: 3) |
Sözü edilen sunum biçiminde bir diğer boyut ise, bu sunumun bir şiddet baskısı ve üslubuyla şiddet hakkında her şey, bize yeni bir şiddet üslubuyla sunulmakta ve bu yapılırken, şiddetin tanımlanma ölçü ve düzeyinde yapılan abartı ve saptamalarda özellikle kullanılan sözcükler, deyimler önemli bir işlev yüklenmektedir; Bıçakla delik deşik edilmek, sayılamayacak kadar bıçak darbesi, balta veya satırla doğramak veya parçalara ayırmak, boğazını kesmek, demirle dövmek, kurbanlarının kan gölü içinde bırakmak, tecavüz edip kanını emmek, canavar ruhlu katil, gözü dönmüş çılgın anne, çılgın koca, öfkeden çılgına dönmek veya gözü dönmek, etrafa dehşet saçmak, tüyler ürpertici cinayet, benzeri ancak polisiye filmlerde görülen cinayet zinciri, görülmemiş vahşet, korkunç intikam, ölüm baskını) okuyucuda şok etkisi yaratacak bir biçimde kurgusunun yapıldığı görülmektedir. Sözü edilen durumla ilgili örnekler; “Terör kan kustu. Bahçelievler’de polis otosu tarandı: 3 polis şehit 2 terörist ölü” (Milliyet 11.10.1991: 1). “İstanbul’da dehşet: 11 ölü. PKK yanlısı bir grup Bakırköy’de alışevriş merkezini bastı. Süper Vali Çetinkaya’nın kardeşine ait mağazayı yaktı” (Cumhuriyet 26.12.1991: 1). “İstanbul’da terör vahşeti: 11 ölü. Bölücü caniler güpegündüz Çetinkaya mağazasına bombalarla saldırdılar” (Türkiye 26.12.1991: 1). “Dehşet bombaları. Kapalıçarşı’ya “haberli eylem”. 1 ölü, 7 yaralı Galleria’da ikinci patlama: Korkunç panik, 5 yaralı” (Hürriyet 26.01.1992: 1). “İstanbul’da vahşet: PKK, Kapalıçarşı ve Galleria’ya bomba koydu: 1 kişi öldü, 18 kişide yaralandı” (Sabah 26.01.1992: 1). “Söke’de tüyler ürpertici bir vahşet ortaya çıkarılmış, kaçırdıkları 10 yaşındaki kıza bir mağarada sekiz ay süreyle işkence canavar ruhla karı koca yakalanmıştı. Olaya, beşikteyken söz kesilen Türkan’ın gaddar anne-babasına oğluna vermekten vazgeçilmesi oldu” (Hürriyet 03.02.1976: 1). “Fatih’te tüyler ürpertici cinayet. Liseli kız 50 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Cibali Kız Lisesi birinci sınıf öğrencisi Handan Otak adlı genç kız evlerinin yatak odasında hunharca bıçakla delik deşik edilerek öldürülmüştür” (Hürriyet 15.04.1976: 1). “Liseli kız babasını satırla doğradı. 17 yaşındaki Neriman, ‘babam sevgilimle buluşmamı önlediği için öldürmek istedim’ dedi” (Günaydın 10.02.1976: 1). “Denizli’de kanlı gün. Dün Denizli’de vahşet ve dehşet dolu bir gece yaşandı. Biri daha önce olmak üzere 6 kışı öldürüldü” (Milliyet 07.02.1990: 3). |
“Kaybolan kız paramparça. Ümraniye’de bir ay önce kaybolan İnci Koşar adlı kız parçalanmış olarak bulundu. Baba Koşar, ‘Böyle bir vahşeti kim, nasıl?’ yapar dedi” (Milliyet 06.02.1990: 1). “Bu nasıl anne? Önce öldüresiye dövdü sonra da... 2 çocuğunu yaktı. İzmir’de cinnet geçiren Ruhane Taşdemir adlı kadının evinde önce çığlıklar yükseldi, sonra dumanlar görüldü” (Milliyet 07.01.1990: 1.). “Hafta sonu cinnet. Başkent bir dizi cinayete kurban gitti” (Hürriyet 06.03.1990: 15). “Yedikule’de vahşet. Bir çocuk annesi 28 yaşındaki Hatice İlgi’nin baltayla dört parçaya ayrılmış cesedi oturduğu apartmanın boşluğunda bulundu” (Hürriyet 07.04.1990: 3). “Antalya’da vahşet. İki genç kadın öldürüldü ve yakıldı” (Hürriyet 15.04.1990: 1). “Antalya’da vahşet. Dehşet kurbanı iki kadının önce boğazlandıkları, daha sonra da bacak aralarından yakıldıkları belirlendi” (Günaydın 15.04.1990: 3). “İki çocuğunu ağaca bağlayıp kurşunladı. Gözü dönmüş baba, ‘Sınıflarını geçemeyince beynimden vurulmuşa döndüm... Onları korkutmak istedim. Bu sırada elimdeki av tüfeği patladı’ dedi” (Hürriyet 31.05.1976: 1) “Çamdibi Karakolu’nda 48 saattir gözaltında bulunan eli tüfekli baba Rıza Değirmenci, kendine geldikten ve olayın bilincine vardıktan sonra ilk defa ağlamıştır. Kendisine anlatılanları şaşkınlıkla dinleyen ve iddialar karşısında dili dolanan işçi, ‘Allah kimseye yokluk ve cahillik vermesin’ şeklinde konuşmuştur” (Hürriyet 02.06.1976: 1). “Beşiktaş’lı Ceyhun’un babası, karısını bıçakla kesip öldürdü. Sinir krizleri geçiren sanık olaydan sonra karısının gözlerini oydu” (Hürriyet 24.02.1976: 3). |
Böylesi bir semantik yapılanmayı içeren bu söylem biçiminin, şiddet odaklı insan ilişkilerine dayalı toplumsal sistemde yaşanan sorunları veren, ancak, bu sorunların toplumsal yapıdaki değişikliklere bağlı ve insan müdahalesiyle çözülebileceğini göstermekten uzak bir biçimde menfi olayları yansıtan ve bunlar arasındaki nedensellik bağlarını göstermeyen bir liberal gazetecilik anlayışına ve geleneğine dayandığını söyleyebiliriz. Bu durumda ise basının, bunları göstermeyi amaçlayan bir eleştiriyel söylemi dile getirmeyi “yorumculuk” sayan bir yorumsuz/factual habercilik anlayışı içinde kaldığı söylenebilir. 3. Şiddet İçerikli Haberin Oluşumu Böyle bir habercilik anlayışı, olay üzerinde yoğunlaşan ve olaydaki nedensellik bağlarını göstermekten uzak bir biçimde olayı, onu yaratan toplumsal sistemle olan ilintilerini vermeyecek bir yönde sunumunu gerektirmektedir. Bu çerçevede temel sorunsal, yaşanılan olgulara ilişkin gerçek ve sağlıklı bir bilgilendirmeyi ve onun gerçek yaşamla olan ilintilerini anlamlı bir bütün içinde kavramayı sağlayan açıklayıcı bilgileri içermekten uzak bir biçimde oluşturulan haber ve onun yaratım süreçleri ile nasıl sunulduğu olmaktadır. Burada unutulmaması gereken, gazetede okunan haberin, haber metnini oluşturan gazetecinin ilk yazdıklarından da, olayın gerçek oluşumundan da çok farklılaşmış olabileceğidir. |
