Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   İktisat (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=249)
-   -   Amerikan Ekonomisinin Ana Hatları (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=24157)

imparator 26-02-2007 14:32

Düzenleyici kuruluşlar resmi açıdan bağımsız olmakla birlikte seçmenleri adına hareket eden Kongre üyeleri komiserleri sık sık etki altına almaya çalışırlar. Eleştiriciler iş çevrelerinin zaman zaman kendilerini düzenleyen kuruluşları gereksiz derecede etkileri altına alabilecek konuma geldiklerini iddia etmektedirler; kuruluş görevlileri çok kez düzenledikleri iş alanlarına ilişkin ayrıntılı bilgi edinirler ve çalışma süreleri sona eren bazı görevlilere bu endüstrilerde yüksek ücretli iş teklifleri de yapılır. Buna karşın şirketlerin de dertleri vardır. Sözgelimi bazı şirket yetkilileri iş koşulları sık sık değiştiği için bu alanlara ilişkin hükümet yönetmeliklerinin çok kez yazılır yazılmaz çağ dışı kaldığından yakınırlar.


TEKELLEŞMEYİ ÖNLEMEK İÇİN FEDERAL DÜZEYDE YÜRÜTÜLEN ÇABALAR
Tekeller ABD hükümetinin kamu yararına düzeltmeye çabaladığı ilk işletme birimleri arasında yer almaktaydı. Küçük şirketlerin büyük şirketler halinde birleşmeleri bazı çok büyük anonim şirketlerin fiyat “belirleyerek” ya da rakiplerinden çok daha düşük fiyat vererek piyasa disiplininden kaçmalarına olanak sağladı. Reformcular bu uygulamaların sonuçta tüketicilerin daha yüksek fiyat ödemek zorunda kalmalarına ya da mal seçme olanaklarının ortadan kalkmasına yol açtığını iddia ettiler. 1890’da kabul edilen Sherman Antitröst Yasası ile herhangi bir kişi ya da işletmenin ticarette tekel yaratamayacağı ya da ticareti engellemek için bir başkasıyla birleşme gerçekleştiremeyeceği veya düzen hazırlayamayacağı ilan edildi. Hükümet 1900’lerin başlarında ekonomik güçlerini kötüye kullandıklarını ileri sürüp John D. Rockefeller’in Standard Oil şirketini ve diğer birkaç büyük şirketi dağıtmak için bu yasayı kullandı.

Kongre 1914’te Sherman Antitröst Yasası’nı güçlendirmeye yönelik iki yeni yasa daha çıkardı: Clayton Antitröst Yasası ve Federal Ticaret Komisyonu Yasası. Clayton Antitröst Yasası ticaretin engellenmesinden ne anlaşıldığına açıklık getirdi. Yasa belirli alıcılara diğerleri karşısında yarar sağlayabilecek fiyat ayrıcalıklarını kanuna aykırı sayıyor; sadece rakip üreticilerin mallarını almamayı kabul eden şirketlere mal satışını öngören anlaşmaları yasaklıyor; rekabeti azaltabilecek türdeki belirli birleşmeleri ve diğer çalışmaları engelliyordu. Federal Ticaret Komisyonu Yasası da haksız ve rekabet karşıtı ticari işlemleri önleyecek bir komisyon kuruyordu.

imparator 26-02-2007 14:32

Eleştiriciler bu yeni tekel karşıtı önlemlerin bile tümüyle etkili olamadığına inanıyorlardı. 1912’de Birleşik Devletler’deki çelik üretiminin yarısından fazlasını kontrolü altında bulunduran United States Steel Corporation tekelcilikle suçlandı. Şirket aleyhine açılan dava 1920’ye kadar sonuçlandırılamadı; o yıl Yüksek Mahkeme dönüm noktası oluşturan bir karar verdi ve ticareti “makul ölçülere aykırı” biçimde engellemediği için U.S.Steel şirketinin bir tekel olmadığını açıkladı. Mahkeme kararında büyüklükle tekelleşme arasında özenle tanımlanmış bir fark belirledi ve anonim şirketlerin büyümesinin her zaman kötü olmadığını vurguladı.

Hükümet antitröst davalar açmayı İkinci Dünya Savaşı’ndan beri sürdürmüştür. Federal Ticaret Komisyonu ve Adalet Bakanlığı’nın Antitröst Bölümü olası tekelcilik girişimlerini izlemekte ya da rekabetin tüketicileri incitecek derecede azalmasına yol açma tehdidi yaratan birleşmeleri engellemek için harekete geçmektedirler. Bu çabaların kapsamı aşağıda verilen dört önemli örnekle açıklanmaktadır:

-1945’te Aluminum Company of America’ya karşı açılan bir davada bir federal temyiz mahkemesi herhangi bir şirketin tekelleşmeye gittiği düşüncesiyle inceleme altına alınabilmesi için piyasanın ne kadarına egemen olması gerektiğini gözden geçirdi. “Yüzde altmış ya da altmış beşin yeterli sayılmasının şüpheli görüldüğünü ve yüzde otuz üçün ise kesinlikle yetersiz kalacağını” belirtip yüzde 90 oranı üzerinde anlaşmaya vardı.

-1961’de elektrik gereçleri endüstrisindeki bazı şirketler rekabeti engellemek amacıyla fiyat belirleme suçundan mahkum oldular. Şirketler tüketiciye büyük miktarlarda tazminat ödemeyi kabul ettiler ve bazı şirket yöneticileri hapse atıldılar.

-1963’te ABD Yüksek Mahkemesi piyasada büyük payları bulunan bir şirketler topluluğunun rekabet karşıtı olarak tanımlanabileceklerine karar verdi. Dava Philadelphia National Bank ile ilgiliydi. Mahkeme eğer bir birleşme ile belirli bir şirketin piyasada gereğinden büyük bir pay elde etmesine yol açılırsa ve bu birleşmenin zararsız olduğunu gösterir herhangi bir kanıt yoksa o zaman birleşmenin gerçekleştirilemeyeceğine karar verdi.

-1997’de bir federal mahkeme perakendecilikte genellikle yoğunlaşma olmamakla birlikte sözgelimi büro malzemesi satan “süper marketler” gibi belirli perakendecilerin bazı ekonomik piyasalarda rekabete giriştiklerine karar verdi. Mahkeme bahis konusu piyasalarda iki büyük şirketin birleşmesinin rekabeti önleyeceğini belirtti. Dava büro malzemesi pazarlayan Staples şirketi ile yapı malzemesi pazarlayan Home Depot şirketiyle ilgiliydi. Planlanan birleşmeden vazgeçildi.

imparator 26-02-2007 14:32

Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı gibi antitröst yasaların ihlal edildiğini belirlemek her zaman kolay değildir. Yasalara getirilen yorumlar çok farklı olmaktadır ve uzmanlar da şirketlerin piyasa faaliyetlerine müdahale edebilecek kadar güçlenip güçlenmediğini belirlemekte çok kez anlaşmazlığa düşmektedirler. Kaldı ki koşullar da değişebildiği için bir kesimde antitröst tehdit yaratır gibi görünen şirket düzenlemeleri bir başka kesimde daha az tehdit oluşturabilir. Sözgelimi Standard Oil tekelinin 1900’lerin başlarında çok büyük güç kazanmasının yarattığı endişeler Rockefeller’in petrol imparatorluğunun çok sayıda şirkete bölünmesine yol açtı. Bunlar arasında Exxon ve Mobil adıyla anılacak olan petrol şirketleri de vardı. Fakat, Exxon ve Mobil 1990’ların sonlarında birleşmeyi planladıklarını açıkladıkları zaman hükümetin düzenlemeyi onaylamadan önce belirli ödünler istemesine karşılık kamuda pek bir endişe belirtisi görülmedi. Benzin fiyatları düşüktü ve diğer güçlü petrol şirketlerinin rekabeti sağlamaya yeterli olacakları düşünülüyordu.

ULAŞTIRMADAKİ DÜZENLEMELERİN GEVŞETİLMESİ

Antitröst yasaların rekabeti teşvik amacıyla çıkarılmış olmalarına karşın diğer pek çok düzenlemeler de bunun aksi etki yaratmıştır. Amerikalıların 1970’lerde enflasyondan endişe duymaya başlamaları üzerine fiyat yarışmasını düzenleyen uygulamalar yeniden incelemeye alındı. Pek çok alanda hükümet şirketleri piyasa baskısına karşı koruyan kontrolleri gevşetmeye karar verdi.

Ulaştırma sektörü düzenlemelerin gevşetilmesinin hedef alındığı ilk alan oldu. Başkan Jimmy Carter’in görev döneminde (1977-1981) Kongre hava, kara ve demiryolu taşımacılığını koruyan düzenleme kalkanlarının çoğunu ortadan kaldırmak amacıyla bir dizi yasa kabul etti. Şirketlerin istedikleri hava, kara ya da demiryolunu kullanmalarına ve sağladıkları hizmet karşılığı talep ettikleri bedeli daha serbest saptamalarına izin verildi. Ulaştırmadaki düzenlemelerin gevşetilmesi sürecinde Kongre giderek iki temel ekonomik düzenleyici kuruluşu kapattı: 109 yıl önce kurulmuş olan Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu ve 45 yaşındaki Sivil Havacılık Kurumu.

Düzenlemelerin gevşetilmesinin kesin etkisinin belirlenmesi zor olmakla birlikte uygulandıkları kesimlerde çok büyük gelişme yarattıkları açıktır. Havayolu şirketlerini ele alalım. Hükümet kontrolleri kaldırılınca havayolu şirketleri bu daha yeni ve belirsiz ortamda yollarını bulma telaşına kapıldılar. Çok kez daha az ücret karşılığı sendikasız pilotlar ve personel istihdam eden ve ucuz “gösterişsiz” hizmet sunan yeni rakipler türedi. Hükümet tarafından saptanan ve tüm giderlerini karşılamalarını güvence altına alan sabit bilet fiyatlarına alışmış olan büyük şirketler rekabetle başa çıkmakta zorlandıklarını gördüler. Çok sayıda Amerikalı için havayoluyla seyahat çağıyla eş anlamlı tutulan Pan American World Airways ve ülkede her yıl tek başına en çok yolcu taşıyan Eastern Airlines gibi bazıları iflas ettiler. Ülkenin en büyük havayolu işletmecisi olan United Airlines sıkıntıya düştü ve ancak kendi işçileri şirketi satın almayı kabul ettikten sonra kurtuldu.

imparator 26-02-2007 14:33

Gelişmelerden müşteriler de etkilendiler. Pek çoğu ortaya çıkan bu yeni şirketler ve hizmet seçenekleri karşısında şaşkına döndüler. Bilet fiyatlarındaki çeşitlilik de şaşırtıcı oluyor ve her zaman müşterilerin hoşuna gitmiyordu. Tekeller ve düzenleme altındaki şirketler bilet fiyatlarını genellikle genel gelir gereksinimlerini tümüyle karşılayacak biçimde belirliyorlar ve her bireysel hizmetin kendi gereksinimini karşılayabilecek oranda gelir elde edip etmeyeceği konusunda pek endişe taşımıyorlardı. Havayolu şirketleri düzenleme altında oldukları günlerde ülkeyi bir uçtan öbür uca geçen, diğer uzak noktalara giden ve kalabalık kentlere yapılan uçuşlara ilişkin bilet fiyatları genellikle gerçek düzeyinden daha yüksek tutuluyor, buna karşılık, kısa mesafelere ve nüfusu az bölgelere yapılan daha masraflı uçuşlar için gerekenden daha düşük bilet fiyatları saptanıyordu. Düzenlemelerin gevşetilmesi üzerine küçük rakipler fiyatların yapay biçimde yüksek tutulduğu daha karlı ve yoğunluğu yüksek piyasalara yönelerek daha çok iş elde edebileceklerini anlayınca söz konusu fiyat saptama planları suya düştü.



Köklü havayolu şirketleri bahis konusu sorunlar karşısında bilet fiyatlarını düşürmeye başlayınca çok kez daha küçük ya da daha az karlı pazarlara sağladıkları hizmeti de kesmeye karar verdiler. Bir süre sonra genelde büyük şirketlerin parçası olan “banliyö” havayollarının kurulmasıyla bu hizmetler yeniden verilmeye başlandı. Sözü edilen küçük şirketler daha seyrek ve daha az elverişli hizmet sunmakla birlikte (jetler yerine pervaneli uçak kullanmak gibi) genelde havayolu faaliyetinin tümüyle kesileceğinden korkulan pazarlara iyi kötü bir servis sağlanmış oldu.

Taşımacılık şirketlerinin çoğunluğu başlangıçta anılan düzenleme gevşetmelerine karşı çıktılar, ama bunu benimsemedilerse de giderek kabullendiler. Müşteriler açısından ise durum karışıktı. Gevşetmelerin ilk günlerinde ortaya çıkmış bulunan düşük bedelli hizmet sunan havayolu şirketlerinin çoğu kayboldular ve belirli pazarlarda görülen birleşmeler sonucunda rekabet de azaldı. Yine de uzmanların genellikle paylaştıkları görüşe göre şimdiki bilet fiyatları eğer düzenlemeler yürürlükte kalsaydı bu kadar düşük bir düzeyde gerçekleşmezdi. Uçak yolculuğu ise büyük bir hızla yayılmaktadır. Düzenleme gevşetmelerine başlanan 1978 yılında yolcular ABD havayolu şirketlerinin uçaklarında toplam 226.800 milyon mil (362.800 milyon kilometre) uçmuşlardı. 1997’ye gelindiğinde bu sayı yaklaşık üç kat arttı ve 605.400 milyon mil/yolcu (968.640 milyon kilometre) olarak gerçekleşti.

imparator 26-02-2007 14:33

TELEKOMÜNİKASYON

Birleşik Devletler’de 1980’lere gelininceye kadar “telefon şirketi” denilince akla American Telephone & Telegraph şirketi geliyordu. AT&T telefon hizmetlerinin hemen hemen her alanını kontrolü altına almıştı. Belirli alanlarda özel çalışma hakkı verilmiş olan ve “Baby Bells” diye bilinen bölgesel alt kuruluşları düzenleme altında tutulan tekellerdi. Federal İletişim Komisyonu eyaletler arasında yapılan şehirlerarası telefon görüşmesi ücretlerini düzenliyor, eyaletlerdeki düzenleyicilerse yerel ve eyalet içi şehirlerarası görüşme ücretlerini saptamakla yükümlü bulunuyorlardı.

