Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   Dış Ticaret (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=244)
-   -   Amerikan Ekonomisinin Ana Hatları (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=21055)

imparator 01-02-2007 15:25

Ekonomideki toplam para ve kredi arzı üzerindeki kontrolünü sürdürebilmek için Federal Rezerv’in elinde üç temel araç vardır. Bunlardan en önemlisi açık piyasa işlemleri olarak bilinir; yani hükümet menkul kıymetlerinin alımı ya da satımı faaliyetidir. Federal Rezerv para arzını arttırmak amacıyla bankalardan, diğer işletmelerden ya da bireylerden hükümete ait menkul kıymetleri alır ve çekle (bastığı bir yeni para kaynağı) ödeme yapar; Fed’in çekleri bankalara yatırıldığında bir kısmı borç olarak verilebilecek ya da yatırımda kullanılabilecek yeni ihtiyatlar oluşturur ve böylelikle de sürümdeki para arzını arttırır. Buna karşın Fed para arzını kısmak isterse bankalara hükümet menkul kıymetleri satar ve böylece ellerindeki ihtiyatları almış olur. Ellerlindeki ihtiyatlar azalan bankalar borç vermeyi kısmak zorunda kalırlar ve buna bağlı olarak para arzı da düşer.

Fed mevduat alan kuruluşların kasalarında nakit ya da bölgelerindeki Rezerv Bankalarında mevduat olarak bulundurmaları gereken ihtiyat düzeyini belirlemek yoluyla da para arzını kontrol edebilir. İhtiyat oranı arttırılınca bankalar ellerinde daha fazla para tutmak zorunda kalırlar ve böylece para arzı azalır; buna karşılık ihtiyat oranlarının düşürülmesi aksine işler ve para arzını çoğaltır. Bankalar ihtiyat gereksinimlerini karşılayabilmek amacıyla birbirlerine sık sık bir gecelik borç para verirler. Bahis konusu borçlara ilişkin bulunan ve “federal fon oranı” diye bilinen oranlar belirli bir anda para politikasının ne kadar “sıkı” ya da “gevşek” olduğunun temel bir ölçütüdür.

Fed’in elindeki üçüncü araç reeskont oranı ya da ticari bankaların Rezerv Bankaları’ndan borç alırken ödedikleri faiz oranıdır. Fed reeskont oranını yükselterek ya da düşürerek borç alımlarını teşvik edebilir ya da daha az çekici duruma getirebilir ve böylelikle bankaların borç olarak verebilecekleri gelir miktarını değiştirebilir.

imparator 01-02-2007 15:25

Anılan araçlar Federal Rezerv’in ABD ekonomisindeki para ve kredi miktarını azaltıp çoğaltmasına olanak yaratır. Para arzı çoğalınca kredilerin gevşediği söylenir. Böyle durumlarda faiz oranlarında düşme, işletmelerin ve bireylerin tüketim harcamalarında yükselme eğilimi görülür ve istihdam artar; eğer ekonomi tam kapasitesine yakın bir faaliyet içindeyse sürümde çok fazla para bulunması enflasyona ya da doların değerinde düşmeye yol açabilir. Buna karşın para arzı daralırsa kredi sıkılaşır. Bu durumda da faiz oranlarında yükselme eğilimi görülür, harcama eğilimi ya kalmaz ya azalır ve enflasyon düşer; ekonomi tam kapasitesinin altında işliyorsa sıkı para işsizliğin artmasına neden olabilir.

Federal Rezerv’in belirli amaçlar için para politikası kullanma yeteneğini karmaşık duruma getiren pek çok öge vardır. Herşeyden önce para pek değişik biçimlere girdiği için çok kez bunlardan hangisinin hedef alınacağını belirlemek zordur. En temel biçimiyle madeni para ya da kağıt para vardır. Madeni paralar doların değerine dayalı çeşitli birimlerden oluşur: “penny” bir sent ya da doların yüzde biri; “nickel” beş sent ya da doların yüzde beşi; “dime” on sent ya da doların yüzde onu; “quarter” yirmi beş sent ya da doların dörtte biri; 50 sentlik para yani yarım dolar; ve bir dolarlık madeni para. Kağıt para ise 1, 2, 5, 10, 20, 50 ve 100 dolarlık kupürlerden oluşur.