Gazeteci haberin oluşum aşamalarını anlatıyor; “Her gazete bürolarında polis telsizleri vardır. Polisiye haberlerin büyük çoğunluğu bu telsizler aracılığıyla yakalanır. Polis muhabirleri gün boyu emniyette dolaşır, orada haber kaynaklarıyla sürekli ilişki içinde olmaya çalışır ve genelde asayiş bürosuna uğrar. Oradaki günlük asayiş (polis) bültenlerini kontrol eder. Yine günlük olarak adliyede bulunmaları gerekir. Bir adliye muhabiri, adliyeye gittiği zaman önce olup-biten bütün olayları öğrenmek için suçüstü savcılığına uğrar” (Göktaş ile 1992’de yapılan röportaj). “Diyelim ki, olayı duyduk, gittik. Olay yerinde ilk söylenen, ‘içeri giremezsiniz’ sözüdür. Çünkü, detektifler içeride öncelikle delil tespit çalışmaları yaparlar, ondan sonra savcı gelir, sonra içeriye gazeteci girer. Bizim için öncelikli öneme sahip olan fotoğraftır. İki tür fotoğraf vardır. Birincisi, yerde yatan ya da cesetler. Onu da ikiye ayırmak gerekiyor; biri kanlar içinde yatan ceset fotoğrafı diğeri üstü örtülü ceset fotoğrafı. Her ikisi de çekilir. Çünkü; gazetenin ve de yazı işlerinin hangisini kullanacağı belli olmadığından ötürü. Muhabir o cesedin bu tür fotoğraflarını çekmeye çalışır. İkinci tür fotoğraf ise, ölen kişinin yaşarken çekilmiş fotoğrafıdır. Bunlar haberin olmazsa olmaz koşullarıdır. Ondan sonra inceleme yapan detektiflerin kimlerin yaptığı konusundaki tahminleri sorulur. Eğer varsa olayın tanıklarıyla o da yoksa komşularıyla konuşulur. Unutmayalım, o sırada doktor gelir, ceset üzerinde neden öldüğü konusunda ön inceleme yapar. Bizde, doktordan cesetle ilgili en ince ayrıntıları öğreniriz. Eğer bu arada katil yakalanmışsa, biz onu göremeyiz. Çünkü, biz gelene kadar ifadesi alınmak üzere götürülmüştür” (Şevkat ile 1992’de yapılan röportaj). |
Tam bu noktada gazetecinin, olayın nedenlerinin anlayabilmesinde en önemli haber kaynaklarından biri olan sanıkla görüşmesi mümkün olamamaktadır. Polisin kendi çalışma biçimi ve soruşturmanın gizliliği bakımından sanıkla gazetecinin yüz yüze gelmesi kısıtlanmaktadır ki bu alan çalışan bir gazetecinin şu saptamasını sunmak yerinde olacaktır; “Zanlıya şu ana kadar hiçbir şekilde gazetecinin konuştuğuna tanık olmadım. Konuşsa bile çok kısa yer veriliyor yani gazeteci ile sanığın yüz yüze gelmesi hemen hemen olanaksız gibi bir şey. Yalnız savcının duruşma aşamasında hazırladığı iddianameden yeni bilgiler elde edilebiliyor. Çünkü; savcı iddianameden önce sanıkla, yakınlarıyla, avukatla çok uzun konuştuğu için iddianamede tüm ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Ancak, gazetecinin iddianameyi aylar sonra okuma fırsatı oluyor. Genellikle olaylar ilk olduğu zaman (bir başka deyişle, ilk olduğu biçimiyle ve o anda elde edilen bilgiler bağlamında) gazeteye yansıyor. Ayrıca, polisin önceden olayla ilgili olarak hazırladığı bültenlerde bulunmakta, ancak bunlar oldukça eksik bilgi ve anlatım yanlışlarıyla dolu oldukları için, bu bültenlerden yararlanarak haber yazmak büyük bir yetenek istemektedir” (Göktaş ile 1992’de yapılan röportaj). |
4. Bireysel Şiddet İçerikli Haberdeki Sunma Biçiminin Yaslandığı Nedenler ve Koşullar Böylesi bir haber halde etme yol ve yöntemiyle karşı karşıya kalan gazetecinin, şiddetin ve sorunların gerçek nedenlerini anlamaya ve anlatmaya yönelik bir çabaya girmesi de mümkün görünmemektedir. Bu durum ise, neredeyse yazılı basında klasikleşmiş bir haber verme biçiminin gelenekselleştiği ya da ilkeleştiği görülmektedir. “Bütün bu doneler toplandıktan sonra sunuş biçimine geleceğim. Şimdi size, cinayet haberlerinde yıllarca oluşmuş bir üslup var. Nedir bu üslup? Genelde basındaki üslup bu. Cinayet haberleri mümkün olduğu kadar en kısa zaman en kolay nasıl yazılır prensibiyle düşünülmüş ve bu sistem bulunmuş. Olaya (habere) müdahale olanağı yok, o kalıp içerisinde sunmak zorundayım işin doğrusu (bu durum) bana kolay geliyor yani olayı anlatmak en kolayı. Bizim için önemli olan olaydır. Öncelikle olaydaki ilginçlik unsurlarına bakılır. Çünkü, artık bir çok cinayet haberi günümüzde gazeteye girmiyor. Örneğin, 71 tane ilden ortalama günde gazetenin İstanbul’daki mutfağına 20 cinayet haberi geliyor. Nedenleri, oluş biçimleri birbirinden farklı 20 ayrı cinayet haberi geliyor. Sonuçta, bu cinayetlerin belki biri çok ilginç olduğu için birinci sayaya yansıyacak. (Bu nedenle) bu haberin gazeteye girebilirlik özelliğini arttırabilen ne tür unsurlar olabilir? diye düşünülüyor. Burada neden konusu ön plana çıkıyor. Namusu için mi öldürüldü, iyi yemek pişiremedi onun için mi öldürüldü. Örneğin, orada yedi bıçak darbesi vardır, haber girsin diye otuz denilir. Bu tür ilginçlik unsurların bakılır. Artık olay yerinde edindiğim izlenimlerden, konuştuğum kişilerden az çok tahmin edebiliyorsunuz yani, olay nasıl olmuştur? Olay, yemek masasında meydana gelmiş, (kişi) bıçaklanmış, katil kaçmış. Şimdi ben bunu burada nasıl sunabilirim? İşte yemek yenildiği anda bilinmeyen bir nedenle çıkan bir çatışma sonucunda işte gözü dönmüş koca, cani koca, masanın üzerinde duran ekmek bıçağını eline alarak, karısının bütün yalvarmalarına rağmen öldürücü darbeleri üst üste bindirdi, filan. Bu sunuş biçimi, haberin okunabilirliğini arttırıyor” (Şevkat ile 1992’de yapılan röportaj). |
Bu durumda klasikleşmiş cinayet haberi kalıbı yazılmış oluyor; “İlk girişe olayın en ilginç boyutu ne ise o verilir, ondan sonra olayın geçtiği mekan verilir, daha sonra muhabir odanın içinde anlatmaya başlar. Yani, odadaki o gerilim okuyucuda da yaşatmak istiyoruz, sanki ona haberi televizyon ekranında gösteriyormuş gibi yani, mümkün olduğu kadar biz istiyoruz ki okuyucu olayın içinde kendini hissetsin, yani, orada yazan benim fakat yaşayan okuyucu olsun yani, mümkün olduğu kadar kendini bu olayın içine vermesini, bir namze tüylerinin diken diken olmasını istiyoruz” (Şevkat ile 1992’de yapılan röportaj). Bu sunum biçiminin, sözünü ettiğimiz tehlikeleri konusunda yeterli bir bilince ve bunun dışında farklı bir sunumu gerçekleştirebilecek bir birikime sahip bir gazetecinin varlığı, sorunun çözümünde onu da aşan koşullar ve mekanizmalar nedeniyle yeterli olamamaktadır. Zaten, olaylara ve sorunlara, şiddete dayalı toplumsal hayatın onlara olağan saydırdığı bir bakış açısı içinde bakmaya alışmış ve onu değiştirebilecek yeterli olanaklara sahip olamamanın getirdiği sorunları, yorgunluğu ve ezikliği yaşayan insanlara, bunun dışında farklı bir sunumla seslenmek, başarıyı “daha çok tiraj” ve “daha çok kar” olarak gören gazete yönetimince “itici” geleceği düşünüldüğünden ve bu kişilerin, belirli bir işbölümü içinde oluşturulan haberin seçimi ve sunumu aşamalarındaki belirleyiciliği göz önüne alındığında, yazılı basının, bu koşullar altında varolan bir yayın politikasını değiştirmesi olası gözükmemektedir. |