Telefon şirketlerinin de elektrik üreticiler gibi doğal tekeller oldukları ileri sürülerek hükümet düzenlemeleri haklı gösteriliyordu. Ülkenin her yanına pek çok kablo döşenmesi anlamına gelen bir işlev gibi görülen rekabetin gereksiz harcamalar yapılmasına yol açacağı ve verimsiz bir faaliyet olacağı düşünülüyordu. Yaygın teknolojik gelişmelerin telekomünikasyon alanında hızlı ilerlemelere yol açacağı beklentileri nedeniyle bu görüş 1970’lerde değişmeye başladı. Bağımsız şirketler AT&T ile rekabete girişebileceklerini iddia ediyor, buna karşın, kendi büyük iletişim ağına bağlanmalarına izin vermeyen telefon tekelinin onları etkin bir biçimde devre dışı bıraktığını söylüyorlardı.

Telekomünikasyon düzenlemelerindeki gevşemeler kapsamlı iki aşamada gerçekleşti. 1984’te bir mahkeme AT&T tekelini etkin bir biçimde sona erdirdi ve bu devi alt kuruluşlarını terk etmek zorunda bıraktı. AT&T yine de şehirlerarası telefon hizmetlerinde büyük bir pay sahibi olmayı sürdürdü; fakat, MCI Communications ve Sprint Communications şirketleri piyasanın bir kesimini ele geçirdiler ve rekabetin hem görüşme ücretleri düşürebileceğini hem de hizmeti daha iyileştirebileceğini gösterdiler.

On yıl kadar sonra baskı giderek yoğunlaştı ve Baby Bells’in yerel telefon hizmetindeki tekeli kırıldı. Kablolu televizyon, cep (ya da telsiz) telefonları, İnternet ve daha başka teknolojiler yerel telefon şirketlerine yeni seçenekler sundu. Buna karşın ekonomistler bölgesel tekellerin büyük gücünün bu seçeneklerin geliştirilmesini engellediği görüşündedirler. İleri sürdüklerine göre köklü şirketlerin iletişim ağlarına hiç olmazsa geçici bir süre için bağlanamazlarsa yeni rakiplerin yaşama şansları hiç yoktur ve Baby Bells de buna çeşitli yollardan direnmiştir.

imparator 26-02-2007 14:33

Kongre 1996 tarihli Telekomünikasyon Yasası’nı kabul ederek bu sorunlara el attı. Yasa AT&T gibi şehirlerarası telefon şirketleri kadar kablolu televizyon firmalarının ve yeni kurulan şirketlerin de yerel telefon faaliyetlerine girişmelerine izin veriyordu. Yine yasaya göre bölgesel tekeller yeni rakiplerin kendi ağlarına bağlanmalarına izin vermek zorundaydılar. Bölgesel şirketlerin rekabeti hoş karşılamalarını teşvik etmek için kendi alanlarında rekabet kurulduktan sonra şehirlerarası telefon hizmetleri alanına da girebilecekleri yasada belirtildi.

1990’ların sonuna gelindiğinde yeni yasanın etkilerini değerlendirebilmek için henüz çok erkendi. Belirli olumlu işaretler görülüyordu. Özellikle pek çok müşteriye kolaylıkla ve düşük bir maliyetle erişilebilen kentsel alanlarda çok sayıda küçük şirket yerel telefon hizmeti sunmaya başlamıştı. Cep telefonu abonesi sayısı hızla yükseliyordu. Konutlara İnternet bağlantısı sağlayabilecek sayısız sunucu şirket kurulmuştu. Bunlara karşın Kongre’nin beklemediği ya da istemediği gelişmeler de oluyordu. Birçok telefon şirketi birleşmiş ve Baby Bells de rekabeti başarısızlığa uğratmak amacıyla çeşitli engeller yaratmıştı. Bu nedenle de bölgesel şirketlerin şehirlerarası telefon hizmetine girişmeleri yavaş yürüyordu. Bu sırada, düzenlemelerin gevşetilmesi belirli tüketicilerin daha az değil daha yüksek fiyat ödemelerine yol açtı. Bahis konusu durum özellikle aldıkları hizmet daha önceleri işletmeler ve kentsel kesimlerdeki müşteriler tarafından parasal destek gören konut telefonu sahipleri ile kırsal kesim müşterileri için geçerliydi.

imparator 26-02-2007 14:34

BANKACILIĞIN ÖZEL DURUMU

Düzenlemelerin gevşetilmesi karşısında bankaların özel bir konumları vardır. Bir yandan aynı oyuncak üreticileri ve çelik şirketleri gibi özel işletmelerdir; fakat, aynı zamanda ekonomide temel bir rol oynarlar ve bu nedenle de sadece kendi müşterilerinin değil herkesin parasal gönencini etkilerler. Amerikalılar 1930’lardan beri bankaların bu benzeri olmayan konumlarını göz önünde bulunduran düzenlemeler yapmışlardır.

Bu düzenlemelerin en önemlilerinden biri mevduat garantisidir. Büyük Bunalım sırasında tasarruflarını yatırdıkları bankaların iflas edeceğinden korkan çok sayıda mevduat sahibi aynı anda tüm paralarını çekmeye başlayınca Amerika’daki ekonomik gerileme ciddi oranda derinleşmişti. Bunun sonucu olarak bankalara “koşuşan” mevduat sahipleri paralarını geri almak amacıyla panik içinde sokaklara düşüp kuyruklar oluşturdular. Aralarında çok ihtiyatlı faaliyet gösterenlerin de bulunduğu pek çok banka mevduat sahiplerini tatmin etmek için varlıklarını hemen paraya çeviremediği için çöktü. Böylece bankaların işletmelere ve endüstri kuruluşlarına sağladıkları nakit paranın azalması ekonominin daralmasına katkıda bulundu.

Bankalara buna benzer “koşuşma”lar olmasını engellemek amacıyla mevduat garantisi yöntemi düzenlendi. Hükümet belirli bir miktara kadar olan - halen 100.000 dolar - mevduatı karşılayacağını açıkladı. Günümüzde bankalar parasal sıkıntıya düşseler bile mevduat sahiplerinin endişelenmelerine gerek kalmamıştır. Hükümetin mevduat garantisi kuruluşu olan Federal Mevduat Sigortası Anonim Şirketi bankalardan sigorta primi olarak toplanan paraları kullanarak mevduat sahiplerine ödeme yapar. Hükümet gerekirse mevduat sahiplerini zarardan kurtarmak amacıyla genel vergi gelirlerini de kullanır. Düzenleyici kuruluşlar hükümeti gereksiz parasal riskten korumak için bankaları denetler ve sağlıksız girişimler yaptığı görülenlerin buna karşı önlem almalarını isterler.

imparator 26-02-2007 14:35

1930’ların Yeni Düzen döneminde bankaların menkul kıymetler ve sigorta konularında faaliyet göstermelerini engelleyen düzenlemeler de yapıldı. Büyük Bunalım öncesinde pek çok banka menkul kıymetler borsasında büyük riskler aldıkları ya da banka müdürlerinin ya da yetkililerinin bireysel yatırımları bulunan endüstri şirketlerine kredi açtıkları için sıkıntıya düşmüşlerdi. Büyük Bunalım dönemi politikacıları Glass-Steagall Yasası’nı onaylayıp bankacılık, menkul kıymetler ve sigorta faaliyetlerinin bir arada yürütülmesini yasakladılar. Buna karşılık, bankalar müşterilerine daha çeşitli finansal hizmet sunamazlarsa onları başka şirketlere kaptıracaklarından yakınmaya başlayınca 1970’lerde bahis konusu düzenleme çelişkili bir durum yarattı.

Bunun üzerine hükümet bankaların müşterilerine yeni finans hizmetlerde bulunmalarında serbestlik tanıdı. Kongre en sonunda Glass-Steagal Yasası’nı yürürlükten kaldıran 1999 tarihli Finansal Hizmetleri Modernleştirme Yasası’nı kabul etti. Yeni yasa bankaların o güne değin yararlandıkları tüketici bankacılığından menkul kıymetlere kefil olmaya kadar herşeyi kapsayan geniş özgürlüklerden de öteye gitti. Bankacılık, menkul kıymetler ve sigorta şirketlerinin karşılıklı fonlar, hisse senetleri ve tahviller, sigorta ve otomobil kredileri gibi mali hizmetleri de kapsayan ürünleri pazarlayan finans konglomeraları kurmalarına izin verdi. Taşımacılık, telekomünikasyon ve diğer endüstrilerdeki düzenlemeleri gevşeten yasalar gibi söz konusu yasanın da finans kuruluşları arasında bir birleşmeler dalgası yaratması bekleniyordu.

Yeni Düzen dönemi mevzuatı genelde başarılı oldu ve Amerikan bankacılık sistemi İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda yeniden sağlığına kavuştu; fakat, kısmen toplumsal düzenlemeler nedeniyle 1980’lerde ve 1990’larda yeniden sıkıntıya düştü. Hükümet savaştan sonra bireysel konut mülkiyetini yaygınlaştırmayı istediği için yeni bir bankacılık kesimi - “tasarruf ve kredi” (T&K) endüstrisi - yarattı. Sözü edilen kesim ipotek diye bilinen uzun vadeli konut kredileri sağlamaya yönelik olacaktı. Tasarruf ve kredi sistemi önemli bir sorunla karşılaştı: ipotekler genelde 30 yıl süreli oluyor ve sabit faiz oranları uygulanıyor, buna karşılık diğer mevduatın çoğunluğuna daha kısa vade uygulanıyordu. Kısa vadeli faiz oranları uzun vadeli ipotek faizi oranlarını aşarsa tasarruf ve kredi kuruluşları zarara uğrayabilirlerdi. Tasarruf ve kredi kuruluşlarını ve bankaları bu olasılığa karşı korumak isteyen düzenleyici kuruluşlar mevduat faizi oranlarını kontrol etmeye karar verdiler.

imparator 26-02-2007 14:35

Sistem bir süre için iyi işledi. 1960’larda ve 1970’lerde hemen hemen tüm Amerikalılar ev satın almak için T&K finansmanı kullandılar. Mevduata verdikleri faizler düşük olmasına karşın T&K’ları son derecede güvenilir bir yatırım ortamı sayan milyonlarca Amerikalı onlara para yatırdılar; ancak, genel faiz oranları enflasyon yüzünden 1960’larda yükselmeye başladı. 1980’lere gelindiğinde çok sayıda mevduat sahibi daha yüksek gelir elde etmek amacıyla tasarruflarını para piyasasındaki fonlara ve bankalar dışındaki kuruluşlara yatırmaya başlamıştı. Bahis konusu gelişme ellerindeki uzun vadeli kredi portföylerini karşılayacak yeni mevduat toplayamayan bankaları ve T&K’ları büyük bir parasal dar boğaza soktu.

Onların zor durumda kaldıklarını gören hükümet banka ve T&K faiz oranları için getirdiği tavanları 1980’lerde yavaş yavaş kaldırmaya başladı. Anılan uygulama bu kuruluşların yeni mevduat bulmalarını bir süre için kolaylaştırdıysa da mevduat sahiplerine şimdi verdikleri faiz elde ettikleri faiz gelirinden düşük kaldığı için T&K’ların ipotek portföylerinde büyük ve yaygın zarara uğramalarına yol açtı. Yine yakınmaları göz önünde bulunduran Kongre T&K’ların daha yüksek gelir getiren yatırımlar yapabilmelerini sağlamak için kredilere ilişkin sınırlamaları gevşetti. Kongre özellikle T&K’ların tüketici, işyeri ve ticari taşınmaz mal kredisi sunmalarına izin verdi. T&K’ların ellerinde bulundurmak zorunda oldukları sermaye miktarına ilişkin belirli düzenlemeleri de serbestleştirdi.

Modalarının geçeceğinden korkan çok sayıda T&K taşınmaz mal alımları gibi yüksek riskli spekülatif teşebbüslere giriştiler. Çok kez özellikle ekonomik koşulların olumsuzlaşması yüzünden bu gibi girişimler kar getirmedi. Bazı T&K’lar giderek onları yağma eden (hortumlayan) kötü niyetli kişilerin eline geçti. Pek çok T&K büyük zarara uğradı. Düzenleyici kuruluşların personeli bütçe kısıntıları ve siyasal baskılar yüzünden azaldığı için de hükümet büyümekte olan bunalımı geç fark etti.

T&K bunalımı birkaç yıl içinde Amerika tarihindeki en büyük finans skandalına dönüştü. 1980’lerin sonunda çok sayıda T&K iflasa sürüklendi; 1970’lerde faaliyet gösteren TK&’ların yaklaşık yarısı 1989’da iş dünyasından çekilmişti. Mevduat sahiplerinin yatırımlarını garanti altına alan Federal Tasarruf ve Kredi Sigortası Anonim Şirketi’nin kendisi de borçlarını ödeyemez duruma düştü. 1989’da Kongre ve Başkan vergi mükelleflerinin paralarıyla finanse edilen bir kurtarma yöntemi olarak Finans Kurumları Reform, İyileştirme ve Uygulama Yasası’nın kabulü üzerinde anlaşmaya vardılar. Borçlarını ödeyemeyen T&K’leri tasfiye etmek için yasa ile 50 milyar dolar sağlandı, tasarruf kuruluşlarına ilişkin düzenlemeler tümüyle değiştirildi

imparator 26-02-2007 14:35

ve yeni portföy sınırlamaları getirildi. İflasa sürüklenmiş olan kuruluşları tasfiye etmek amacıyla Likidite Güvencesi Anonim Şirketi adı verilen yeni bir hükümet kuruluşu yaratıldı. Söz konusu kuruluşa Mart 1990’da 78 milyar dolar daha verildi; ancak, T&K’ların tasfiyesinin önceden tahmin edilen maliyeti giderek yükseldi ve 200 milyar doları aştı.