Para arzının daha önemli kesimi çek hesaplarındaki mevduattan ya da bankalarda ve diğer finans kuruluşlarının hesaplarındaki girdilerden oluşur. Bireyler ödemelerini çek yazarak yani bankalarına elinde çek bulunduran kişilere hesaplarından belirli miktarda para ödeme emri vererek yapabilirler. Vadeli mevduat ta çek hesabı mevduatına benzer; ancak mevduat sahibi parasını belirli bir süre için hesapta tutmayı kabul eder. Hesap sahipleri genelde paralarını vade tarihinden önce çekebilirlerse de bu gibi durumlarda bir ceza ödemeleri ve faizin bir bölümünden vazgeçmeleri gerekir. Para ayrıca para piyasası fonlarını da içerir. Bahis konusu fonlar kolaylıkla nakde çevrilebilen kısa vadeli menkul kıymetlerden ve diğer varlıklardan oluşur.

Paranın biriktirilme biçimi genel ekonomi üzerinde etkili olan ya da olmayan önceliklere ve diğer ögelere bağlı olarak günden güne değişebilir. Para arzındaki değişiklikler ancak belirsiz sürelerden sonra ekonomiyi etkilediği için Fed’in işi daha da zorlaşır.

imparator 01-02-2007 15:25

PARA POLİTİKASI VE MALİ İSTİKRAR

Fed’in çalışmaları önemli olaylar sonucunda zamanla bir evrim geçirmiştir. Kongre 1913’te banka sisteminin denetimini güçlendirmek ve bir önceki yüzyılda belirli dönemlerde patlak vermiş olan banka paniklerini engellemek için Federal Rezerv Sistemi’ni kurdu. 1930’lardaki Büyük Bunalım sonucu Kongre ihtiyat oranlarını değiştirmek ve sermaye piyasası marjlarını (bireylerin krediyle hisse senedi aldıkları zaman yatırmaları gereken para miktarı) düzenlemek için Fed’e yetki verdi.

Yine de Federal Rezerv genel ekonomik politikayla ilgili konularla ilgilenmeyi çok kez seçilmiş yetkililere bıraktı. Sözgelimi İkinci Dünya Savaşı sırasında Federal Rezerv çalışmalarını Hazine’nin düşük faizle borç alabilmesini kolaylaştırmaya bağlı tuttu. Daha sonraları hükümet Kore savaşı harcamalarını karşılamak için çok sayıda hazine bonosu satınca Fed bono fiyatlarının düşmemesi için büyük ölçüde alımlar yaptı ve böylelikle para arzını arttırdı. Fed 1951’de Federal Rezerv politikasının Hazine finansmanına bağlı kılınmaması konusunda Maliye Bakanlığı ile bir uzlaşma sağlayarak bağımsızlığını yeniden elde ettti; buna karşın politik uyumdan pek fazla ayrılmadı. Sözgelimi Başkan Dwight D. Eisenhower’in (1953-1961) maliye açısından muhafazakar yönetimi sırasında Fed fiyat istikrarı sağlanmasını ve parasal büyümenin sınırlandırılmasını vurguladı; fakat, 1960’larda daha liberal başkanların görev yaptığı sırada vurguyu tam istihdam ve ekonomik büyüme üzerinde yoğunlaştırdı.

Fed 1970’lerin büyük bir bölümünde hükümetin işsizlikle savaşma arzusuna uyarak kredilerin hızla yaygınlaşmasına izin verdi. Buna karşılık, enflasyon ekonomiyi alt üst edince merkez bankası 1979’dan itibaren birdenbire sıkı para politikası uygulamaya başladı. Söz konusu politika para arzındaki artışı başarılı bir biçimde durdurduysa da 1980’de ve 1981-1982’de büyük daralmalara katkıda bulundu. Buna karşılık enflasyon gerçekten yavaşladı ve Fed on yılın ortalarında yeniden ihtiyatlı bir büyüme politikası izlemeye başlayabildi; ancak, hükümetin bütçe açıklarını kapatmak için büyük ölçüde borçlanması gerektiği için faiz oranları göreli olarak yüksek kaldı. Açıklar azalıp 1990’larda tümüyle ortadan kalkınca faiz oranları da yavaş yavaş düştü.