Bu durumda basını, aşırı duygu yüklü olaylar üzerinde yoğunlaşan ve bunları kendilerini yaratımı olan toplumsal koşulların dışında bireysel psikolojik dürtülerle açıklayan abartılı ve magazinleşmiş bir üslubu kullanması kaçınılmaz olmaktadır. “(Olayın) nedenini biz çok yüzeysel bırakıyoruz. Kıskançlık diyoruz. Neden kıskanmış bu adam ve bu adamı karısını öldürme aşamasına getiren birtakım olaylar ve süreçler var. Olayın nedenine kıskançlık diyorum ama işte bu nedenin gerisine gidemiyorum. Biz bu olayları gerek gazetenin politikasından, haberin sunuş biçiminden gerekse zaman ve yetiştirme kaygısından atlamak durumunda kalıyoruz. Aslında bu nedenler incelense, haber daha ilginç olacak. Ben onu düşünüyorum fakat İstanbul’da yazı işlerindeki adam onu düşünmüyor” (Şevkat ile 1992’de yapılan röportaj). Aynı haberde yer alan gerçekliğin, zamansal ve mekansal boyutunun yeniden yazımı, nedensellik ilişkileri ve dramatik yan öğelerle süslü anlatımı bakımından yapılabilecek bir gazeteler arası karşılaştırma, söz konusu gerçekliğin ele alınışındaki farklılıkları ortaya koyması bakımından ilginç sonuçlar verebilmektedir; “Kendisi askerde iken hamile kalan karısını delik deşik etti. Halen İstanbul Kasımpaşa’da vatani görevini deniz eri olarak yapmakta olan Hüsnü Nekiz (22) oturmakta olduğu İzmir’den kendisine gelen mektuplardan 4 yıl önce sevişerek evlendiği karısı Sevim Nekiz’in (18) arkadaşları ile düşüp kalktığını öğrenmiştir. Yaptığı araştırmada karısının bu yoldan hamile kaldığını duyan Hüsnü Nekiz birliğinden firar ederek İzmir’e evine gitmiştir” (Günaydın 01.02.1976: 1). “Rüyasında ‘kötü’ gördüğü karısını bıçakladı. |
Gece rüyasında karısının kendisini başkasıyla aldattığını gören ve bunun etkisinden kurtulamayarak birliğinden firar edip İzmir’e gelen asker koca, 18 yaşındaki eşi Sevim’i bıçakla ağır şekilde yaralamıştır” (Hürriyet 01.02.1976: 1). “Sinema oyuncusu dört yerinden bıçaklandı. Polisin verdiği bilgiye göre, bilinmeyen bir nedenden başlayan tartışma, kavgaya dönüşmüş ve iddiaya göre Mustafa Dündar, Zeynep Şahan’ı 4 yerinden bıçakla vurmuş ve kaçmıştır” (Milliyet 26.01.1976: 1). “Seks yıldızıydı. Mustafa Dündar adlı şahsın bıçak darbeleriyle ağır şekilde yaralanan Zeyno Çilem Yeşilçam’ın seks furyasından en çok nasibini alan sanatçılarındandı. Beyzaperdeye “Aşiret Kızı Zeyno” diye tanıtılarak geçen şuh yıldız Zeyno Çilem yaşama savaşı veriyor. Zeyno Çilem’i görmek, onunla birlikte olmak arzusuyla yanıp tutuşan Mustafa Dündar önceki gece genç kadının Nişantaşı Ihlamur yolu üzerindeki evine gitmiştir. Mustafa kapıyı çalmış, Zeyno davetsiz misafiri bir an karşısında bulunca şaşkına dönmüştür. Ancak genç kadın bir şey demeye fırsat bulamadan Mustafa Dündar bıçağı çekmiş, ‘Artık bu iş burada bitecek’ diye bağırmıştır” (Hürriyet 26.01.1976: 1). “Bir leğen için cinayet. Çocukları üşümesin diye komşusunun kömüründen çalan anne öldürüldü. (Olay şöyle oldu); Eşine ilaç vermek istemişti Mustafa Bayfidan. Bodrumdan duyduğu gürültü üzerine telaşla aşağıya indi. Yanına silahını da almıştı Mustafa Bayfidan. Burada komşusu olan kadını kömürlerini alırken görünce çılgına döndü ve ona kanla içinde yere serdi. Mustafa, Emniyet Müdürlüğü’nde komşusunun öldüğünü öğrenince şok geçirmiş, pişmanlık duyguları içinde ağlamaya başlamıştır” (Hürriyet 09.01.1976: 1). “Yarım kova kömür yüzünden katil odu. Sabah sobaya kömür atmak üzere kömür almak için bodruma inen Mustafa Bayfidan, komşusu Hayriye Yapışık’ın elinde bir kova kömür görmüş, tartışma sırasında Hayriye Yapışık, ‘Sana hesap mı vereceğim’ demiştir. Bunun üzerine ikinci kattaki dairesine çıkan Mustafa, tabancasını alarak aşağıya inmiş ve koşusunu tek kurşunla öldürmüştür. Yakalanan 32 yaşındaki katil Mustafa Bayfidan Emniyet Müdürlüğü’nde iki gözü iki çeşme ağladı ve ‘Ben iki çocuk babası bir işçiyim. O kömürü hangi şartlar altında aldığımı kimse bilemez’ demiştir” (Milliyet 09.01.1976: 1). “Görülmemiş Vahşet. Canavar ruhlu Hüseyin Urgancı, önce dostunun sevgilisi Mehmet Yılmaz’ı öldürdü. Daha sonra dostu Fatma Bulut ve iki kızını boğup pamuk tarlasına gömdü. Denizli’deki vahşet, cinayetin suç ortaklarından Abdullah Bölükbaşı’nın vicdan azabı duyarak olayı ihbar etmesiyle ortaya çıktı. Korkunç cinayetleri işleyen Hüseyin Urgancı ve kendisine yardım eden iki arkadaşı, yakalanarak gözaltına alındı... Hüseyin Urgancı ile beraberliğini uzun süre sürdüren Fatma Bulut bu arada evlerinin yanında oturan evli ve iki çocuk babası bakkal Mehmet Yılmaz’la ilişkiye girdi. |
Bu ilişkinin farkına varan çılgın aşık, sevgilisini beraberlikten vazgeçiremeyince arkadaşları 39 yaşındaki Vahit Keskin ve 25 yaşındaki Abdullah Bölükbaşı ile birlikte, sekiz ay önce akşam saatlerinde dükkanını kapatıp evinin yolunu tutan Mehmet Yılmaz’ın önünü kesti. Urgancı ve arkadaşları, bakkalın başına ****la vurup öldürdüler, daha sonra da Esentepe Mahallesi’ndeki boş bir araziye gömdüler. İlişkide bulunduğu bakkalın ortadan kaybolmasından şüphelenen Fatma Bulut, olayın üzerinde ısrarlı durmaya başladı. Fatma Bulut, dostu Hüseyin Urgancı’yı sıkıştırınca bakkal sevgilisinin öldürüldüğünü öğrendi. Hüseyin Urgancı ve arkadaşları, Çaybaşı mahallesindeki evinde 47 yaşındaki Fatma Bulut, kızları 14 yaşındaki Fatma ve 17 yaşındaki Duygu’nun içkilerine zehir karıştırdı. Anne ve iki kızı baygınlık geçirince, Hüseyin Urgancı iki arkadaşının yardımıyla sevgilisini ve çocuklarını önce iple boğdu, sonra da Merkez’e bağlı Kumkısık köyü yakınlarındaki