Amerikalılar savaş sonrası döneminde bankacılığa getirilen düzenlemelere ilişkin deneyimlerinden bir takım dersler aldılar. Birinci ders: hükümetin sağladığı mevduat garantisi bankalara “koşuşma” tehlikesini azalttığı için küçük tasarruf sahiplerinin yatırımlarını güvence altına alır ve bankacılık sistemindeki istikrarı korur. İkinci ders: faiz oranı kontrolleri bir sonuç vermez. Üçüncü ders: hükümet yatırım bankalarının faaliyetlerini yönlendirmemelidir; aksine, yatırımlar piyasa güçlerinin etkisine ve ekonomik niteliğe dayanılarak belirlenmelidir. Dördüncü ders: içerdekilere ya da içerdekilerle bağlantılı şirketlere banka kredisi verilmeden önce özenli bir inceleme yapılmalı ve bu gibi kredilere bir sınırlama getirilmelidir. Beşinci ders: bankalar borçlarını ödeyemez duruma düşer düşmez kapatılmalı, mevduat sahiplerine ödeme yapılmalı ve bu bankaların açtıkları krediler daha sağlıklı başka kredi kuruluşlarına devredilmelidir. İflas etmiş kuruluşların faaliyetlerini sürdürmelerine göz yumulması sadece yeni krediler verilmesini durdurur ve ekonomik gelişmeyi engeller.

Son olarak, Amerikalıların inancına göre, borçlarını ödeyemez duruma düşen bankaların iflas etmelerine izin verilmesi gerekmekte ise de hükümet onları sürekli olarak denetlemekle ve tüm ekonomiye zararı dokunabilecek gereksiz ölçüde riskli kredi açmalarını önlemekle yükümlüdür. Düzenleyici kuruluşlar yürüttükleri doğrudan denetlemelerin yanı sıra bankaların sermayelerinin büyük bir bölümünü kendilerinin yaratmalarının gerekli olduğunu da sürekli biçimde vurgulamaktadırlar. Zararlarını kapatmaları için bankalara fon sağlanmasına ek olarak sermaye birikimine gidilmesi de istenirse iflas durumunda bu paraları da yitireceklerini düşünen banka sahipleri daha sorumlu davranabilirler. Düzenleyici kuruluşlar bankalardan mali durumlarını açıklamalarını istemenin de önemli olduğunu vurgulamaktadırlar; ne gibi faaliyetlere giriştikleri ve hangi koşullarda çalıştıkları halk tarafından bilinen bankaların daha ihtiyatlı davranmaları olasılığı vardır.

imparator 26-02-2007 14:35

ÇEVRENİN KORUNMASI

Birleşik Devletler’de çevreyi etkileyen faaliyetlerin düzenlenmesine oldukça yakın geçmişte başlanmışsa da bu uygulama ekonomiye hükümet tarafından toplumsal bir amaçla müdahale edilmesinin iyi bir örneği olmuştur.

1960’ların başlarında Amerikalılar endüstriyel gelişmenin çevre üzerindeki etkisi konusunda giderek artan bir endişe duymaya başladılar. Sözgelimi karayollarını kullanan çok sayıda otomobilin çıkardığı egzost gazlarının büyük kentlerde görülmeye başlanan sis ve duman karışımından oluşan hava kirliliğine (smog) ve diğer çeşitli hava kirliliklerine neden olduğu açıklandı. Kirlenme, ekonomistlerin dışsallık diye adlandırdığı ve ona neden olan kuruluşun kaçınabildiği ancak tüm toplumun katlanmak zorunda bulunduğu bir bedeli temsil ediyordu. Piyasa güçleri bu gibi sorunları ele alamayınca birçok çevreci, hükümetin dünyadaki kırılgan çevresel sistemi koruma konusunda ahlaki bir yükümlülük altında olduğunu belirtip gerekirse ekonomideki büyümenin bir kısmından fedakarlık edilmesini önermeye başladılar. Kirliliği önlemek için aralarında 1963 tarihli Temiz Hava Yasası, 1972 tarihli Temiz Su Yasası ve 1974 tarihli Güvenilir İçme Suyu Yasası da bulunan birçok yasa kabul edildi.

Çevreyi korumak amacıyla çalışan çok sayıda federal programı tek bir kuruluş olarak içinde toplayan ABD Çevre Koruma İdaresi’nin Aralık 1970’te kurulması çevrecilerin büyük bir başarısı olmuştur. İdare kabul edilebilir kirlenme sınırlarını belirler ve uygular; kirlenmeye yol açanların bu standardlara uymalarını sağlamak için onlara süre tanır. Bahis konusu sorumlulukların pek çoğu yeni saptandığından endüstri kuruluşlarına uyum için yeterli süre verilir ve bu süreler çok kez birkaç yıl olarak belirlenir. İdare’nin bölgesel büroları kapsamlı çevre koruma çalışmalarına yönelik bölge programları geliştirir, önerir ve onaylanan programları uygular.

Derlenen veriler çevre niteliğinde büyük başarılar elde edildiğini ortaya çıkarmıştır; sözgelimi hemen hemen her tür hava kirliliğinde ülke genelinde bir azalma olmuştur. Buna karşın çok sayıda Amerikalı 1990’a gelindiğinde hava kirliliği ile savaşmaya yönelik daha çok çaba sarf edilmesi gerektiği düşünüyordu. Kongre Temiz Hava Yasası’nda önemli değişiklikler yaptı ve bu değişiklikler Başkan George Bush (1989-1993) tarafından imzalanıp yürürlüğe girdi. Ayrıca asit yağmuru diye bilinen olaya neden olan sülfür dioksit gazı yayılmasını önemli derecede azaltmak amacıyla piyasaya dayalı yenilikçi bir yöntem geliştirilmesi için yasalara hüküm konuldu. Bu tür kirliliğin özellikle Birleşik Devletler’in Doğu kesimlerinde ve Kanada’da ormanlar ve göllerde ciddi zarara yol açtığı düşünülmekteydi.

imparator 26-02-2007 14:35

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Toplumsal düzenlemeler hakkında liberallerle muhafazakarlar arasında yaşanan görüş ayrılıkları zaman zaman diğer alanlara da yayılmakla birlikte çevre ve işyeri sağlığı ve güvenliği konularında en yoğun biçimde derinleşmektedir. Hükümet toplumsal düzenlemeleri 1970’lerde başarıyla uyguladı; bun karşılık, Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan (1981-1989) 1980’lerde anılan düzenlemeleri sınırlamaya çalıştı ve bunda bir ölçüde başarılı oldu. Ulusal Karayolları Trafik Güvenliği Yönetimi ve İş Güvenliği ve Sağlığı Yönetimi tarafından uygulanan düzenlemeler birkaç yıl boyunca önemli oranda frenlendi ve otomobil üreticilerinin araçlara hava yastıkları (pek çok kaza anında şişip araçtaki yolcuları koruyan düzenekler) konulmasını gerektiren federal standardların uygulanıp uygulanmayacağı tartışması benzeri gelişmeler görüldü. Sonuçta bu düzeneklerin konulması zorunluluğu getirildi.

Demokrat Clinton yönetimi 1992’de görevi devraldıktan sonra toplumsal düzenlemeler yeni bir ivme kazanmaya başladı. Buna karşın, Cumhuriyetçi Parti 40 yıldan beri ilk kez 1994’te Kongre’de kontrolü eline geçirince toplumsal düzenlemecileri yeniden tam anlamıyla savunmada bıraktı. Bunun üzerine İş Güvenliği ve Sağlığı Yönetimi gibi kuruluşlar düzenleme konusunda daha ihtiyatlı davranmaya başladılar.

1990’larda yasama organının büyük baskısı altında kalan Çevre Koruma İdaresi sert düzenlemelere başvurmak yerine iş çevrelerini çevreyi korumaları için ikna etmeye yöneldi. İdare, faaliyetleri sırasında havaya püskürtülen küçük kurum parçacıklarını azaltmaları için otomobil ve elektrik üreticilerine baskı yaptı ve fırtınaların ve çiftliklerde kullanılan kimyasal gübrelerin neden olduğu su kirlenmelerini kontrol etmeye çalıştı. Bu sırada Başkan Clinton’un iki dönem yardımcılığını yapan ve çevrenin korunmasına önem veren Al Gore, İdare’nin politikasını destekleyip küresel ısınmayı sınırlamak için hava kirliliğinin azaltılmasına, çok etkin yakıt kullanan ve havaya daha az kirletici maddeler saçan bir otomobil geliştirilmesine ve kitle taşıma araçları kullanan işçilerin teşvik edilmesine yönelik çalışmalar yaptı.

imparator 26-02-2007 14:36

Hükümet te düzenleme amaçlarına erişmek için piyasa güçlerini daha az bozacağını umut ettiği bir fiyat sistemini kullanma yolunu denedi. Sözgelimi kirliliği önleyici bir kredi sistemi geliştirdi. Şirketlerin bu kredileri birbirlerine satmalarına izin veriliyordu. Kirliliği önleyici yükümlülüklerini en ucuza gerçekleştirebilen şirketler kredilerini diğer şirketlere satabiliyorlardı. Yetkililer genel kirliliği önleme amaçlarına bu yoldan en etkin biçimde erişilebileceğini umuyorlardı.

Ekonomik düzenlemelerin gevşetilmesi uygulaması çekiciliğini 1990’ların sonuna kadar şöyle böyle sürdürdü. Hizmet alanının dağınık olması yüzünden elektrik üreticilerine uygulanan düzenlemelerin çok karmaşık bir sorun yarattığı anlaşılınca pek çok eyalette buna son verildi. Bahis konusu üreticiliğin hem özel sektörde hem kamu sektöründe içiçe girmiş bulunması ve elektrik üretme tesislerinin kuruluş giderlerinin çok büyük bir sermaye birikimi gerektirmesi de bu karmaşıklığa katkıda bulundu.

imparator 26-02-2007 14:36

BÖLÜM VII
PARA VE MALİYE POLİTİKASI


Amerikan ekonomisinde hükümetin rolü belirli endüstri alanlarındaki düzenleme faaliyetlerinin çok ötesine geçer. Hükümet genel ekonomik faaliyetin hızını da ayarlayarak tam istihdam ve fiyat istikrarı sağlamaya çalışır. Söz konusu amaçlara erişmek için elinde iki temel araç vardır: hükümet harcamalarının ve vergilerin uygun düzeyini belirlediği maliye politikası ve para arzını düzenlediği para politikası.

1930’lardaki Büyük Bunalım’dan beri Birleşik Devletler ekonomi politikası tarihinin büyük bir bölümü hükümetin durmadan sürekli büyümeyi ve fiyatlarda istikrarı sağlamaya yol açacak bir maliye politikası-para politikası karması arama çabalarıyla geçti. Bu çok kolay bir iş olmadığı için anılan süre içinde önemli başarısızlıklarla da karşılaşıldı.

Buna karşılık hükümet sürekli büyüme sağlamakta gittikçe daha başarılı oldu. Amerikan ekonomisi 1854-1919 yılları arasında büyümek için olduğu kadar büzülmek için de zaman harcadı: mal ve hizmet üretimindeki artış olarak tanımlanan ortalama ekonomik büyüme 27 ay sürerken ortalama daralma yani üretimin azaldığı dönem de 22 ay devam etti. 1919-1945 arasında durum düzeldi ve ortalama büyüme 35 aya yükselirken ortalama daralma da 18 aya düştü. 1945-1991 arasında durum daha da düzeldi ve ortalama süreler sırasıyla 50 ay ve sadece 11 ay olarak gerçekleşti.

Buna karşın enflasyonun kontrol edilmesinin daha zor olduğu ortaya çıktı. Fiyatlar İkinci Dünya Savaşı öncesinde dikkat çekici biçimde istikrarlıydı; sözgelimi 1940’ta tüketici fiyatlarının düzeyi 1778’deki düzeyinden fazla değildi. Bundan 40 yıl sonra ise 1980 yılı fiyat düzeyi 1940’takinin yüzde 400 üzerinde gerçekleşti.



Hükümetin enflasyon konusundaki göreli başarısızlığı kısmen savaş sonrası döneminin başlarında daralmalarla çok daha fazla uğraşmak ve bunun sonucunda işsizliğe yol açmak zorunda kaldığı gerçeğini yansıtmaktadır. Hükümet bunun aksine 1979’dan başlayarak enflasyona daha büyük bir önem verdi ve bu konudaki başarısı da çarpıcı biçimde arttı. 1990’ların sonlarında ülkede mutluluk yaratıcı bir güçlü büyüme, düşük işsizlik ve yavaş bir enflasyon birarada yaşanıyordu. Yine de politika yapıcılar bir yandan gelecek konusunda genelde iyimser davranırken bir yandan da yeni yüzyılın neler getireceği konusundaki kararsızlıklarını belirtmeden edemiyorlardı.

imparator 26-02-2007 14:36

MALİYE POLİTİKASI - BÜTÇE VE VERGİLER

1930’lardan beri hükümet harcamalarındaki sürekli artış hükümetin de büyümesine eşlik etti. Federal hükümet 1930’da ülkedeki gayrı safi milli hasılanın (GDP) ya da ithalat ve ihracat dışında üretilen toplam mal ve hizmetlerin sadece yüzde 3,3’ünü sağlıyordu. Bu oran İkinci Dünya Savaşı’nın yoğunlaştığı 1944’te GDP’nin yaklaşık yüzde 44’ü oldu ve 1948’de yüzde 11,6’ya geriledi. Buna karşılık ilerideki yıllarda hükümetin harcamaları GDP’nin bir parçası olarak genellikle arttı ve önceleri bir parça azalmışken 1983’te hemen hemen yüzde 24 oldu. 1999’da ise yaklaşık yüzde 21’di.

Maliye politikasının hazırlanması çok ayrıntılı bir süreçtir. Başkan her yıl Kongre’ye bir bütçe ya da harcama planı sunar. Yasama organı üyeleri başkanın önerilerini birkaç aşamada ele alırlar. İlk olarak genel harcama ve vergi düzeylerini kararlaştırırlar. Bundan sonra toplam miktarı, sözgelimi, milli savunma, sağlık ve insan hizmetleri, ulaştırma gibi bölümlere ayırırlar. Kongre son olarak her bölüm için paranın nasıl harcanacağını belirleyen bireysel ödenek yasa taslaklarını ele alır. Her bir ödenek yasa taslağının yürürlüğe girmesi için başkan tarafından imzalanması gereklidir. Bahis konusu süreç Kongre’nin hemen hemen tüm bir birleşim dönemini doldurur; başkan önerilerini Şubat başlarında sunar ve Kongre ödenek yasa taslakları üzerindeki çalışmalarını çok kez Eylül ayına ve bazan daha ileri bir tarihe kadar bitirmez.