imparator 01-02-2007 15:25

Para politikasına verilen önemin giderek artması ve ekonomik istikrar sağlama çabalarında maliye politikalarının rolünün giderek azalması hem politik hem de ekonomik gerçekleri yansıtıyor olabilir. 1960’larda, 1970’lerde ve 1980’lerde geçirilen deneyimler demokratik yoldan seçilen hükümetlerin işsizlikle savaşmaktan daha çok enflasyonu düşürebilmek amacıyla maliye politikası uygulamakta zorlanmış olabileceklerini düşündürmektedir. Enflasyonla savaş hükümetin harcamaları kısmak ya da vergileri arttırmak gibi hoşa gitmeyen kararlar almasını gerektirmekte, buna karşın, işsizlikle savaş için uygulanan maliye politikasının geleneksel çözüm yolları ise harcamaların arttırılıp vergilerin düşürülmesi anlamına geldiği için halkın daha çok hoşuna gidebilmektedir. Kısacası, politik gerçekler enflasyon dönemlerinde para politikasına daha büyük bir rol verilmesine yol açabilir.

Maliye politikasının işsizlikle savaşmaya daha uygun bulunabileceğini, para politikasınınsa enflasyonla savaşmada daha etkin olabileceğini akla getiren bir başka neden de vardır. Para politikasının Birleşik Devletler’in 1930’larda karşılaştığı gibi derin bir bunalım sırasında ekonomiye yapabileceği yardım sınırlı olmaktadır. Para politikasının ekonomik daralmaya karşı uyguladığı tedavi yöntemi sürümdeki para miktarını arttırarak faiz oranlarını düşürmektir; fakat, faiz oranları sıfıra düştüğünde Fed’in yapabileceği bir şey kalmaz. Geçtiğimiz yıllarda Birleşik Devletler’in ekonomistlerin “likidite tuzağı” dedikleri böyle bir durumla karşılaşmamasına karşılık Japonya 1990’larda bu konuma düştü. Ekonomisi durgunlaşıp faiz oranları da sıfıra yaklaşınca pek çok ekonomist Japon hükümetinin daha atak bir maliye politikası uygulaması ve yeniden harcamaları ve ekonomik büyümeyi teşvik amacıyla büyük bütçe açıklarına bile gitmesi gerektiğini iddia ettiler.

imparator 01-02-2007 15:25

YENİ BİR EKONOMİ Mİ?

Günümüzde para politikasının gevşek mi sıkı mı olmasına karar verebilmek için Federal Rezerv’in ekonomistleri çok sayıda önleme başvururlar. Yaklaşımlardan biri ekonominin gerçek ve beklenen büyüme oranlarını karşılaştırmaktır. Beklenen büyüme oranının işgücündeki büyüme ile üretkenlikteki artışların toplamından ya da işçi başına düşen üretimden oluştuğu düşünülür. 1990’ların sonlarında işgücünün yılda yaklaşık yüzde 1 büyüyeceği ve üretkenliğin de yüzde 1-1,5 arasında artacağı bekleniyordu. Bu nedenle de beklenen büyüme oranının yüzde 2-2,5 arasında artacağı tahmin ediliyordu. Bahis konusu ölçüte göre gerçek büyümenin uzun vadede beklenen büyümeden fazla olması bir enflasyon tehlikesi ortaya çıkması anlamına geliyor ve daha sıkı bir para politikası izlenmesini gerektiriyordu.

İkinci ölçüt ise NAIRU (non-accelerating inflation rate of unemployment) denilen işsizliğin hızlanmayan enflasyon oranıdır. Geçen zaman içinde ekonomistler işsizlik belirli bir düzeyin altına düşünce enflasyonun hızlanma eğiliminde olduğunu gözlemlediler. Ekonomistler genelde 1990’ların sonlarında biten on yıl içinde NAIRU’nun yaklaşık yüzde 6 olduğuna inanıyorlardı; fakat daha sonra bu oranın yüzde 5,5 düzeyinde gerçekleştiği görüldü.