pamuk tarlasına gömdü” (Hürriyet 07.02.1990: 3). “Bir ihanet, dört can aldı. Yasak aşk katliamı. Denizli’deki benzeri ancak polisiye filmlerde görülen cinayetler zinciri şöyle gelişti; Fatma Bulut, iddiaya göre bir yıl kadar önce mahallenin genç bakkalı Mehmet Yılmaz ile ilişki kurdu. Ancak Hüseyin Urgancı olayı öğrenmekte gecikmedi. Karısı ile Mehmet’i bir süre izledikten sonra korkunç planı hazırladı. Hüseyin Urgancı karısı ile kızlarının evde olmadığı bir sırada Mehmet Yılmaz’ı bir bahane ile eve çağırdı. Çayına uyuşturucu koyarak bayılttığı Mehmet Yılmaz’ı arkadaşı Vahit Keskin ile boğarak öldürdü. İki cani bakkalın cesedini şehir yakınlarındaki bir tarlaya götürerek gömdüler. Hüseyin Urgancı aşırı derecede sarhoş olduğu bir gün, karısına ‘Mehmet’in seninle ilişkisi vardı, bu nedenle onu öldürüp gömdüm’ dedi. Durumu kızları Duygu ve Fatma Başar’a anlattı. Anne ile kızları plan yaparken, kendileri için hazırlanan korkunç sondan habersizdi. Hüseyin Urgancı bir ara karısının ve iki üvey kızının yemeklerine kuvvetli bir uyuşturucu koydu. Yemekten sonra kendilerinden geçen Fatma Bulut ve iki kızı, Hüseyin Urgancı ve Vahit tarafından boğularak öldürüldü. Katiller daha sonra kendilerine yardım etmesi için Abdullah Bölükbaş isimli gençle anlaştılar. Cesetleri çarşaf ve battaniyelere saran caniler şehir dışında bir pamuk tarlasına gömdüler” (Günaydın 07.02.1990: 3). “Bu nasıl anne? Önce öldüresiye dövdü, sonra da 2 çocuğunu yaktı. İzmir’de cinnet geçiren Ruhane Taşdemir adlı kadının evinden önce çığlıklar sonra da dumanlar yükseldi. Gözü dönmüş çılgın anne, iki çocuğunu salonun ortasına yatırmış ve üzerlerine kor ateş atarak yakmıştı. Bayraklı 1620 sokak 40 numaralı evlerinde çocukları ile birlikte yemek yiyen anne Ruhane Taşdemir bilinmeyen bir nedenle cinnet geçirdi. Eline sobayı karıştırmakta kullandığı demir çubukları alan kadın, çocukları öldüresiye dövmeye başladı. |
Kendinden geçen çocuklarının üzerlerine sobada bulunan korları döken acımasız anne 5 yaşındaki Esra ve 7 yaşındaki Ahmet’in ölmesini bekledi. Büyük bir soğukkanlılıkla eline demir çubuğu alarak komşusuna giden Ruhane Taşdemir’in durumundan şüphelenen Fevzi Parmaksız, olayın yaşandığı eve giderek kapıyı açtı ve korkunç manzarayı gördü” (Milliyet 07.01.1990: 1). “İki çocuğunu ateşle yaktı. Cinnet geçiren İzmirli anne, gürültü yapıyorlar diye yanan sobanın ateş dolu kovasının çocuklarının üzerine boşalttı. İzmir Bayraklı Orman sahası semtinde Ruhane Taşdemir adlı çılgın anne, oyun oynarken gürültü yapan 5 ve 7 yaşındaki iki çocuğunu demirle dövdü, bununla da yetinmeyerek yanan sobanın kovasında bulun kor halindeki kömürleri üzerine dökerek öldürdü. Ruhane Taşdemir, daha sonra hiçbir şey olmamış gibi gezmeye gitti. Bu arada evden çıkan dumanları görerek içeri giren komşular 7 yaşındaki Ahmet ile 5 yaşındaki Esra’nın cesedini bulunca dehşete kapıldılar” (Sabah 07.01.1990: 3). “Antalya’da Vahşet. İki genç kadın bıçakla doğranarak öldürüldü. Genç bir adam ise delik deşik edilmiş halde ağır yatıyordu. Bir sigorta şirketinin acentalığını yapan 40 yaşındaki Cebrail Aykurt, önceki gece geç saatlerde bürosunda sevişirken yakaladığı karısı Hatice’yi bıçakla öldürdü, kardeşi Hüseyin Aykurt’u da bıçakla ağır yaraladı. Olay sırasında kendisine mani olmak isteyen 20 yaşındaki sekreteri Filiz Cüru’yu da bıçakla boğazını keserek öldüren gözü dönmüş koca, arkasında iki ölü ve can çekişen bir yaralı bırakarak kaçarken, bürosunu da ateşe verdi” (Hürriyet 15.04.1990: 1). “Yasak Aşk Cinayeti. Antalya’da meydana gelen korkunç cinayet esrarının koruyor. Yangından yaralı olarak kurtulan Hüseyin Aykurt yoğun bakımda. Sigortacılık yapan Cebrail Aykurt’un dedikodular yüzünden karısı ve sekreterini öldürüp, kardeşini bıçakladıktan sonra binayı ateşe verdiği bildiriliyor” (Milliyet 15.04.1990: 3). “Karısın boğdu, kuşkulandığı adamı vurdu, bir kişiyi yaraladı. Polis ve görgü tanıklarından edinilen bilgiye göre Göztepe Çemenzar sokak Dinsiz Çıkmazı’nda oturmakta olan taksi şoförü Sadettin Özküçük önceki akşam, akli dengesi bozuk olduğu söylenen eşi Yadigar Özküçük ile tartıştı. Tartışmanın ilerlemesiyle cinnet geçiren Sadettin Özküçük, bir çocuk annesi eşinin ellerini arkadan bağlayarak boğdu. Olaydan sonra 6 aylık oğlu Soykun’u yanına alıp akrabalarına götüren taksi şoförü yakınların hiçbir söylemeden Çemenzar sokaktaki evine döndü. Geceyi ölü eşinin başında geçiren Sadettin Özküçük, sabah olunca tabancasını alıp evden çıktı. Silahını çekerek 50 yaşındaki tüccarın üzerine yürüyen Sadettin Özküçük, Kırılmaz’ın kaçmaya çalıştığını görünce ateş etmeye başladı. Kırılmaz bacağından vurulup düştü. |
Yaşlı tüccarın yerde kıvrandığını gören taksi şoförü Sadettin Özküçük, bir kurşunu da beynine sıktı. Bu sırada olayı gören hamal Zorba Çetiner’e, ‘Sen karışma, bu bir namus meselesi’ diye bağıran Özküçük daha sonra silahını ateşleyerek hamalı bacağından vurdu” (Milliyet, 10.04.1990, s.1). “Kıskanç koca ölüm saçtı. Göztepe’deki korkunç olay şöyle gelişti; Evlendiği günden beri karısını sokağa dahi çıkartmayan taksi şoförü Sadettin Özküçük, dün sabah tartıştığı karısına, ‘Git, beni aldattığın adamı bulup buraya gel’ diye bağırdı. Kocasının bu tutumu karşısında şaşkına dönen genç kadın, biraz sokaklarda dolaştıktan sonra geri döndü. Şüphe ve öfkeden çılgına dönmüş bir halde olan Sadettin Özküçük, karısının üzerine saldırarak kıyasıya dövdü. Ardından boğazını sıkarak öldürdü. Çılgın koca doğruca koleksiyoncu Ahmet Kırılmaz’ın dükkanına gitti. Özküçük’ün elinde silahla dükkanına geldiğini gören Ahmet Kırılmaz kaçmaya başladı. Kırılmaz’ın peşinden koşan Özküçük, Göztepe pazarında kıstırdığı iki çocuk babası 42 yaşındaki konfeksiyoncuya kalabalığın gözleri önünde delik deşik etti” (Sabah 10.04.1990: 3). |