Federal hükümetin harcamalarını karşılamak amacıyla kullandığı başlıca gelir kaynağı bireylerden alınan ve 1999’da toplam federal gelirin yüzde 48’ini oluşturan gelir vergisi olmuştur. Sosyal güvenlik ve Medicare programları yaygınlaştıkça bu programların finansmanında kullanılan bordro vergilerinin önemi de gittikçe artmıştır. Bordro vergileri 1998’de tüm federal gelirlerin üçte birini oluşturmuştur; işverenler ve işçiler her yıl 68.400 dolara kadar olan ücretlerinin yüzde 7,65’ine eşit bir vergi ödemek zorundadırlar. Federal hükümet gelirinin yüzde 10’unu şirket karlarından aldığı kurumlar vergisi ile, geri kalanını da diğer çeşitli vergilerle karşılar. (Yerel hükümetler bunun aksine gelirlerinin en büyük bölümünü emlak vergileriyle sağlarlar. Eyalet hükümetleri geleneksel olarak satış ve tüketim vergilerine dayanırlardı; fakat, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri eyalet gelir vergilerinin önemi de giderek arttı.)

imparator 26-02-2007 14:36

Günümüzde gelir vergisine ilişkin tartışmalar üç sorun çevresinde toplanmaktadır: vergilemenin uygun genel düzeyi ne olmalıdır; vergi nasıl bir aşamayla ya da “artan oranla” alınmalıdır; vergi ne dereceye kadar toplumsal amaçlara erişmek için kullanılmalıdır.

Vergilemenin genel düzeyi bütçe görüşmeleri sırasında kararlaştırılır. Amerikalılar her ne kadar hükümetin bütçe açığı vermesini ve 1970’lerde, 1980’lerde ve 1990’ların bir bölümünde toplanan vergilerden daha fazla harcamasını hoşgörüyle karşılamışlarsa da genellikle bütçenin dengeli olması gerektiğine inanırlar. Demokratların pek çoğunun daha hareketli bir hükümeti desteklemek için daha yüksek oranda vergi toplanmasına hoşgörüyle bakmalarına karşın Cumhuriyetçiler genelde daha az vergi alınmasını ve daha küçük bir hükümet olmasını benimsemektedirler.

Gelir vergisi başlangıçtan itibaren artan oranlı olarak tahakkuk ettirilmiş yani daha çok kazanan bireyler daha yüksek oranda vergi ödemişlerdir. Demokratların çoğunluğu artan oranların daha yüksek belirlenmesini benimsemekte ve daha çok kazanan bireylerin daha çok vergi ödemelerinin adil olduğunu ileri sürmektedirler. Buna karşılık çok sayıda Cumhuriyetçi ise yüksek bir artan oran yapısının bireyleri çalışmaktan ve yatırım yapmaktan vazgeçireceğini ve bunun da tüm ekonomiye zarar vereceğini iddia etmekte, bu nedenle de daha dengeli oranlar içeren bir vergi yapısı kurulmasını istemektedirler. Bazıları herkese tek düze ya da “sabit” bir vergi oranı uygulanmasını bile önermektedirler. (Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi bazı ekonomistler hükümet gelir vergisinden tümüyle vazgeçip onun yerine bir tüketim vergisi getirir ve mükelleflerin kazandıklarından değil harcadıklarından vergi almaya başlarsa ekonominin daha iyiye gideceğini söylemektedirler. Bu görüşün yandaşları böylelikle tasarrufların ve yatırımların teşvik edileceğini belirtmektedirler. Buna karşılık, bahis konusu görüş 1990’ların sonlarına kadar yeterli destek sağlayamadığı için yasalaşma şansı pek bulunmamaktadır.)

Parlamenterler geçtiğimiz yıllarda belirli ekonomik faaliyet türlerini teşvik etmek amacıyla çeşitli vergi bağışıklıkları ve indirimleri onaylamışlardır. Vergi mükelleflerinin konut almak amacıyla sağladıkları krediler için ödedikleri faizleri vergilenebilir gelirlerinden düşmeleri bunun en iyi örneğidir. Hükümet, aynı şekilde, düşük ve orta gelirli mükelleflerin emeklilik sonrası harcamalarını ve çocuklarının üniversite giderlerini karşılamak için özel Bireysel Emeklilik Fonları’nda biriktirdikleri paranın belirli bir kesimine de vergi bağışıklığı uygulamaktadır.

Belki de gelir vergisi uygulamasına başlandığından beri en kapsamlı ABD vergi sistemi reformunu oluşturan 1986 tarihli Vergi Reformu Yasası ile gelir vergisi oranları düşürüldü; buna karşılık, benimsenmiş gelir vergisi indirimlerinden çoğu azaltıldıysa da konut ipotek indirimleri ile İç Gelirler Servisi indirimlerine dokunulmadı

imparator 26-02-2007 14:36

Vergi Reformu Yasası bir önceki yasa ile saptanan ve en yükseği yüzde 50 olan 15 vergi dilimi yerine yüzde 15 ve yüzde 28 düzeyinde iki dilimli bir sistem oluşturuyordu. Diğer bazı hükümlerle de milyonlarca düşük gelirli Amerikalının vergileri düşürüldü ya da tümüyle vergileme dışında bırakıldılar.


MALİYE POLİTİKASI VE EKONOMİK İSTİKRAR

Birleşik Devletler 1930’lardaki Büyük Bunalım yüzünden sendeleyince hükümet sadece kendisini desteklemek ya da toplumsal politikaları uygulamak için değil aynı zamanda ekonomik büyümeyi ve istikrarı teşvik için de maliye politikasını kullanmaya başladı. Politika yapıcılar İngiliz ekonomisti John Maynard Keynes’in etkisinde kaldılar. Keynes İstihdam, Faiz ve Paraya İlişkin Genel Kuram (1936)adlı çalışmasında o zamanlardaki önlenemez işsizliğin mal ve hizmetlere karşı yetersiz talep bulunması yüzünden ortaya çıktığını iddia ediyordu. Keynes’e göre halkın ekonomide üretilen herşeyi alabilecek ölçüde geliri yoktu ve bu nedenle de fiyatlar düşüyor, şirketler ya zarara uğruyor ya da iflas ediyorlardı. Bu da bir kısır döngü yaratabiliyordu. İflas eden şirket sayısı çoğaldıkça daha çok kişi işsiz kalıyor, bu durum gelirleri daha da azaltıyor ve böylece korkutucu bir iniş sarmalı başlıyor ve yeni yeni şirketler iflas etmeye başlıyordu. Keynes hükümetin ya kendi harcamalarını arttırarak ya da vergileri kısarak bu gerilemeyi durdurabileceğini iddia ediyordu. Her iki durumda da gelirler çoğalır, halk daha fazla harcar ve ekonomi de yeniden büyümeye başlardı. Keynes ayrıca hükümetin söz konusu amaca erişmek için bütçesinde açık vermesi gerekiyorsa bunu da yapması gerektiği görüşündeydi; çünkü, bunun aksi daha kötü olur ve ekonomik gerileme giderek derinleşirdi.

Keynes’in görüşlerine 1930’larda sınırlı bir destek verilmişti; ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri harcamalarda oluşan büyük patlama onun ileri sürdüğü kuramları kanıtlar gibi görüldü. Hükümet harcamaları hızla yükselince bireylerin geliri arttı, fabrikalar yeniden tam kapasiteyle çalışmaya başladı ve Büyük Bunalım’ın zorlukları geçmişte kaldı. Ekonomi bir konut sahibi olmaya ve aile kurmaya yönelik arzularını bastırmış olan bireylerin talebi ile beslenerek savaştan sonra da büyümesini sürdürdü.

1960’lara gelindiğinde politika yapıcılar Keynes’in kuramlarına sıkı sıkıya bağlanmış gibi görünüyorlardı. Buna karşılık geriye dönüp bakınca Amerikalıların çoğu hükümetin giderek maliye politikasını yeniden gözden geçirmesini gerektiren ciddi yanlışlıklar yaptığı konusunda birleşmektedirler. Başkan Lyndon B. Johnson (1963-1969) ve Kongre ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve işsizliği azaltmak amacıyla 1964’te bir vergi kesintisine gittikten sonra yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir dizi pahalı iç harcama programını uygulamaya giriştiler. Johnson ayrıca Amerika’nın Vietnam savaşına katılmasının yol açtığı giderlerini karşılamak için askeri harcamaları da arttırdı. Bahis konusu büyük hükümet programları tüketicilerin yoğun harcamalarıyla birleşip mal ve hizmetlere yönelik talebi ekonominin üretebileceğinin çok ötesine itti. Ücretler ve fiyatlar yükselmeye başladı. Yükselen ücretler ve fiyatlar da kısa sürede birbirini besleyip giderek yükselen bir döngü oluşturdu. Fiyatlardaki bu genel yükselme enflasyon olarak bilinmektedir.

imparator 26-02-2007 14:37

Keynes bu gibi aşırı talep dönemlerinde enflasyondan kaçınmak için hükümetin harcamaları azaltması ya da vergileri arttırması gerektiğini ileri sürüyordu. Buna karşılık, politikacıların enflasyonu önleyici maliye politikalarını kabullenmeleri zor olduğu için hükümet bunları uygulamaya direndi. Daha sonra 1970’lerin başlarında ülke uluslararası petrol ve gıda maddesi fiyatlarındaki büyük bir yükselişin darbesini yedi. Bu durum politika yapıcılarını bir büyük ikilemle karşı karşıya bıraktı. Enflasyonla savaşta uygulanacak alışılagelmiş strateji federal harcamaları kısarak ya da vergileri arttırarak talebi dizginlemek olmalıydı; fakat bu yapılırsa zaten yüksek petrol fiyatlarının sıkıntısını çekmekte bulunan ekonomiden gelirler çıkarılmış olacaktı. Bunun sonucunda da işsizlikte büyük bir artma olacaktı. Eğer politika yapıcılar yükselen petrol fiyatlarının neden olduğu gelir kaybını karşılamaya karar verirlerse ya harcamaları arttırmak ya da vergileri kesmek zorunda kalacaklardı. Buna karşılık her iki politika da petrol ya da gıda maddesi arzını arttıramayacağına göre arzı değiştirmeden talebi teşvik etmek sadece fiyatların daha çok yükselmesine yol açacaktı.

Başkan Jimmy Carter (1973-1977) sorunu iki yönlü bir politika izleyerek çözümlemeye çalıştı. Maliye politikasını federal bütçe açığının artmasına izin vererek ve işsizler için istihdam yaratma programları uygulayarak işsizliği önleyecek biçimde düzenledi. Enflasyonla savaş amacıyla bir gönüllü ücret ve fiyat kontrol programı geliştirdi. Anılan stratejinin iki ögesi de işlemedi. 1970’lerin sonlarında ülke hem büyük işsizlik hem yüksek enflasyon sıkıntısı çekiyordu.

Bir yandan çok sayıda Amerikalı “stagflasyon” denilen bu olguyu Keynes ekonomisinin işlemediğinin bir kanıtı olarak görürlerken diğer yandan bir başka öge de hükümetin ekonomiyi yönetmek için maliye politikasını kullanmaktaki yeterliğini daha çok azaltıyordu. Bütçe açıkları mali görünümün değişmez bir parçası gibiydi ve durgun 1970’lerde bir kaygı kaynağı olarak ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1980’lerde Başkan Ronald Reagan (1981-1989) bir vergi kesintileri programı izledi ve askeri harcamaları arttırdı. 1986’ya gelindiğinde açıklar 221 milyar dolara yükselmiş ya da toplam federal harcamaların yüzde 22’sini aşmıştı. Şimdi hükümet talebi arttırmak amacıyla harcama ya da vergi politikaları yürütmek istese bile sözü edilen açıklar böyle bir strateji uygulanmasını düşünülemez hale getiriyordu.

imparator 26-02-2007 14:38

Bütçe açıklarının azaltılması, 1980’lerin sonlarından başlayarak maliye politikasının önde gelen amacı oldu. Dış ticaret olanaklarının hızla çoğalması ve teknolojinin yeni ürünler geliştirmesi karşısında büyümeyi teşvik edici hükümet politikalarına pek az gereksinim varmış gibi görünüyordu. Bunun yerine, yetkililerin iddiasına göre, daha az açık olunca hükümetin borçlanmasına gerek kalmaz ve böylelikle faiz oranları düşeceği için iş çevrelerinin büyümeyi finanse etmek için para bulması kolaylaşırdı. Hükümet bütçesi en sonunda 1998’de yeniden bir fazlalık gösterdi. Bahis konusu gelişme yeni vergi kesintileri istenmesine yol açtıysa da savaş sonrasının büyük bebek patlaması kuşağının emeklilik yaşına gelmesi nedeniyle Sosyal Güvenlik sisteminden emekli maaşı ve Medicare programından da sağlık yardımı almaya başlaması yüzünden hükümetin yeni yüzyılda önemli bütçe sorunlarıyla karşılaşacağı anlaşılınca düşük vergi konusundaki hevesler bir ölçüde azaldı.

1990’ların sonlarına gelindiğinde politika yapıcıların geniş ekonomik amaçlara erişmek için maliye politikasına başvurmaları olasılığı kendilerinden öncekilere oranla çok daha zayıftı. Bunun yerine ekonomiyi marjinal biçimde güçlendirmeye yönelik dar kapsamlı politika değişikliklerine odaklandılar. Başkan Reagan ve ardılı George Bush (1989-1993) sermaye kazançlarından yani taşınmaz mal ya da hisse senedi gibi varlıkların değer kazanmasıyla oluşan zenginlik artışlarından alınan vergilerin azaltılmasına çalıştılar. Böyle bir değişiklikle tasarrufların ve yatırımların teşvik edileceğini ileri sürdüler. Demokratlar bunun çok büyük ölçüde zenginlerin işine yarayacağını söyleyerek değişikliğe karşı direndiler. Buna karşın bütçe açığı azalınca Başkan Clinton (1993-2001) taleplere boyun eğdi ve en yüksek sermaye kazancı vergisi oranı 1996’da yüzde 28’den yüzde 20’ye indirildi. Clinton bu arada yüksek nitelikli ve bu nedenle de daha üretken ve rekabet yetenekli bir işgücü yaratılmasına yönelik çeşitli öğretim ve meslek eğitimi programları geliştirerek ekonomiyi etkilemeye çalıştı.

imparator 26-02-2007 14:38

ABD EKONOMİSİNDE PARA

Bütçe konusu her ne kadar önemini koruduysa da XX. Yüzyıl’ın sonlarında toplam ekonomiyi yönetmek işlevi büyük ölçüde maliye politikasından para politikasına kaydı. Para politikası bağımsız bir ABD hükümet kuruluşu olan Federal Rezerv Sistemi’nin yetkisi altındadır.