Belki daha büyük önem taşıyan bir gelişme ise mikro işlemci, lazer ışını, fiber optik ve yapay uydu gibi çok sayıda yeni teknolojinin 1990’ların sonlarında Amerikan ekonomisini ekonomistlerin olası gördüklerinin ötesinde üretken konuma getirmesi oldu. Federal Rezerv Başkanı Alan Greenspan 1999 ortalarında “bilgi teknolojisi diye adlandırdığımız en son yenilikler ticaret yapma ve değer yaratma yöntemlerimizi çok kez beş yıl öncesinde bile kestiremeyeceğimiz biçimde değiştirmeye başladı” diyordu.

Greenspan’a göre daha önceleri müşterilerin gereksinimleri ve ham maddelerin bulunduğu yerler konusundaki bilgi yetersizliği yüzünden işletmeler gerektiğinden daha büyük stok oluşturmak ve daha çok işçi çalıştırmak zorunda kalıyorlardı. Bilgi niteliği yükseldikçe işletmeler de daha etkin çalışabilmeye başladılar. Bilgi teknolojileri mal teslim sürelerini kısalttığı gibi yenilik yaratma sürecini de hızlandırdı ve düzgünleştirdi. Sözgelimi Greenspan bilgisayarla örnek yaratma sayesinde tasarım sürelerinin büyük ölçüde kısaldığını ve mimarlık kuruluşlarındaki personel gereksinimin azaldığını, tıpta teşhislerin daha çabuk, daha kapsamlı ve daha sağlıklı yapılmasına yol açıldığını söylüyordu.

imparator 01-02-2007 15:26

Sözü edilen teknolojik yeniliklerin 1990’ların sonlarında beklenmedik bir üretkenlik patlamasına yol açtığı görüldü. Üretkenlik 1990’ların başlarında yılda yüzde 1’in altında artarken bu oran anılan on yılın sonlarına doğru ekonomistlerinin beklentilerinin çok ötesinde gerçekleşerek yılda yüzde 3’e erişti. Daha büyük üretkenlik, işletmelerin enflasyona yol açmadan daha hızlı bir büyüme sağlayabileceği anlamına geliyordu. İşçilerin ücret atışı konusundaki beklenmedik ölçüde ılımlı talepleri de - olasılıkla ekonominin hızlı gelişmesi yüzünden çalışanların işlerini daha zor koruyabileceklerini düşünmeleri nedeniyle - enflasyon baskılarının azalmasına yardımcı oldu.

Bazı ekonomistler Amerika’nın enflasyona yol açmadan da büyük bir hızla büyüyebilen bir “yeni ekonomi”yi birdenbire geliştirdiği görüşüyle alay ettiler. Küresel rekabette yadsınamaz bir yoğunlaşma olmakla birlikte Amerika’daki pek çok endüstrinin bundan etkilenmediğini belirttiler. Bilgisayarlar Amerikalıların ticaret yapma yöntemlerini değiştirmekle birlikte işletme faaliyetlerde yeni karmaşalar da yaratıyorlardı.


Buna karşılık, ekonominin önemli bir “yapısal değişme” içinde bulunduğunu söyleyen Greenspan’a hak veren ekonomistlerin sayısı çoğaldıkça tartışmalar da, gittikçe artan bir biçimde, ekonominin değişip değişmediği konusundan daha çok bu beklenmedik güçlü gelişmenin ne kadar sürebileceği hakkında yapılmaya başlandı. Yanıt kısmen ekonominin en eski ögelerinden biri olan emeğe bağlıymış gibi görünüyordu. Ekonomi güçlü bir biçimde büyürken teknolojinin yerinden oynattığı işçiler yeni ortaya çıkan endüstrilerde kolaylıkla iş buluyorlardı. Bunun sonucu olarak da 1990’ların sonlarında istihdam genel nüfustan çok daha hızlı bir biçimde artıyordu. Bahis konusu eğilim sonsuza kadar süremezdi. 1999 ortalarında 16-64 yaş arasındaki “olası işçilerin” yani işsiz olup ta bir iş bulabilirlerse çalışmak isteyenlerin sayısı yaklaşık 10 milyondu (toplam nüfusun aşağı yukarı yüzde 5,7’si kadar). Bu ise hükümetin anılan konuda istatistik toplamaya başladığı 1970 yılından beri gerçekleşen en düşük yüzde idi. Ekonomistler Birleşik Devletler’in giderek istihdam yetersizliği ile karşılaşacağı, bunun da ücretleri yükseltmesinin ve enflasyonu başlatmasının beklenebileceği ve Federal Rezerv’in de ekonomiyi yavaşlatma yolu aramak zorunda kalabileceği uyarısında bulundular.