5. Bireysel Şiddet İçerikli Haberdeki Sunum Biçiminin Dönemsel Olarak Karşılaştırılması 1976 yılının ilk altı ayı ile 1990 yılının ilk altı ayı olmak üzere hepsi incelenen bu tür haberlerdeki sözü edilen söyleme verilebilecek örnekler, bir hayli fazla olmakla birlikte, haber kalıbı/haber kipi açısından benzer özellikler göze çarpmaktadır. “Dili kullanma açısından 1960’lardaki üslup ile şimdiki üslup bir değil, farklı birtakım şeyler var. Haberlerde dil kullanma açısından 1975-1976’lara kadar –mişli geçmiş zaman (yapmıştır, etmiştir) kullanılıyordu. Şimdi ise haberlerde –dili geçmiş zaman (yaptı, etti) kullanılıyor. Bu anlamda bir üslup farklılığı doğdu ama veriliş biçimi açısında haberde yine bir şey değişmedi, yani 1960’larda cinayet haberini nasıl veriyorsan şimdi de aynı şekilde veriyorsun” (Şevkat ile 1992 tarihinde yapılan röportaj). Haber dilinde benzer bir diğer boyut ise, dış gerçeğin görsel boyutta gazeteci tarafından yeniden yaratımı sırasında ortaya çıkmakta, bir başka deyişle, olaya yol açan süreçlerde ve olayın gerçekleşme anında, olayın öznesi ve tanığı olmaya gazetecinin, olay kişileri adına konuşan söyleminde/öyküleme biçiminde kendini göstermektedir. Bunun sağlanabilmesi, bir anlamda, bireysel şiddet içerikli haberlerde fiillere ancak, “-yordu” ve “-mıştı” ekleriyle bir yer verilmesi yoluyla sağlanmaktadır. |
Haber dilinde görülen “yordu” lu anlatımla kendini gösteren söylemin gördüğü işlev konusunda Nurdan Gürbilek şunları söylüyor; “Herhangi bir olayın “-yordu” kipiyle anlatılması, anlatanın o olay hakkında bilinebilecek her şeyi bildiği, yaşamışçasına bildiği, tanıdığı iddiasını içerir. “Yordu”lu fiilin gerçekleştirdiği, olayları dışardan gözleyenin cümlesini inanılır kılmak, imajın haberi önceleyişindeki tuhaflığı hafifletmek, kurgusallığa bir gerçeklik, bir içeridenlik, bir hayat kazandırmak, fiilsiz sözün kendisini bir hayatmışçasına hikaye etmesini sağlamaktır. Böylece basın kendi kurgusallığına, tanıdıklığın ve yaşanmışlığın kipi olan şimdiki geçmiş zamanla hayat kazandırmayı dener; fiilsiz söze, sanki bir şeyle oluyormuş haberi yazan da anları geçerken görmüş gibi, bir hikaye canlılığı kazandırmayı dener” (Gürbilek 1992: 46-47). |
Bu ve buna benzer işlevleri yerine getirdiği düşünülen söylemin, yazılı basında, verdiğimiz örneklerde de görüleceği gibi yaygın bir biçimde ve etkinlikle kullanıldığı görülmektedir. “Handan ölüme kapıyı böyle açtı. Cibali Kız Lisesi’nin güzel öğrencisi 16 yaşındaki Handan Otak, her zaman olduğu gibi Çarşamba günü 13.30’da arkadaşlarıyla birlikte güle oynaya 4-D sınıfından çıkmış, Fatih’teki evine yürüyerek geliyordu... Yaşına göre biraz kısaydı. Fakat çabuk gelişmesi ve güzelliği nedeniyle erkeklerin ilgisinin üzerinde toplanmasına alışmıştı. Evlenmek için erkendi fakat erkek arkadaşları vardı... Aklına hemen Nejat geldi. Evlenecekse mutlaka onunla olmalıydı. Güzel Handan Halıcılar Caddesi, Okumuş Adam sokak 26 sayılı apartmanın önünde arkadaşlarıyla birlikte durup bir süre daha konuştu. Handan arkadaşlarıyla vedalaşıp saat 14.00’de dördüncü katta kendilerine ait olan daireye girdi. Handan üzerini değiştirdikten sonra hemen dersin başına oturmadı. Uzun süreden beri kendisini rahatsız eden telefonlar ve Murat marka otomobilli genç aklını kurcalıyordu... Ayrıca geçenlerde bir de telefon gelmişti... Handan kapıdan gelen ses üzerine derslerinden başını kaldırdı. Kapıda eve sık sık gelen bir tanıdık vardı. Onu içeriye alabilirdi (Bu noktada çeşitli fikirler ileri sürüldü. Detektifler de gelen caninin Handan tarafından tanınan bir kişi olduğu kanaatinde fikir birliğine varmışlardır). Gülümseyerek kapıyı açtı. Ölüme “Hoş geldin” dediğini bilebilir miydi? Cani, güzel Handan’ın açtığı kapıdan elini kolunun sallayarak içeriye girdi. Evde cereyan eden olaylardaki esrar perdesi henüz aralanmadı... Detektiflerin birleştiği kanaate göre olay şöyle cereyan etti; Handan içeriye misafiri buyur ettikten sonra bilinmeyen bir nedenle mutfağa girmiştir. Aralarında cereyan eden konuşmalarından sonra mutfağa giren cani orada gördüğü ekmek bıçağını kaparak Güzel Handan’ı tehdit etmiş, boğuşma sırasında da Handan hafif yara almıştı. (Yerdeki toplu kan izleri bunu gösteriyor) Handan karşısındakinin sapık isteklerine karşı çıkmış, onunla mücadele ediyordu |
Beklemediği bir anda ve ummadığı bir şahıstan böyle bir teklif gelmesi onu çılgına çevirmişti. Bu arada bıçaklı katilin eli kesilmişti (Buzdolabı üzerinde iki ayrı gruptan kan izleri bulunmuştu). Handan yaralı bir vaziyette sapığın elinden kurtuldu ve bir ihtimale göre çantasından para kaptığı gibi telefona koştu... Fakat cani yetişip güzel ve hafif Handan’ı bir kuş gibi kaldırıp, onu anne ve babasının yatak odasına attı. Handan feryat ediyor. Fakat sesini duyuramıyordu. Yatak odasının bitişiğinde Raks sinemasının ve diğer evlerin duvarları yükseliyor, sesin odada boğulmasına sebep oluyordu. Sapık, güzel Handan’ın eteğini ve külotunu parçaladı. Genç kız boyun eğmiyordu. Katil çılgına döndü, hınçla bıçağı vurdukça vurdu. Fakat arzusuna nail olamadı. Sapığın üstü başı kan içinde kalmıştı. Yüzünde de tırnak izleri vardı ve ayrıca eli hafifçe çizilmişti. Bıçak tutan kanlı ellerini büyük bir soğukkanlılıkla mutfakta yıkadı” (Hürriyet 18.04.1976: 1). |