Genellikle “Fed” olarak bilinen kuruluşun 12 bölgesel Federal Rezerv Bankası ve 25 Federal Rezerv Bankası Şubesi vardır. Ülke genelinde kayıtlı tüm ticari bankalar yasa gereği Federal Rezerv Sistemi’nin üyesi olmak zorundadır; eyaletlerde kayıtlı bankaların üye olması kendi seçeneklerine bırakılmıştır. Federal Rezerv Sistemi’nin üyesi olan bir banka genelde bölgesindeki Rezerv Bankası’ndan bir bireyin toplumundaki bir bankayı kullandığı biçimde yararlanır.

Federal Rezerv Sistemi’ni yedi kişinin oluşturduğu Federal Rezerv Guvernörler Kurulu yönetir. Kurulun Başkan tarafından atanan ve örtüşen 14 yıllık süreler boyunca görev yapan yedi üyesi vardır. Kurulun en önemli para politikası kararları yedi guvernörden, New York Federal Rezerv Bankası başkanından ve dönüşümlü olarak görev yapan dört diğer Federal Rezerv Bankası başkanından oluşan Federal Açık Piyasa Komitesi tarafından alınır. Federal Rezerv Sistemi çalışmaları konusunda Kongre’ye dönem raporları vermekle yükümlü olmakla birlikte guvernörler yasa gereği Kongre ve Başkana karşı bağımsızlardır. Fed’in en önemli politika görüşmelerini kapalı oturumlarda yapması ve bunları çok kez belirli bir süre geçtikten sonra açıklaması da söz konusu bağımsızlığı güçlendirmektedir. Kendine ait tüm işletme harcamalarını da yatırım gelirleriyle ve verdiği hizmet karşılığı aldığı paralarla karşılar.

Ekonomideki toplam para ve kredi arzı üzerindeki kontrolünü sürdürebilmek için Federal Rezerv’in elinde üç temel araç vardır. Bunlardan en önemlisi açık piyasa işlemleri olarak bilinir; yani hükümet menkul kıymetlerinin alımı ya da satımı faaliyetidir. Federal Rezerv para arzını arttırmak amacıyla bankalardan, diğer işletmelerden ya da bireylerden hükümete ait menkul kıymetleri alır ve çekle (bastığı bir yeni para kaynağı) ödeme yapar; Fed’in çekleri bankalara yatırıldığında bir kısmı borç olarak verilebilecek ya da yatırımda kullanılabilecek yeni ihtiyatlar oluşturur ve böylelikle de sürümdeki para arzını arttırır. Buna karşın Fed para arzını kısmak isterse bankalara hükümet menkul kıymetleri satar ve böylece ellerindeki ihtiyatları almış olur. Ellerlindeki ihtiyatlar azalan bankalar borç vermeyi kısmak zorunda kalırlar ve buna bağlı olarak para arzı da düşer.

imparator 26-02-2007 14:38

Fed mevduat alan kuruluşların kasalarında nakit ya da bölgelerindeki Rezerv Bankalarında mevduat olarak bulundurmaları gereken ihtiyat düzeyini belirlemek yoluyla da para arzını kontrol edebilir. İhtiyat oranı arttırılınca bankalar ellerinde daha fazla para tutmak zorunda kalırlar ve böylece para arzı azalır; buna karşılık ihtiyat oranlarının düşürülmesi aksine işler ve para arzını çoğaltır. Bankalar ihtiyat gereksinimlerini karşılayabilmek amacıyla birbirlerine sık sık bir gecelik borç para verirler. Bahis konusu borçlara ilişkin bulunan ve “federal fon oranı” diye bilinen oranlar belirli bir anda para politikasının ne kadar “sıkı” ya da “gevşek” olduğunun temel bir ölçütüdür.

Fed’in elindeki üçüncü araç reeskont oranı ya da ticari bankaların Rezerv Bankaları’ndan borç alırken ödedikleri faiz oranıdır. Fed reeskont oranını yükselterek ya da düşürerek borç alımlarını teşvik edebilir ya da daha az çekici duruma getirebilir ve böylelikle bankaların borç olarak verebilecekleri gelir miktarını değiştirebilir.

Anılan araçlar Federal Rezerv’in ABD ekonomisindeki para ve kredi miktarını azaltıp çoğaltmasına olanak yaratır. Para arzı çoğalınca kredilerin gevşediği söylenir. Böyle durumlarda faiz oranlarında düşme, işletmelerin ve bireylerin tüketim harcamalarında yükselme eğilimi görülür ve istihdam artar; eğer ekonomi tam kapasitesine yakın bir faaliyet içindeyse sürümde çok fazla para bulunması enflasyona ya da doların değerinde düşmeye yol açabilir. Buna karşın para arzı daralırsa kredi sıkılaşır. Bu durumda da faiz oranlarında yükselme eğilimi görülür, harcama eğilimi ya kalmaz ya azalır ve enflasyon düşer; ekonomi tam kapasitesinin altında işliyorsa sıkı para işsizliğin artmasına neden olabilir.

imparator 26-02-2007 14:38

Federal Rezerv’in belirli amaçlar için para politikası kullanma yeteneğini karmaşık duruma getiren pek çok öge vardır. Herşeyden önce para pek değişik biçimlere girdiği için çok kez bunlardan hangisinin hedef alınacağını belirlemek zordur. En temel biçimiyle madeni para ya da kağıt para vardır. Madeni paralar doların değerine dayalı çeşitli birimlerden oluşur: “penny” bir sent ya da doların yüzde biri; “nickel” beş sent ya da doların yüzde beşi; “dime” on sent ya da doların yüzde onu; “quarter” yirmi beş sent ya da doların dörtte biri; 50 sentlik para yani yarım dolar; ve bir dolarlık madeni para. Kağıt para ise 1, 2, 5, 10, 20, 50 ve 100 dolarlık kupürlerden oluşur.

Para arzının daha önemli kesimi çek hesaplarındaki mevduattan ya da bankalarda ve diğer finans kuruluşlarının hesaplarındaki girdilerden oluşur. Bireyler ödemelerini çek yazarak yani bankalarına elinde çek bulunduran kişilere hesaplarından belirli miktarda para ödeme emri vererek yapabilirler. Vadeli mevduat ta çek hesabı mevduatına benzer; ancak mevduat sahibi parasını belirli bir süre için hesapta tutmayı kabul eder. Hesap sahipleri genelde paralarını vade tarihinden önce çekebilirlerse de bu gibi durumlarda bir ceza ödemeleri ve faizin bir bölümünden vazgeçmeleri gerekir. Para ayrıca para piyasası fonlarını da içerir. Bahis konusu fonlar kolaylıkla nakde çevrilebilen kısa vadeli menkul kıymetlerden ve diğer varlıklardan oluşur.

Paranın biriktirilme biçimi genel ekonomi üzerinde etkili olan ya da olmayan önceliklere ve diğer ögelere bağlı olarak günden güne değişebilir. Para arzındaki değişiklikler ancak belirsiz sürelerden sonra ekonomiyi etkilediği için Fed’in işi daha da zorlaşır.

imparator 26-02-2007 14:40

PARA POLİTİKASI VE MALİ İSTİKRAR

Fed’in çalışmaları önemli olaylar sonucunda zamanla bir evrim geçirmiştir. Kongre 1913’te banka sisteminin denetimini güçlendirmek ve bir önceki yüzyılda belirli dönemlerde patlak vermiş olan banka paniklerini engellemek için Federal Rezerv Sistemi’ni kurdu. 1930’lardaki Büyük Bunalım sonucu Kongre ihtiyat oranlarını değiştirmek ve sermaye piyasası marjlarını (bireylerin krediyle hisse senedi aldıkları zaman yatırmaları gereken para miktarı) düzenlemek için Fed’e yetki verdi.

Yine de Federal Rezerv genel ekonomik politikayla ilgili konularla ilgilenmeyi çok kez seçilmiş yetkililere bıraktı. Sözgelimi İkinci Dünya Savaşı sırasında Federal Rezerv çalışmalarını Hazine’nin düşük faizle borç alabilmesini kolaylaştırmaya bağlı tuttu. Daha sonraları hükümet Kore savaşı harcamalarını karşılamak için çok sayıda hazine bonosu satınca Fed bono fiyatlarının düşmemesi için büyük ölçüde alımlar yaptı ve böylelikle para arzını arttırdı. Fed 1951’de Federal Rezerv politikasının Hazine finansmanına bağlı kılınmaması konusunda Maliye Bakanlığı ile bir uzlaşma sağlayarak bağımsızlığını yeniden elde ettti; buna karşın politik uyumdan pek fazla ayrılmadı. Sözgelimi Başkan Dwight D. Eisenhower’in (1953-1961) maliye açısından muhafazakar yönetimi sırasında Fed fiyat istikrarı sağlanmasını ve parasal büyümenin sınırlandırılmasını vurguladı; fakat, 1960’larda daha liberal başkanların görev yaptığı sırada vurguyu tam istihdam ve ekonomik büyüme üzerinde yoğunlaştırdı.

Fed 1970’lerin büyük bir bölümünde hükümetin işsizlikle savaşma arzusuna uyarak kredilerin hızla yaygınlaşmasına izin verdi. Buna karşılık, enflasyon ekonomiyi alt üst edince merkez bankası 1979’dan itibaren birdenbire sıkı para politikası uygulamaya başladı. Söz konusu politika para arzındaki artışı başarılı bir biçimde durdurduysa da 1980’de ve 1981-1982’de büyük daralmalara katkıda bulundu. Buna karşılık enflasyon gerçekten yavaşladı ve Fed on yılın ortalarında yeniden ihtiyatlı bir büyüme politikası izlemeye başlayabildi; ancak, hükümetin bütçe açıklarını kapatmak için büyük ölçüde borçlanması gerektiği için faiz oranları göreli olarak yüksek kaldı. Açıklar azalıp 1990’larda tümüyle ortadan kalkınca faiz oranları da yavaş yavaş düştü.

imparator 26-02-2007 14:40

Para politikasına verilen önemin giderek artması ve ekonomik istikrar sağlama çabalarında maliye politikalarının rolünün giderek azalması hem politik hem de ekonomik gerçekleri yansıtıyor olabilir. 1960’larda, 1970’lerde ve 1980’lerde geçirilen deneyimler demokratik yoldan seçilen hükümetlerin işsizlikle savaşmaktan daha çok enflasyonu düşürebilmek amacıyla maliye politikası uygulamakta zorlanmış olabileceklerini düşündürmektedir. Enflasyonla savaş hükümetin harcamaları kısmak ya da vergileri arttırmak gibi hoşa gitmeyen kararlar almasını gerektirmekte, buna karşın, işsizlikle savaş için uygulanan maliye politikasının geleneksel çözüm yolları ise harcamaların arttırılıp vergilerin düşürülmesi anlamına geldiği için halkın daha çok hoşuna gidebilmektedir. Kısacası, politik gerçekler enflasyon dönemlerinde para politikasına daha büyük bir rol verilmesine yol açabilir.

Maliye politikasının işsizlikle savaşmaya daha uygun bulunabileceğini, para politikasınınsa enflasyonla savaşmada daha etkin olabileceğini akla getiren bir başka neden de vardır. Para politikasının Birleşik Devletler’in 1930’larda karşılaştığı gibi derin bir bunalım sırasında ekonomiye yapabileceği yardım sınırlı olmaktadır. Para politikasının ekonomik daralmaya karşı uyguladığı tedavi yöntemi sürümdeki para miktarını arttırarak faiz oranlarını düşürmektir; fakat, faiz oranları sıfıra düştüğünde Fed’in yapabileceği bir şey kalmaz. Geçtiğimiz yıllarda Birleşik Devletler’in ekonomistlerin “likidite tuzağı” dedikleri böyle bir durumla karşılaşmamasına karşılık Japonya 1990’larda bu konuma düştü. Ekonomisi durgunlaşıp faiz oranları da sıfıra yaklaşınca pek çok ekonomist Japon hükümetinin daha atak bir maliye politikası uygulaması ve yeniden harcamaları ve ekonomik büyümeyi teşvik amacıyla büyük bütçe açıklarına bile gitmesi gerektiğini iddia ettiler.

imparator 26-02-2007 14:40

YENİ BİR EKONOMİ Mİ?

Günümüzde para politikasının gevşek mi sıkı mı olmasına karar verebilmek için Federal Rezerv’in ekonomistleri çok sayıda önleme başvururlar. Yaklaşımlardan biri ekonominin gerçek ve beklenen büyüme oranlarını karşılaştırmaktır. Beklenen büyüme oranının işgücündeki büyüme ile üretkenlikteki artışların toplamından ya da işçi başına düşen üretimden oluştuğu düşünülür. 1990’ların sonlarında işgücünün yılda yaklaşık yüzde 1 büyüyeceği ve üretkenliğin de yüzde 1-1,5 arasında artacağı bekleniyordu. Bu nedenle de beklenen büyüme oranının yüzde 2-2,5 arasında artacağı tahmin ediliyordu. Bahis konusu ölçüte göre gerçek büyümenin uzun vadede beklenen büyümeden fazla olması bir enflasyon tehlikesi ortaya çıkması anlamına geliyor ve daha sıkı bir para politikası izlenmesini gerektiriyordu.

İkinci ölçüt ise NAIRU (non-accelerating inflation rate of unemployment) denilen işsizliğin hızlanmayan enflasyon oranıdır. Geçen zaman içinde ekonomistler işsizlik belirli bir düzeyin altına düşünce enflasyonun hızlanma eğiliminde olduğunu gözlemlediler. Ekonomistler genelde 1990’ların sonlarında biten on yıl içinde NAIRU’nun yaklaşık yüzde 6 olduğuna inanıyorlardı; fakat daha sonra bu oranın yüzde 5,5 düzeyinde gerçekleştiği görüldü.