imparator 01-02-2007 15:26

Yine de bu kaçınılmaz görünen gelişmeyi geciktirebilecek çok şey olabilirdi. Gelen göçmen sayısı artabilir ve çalışabilecek birey birikimini büyütebilirdi. Buna karşılık böyle bir gelişme pek olası görülmüyordu; çünkü, 1990’larda Birleşik Devletler’deki siyasal atmosfer göçün artmasına elverişli değildi. Pek çok Amerikalının geleneksel emeklilik yaşı olan 65’ten sonra da çalışma olasılığının daha güçlü olduğuna inanan uzman sayısı ise gittikçe artıyordu. Böylelikle olası işçi arzı da çoğalabilirdi. Gerçekten de, saygın bir işletme araştırma örgütü olan Ekonomik Kalkınma Komitesi 1999 yılında işverenlere çağrıda bulundu ve o güne değin yaşlı işçilerin emekçi ordusunda daha uzun süre kalmalarını zorlaştırmış olan engelleri kaldırmalarını istedi. Günümüzdeki eğilim böyle sürerse 2030 yılına gelindiğinde 65 yaşın üzerindeki her bireye karşılık üçten az işçi bulunacaktı (bu sayı 1950’de yediydi); Ekonomik Kalkınma Komitesi bu eşi görülmemiş nüfus değişikliğinin işletmeleri işçi peşinde koşmak zorunda bırakacağını tahmin ediyordu.

Komite’nin görüşüne göre işletmeler bugüne değin genç işçilere yer açmak amacıyla erken emekliliği benimsiyorlardı; fakat, bu uygulama işçi bolluğu olan günlerden kalma eski bir modaydı ve işçi sayısı azaldıkça sürdürülmesi olanak dışı idi.

Kısacası, Birleşik Devletler olağanüstü bir başarının mutluluğunu sürdürürken 1990’ların sonunda kendisini henüz haritası çıkarılmamış ekonomi bölgelerine girmiş buluverdi. Bazı kişilerin gelecekte sonsuza kadar uzayan bir ekonomi çağı açıldığı görüşünde olmalarına karşın bazıları bu kadar kesin düşünmüyorlardı. Belirsizlikleri değerlendiren çok kimse ihtiyatlı bir iyimserlik içindeydi. Greenspan da 1997’de “Üzgünüm ama tarih sonuçta serap olduğu anlaşılan pek çok ‘yeni çağ’ düşüyle doludur. Kısacası, tarih ihtiyatlı olmayı öğütlüyor” demişti.

imparator 01-02-2007 15:26

BÖLÜM VIII
AMERİKAN TARIMININ DEĞİŞEN ÖNEMİ
Ülkenin ilk günlerinden başlayarak çiftçilik ABD ekonomisinde ve kültüründe yaşamsal bir yere sahip oldu. Çiftçiler halkı besledikleri için doğal olarak her toplumda önemli bir rol oynamışlardır. Birleşik Devletler’de ise çifçiliğe özel bir değer verilegeldi. Çiftçiler eski günlerde girişimcilik, yoğun çalışma ve kendine yeterlilik gibi ekonomik erdemlerin örneği olarak görüldüler. Ayrıca pek çok Amerikalı ve özellikle de belki hiçbir zaman toprak alamamış ve kendi emeklerini ya da ürünlerini sahiplenememiş bulunan göçmenler bir çiftlik edinmenin Amerikan ekonomik sistemine giriş bileti olduğunu anladılar. Çiftçilikten ayrılan kişiler bile toprağı çok kez kolaylıkla alınıp satılabilen ve başka kar yolları açabilen bir mal gibi kullandılar.