Aynı haberin Günaydın’da verilişi; “Namusu uğruna can verdi. Cinayet masasının telefonu üç defa acı acı çaldı. Nöbetçi polis her zamanki kendisini tanıtarak, “Buyurun cinayet masası” dedi. Telefonda ince sesli taşra şiveli biri, “Fatih Halıcılar Caddesi’nde cinayet var, haberiniz yok mu?” diyerek kapattı. Saat 18.30’du... Polise yapılan ihbar doğruydu. Canavar ruhlu katil henüz bir gonca kadar güzel, melek kadar temiz ve arkadaşları tarafından gerçekten çok sevilen lise birinci sınıf öğrencisi 15 yaşındaki Handan’ı, evinin içinde 30’dan fazla bıçak darbesi ile vura vura öldürmüştü. Öldürdükten sonra da polise telefon ederek, soğukkanlılıkla cinayeti ihbar etmişti... Zaman ilerledikçe olayın esrar perdesi çözüleceğine kapanıyordu... Yetkililerin yaptığı açıklamaya göre evde büyük bir mücadele olduğu aşikardı... Kan izlerine bakılırsa mutfakta başlayan boğuşma salona ve yatak odasına kadar devam etmişti. Çok büyük bir ihtimalle kendine saldıran eli bıçaklı canavara karşı koyan Handan bu uğurda canını vermişti” (Günaydın 16.04.1976: 1) 1990 yılından birkaç örnek; “Kıskanç astsubay hemşire eşi ile doktoru öldürdü. Balıkesir Ordudonatım Okulu’nda görevli Astsubay Üstçavuş Ahmet Sezer, ilişki kurduklarıyla iddiasıyla (ayrıca haberin bir yerinde ilişki kurduklarından şüphelendiği şeklinde veriliyor) doğumevinde çalışan eşi Handan Sezer ile Dr.Adil Güneri’yi yaylım ateşine tutarak öldürdü. Cinayetten sonra, ”Namusumu temizledim” diyerek teslim olan Ahmet Sezer tutuklandı. Olay, dün saat 11.30 sıralarında meydana geldi. Astsubay Ahmet Sezer hastane bahçesinde gördüğü Doktor Adil Güneri’ye üç el ateş etti... Eşini servis odasında bulan astsubay, Handan Sezer’i üç kurşunla öldürdü. Bu sırada Adil Güneri’nin hastaneye yetiştirilmek üzere ambulansa taşındığını gören Ahmet Sezer, “sen daha ölmedin mi?”diyerek başına bir kurşun daha sıkıp öldürdü” (Hürriyet 21.04.1990: 18). |
“Astsubayın ölüm baskını. Balıkesir Ordu Donatım Okulu’nda görevli Astsubay Üstçavuş Ahmet Sezer, hemşire olan eşiyle yasak ilişki kurduğu kuşkusu üzerine dün hastaneye gelerek Dr. Adil Güneri’yi beylik tabancasıyla vurdu. Daha sonra eşinin odasına giden çılgın astsubay, “Handan hakkını helal et, namusumu temizlemeye geldim” diyerek eşini de vurup öldürdü. Hastaneden çıkarken doktorun yaralı olduğunu gören astsubay, bu kez gidip alnından vurarak öldürdü ve gidip karakola teslim oldu” (Milliyet 21.04.1990: 1). “Çifte Cinayet. Taksi şoförünün cinneti. Göztepe’de Çemenzar Sokak’ta oturan Sadettin Özküçük adlı taksi şoförü, önceki gece eşiyle tartışırken cinnet geçirerek akli dengesinin bozuk olduğu söylenen karısını, ellerini bağladıktan sonra boğarak öldürdü. Olaydan sonra altı aylık oğlunu akrabalarının yanına götürerek geceyi kurbanının başucunda geçirdi. Sabah olunca sokağa çıkan Sadettin Özküçük, sokakta yürüyen Ahmet Mustafa Kırılmaz adlı tüccara, karısıyla ilişkisi olduğu şüphesiyle tabancayla ateş etmeye başladı. Kurşunlardan tüccarla Zorba Göçener adlı hamal yaralandılar. Tüccar Kırılmaz’ın yerde kırıldığını gören çılgın şoför, bu kez başına ateş ederek öldürdü. Polis ve görgü tanıklarından edinilen bilgiye göre, Göztepe Çemenzar sokak, Dinsiz Çıkmazı’nda oturmakta olan taksi şoförü Saddetin Özküçük, önceki akşam, akli dengesi bozuk olduğu söylenen eşi Yadigar Özküçük ile tartıştı. Tartışmanın ilerlemesiyle cinnet geçiren Sadettin Özküçük, bir çocuk annesi eşinin ellerini arkadan bağlayarak boğdu. Olaydan sonra 6 aylık oğlu Soykun’u yanına alıp akrabalarına götüren taksi şoförü, yakınların hiçbir şey söylemeden Çemenzar sokaktaki evine gitti. Geceyi ölü eşinin yanında geçiren Sadettin Özküçük, sabah olunca yanına tabancasını da alıp evden çıktı. Dinsiz Çıkmazı’nda ilerleyen taksi şoförü, Ahmet Mustafa Kırılmaz adlı tüccarı görünce, benzetti. Silahını çekerek 50 yaşındaki tüccarın üzerine yürüyen Sadettin Özküçük, Kırılmaz’ın kaçmaya çalıştığını görünce de ateş etmeye başladı. Ahmet Mustafa Kırılmaz bacağından vurulup düştü. Yaşlı tüccarın yerde kıvrandığını gören taksi şoförü Özküçük, bir kurşun da beynine sıktı. Bu arada olayı gören hamal Zorba Göçener, cinayete engel olmak istedi. Zorba Göçener’e, “Sen karışma, bu bir namus meselesi” diye bağıran Özküçük, daha sonra silahını ateşleyerek hamalı bacağından vurdu” (Milliyet 10.04.1990: 1). “Kıskanç koca ölüm saçtı. Karısının kendisini aldattığını sanan taksi şoförü Sadettin Özküçük, dün Göztepe’yi kana buladı. Önce genç ve güzel karısı Yadigar’ı elleriyle boğup öldüren gözü dönmüş koca, daha sonra karısının aşığı olduğu sandığı Ahmet Kırılmaz’ı kurşunlayarak öldürdü. Göstepe’deki korkunç olay şöyle gelişti; |
Evlendiği günden beri karısını sokağa dahi çıkartmayan taksi şoförü Sadettin Özküçük dün sabah tartıştığı karısına, “Git beni aldattığın adamı alıp buraya gel” diye bağırdı. Kocasının bu tutumu karşısında şaşkına dönen genç kadın, biraz sokaklarda dolaştıktan sonra geri döndü. Şüphe ve öfkeden çılgına dönmüş bir halde olan Sadettin Özküçük karısının üzerine saldırarak kıyasıya dövdü. Ardından da boğazını sıkarak öldürdü. Ağlamaya başlayarak 4 aylık oğlu Serkan’ı karısının cesedi yanına bırakan Özküçük sonra sokağa fırladı. Çılgın koca doğruca kolleksiyoncu Ahmet Kırılmaz’ın dükkanına gitti. Özküçük elinde silahla dükkanına geldiğini gören Ahmet Kırılmaz kaçmaya başladı. Kırılmaz’ın peşinden koşan Özküçük, Götepe Pazarı’nda kıstırdığı iki çocuk babası 42 yaşındaki konfeksiyoncuyu kalabalığın gözleri önünde delik deşik etti. Bu sırada kendisine engel olmak isteyen pazarcı Zorba Geçenesin’i de ayağından yaralayan katil koca, sakin bir şekilde evine gitti. Karısının cesedi yanında ağlayan 4 aylık Serkan’ı son defa bağrına basan Özküçük, oğlunu ağabeyi Halil Özküçük’e emanet ettikten sonra silahıyla birlikte Göztepe Polis Karakoluna teslim oldu” (Sabah 10.04.1990: 1). |
6. Yorumsuz Habercilik Anlayışına Dayalı Liberal Gazetecilik Geleneğinin Altında Yatan Nedenler Görüldüğü gibi, yazılı basın aşırı duygu yüklü ve uç noktalara kayan şiddet ve sapkınlık dolu olayları, nedensellik bağlarını göz ardı edecek biçimde yansıtırken abartma ve saptırmalara başvurmaktadır. “Böylesi bir tutum, çokça vurgulandığı gibi sadece kasıtlı bir bakıştan kaynaklanmamaktadır; kanımca işin içine bir çeşit mesleki deformasyon girmektedir. Habercilik mesleğinde ilgiye değer olan sıra dışı olaydır. Her şeyin tıpatıp bir önceki gibi gittiği ortamlar rutin ile eşanlamlıdır. Sözü edilmeye değmez, meslek üyelerince” (Uğur 1991: 13-22). Sözü edilen hikaye ediş ve veriş biçimi, çağımız insanının yaşam üslubuna ve kültürüne denk düşmektedir. Zaten çağımızdaki insanın, yaşamı bir bütünlük içinde anlamlandırabilecek bir bütüncül yaşam olarak değil de, bölük-pörçük (fragmanlara ayrılmış) ve şokla şeklinde algılamak durumunda bırakılmış bir hayat olarak yaşamak durumunda kaldığı söylenebilir. İşte kitle iletişim araçlarının yaymış olduğu rapsodik/mozaik kültür türü, insanın yaşamı kendi gerçekliği içinde ve bir bütün olarak bilişsel düzeyde (ampirik algılama ve yanılsamadan uzak bir düzeyde yaşama eleştiriyel bir gözle bakabilme) algılamasına ve dışardan aldığı data/verileri, kendi yaşam-deneyimleri aracılığıyla özümsemesine engel olan sistemin yaşam üslubuna denk düşmekte ve desteklemektedir. Çağdaş iletişim araçlarının yaydığı bu kültürü oluşturan öğelerin ussal bir sıralamadan yoksun olduklarını ve birbiriyle bağlantısız bir yapı oluşturduklarını söyleyebiliriz” (Uğur 1991: 13-22). |