Belki daha büyük önem taşıyan bir gelişme ise mikro işlemci, lazer ışını, fiber optik ve yapay uydu gibi çok sayıda yeni teknolojinin 1990’ların sonlarında Amerikan ekonomisini ekonomistlerin olası gördüklerinin ötesinde üretken konuma getirmesi oldu. Federal Rezerv Başkanı Alan Greenspan 1999 ortalarında “bilgi teknolojisi diye adlandırdığımız en son yenilikler ticaret yapma ve değer yaratma yöntemlerimizi çok kez beş yıl öncesinde bile kestiremeyeceğimiz biçimde değiştirmeye başladı” diyordu.

imparator 26-02-2007 14:41

Greenspan’a göre daha önceleri müşterilerin gereksinimleri ve ham maddelerin bulunduğu yerler konusundaki bilgi yetersizliği yüzünden işletmeler gerektiğinden daha büyük stok oluşturmak ve daha çok işçi çalıştırmak zorunda kalıyorlardı. Bilgi niteliği yükseldikçe işletmeler de daha etkin çalışabilmeye başladılar. Bilgi teknolojileri mal teslim sürelerini kısalttığı gibi yenilik yaratma sürecini de hızlandırdı ve düzgünleştirdi. Sözgelimi Greenspan bilgisayarla örnek yaratma sayesinde tasarım sürelerinin büyük ölçüde kısaldığını ve mimarlık kuruluşlarındaki personel gereksinimin azaldığını, tıpta teşhislerin daha çabuk, daha kapsamlı ve daha sağlıklı yapılmasına yol açıldığını söylüyordu.

Sözü edilen teknolojik yeniliklerin 1990’ların sonlarında beklenmedik bir üretkenlik patlamasına yol açtığı görüldü. Üretkenlik 1990’ların başlarında yılda yüzde 1’in altında artarken bu oran anılan on yılın sonlarına doğru ekonomistlerinin beklentilerinin çok ötesinde gerçekleşerek yılda yüzde 3’e erişti. Daha büyük üretkenlik, işletmelerin enflasyona yol açmadan daha hızlı bir büyüme sağlayabileceği anlamına geliyordu. İşçilerin ücret atışı konusundaki beklenmedik ölçüde ılımlı talepleri de - olasılıkla ekonominin hızlı gelişmesi yüzünden çalışanların işlerini daha zor koruyabileceklerini düşünmeleri nedeniyle - enflasyon baskılarının azalmasına yardımcı oldu.

Bazı ekonomistler Amerika’nın enflasyona yol açmadan da büyük bir hızla büyüyebilen bir “yeni ekonomi”yi birdenbire geliştirdiği görüşüyle alay ettiler. Küresel rekabette yadsınamaz bir yoğunlaşma olmakla birlikte Amerika’daki pek çok endüstrinin bundan etkilenmediğini belirttiler. Bilgisayarlar Amerikalıların ticaret yapma yöntemlerini değiştirmekle birlikte işletme faaliyetlerde yeni karmaşalar da yaratıyorlardı.


Buna karşılık, ekonominin önemli bir “yapısal değişme” içinde bulunduğunu söyleyen Greenspan’a hak veren ekonomistlerin sayısı çoğaldıkça tartışmalar da, gittikçe artan bir biçimde, ekonominin değişip değişmediği konusundan daha çok bu beklenmedik güçlü gelişmenin ne kadar sürebileceği hakkında yapılmaya başlandı. Yanıt kısmen ekonominin en eski ögelerinden biri olan emeğe bağlıymış gibi görünüyordu. Ekonomi güçlü bir biçimde büyürken teknolojinin yerinden oynattığı işçiler yeni ortaya çıkan endüstrilerde kolaylıkla iş buluyorlardı. Bunun sonucu olarak da 1990’ların sonlarında istihdam genel nüfustan çok daha hızlı bir biçimde artıyordu. Bahis konusu eğilim sonsuza kadar süremezdi. 1999 ortalarında 16-64 yaş arasındaki “olası işçilerin” yani işsiz olup ta bir iş bulabilirlerse çalışmak isteyenlerin sayısı yaklaşık 10 milyondu (toplam nüfusun aşağı yukarı yüzde 5,7’si kadar). Bu ise hükümetin anılan konuda istatistik toplamaya başladığı 1970 yılından beri gerçekleşen en düşük yüzde idi. Ekonomistler Birleşik Devletler’in giderek istihdam yetersizliği ile karşılaşacağı, bunun da ücretleri yükseltmesinin ve enflasyonu başlatmasının beklenebileceği ve Federal Rezerv’in de ekonomiyi yavaşlatma yolu aramak zorunda kalabileceği uyarısında bulundular.

imparator 26-02-2007 14:41

Yine de bu kaçınılmaz görünen gelişmeyi geciktirebilecek çok şey olabilirdi. Gelen göçmen sayısı artabilir ve çalışabilecek birey birikimini büyütebilirdi. Buna karşılık böyle bir gelişme pek olası görülmüyordu; çünkü, 1990’larda Birleşik Devletler’deki siyasal atmosfer göçün artmasına elverişli değildi. Pek çok Amerikalının geleneksel emeklilik yaşı olan 65’ten sonra da çalışma olasılığının daha güçlü olduğuna inanan uzman sayısı ise gittikçe artıyordu. Böylelikle olası işçi arzı da çoğalabilirdi. Gerçekten de, saygın bir işletme araştırma örgütü olan Ekonomik Kalkınma Komitesi 1999 yılında işverenlere çağrıda bulundu ve o güne değin yaşlı işçilerin emekçi ordusunda daha uzun süre kalmalarını zorlaştırmış olan engelleri kaldırmalarını istedi. Günümüzdeki eğilim böyle sürerse 2030 yılına gelindiğinde 65 yaşın üzerindeki her bireye karşılık üçten az işçi bulunacaktı (bu sayı 1950’de yediydi); Ekonomik Kalkınma Komitesi bu eşi görülmemiş nüfus değişikliğinin işletmeleri işçi peşinde koşmak zorunda bırakacağını tahmin ediyordu.

Komite’nin görüşüne göre işletmeler bugüne değin genç işçilere yer açmak amacıyla erken emekliliği benimsiyorlardı; fakat, bu uygulama işçi bolluğu olan günlerden kalma eski bir modaydı ve işçi sayısı azaldıkça sürdürülmesi olanak dışı idi.

Kısacası, Birleşik Devletler olağanüstü bir başarının mutluluğunu sürdürürken 1990’ların sonunda kendisini henüz haritası çıkarılmamış ekonomi bölgelerine girmiş buluverdi. Bazı kişilerin gelecekte sonsuza kadar uzayan bir ekonomi çağı açıldığı görüşünde olmalarına karşın bazıları bu kadar kesin düşünmüyorlardı. Belirsizlikleri değerlendiren çok kimse ihtiyatlı bir iyimserlik içindeydi. Greenspan da 1997’de “Üzgünüm ama tarih sonuçta serap olduğu anlaşılan pek çok ‘yeni çağ’ düşüyle doludur. Kısacası, tarih ihtiyatlı olmayı öğütlüyor” demişti.

imparator 26-02-2007 14:41

BÖLÜM VIII
AMERİKAN TARIMININ DEĞİŞEN ÖNEMİ
Ülkenin ilk günlerinden başlayarak çiftçilik ABD ekonomisinde ve kültüründe yaşamsal bir yere sahip oldu. Çiftçiler halkı besledikleri için doğal olarak her toplumda önemli bir rol oynamışlardır. Birleşik Devletler’de ise çifçiliğe özel bir değer verilegeldi. Çiftçiler eski günlerde girişimcilik, yoğun çalışma ve kendine yeterlilik gibi ekonomik erdemlerin örneği olarak görüldüler. Ayrıca pek çok Amerikalı ve özellikle de belki hiçbir zaman toprak alamamış ve kendi emeklerini ya da ürünlerini sahiplenememiş bulunan göçmenler bir çiftlik edinmenin Amerikan ekonomik sistemine giriş bileti olduğunu anladılar. Çiftçilikten ayrılan kişiler bile toprağı çok kez kolaylıkla alınıp satılabilen ve başka kar yolları açabilen bir mal gibi kullandılar.

Amerikan çiftçileri besin maddesi üretmekte genellikle başarılı oldular. O kadar ki bu başarıları zaman zaman en büyük sorunlarını oluşturdu ve tarım sektörü fiyatların düşmesine neden olan aşırı üretim dönemleri yaşadı. Hükümet uzun süreler boyunca bu sorunların en ağırlarının çözümlenmesine yardımcı oldu. Buna karşılık geçtiğimiz yıllarda hükümetin kendi harcamalarını kısma arzusu ve tarım sektörünün azalan politik etkisi yüzünden bu gibi yardımlarda azalma oldu.

Amerikalı çiftçiler aldıkları ürünün bolluğunu belirli etkenlere borçludurlar. Herşeyden önce çok olumlu doğal koşullarda çalışırlar. Amerika’nın Ortabatısı dünyadaki en zengin tarım arazisinin bir bölümüne sahip bulunmaktadır. Ülkenin çok yerinde yeterli ile bol arasında değişen yağış olmakta; yağış almayan yörelerde de nehirler ve yeraltı suları yaygın sulamaya olanak sağlamaktadır.

imparator 26-02-2007 14:42

Büyük sermaye yatırımları ve giderek artan iyi eğitimli işçi kullanımı da Amerikan tarımının başarısına katkı yapmaktadır. Çiftçilerin hızla toprak süren, tohum eken ve ürün biçen çok pahalı makineleri çekmek için sürücü yerleri soğuk havalandırmalı olan traktörler kullandıklarını görmek olağan dışı değildir. Biyoteknoloji sayesinde hastalığa ve kuraklığa dayanıklı tohumlar geliştirilmektedir. Bol bol kimyasal gübre ve zararlılara karşı ilaç (bazı çevrecilerin görüşüne göre gereğinden çok) kullanılmaktadır. Çiftliklerdeki faaliyet bilgisayarlarla izlenmekte ve ürünün en iyi nerede yetişeceğini ve gübrelenebileceğini belirlemek için uzay teknolojisinden bile yararlanılmaktadır. Buna ek olarak araştırmacılar da zaman zaman yeni besin maddeleri sunmakta ve bu maddeleri üretmek için yeni yöntemler - balık üretmek için yapay göller yaratmak gibi -geliştirmektedirler.

Buna karşın çiftçiler doğanın temel kurallarının bazılarından kurtulamamışlardır. Günümüzde bile kontrolleri dışında kalan özellikle hava koşulları gibi güçlerle savaşmak zorundadırlar. Kuzey Amerika’da hava koşulları genelde ılımlı olmakla birlikte sık sık sel ve kuraklık görülür. Hava koşullarındaki değişiklikler tarımda çok kez genel ekonomiyle ilgisi olmayan kendi ekonomik dönemler yaratır.

Ögeler çiftçilerin başarılarını engelleyecek konuma gelince hükümet yardımı almak için talepler başlar; zaman zaman bu ögeler birleşip çiftçileri başarısızlığın sınırına itince de bahis konusu çağrılar yoğunluk kazanır. Sözgelimi 1930’larda aşırı üretim, kötü hava koşulları ve Büyük Bunalım bir araya geldi ve pek çok Amerikan çiftçisine aşılamaz engeller gibi görünen bir ortam oluşturdu. Hükümet yaygın tarım reformları gerçekleştirerek söz konusu soruna karşılık verdi; bunlar arasında en önemlisi fiyat destekleri sistemiydi. Destek programlarının çoğu Kongre tarafından 1990’ların sonunda uygulamadan çıkarılıncaya kadar daha önce benzeri görülmemiş olan bu büyük müdahale sürdü.

ABD tarımının kendisine özgü iniş ve çıkış dönemleri 1990’ların sonlarında değin devam etti; 1996 ve 1997’de büyük bir gelişme oldu; sonraki iki yıl içinde de yeni bir daralma başladı; ama yüzyılın başındakine benzemeyen bir tarım ekonomisi oluşmuştu.


imparator 26-02-2007 14:45


İLK YILLARDAKİ TARIM POLİTİKASI

Amerika tarihinin koloniler dönemi sırasında Britanya Tahtı araziyi büyük bölümlere ayırdı ve bunları özel şirketlere ya da bireylere bağışladı. Bağış alanlar da bu toprakları daha küçük parçalara bölüp başkalarına sattılar. 1783’te İngiltere’ye karşı bağımsızlık kazanılınca Amerika’nın Kurucu Ataları yeni bir arazi dağıtım yöntemi geliştirmek zorunda kaldılar. O güne kadar yerleşime açılmamış olan tüm toprakların federal hükümetin mülkiyeti altına alınmasına karar verdiler; hükümet de bu toprakları hektarı 6,25 dolardan satabilecekti.

Bahis konusu yeni topraklara yerleşmenin yarattığı büyük tehlikelere göğüs geren bireylerin çoğunluğu yoksuldu ve buralara ellerinde çiftliklerinin bir tapusu bile bulunmadan “işgalci” (squatter) olarak yerleştiler. Birleşik Devletler’in ilk yüzyılı boyunca çok sayıda Amerikalı çiftlik kurmayı ya da uzun süreyle oturmayı kabul etmeleri koşuluyla yerleşimcilere bedava arazi verilmesi gerektiği inancındaydı. En sonunda Batı bölgesindeki arazinin büyük kesimlerini yerleşime açan 1862 tarihli Çiftçi Yerleştirme Yasası ile bu amaca erişildi. Aynı yıl kabul edilen bir başka yasa ile de arazisi bağışlanmış tarım ve teknoloji kolejleri (land grant colleges) sistemi geliştirilmesine yönelik gelir elde etmek amacıyla belirli eyaletlere federal arazi ayrılması kabul edildi. Morrill Yasası aracılığıyla kamu kolej ve üniversiteleri kurulması sonucunda pratik sanatlar denilen ve aralarında çiftçiliğin de bulunduğu alanda öğretim ve eğitim yapılmasına yol açıldı.