“Bugün için kitle iletişim araçlarıyla ve bu araçlarda üretilen kültürle doğrudan sistem satılmaktadır... Hiç kuşkusuz kitle kültürü çerçevesinde demokratikleştirici ve özgürleştirici öğeler taşıyan yapıtlara da rastlanabilir. Gelgelelim, üretilen yapıtla alımlanan yapıt bambaşka şeyler olmuşlardır. Şu nedenle; aracın bütününde ürettiği ideoloji ve yapıtı sunuş biçimi, yapıtta içerilen düşünceyi kendiliğinden biçimde dönüştürür ya da çarpıtır” (Oktay 1990: 68-75). Kitle iletişim araçlarının bu şekilde kullanılmasının gerisinde, bu sahanın hem kendi yapısından hem de işlevlerinden dolayı, bir yandan kitlelerin yönlendirilmesinde taşıdığı potansiyellerden diğer yandan da karlılıklarından ötürü (ve bu sahanın getirdiği ekonomik maliyetleri de göz önüne alarak) büyük sermaye/finans çevrelerinin egemen olma savaşları gizlidir. Bu durumda bilgilenme ve iletişim olanakları uluslar arası alanda çalışan tekellerin denetimine girmiştir. “Kaldı ki, çağdaş teknolojik gelişme de ideolojik araçların özellikle kitle iletişim araçlarının kolay ve etkili bir biçimde kullanabilmelerini olanaklı kılmıştır... Kitle iletişim araçlarının böylesine yaygınlaşıp gelişmelerinin nedenlerinden biri de onların ekonomik etkinlikleri ile ilgilidir. Çünkü, kitle iletişimi kısa sürede bir endüstri olmuş, yaygınlaşıp, tekellerin hegemonyası altına girmiştir” (Kazancı 1981: 415-436). |
Böylece, uluslar arası yayıncılığın getirdiği teknolojik ve bunun ekonomik maliyetlerini karşılayabilecek güce sahip olan uluslar arası haber ajanslarının, her türlü haber ve bilgiyi kendi merceklerinden geçirerek verdikleri gerçeğini gözden uzak tutmamalıyız. Böyle bir “iletişim”de hatta, “Batı toplumlarındaki insanlar, üçüncü dünya ülkelerinde olup-bitenler hakkında bildikleri şeyleri genellikle Batı’daki gazeteciler aracılığıyla öğrenmektedir ve üstelik bunlar da son derece yetersiz kalmakta hatta çarpıtılmaktadır” (McPhall 1990: 141-164). Dünya üzerindeki enformasyon aktarımının ileri enformasyon teknolojisine sahip ülkelerden, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere doğru dengesiz ve tek yönlü iletişim şeklinde aktarılarak gerçekleştirildiği ortadadır. Çünkü, “ ‘Beş büyükler’ olarak bilinen AP. UPI, Reuter, AFP ve TASS gibi beş uluslar arası haber ajansı, tüm dünyadaki haberlerin % 90’ının üretmektedir. Dünya çapında önemli gazete ve dergilerin tümü ABD, Fransa ve İngiltere’de yayınlanmaktadır. Televizyon haberlerinin çoğu, ABD’deki UPI ve VIS News ile İngiltere’deki BBC ve ITN (Independent Televısıon News) gibi tüm dünyadaki haber tekelini ellerinde tutan televizyon kuruluşları tarafından üretilmektedir” (McPhall 1990: 141-164). |
Aslında bu dengesiz ve tek yönlü iletişimin temeli, uluslararasındaki eşit olmayan ekonomik, siyasi ve kültürel gelişmeden kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede Türk basını’nın haberde dışa bağımlılığını göstermesi bakımından birkaç istatistiki bilgi anlamlı olacaktır sanıyorum; “Dış haberlerin yüzde 83.5’inin kaynağı yabancıdır. Dış haberlerin yüzde 23.5’i AP, AFP, RTR ve TASS’dan oluşan dört büyük haber ajansına aittir. Türk basınının, yayımladığı dış haberlerde, kendi kaynaklarının payı sadece yüzde 16.5’dir. dış haberler içinde tüm gelişmiş ülkelerin payı yüzde 52.4, gelişme yolundaki ülkelerin payı yüzde 17.6. dış haberlerin yüzde 17.2’si sadece ABD ile ilgili gelişmelerden söz etmektedir” (Adil 1991: 136). Bu yapı içinde, “Hangi yüksek ilkelere ulaşılmak istenirse istensin, okuyucuların, dinleyicilerin ve seyircilerin sayılar ve reklam ekonomisi, bu değerlerin ve onların belirlediği haberlerin biçimlenişinde önemli bir rol oynamaktadır” (Halloran 1983: 62-84). Böylece bilginin ve haberin kar amacı karşısında ikincil bir konuma düştüğünü özellikle haber başlıklarında görmemiz mümkündür; Başlık haberin tamamlayıcısı olmaktan çıkarak kendi başına özerklik kazanmıştır. Böyle bir uygulama her şeyden önce okumak için fazla zamanı olmayan ve olayın nedenini değil, kendisini merak eden okuru, şöyle bir başlığa baktıktan sonra haberi okumak ihtiyacında olmayan bir boyuta indirgendiği söylenebilir. Böylesi bir sorunsalın çözümü, bu alanda çalışan personelin meslek etiği açısından pek öncelikli görülmemektedir. Bir yandan, “Kitle iletişiminde yer almış olanlar, halkın ne istediğini biliyor ve biz de onu sunuyoruz diyorlar. Kuşku yok ki, çokları haberlerinin, eylemlerle dolu, olaylara yönelik, canlı eğlendirici, hatta sansasyonel ve şiddet yer verici nitelikte olmasını arzu eder. Bu tür bir malzeme, çeşitli kimselerin türlü gereksinimlerin karşılar, fakat, toplumsal bakımdan önemli olan yerine, eylemin, göze çekici gelmenin ve acil olmanın vurgulanması, sadece temel insan gereksinmelerinden kaynaklanmaz. Kitle iletişim araçlarında da, pek çok destek ve güç alır” (Halloran 1983: 62-84). |