Birleşik Devletler’in geri kalan bölgelerindeki gibi çok sayıda orta boy çiftlik sahibi olma düşüncesi Güney’de geçerli değildi. İç Savaş’tan (1861-1865) önce bol miktarda tütün, pirinç ve pamuk üretmek amacıyla binlerce değilse bile yüzlerce hektar yüzölçümü olan büyük çiftlikler kurulmuştu. Söz konusu çiftlikler az sayıda zengin aile tarafından sıkı bir yönetim altında tutulurlardı. Çalışanların çoğunluğunu köleler oluşturuyordu. İç Savaş’tan sonra kölelik kaldırılınca eski kölelerin pek çoğu önceki sahipleriyle anlaşıp kiracı çiftçi (ortakçı – sharecropper) olarak bu topraklarda kaldılar.

imparator 26-02-2007 14:45

Amerika’nın ilk endüstrileşme yıllarında değirmenlerde, fabrikalarda ve atölyelerde çalışan işçiler için bol besin maddesine gereksinim vardı. Geliştirilen suyolu ve demiryolu ağları tarımsal malların uzun mesafelere taşınmasına yol açtı. Çelik saban uçları (Ortabatı’nın katı toprağını sürebilmek için gerekliydi), hasat makinesi (tahıl biçmekte kullanılıyordu) ve biçer-döver (tahılı biçen, döven ve ayıklayan bir makine) çiftçilerin üretkenliklerini arttırmalarına yardımcı oldu. Ülkede yeni kurulan değirmen ve fabrikalardaki işçilerin çoğunluğu bu gibi icatlar sonucunda çiftlik ailelerinin çiftliklerde çalıştırılmalarına gerek kalmamış olan oğulları ve kızlarıydı. 1860’a gelindiğinde ülkedeki 2 milyon çiftlikten bol ürün alınıyordu. Gerçekten de 1860’ta tarım ürünleri ülke ihracatının yüzde 82’sini oluşturuyordu. Tarım Amerikan ekonomik kalkınmasının ardındaki gerçek güç olmuştu.

ABD tarım ekonomisi büyüdükçe çiftçiler hükümet politikalarının geçimlerini gittikçe daha fazla etkilediğinin farkına vardılar. Çiftçileri savunan ilk politik gurup olan “Grange” 1867’de kuruldu. Gurup hızla büyüdü ve onu Çiftçiler İttifakı ve Popülist Parti gibi benzerleri izledi. Sözü edilen guruplar yüksek taşıma ücreti uygulayan demiryolu şirketlerini, çiftçiler tarafından “aracılık” yaparak dürüstlük dışı kar sağladıkları düşünülen tüccarları ve ağır kredi koşulları uygulayan de bankaları hedef alıyorlardı. Çiftçilerin politik alanda hareketlenmeleri belirli sonuçlar sağladı. Demiryolları ve tahıl yükleme istasyonları hükümet düzenlemesi altına alındı; yüzlerce kooperatif ve banka kuruldu. Buna karşılık çiftçi gurupları ülkenin politik gündemine şekil vermek amacıyla 1896’da ünlü konuşmacı ve Demokrat William Jennings’i başkan adayı olarak desteklediler ve başarısızlığa uğradılar. Kentliler ve doğu bölgesi iş çevreleri ucuz para ve kolay kredi taleplerinin yıkıcı bir enflasyona neden olacağından korktukları için çiftçilerin isteklerini kuşkuyla karşıladılar.

imparator 26-02-2007 14:46

XX. YÜZYIL TARIM POLİTİKASI

Çiftçi guruplarının XIX. Yüzyıl sonlarında görülen dengesiz politik etkilerine karşın XX. Yüzyıl’ın ilk yirmi yılı Amerikan tarımının altın çağı oldu. Mallara yönelik talep yoğunlaştığı ve arazi fiyatları arttığı için çiftlik fiyatları da yükselmişti. Teknikteki ilerlemeler üretkenliği geliştirdi. Yeni tekniklerin daha bol ürün almalarında nasıl yardımcı olabileceğini çiftçilere anlatmak için ABD Tarım Bakanlığı gösteri çiftlikleri kurdu; Kongre 1914’te “teknik tarım müdürlükleri” yarattı ve çiftçilere ve ailelerine kimyasal gübre kullanımından evde dikiş dikme projelerine kadar her alanda danışma hizmeti sağlamak amacıyla bir personel ordusu kurdu. Tarım Bakanlığı yoğun bir araştırma programı başlatarak daha az tahıl yiyen ancak daha çabuk semiren domuz türleri, tahıl üretimini arttırmayı sağlayacak kimyasal gübreler, daha sağlıklı bitki yetişmesine yol açan melez tohumlar, bitki ve hayvan hastalıklarını iyileştiren ya da yok eden tedavi biçimleri ve çeşitli zararlılarla savaş yöntemleri geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında fiyatlar düşmeye başlayınca XX. Yüzyıl başlarında yaşanmış olan mutlu yıllar sona erdi. Çiftçiler yine hükümetten yardım istediler. Ulusun geri kalan kesimi ve özellikle kentliler 1920’lerin gönencini sürdürdükleri için bu talepleri karşılık görmedi. Çiftçilerin bahis konusu dönemde karşılaştıkları güçlükler ülkenin kuruluş yıllarında çektiklerinden çok daha yıkıcı oldu; çünkü artık kendi kendilerine yeterli değillerdi. Gelirlerinin büyük ölçüde azalmış olmasına karşın peşin para ödeyerek makine, tohumluk, kimyasal gübre ve tüketici malları almak zorundaydılar.

Buna karşılık, 1929’da menkul kıymetler borsasının çökmesinden sonra ülke büyük bir bunalıma düşünce tüm ulus çiftçilerin duydukları acıları paylaşmaya başladı. Ekonomik bunalım aşırı üretimden doğan sıkıntıları iyice arttırdı. Buna elverişsiz hava koşulları da eklenince tarıma ilişkin uygulamaların ne kadar kısa görüşlü olduğu anlaşıldı. Uzun süreli bir kuraklık süresince durmadan esen rüzgar bir zamanlar çok verimli olan tarımsal arazinin büyük bölümlerinde üst katmanları sildi süpürdü. Söz konusu tatsız koşulları tanımlamak için “toz çanağı” (dustbowl) deyimi kullanılır oldu.

1929’da Başkan Herbert Hoover’in (1929-1933) Federal Çiftlik Kurulu’nu göreve getirmesi üzerine hükümetin tarım ekonomisine yaygın müdahalesi başladı. Anılan kurul Büyük Bunalım’ın yarattığı gittikçe büyüyen sorunlarla başa çıkamamakla birlikte çiftçiler için daha büyük ekonomik istikrar sağlanması yolundaki ilk ulusal yükümlülüğün temsilcisi konumuna geldi ve tarım piyasalarının hükümet tarafından düzenlenmesinde ilk örneği oluşturdu.

imparator 26-02-2007 14:46

Başkan Franklin D. Roosevelt 1933’te göreve başladıktan sonra ulusal tarım politikasını Hoover’in girişimlerinden çok daha öteye taşıdı. Roosevelt’in önerisi üzerine Kongre üretimi kısarak tarımsal ürün fiyatlarını düşürmeye yönelik yasalar onayladı. Hükümet ayrıca anılan fiyatları destekleyecek bir “parite” fiyatı sistemi de uygulamaya başladı. Böylelikle fiyatlar yaklaşık olarak piyasaların olumlu yıllarındaki düzeyinde tutulacaktı. Hükümet fiyatların paritenin altına düştüğü aşırı üretim yıllarında ürün fazlasını satın almayı kabul etti.

Yeni Düzen döneminde çiftçilere yardım etmek için başka girişimlerde de bulunuldu. Kongre elektrik hatlarını köylere kadar getiren Kırsal Elektrik Yönetimi’ni kurdu. Hükümet kırlardan kasabalara ve kentlere erişilmesini kolaylaştıran bir “çiftlikten pazara yol” ağı kurulup bakımının yapılmasına yardımcı oldu. Erozyonla savaş programları uygulanıp ekime elverişli toprakların etkili biçimde kullanılmasının önemi vurgulandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarımsal ekonomi bir kez daha aşırı üretim sorunuyla karşı karşıya geldi. Benzin ve elektrikle çalışan makinelerin devreye sokulması ve zararlılarla savaş ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin yaygın bir biçimde kullanılması sonucu hektar başına alınan ürün her zamankinden daha yüksek oldu. Kongre fiyatları düşüren ve vergi mükelleflerine yük getiren ürün fazlalarının tüketilmesi amacıyla 1954’te Barış İçin Besin programını yaratarak ABD tarımsal ürünlerini yoksul ülkelere ihraç etmeye başladı. Politika yapıcılar bu ihracatın kalkınmakta olan ülkelerin ekonomik gelişmesini teşvik edeceğini savundular. İnsancıl yardım yandaşları da Amerika’nın bu yolla bolluğunu paylaştığını ileri sürdüler.

Hükümet 1960’larda besin maddesi fazlasını Amerika’nın kendi yoksullarını doyurmak için de kullanmaya karar verdi. Başkan Lyndon Johnson’un Yoksullukla Savaş yıllarında hükümet federal Besin Pulu programını başlattı. Bu program çerçevesinde düşük gelirli kimselere besin kuponu verilmekte ve bu kuponlar besin maddesi alındığında bakkallar tarafından kabul edilmekteydi. Yoksul çocuklara okullarda parasız yemek verilmesi programı gibi ürün fazlalarını kullanan uygulamalar onları izledi. Bahis konusu besin maddesi programları uzun yıllar boyunca tarımsal destek alımları için kentlerden yardım sağlamış ve hem yoksullara hem de çiftçilere yönelik önemli bir sosyal yardım biçimi oluşturmuştur.

Buna karşılık, 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde tarımsal üretim gittikçe yükseldi ve hükümetim fiyat destek sisteminin bedeli de dramatik oranda arttı. Tarıma dayanmayan eyaletlerin politikacıları elde yeterli ürün bulunduğu, özellikle ürün fazlalarının fiyatları düşürdüğü ve daha çok hükümet yardımı gerektirdiği bir sırada çiftçileri daha fazla üretmeye teşvik etmenin akılcı olup olmadığını sorgulamaya başladılar.

imparator 26-02-2007 14:47

Hükümet yeni bir yol denedi. 1973’te ABD çiftçileri parite sistemi gibi yürütülmesi planlanmış olan ve “yetersizlik” ödemeleri denilen bir hükümet yardımı almaya başladılar. Anılan ödemelere hak kazanabilmek için çiftçilerin arazilerinin bir bölümünü üretim dışı bırakmaları ve böylelikle piyasada fiyatların yüksek tutulmasına yardımcı olmaları gerekmekteydi. 1980’lerin başlarında uygulamaya konulan Malla Ödeme programı çerçevesinde hükümetin elindeki çok masraflı tahıl, pirinç ve pamuk stoklarının eritilmesi ve piyasadaki fiyatların güçlendirilmesi amaçlandı ve tarımsal arazinin yüzde 25’inin üretim dışı bırakılması sağlandı.

Fiyat destekleri ve yetersizlik ödemeleri yalnız tahıl, pirinç ve pamuk gibi belirli temel ürünler için uygulandı. Bunlar dışındaki pek çok ürün destek dışında tutuldu. Limon ve portakal benzeri birkaç ürünün pazarlanmasında açık kısıtlamalar uygulanmaktadır. Pazarlama emirleri denilen bu uygulamada üreticinin her hafta pazara getirebileceği taze ürün miktarı kısıtlanmaktadır. Satışlara sınırlama getirilerek çiftçilerin elde ettikleri fiyatın yükseltilmesi amaçlanmaktadır.

imparator 26-02-2007 14:47

1980’LERDE VE 1990’LARDA

1980’lere gelindiğinde sözü edilen programların maliyeti ve vergi mükelleflerine getirdiği yük zaman zaman yılda 20 milyar doları aşıyordu. Çiftlik bölgeleri dışında oturan pek çok seçmen bu harcamalardan üzüntü duyuyorlar ve federal hükümetin çiftçilere ekim YAPMAMALARI için para ödemesinden yakınıyorlardı. Kongre bu nedenle yeniden yön değiştirme gereği duydu.

1985’te Başkan Ronald Reagan genelde daha küçük bir hükümet konusunda çağrıda bulunduğu sırada Kongre ABD tarım ürünlerinin uluslararası rekabet gücünü arttırmak için yeni bir tarım yasası kabul etti. Anılan yasa destek alımlarını kıstı ve çevre koşullarına duyarlı 16-18 milyon hektar genişliğinde tarım arazisini 10-15 yıl süreyle ekim dışı bıraktı. 1985 tarihli yasa hükümetin tarıma yaptığı yardımın yapısını pek az etkilediyse de ekonomide elde edilen gelişmeler sayesinde destek yardımları düşük bir düzeyde tutuldu.

Buna karşılık 1980’lerin sonlarında bütçe açıkları büyük ölçüde kabarınca Kongre federal harcamaları kısma yolları aramayı sürdürdü. 1990’da çiftçileri geleneksel olarak yetersizlik ödemesi kapsamına girmeyen ürünleri yetiştirmeye teşvik eden ve anılan ödemelere uygun arazi alanlarını azaltan yasalar onayladı; fakat, yeni yasalar belirli ürünlere uygulanan yüksek ve katı destek alımlarını koruyor ve belirli tarımsal ürün piyasaları üzerindeki yaygın hükümet yönetimini de sürdürüyordu.

Bahis konusu durum 1996’da çarpıcı değişikliklere uğradı. 1994’te seçilmiş olan yeni Cumhuriyetçi Kongre çiftçilerin hükümet yardımlarına bağlı kalmalarına son vermeye çalıştı. Çiftçilik Özgürlüğü Yasası ile maliyeti en yüksek olan fiyat ve gelir destek programlarına son verildi ve çiftçiler dünya piyasaları için istedikleri ürünleri yetiştirmekte hiçbir sınırlama getirilmeden özgür bırakıldı. Yasaya göre çiftçilere piyasa fiyatlarıyla bağlantısı olmayan sabit destek ödemeleri yapılacaktı. Yasa ayrıca süt ürünlerine uygulanan desteğe de giderek son verilmesini gerektiriyordu.

imparator 26-02-2007 14:47

Yeni Düzen döneminin politikalarından böylesine ayrılmak pek kolay olmadı. Fiyatlar o günlerde yüksek düzeylerde olmakla birlikte Kongre geçiş dönemini kolaylaştırmak amacıyla çiftçilere yedi yıllık bir süre içinde 36 milyar dolar ödeme yapılmasını kararlaştırdı. Yer fıstığı ve şeker için yapılan fiyat destekleri korundu ve soya fasulyesi, pamuk ve pirinç için yapılanlarsa arttırıldı. Portakal ve diğer bazı ürünlere uygulanan pazarlama emirleri pek az değiştirildi. Çiftçilere söz konusu politik ödünlerin verilmesine karşın daha az kontrollü bir sistemin dayanıklı olup olmayacağı konusundaki kuşkular sürüyordu. Eğer Kongre piyasa fiyatlarıyla destekleme ödemelerini birbirinden ayırmaya karar vermezse yeni yasa uyarınca 2002 yılında hükümet desteklerinde eski uygulamaya dönülecekti.