Diğer yandan, meslek ideolojileri ile ve meslek rutinleri ile kendi toplumsal konumlarını savunan ve işledikleri mitolojileri ile başat/hegemonik kültürle entegre olan yayıncı kesimin, kitlelere dönük iletişiminde “Asil ‘sansürün’ kurum içi ilişkilerde (personelin kariyerde yer edinmek ve yükselmek arzusu ile kısa zamanda meslek ethics’ini benimsemesi gibi) oluştuğu da çeşitli araştırmalarla anlaşılmış bulunmaktadır” (Oskay 1982: 349). B. Bireysel şiddet içerikli haberde egemen olan 1. Söylem Karşısında Okurun Konusu Böylesi bir “iletişim” karşısında okur, olguları kendi yaşam deneyimleriyle bütünleştirip, algılayabilen bir insan olmaktan çıkarak, enforme edilen insan konumuna düşmektedir. Zaten, “Olgular ve olaylar arasında düşündürücü, öğretici, bilgilendirici nitelikte olanlar değil, satışı arttırıcı, yaşamın önemli olgu ve olayları ile ilgilenmeyi geriletici sansasyonel nitelikte olanlar ayıklanıp, seçilmekte; enformasyon diye bunlarla doldurulmuş bir kitle iletişimi süreci işletilmektedir” (Oskay 1982: 163). |
Böylece, habere konu olan olay ve olgulara ilişkin nedensellik bağlarını içerecek ve gerçek yaşamla olan dolaylı ve dolaysız ilintilerinin kurabilmesine yarayacak bir bilgilenmeden uzak bir biçimde sunulan böylesi bir iletişimin, bir yandan, yaşamı şokla şeklinde ve kendi bütünlüğü içinde bir süreç olarak algılamak ve anlamaktan alıkonulmuş bir biçimde yaşama durumunda kalan bireyin yaşam üslubuna denk düşerken, diğer yandan da, aynı bireyin, söz konusu haberlerde yer alan olay ve olguları, kendi yaşam deneyimleriyle algılayabilecek bir eleştiriye tavrı geliştirebilmesine de engel olduğu söylenebilir. Söz konusu sorunsalı ortaya koyabilmek için, incelediğim gazete haberlerinden örnekler sunmak yerinde olacaktır; “homoseksüel iki oğlunun kafasını kesti, katil baba 14 yaşında oğlunu Akşehir, 7 yaşındakini ise Mut’ta öldürdü. Sabıkalı şahıs, homoseksüel olduklarını iddia ettiği 14 ve 7 yaşındaki iki oğlunu boğazlarını gövdelerinden bıçakla ayırarak öldürdüğünü, Akşehir ve Mut’ta gömdüğünü söylemiştir” (Hürriyet 06.02.1976: 1). “ ’25 yıl sabrettim’. Kocasını parçalayan kadın kanlı balta ile karakola teslim oldu. Baltayı, uyurken kocasının başına indiren kadın, ‘o bunu hak etmişti’ dedi” (Günaydın 23.04.1976: 1). Birkaçı ise şöyle; “Kaçan karısının evini buldozerle yıkan koca hırsını alamadı; ‘Dünyayı başına geçirsem de azdır’ dedi” (Hürriyet 01.06.1976: 1). “Liseli kız, babasını satırla doğradı. 17 yaşındaki Neriman ‘Babamı sevgilimle buluşmamı önlediği için öldürmek istedim’ dedi. Uyurken kızının saldırısına uğrayan baba, koma halinde hastaneye kaldırıldı” (Günaydın 10.02.1976: 1). “ ‘Bu çocuk bana benzemiyor’ deyip loğusa karısını öldürdü. Annesinin yanında yatan bebeğin iki yaşındaki kardeşi de, babasının tabancasından çıkan kurşunlarla can verdi” (Hürriyet 23.03.1976: 1). |
‘Namusu uğruna can verdi”. Cibali Kız Lisesi’nin birinci sınıfına giden 15 yaşındaki Handan Otak, Fatih’teki evinde delik deşik edilmiş bir halde bulundu. Polisler genç kızın vücudunda 36 yara izi saydılar” (Günaydın 16.04.1976: 1). Burada vurgulanması gereken, özellikle Sabah’ta –ve üçüncü sayfada- haberin tamamının neredeyse haberi özetlemek anlamına gelen bir yöntemle sunulduğunun, bir başka deyişle, haberin bir başlık ve onu tamamlayan birkaç alt başlıktan oluşan bir boyuta indirgenmiş olduğunun görülmesidir. Tam bu çerçevede, aynı gazetede ve bu alanda çalışan muhabirin görüşlerini dile getirmek yerinde olacaktır. “Türk basınının temel kaygısı, okuyucuya iyi haber vermek değil, ‘ben tirajımı ne kadar çok arttırırım, bana ne kadar çok ilan gelir’ şeklindedir. Bütün kaygı, bütün mantık budur. (Durum böyle olunca), örneğin Sabah gazetesi, en rahat ve en kolay nasıl okunur düşünülmüş, ve yapılmış bir gazete. (O zaman) Ne yapmış gazete? Güzel bir çözüm bulmuş kendine göre; haberi spotlarda eritiyor, verebileceği her şeyi üçer satırlık üç spotta veriyor” (Şevkat 1992 tarihinde yapılan görüşme). |
“Şehir eşkıyaları; ‘Kendilerine yan gözle bakan genci satırla doğradılar”. ‘Elde edemediği kadını döverek hastanelik etti”. ‘İçki masası kana bulandı. Daha önce bir gazeteciyi yaralamaktan hapis yatan Mehmet Aydın, birlikte içki içtiği iki arkadaşından birini öldürüp diğerini yaraladı’” (Sabah 21.02.1990: 3). “Ablasını doğradı. Askerden gelen Turgay başkalarıyla gezip tozuyor diye ablası Aysel’i bıçakla delik deşik ederek öldürdü” (Sabah 06.03.1990: 3). “Sakarya’da korkunç intikam! Ağrılı Hüseyin Dursun’un evini güpegündüz basan aynı aileden tam 11 kişi silah zoruyla yere yatırıp adamın erkeklik organını kesti, karşı çıkan karısına da öldürdü” (Sabah 23.04.1990: 3). Diğer gazetelerden birkaç örnek; “Görülmemiş Vahşet! Canavar ruhlu Hüseyin Urgancı, önce dostunun sevgilisi Mehmet Yılmaz’ı öldürdü. Daha sonra dostu Fatma Bulut ile kızını boğup pamuk tarlasına gömdü” (Hürriyet 07.02.1990: 3). “Bu nasıl anne! Önce öldüresiye dövdü sonra da... 2 çocuğunu yaktı. İzmir’de cinnet geçiren Ruhane Taşdemir adlı kadının evinden önce çığlıklar yükseldi, sonra dumanlar görüldü. Gözü dönmüş çılgın anne, iki çocuğunu salonun ortasına yatırmış ve üzerlerine kor ateşi atarak yakmıştı” (Milliyet 07.01.1990: 1). “Karısını boğdu, kuşkulandığı adamı vurdu, bir kişiyi yaraladı” (Milliyet 10.04.1990: 1). Böylece olaylar üzerinde yoğunlaşarak, olaydaki nedensellik bağlarını gözardı edecek biçimde sıra dışı bir nitelik kazandırılmış ve aşırı duygu yüklü hale getirilmiş haberin, dramatik bir kurgulama içinde verilmesi sonuçta, okuru, olguları kendi yaşam-deneyimleriyle bütünleştirip algılayabilen bir kışı olmaktan çıkararak, enforme edilen bir kişi durumuna düşürmektedir. Bunda en önemli etkenlerden birisi, “Kitle kültürünün, haberin yapısına girerek özel bir yansıtma ve özdeşleştirme mekanizması oluşmasıdır. Bu yeni mekanizmanın ön önemli özelliği, güncelle ilgili haberin trajedi, mitoloji ve romanın özelliklerine doğru yönelmesidir. Böylece haber, dış gerçeği romanesk ve teatral bir yapı içinde yeniden üretmeye çalışır ve bu yolla da mitolojiksi bir eğilim benimser” (Özkök 1981: 115-131). |
| Türkiye`de Saat: 10:17 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2