Asya’nın önem taşıyan ve finansal sıkıntı çeken bölgelerinde ABD tarım ürünlerine karşı talep çökünce 1998’de yeniden kara bulutlar belirdi; tarımsal ürün ihracatında büyük bir azalma oldu ve tarla ürünleri ve canlı hayvan fiyatları hızla düştü. Fiyatlar düşük olmakla birlikte çiftçiler daha fazla üreterek gelirlerini arttırma çabalarını sürdürdüler. Kongre 1998 ve 1999’da yıllarında 1996 tarihli yasanın sona erdirmeye çalıştığı tarımsal destek alımlarını geçici olarak teşvik eden kurtarma yasaları onayladı. 1999 yılında gerçekleşen 22,5 milyar dolarlık destek alımı yeni bir rekor oluşturdu.

imparator 26-02-2007 14:47

TARIM POLİTİKALARI VE DÜNYA TİCARETİ
Dünya piyasaları arasındaki karşılıklı bağımlılığın gittikçe artması karşısında dünya liderleri 1980’lerde ve 1990’larda uluslararası tarımsal ticareti düzenleme konusuna daha sistematik bir yaklaşım aramaya başladılar.

Tarımsal üretimi olan hemen her ülkede çiftçilere bir tür hükümet desteği sağlanmaktadır. 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında dünya tarımsal ürün piyasası koşulları giderek artan bir biçimde değişkenleşti ve tarımsal üretime bağlı pek çok ülkede çiftçileri çok kez yabancı bozukluğu gözüyle bakılan gelişmeye karşı korumak için ya uygulanmakta olan programlar güçlendirildi ya da yeni projeler geliştirildi. Bahis konusu politikaların dış tarımsal ürün piyasalarının küçülmesinde, uluslararası mal fiyatlarının düşmesinde ve çok sayıda ihracatçı ülkede tarımsal ürün fazlasının artmasında katkısı olmuştur.

Bir ülkenin aşırı üretim sorununu çözmek amacıyla ürün fazlasını serbestçe ihraç edip ithalatı sınırlamaya çalışması dar anlamda anlayışla karşılanabilir. Buna karşın uygulamada böyle bir stratejiye olanak yoktur; diğer ülkelerin de kendi pazarlarını yabancılara açmayan ülkelerden ithalat yapmaya hevesli olmamaları anlaşılabilecek bir davranıştır.

1980’lerin ortalarında hükümetler destek alımlarını azaltmak ve tarımsal ürün ticaretinin daha serbest olmasını sağlamak için çalışmalar başlattılar. Birleşik Devletler Temmuz 1968’de Uruguay Turu çok taraflı ticaret görüşmelerinin bir parçası olarak kapsamlı bir uluslararası tarımsal ticaret reformu yapılmasına yönelik yeni bir plan açıkladı. Birleşik Devletler dünyadaki en önemli uluslararası ticaret anlaşması olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Andlaşması’nın (GATT) üyesi 90’ı aşkın ülkeden tarımsal piyasalarda fiyat, üretim ve ticaret bozuklukları yaratan tüm tarımsal desteklere ve diğer politikalara giderek son verilmesini görüşmelerini istedi. Birleşik Devletler özellikle Avrupa’da uygulanan tarımsal destek alımlarının giderek kaldırılmasını ve Japonların pirinç ithalatı yasaklarını sona erdirmelerini sağlamak peşindeydi.

imparator 26-02-2007 14:47

Başka ülkeler ya da ülke gurupları tarafından da çeşitli öneriler getirildi. Ülkelerin büyük çoğunluğu ticareti bozan desteklerden uzaklaşılması ve daha serbest piyasalara yönelinmesi üzerinde anlaşıyorlardı. Bundan önce de çok kez karşılaşıldığı gibi tarımsal desteklerin kesilmesine yönelik teşebbüslerde başlangıçta bir anlaşma sağlanmasının çok güç olduğu ortaya çıktı. Yine de 1991 ortalarında belli başlı endüstrileşmiş Batılı ülkelerin liderleri desteklerin kaldırılması ve daha serbest piyasalar sağlanması amaçlarına yönelik yeni bir yükümlülük üstlendiler. Uruguay Turu en sonunda 1995’te tamamlandı ve katılımcılar tarım ve ihracat desteklerini sınırlama ve ithalat kotalarını daha kolayca düşürülebilecek gümrük tarifelerine dönüştürmek gibi daha serbest bir ticarete yönelik başka değişiklikler de yapma yükümlülüğü altına girdiler. Katılımcılar bu sorunu yeni bir görüşme turunda da (1999 sonlarında Seattle’de yapılan Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar toplantısı) ele aldılar. Söz konusu görüşmeler ihracat desteklerinin tümüyle kaldırılmasını sağlamak amacıyla yapıldıysa da heyetler bu kadar ileri gitme konusunda anlaşamadılar. Bu arada Avrupa Topluluğu [Çevirmenin notu: 1994’ten sonra Avrupa Birliği oldu] ihracat desteklerini kesmek için harekete geçti ve ticaretteki gerilim 1990’ların sonlarında azaldı.

Tarımsal ticarete ilişkin anlaşmazlıklar yine de sürüyordu. Amerikalılara bakılırsa Avrupa Topluluğu tarımsal destek alımlarını azaltmak yolundaki vaadini yerine getirmemişti. 1995’te GATT’ın ardılı olmuş olan Dünya Ticaret Örgütü Avrupa’da sürdürülmekte bulunan tarımsal destekler karşısında Birleşik Devletler’in yaptığı şikayet başvuruları konusunda olumlu kararlar verdiyse de Avrupa Birliği bunları kabul etmedi. Bu arada Avrupa ülkeleri yapay hormon kullanılarak üretilmiş ya da genetik yapıları değiştirilmiş olan Amerikan besin maddeleri ithalatına engeller koydular. Bu davranış Amerikan tarım sektörüne karşı önemli bir baş kaldırma oluşturdu.

ABD Başkan Yardımcısı Al Gore 1999 başlarında tüm dünyada tarımsal destek alımlarının azaltılması ve gümrük tarifelerinin büyük ölçüde indirilmesi için yeni bir çağrıda bulundu. Japonya’nın ve Avrupa ülkelerinin daha önce Uruguay Turu sırasında yaptıkları gibi bu önerilere de direnmeleri olasılığı vardı. Bu arada dünyada serbest bir tarımsal ticarete erişilmesi çabaları 1990’ların sonlarında ihracatın azalması yüzünden bir engelle daha karşı karşıya geldi.

imparator 26-02-2007 14:47

BÜYÜK İŞLETMELER OLARAK TARIM
Amerikan çiftçileri XX. Yüzyıl’da karşılaştıkları sorunların belirli bir kesimini de taşıyarak XXI. Yüzyıl’a doğru ilerlediler. Bunlardan en önemlisi ise süregelen aşırı üretimdi. Ülkenin kuruluşundan beri izlendiği gibi tarım makinelerindeki gelişmeler, iyi tohumlar, iyi kimyasal gübreler, yaygın sulama ve zararlılara karşı başarılı bir savaş sayesinde çiftçiler işlevlerini daha etkin bir biçimde yerine getirmelerine karşın para kazanamadılar ve bir yandan fiyatları arttırmak için toplam üretimin azaltılmasını desteklerken öbür yandan kendi üretimlerini kısmaya karşı direndiler.

Endüstriyel bir girişimin daha büyüyüp etkinleşmek yoluyla karını arttırmaya çalışması gibi Amerika’da çok sayıda çiftlik de hem gittikçe büyüdü hem daha yalın olmak için faaliyetlerini birleştirdi. Gerçekten de Amerikan tarımı giderek artan bir biçimde “tarımsal işletme”lere (agribusiness) dönüşmektedir. Bahis konusu deyim çağdaş ABD ekonomisindeki büyük ve şirketleşmiş tarımsal teşebbüslerin bu özelliğini yansıtmak için geliştirilmiştir. Tarımsal işletmeler arasında küçük tek aile şirketlerinden başlayıp pek geniş toprak sahibi olan ya da çiftçilerin kullandıkları malları ve gereçleri üreten büyük konglomeralara ya da çok uluslu firmalara kadar yayılan çiftçilikle ilgili çeşitli kuruluş vardır.

Tarımsal işletmelerin XX. Yüzyıl sonlarında elde ettiği ilerlemeler az sayıda çok büyük çiftlik kurulması anlamına geldi. İşletmeye karışmayan hisse senedi sahiplerine de ait olabilen şirketleşmiş bazı çiftliklerde çok fazla makine ve çok az işçi kullanılmaktadır. 1940’ta ortalama 67 hektar toprağa sahip 6 milyon çiftlik vardı. 1990’ların sonlarında ortalama yüzölçümü 190 hektar olan 2,2 milyon çiftlik kalmıştır. Aşağı yukarı aynı dönemde toplam ABD nüfusu yaklaşık iki katına ulaştığı halde tarım işçilerinin sayısında önemli bir azalma görülmüş ve 1930’da 12,5 milyonken 1990’da 2,9 milyona gerilemiştir. 1900’de işgücünün yarısını çiftçiler oluşturmaktaydı; buna karşın, yüzyılın sonuna gelindiğinde sadece yüzde 2’si çiftliklerde kalmıştı. Yüzyılın sonlarında ise çiftçilerin yaklaşık yüzde 60’ı yarım gün çalışıyordu; çitlik gelirlerini desteklemek amacıyla tarım dışı işlere yönelmişlerdi. Toprak ve gereçler gibi sermaye yatırımlarının pahalı olması çok kişinin tam gün çiftçilikle uğraşmasını zorlaştırmaktadır.

Yukarıdaki sayıların gösterdiği gibi ülkenin tarihinde kökleşmiş bulunan ve sağlam yapılı küçük çiftçilere ilişkin destanlarda dile getirilen Amerikan “aile çiftliği” ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Kentlerde ve banliyölerde yaşayan Amerikalıların güzel görünümlü ahırları ve geleneksel kırsal manzaralı işlenmiş tarlaları çoşkuyla anlatmalarına karşın, kendi beslenmeleri ya da hükümet destek alımları için daha fazla para ödeyerek aile çiftliğini korumanın yükünü çekmeyi isteyip istemeyecekleri belirli değildir.

imparator 26-02-2007 14:48

BÖLÜM VIII
AMERİKAN TARIMININ DEĞİŞEN ÖNEMİ
Ülkenin ilk günlerinden başlayarak çiftçilik ABD ekonomisinde ve kültüründe yaşamsal bir yere sahip oldu. Çiftçiler halkı besledikleri için doğal olarak her toplumda önemli bir rol oynamışlardır. Birleşik Devletler’de ise çifçiliğe özel bir değer verilegeldi. Çiftçiler eski günlerde girişimcilik, yoğun çalışma ve kendine yeterlilik gibi ekonomik erdemlerin örneği olarak görüldüler. Ayrıca pek çok Amerikalı ve özellikle de belki hiçbir zaman toprak alamamış ve kendi emeklerini ya da ürünlerini sahiplenememiş bulunan göçmenler bir çiftlik edinmenin Amerikan ekonomik sistemine giriş bileti olduğunu anladılar. Çiftçilikten ayrılan kişiler bile toprağı çok kez kolaylıkla alınıp satılabilen ve başka kar yolları açabilen bir mal gibi kullandılar.

Amerikan çiftçileri besin maddesi üretmekte genellikle başarılı oldular. O kadar ki bu başarıları zaman zaman en büyük sorunlarını oluşturdu ve tarım sektörü fiyatların düşmesine neden olan aşırı üretim dönemleri yaşadı. Hükümet uzun süreler boyunca bu sorunların en ağırlarının çözümlenmesine yardımcı oldu. Buna karşılık geçtiğimiz yıllarda hükümetin kendi harcamalarını kısma arzusu ve tarım sektörünün azalan politik etkisi yüzünden bu gibi yardımlarda azalma oldu.

Amerikalı çiftçiler aldıkları ürünün bolluğunu belirli etkenlere borçludurlar. Herşeyden önce çok olumlu doğal koşullarda çalışırlar. Amerika’nın Ortabatısı dünyadaki en zengin tarım arazisinin bir bölümüne sahip bulunmaktadır. Ülkenin çok yerinde yeterli ile bol arasında değişen yağış olmakta; yağış almayan yörelerde de nehirler ve yeraltı suları yaygın sulamaya olanak sağlamaktadır.

Büyük sermaye yatırımları ve giderek artan iyi eğitimli işçi kullanımı da Amerikan tarımının başarısına katkı yapmaktadır. Çiftçilerin hızla toprak süren, tohum eken ve ürün biçen çok pahalı makineleri çekmek için sürücü yerleri soğuk havalandırmalı olan traktörler kullandıklarını görmek olağan dışı değildir. Biyoteknoloji sayesinde hastalığa ve kuraklığa dayanıklı tohumlar geliştirilmektedir. Bol bol kimyasal gübre ve zararlılara karşı ilaç (bazı çevrecilerin görüşüne göre gereğinden çok) kullanılmaktadır. Çiftliklerdeki faaliyet bilgisayarlarla izlenmekte ve ürünün en iyi nerede yetişeceğini ve gübrelenebileceğini belirlemek için uzay teknolojisinden bile yararlanılmaktadır. Buna ek olarak araştırmacılar da zaman zaman yeni besin maddeleri sunmakta ve bu maddeleri üretmek için yeni yöntemler - balık üretmek için yapay göller yaratmak gibi -geliştirmektedirler.


Türkiye`de Saat: 12:40 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580