Amerikan çiftçileri besin maddesi üretmekte genellikle başarılı oldular. O kadar ki bu başarıları zaman zaman en büyük sorunlarını oluşturdu ve tarım sektörü fiyatların düşmesine neden olan aşırı üretim dönemleri yaşadı. Hükümet uzun süreler boyunca bu sorunların en ağırlarının çözümlenmesine yardımcı oldu. Buna karşılık geçtiğimiz yıllarda hükümetin kendi harcamalarını kısma arzusu ve tarım sektörünün azalan politik etkisi yüzünden bu gibi yardımlarda azalma oldu.

Amerikalı çiftçiler aldıkları ürünün bolluğunu belirli etkenlere borçludurlar. Herşeyden önce çok olumlu doğal koşullarda çalışırlar. Amerika’nın Ortabatısı dünyadaki en zengin tarım arazisinin bir bölümüne sahip bulunmaktadır. Ülkenin çok yerinde yeterli ile bol arasında değişen yağış olmakta; yağış almayan yörelerde de nehirler ve yeraltı suları yaygın sulamaya olanak sağlamaktadır.

Büyük sermaye yatırımları ve giderek artan iyi eğitimli işçi kullanımı da Amerikan tarımının başarısına katkı yapmaktadır. Çiftçilerin hızla toprak süren, tohum eken ve ürün biçen çok pahalı makineleri çekmek için sürücü yerleri soğuk havalandırmalı olan traktörler kullandıklarını görmek olağan dışı değildir. Biyoteknoloji sayesinde hastalığa ve kuraklığa dayanıklı tohumlar geliştirilmektedir. Bol bol kimyasal gübre ve zararlılara karşı ilaç (bazı çevrecilerin görüşüne göre gereğinden çok) kullanılmaktadır. Çiftliklerdeki faaliyet bilgisayarlarla izlenmekte ve ürünün en iyi nerede yetişeceğini ve gübrelenebileceğini belirlemek için uzay teknolojisinden bile yararlanılmaktadır. Buna ek olarak araştırmacılar da zaman zaman yeni besin maddeleri sunmakta ve bu maddeleri üretmek için yeni yöntemler - balık üretmek için yapay göller yaratmak gibi -geliştirmektedirler.

imparator 01-02-2007 15:26

Buna karşın çiftçiler doğanın temel kurallarının bazılarından kurtulamamışlardır. Günümüzde bile kontrolleri dışında kalan özellikle hava koşulları gibi güçlerle savaşmak zorundadırlar. Kuzey Amerika’da hava koşulları genelde ılımlı olmakla birlikte sık sık sel ve kuraklık görülür. Hava koşullarındaki değişiklikler tarımda çok kez genel ekonomiyle ilgisi olmayan kendi ekonomik dönemler yaratır.

Ögeler çiftçilerin başarılarını engelleyecek konuma gelince hükümet yardımı almak için talepler başlar; zaman zaman bu ögeler birleşip çiftçileri başarısızlığın sınırına itince de bahis konusu çağrılar yoğunluk kazanır. Sözgelimi 1930’larda aşırı üretim, kötü hava koşulları ve Büyük Bunalım bir araya geldi ve pek çok Amerikan çiftçisine aşılamaz engeller gibi görünen bir ortam oluşturdu. Hükümet yaygın tarım reformları gerçekleştirerek söz konusu soruna karşılık verdi; bunlar arasında en önemlisi fiyat destekleri sistemiydi. Destek programlarının çoğu Kongre tarafından 1990’ların sonunda uygulamadan çıkarılıncaya kadar daha önce benzeri görülmemiş olan bu büyük müdahale sürdü.

ABD tarımının kendisine özgü iniş ve çıkış dönemleri 1990’ların sonlarında değin devam etti; 1996 ve 1997’de büyük bir gelişme oldu; sonraki iki yıl içinde de yeni bir daralma başladı; ama yüzyılın başındakine benzemeyen bir tarım ekonomisi oluşmuştu.




imparator 01-02-2007 15:27

İLK YILLARDAKİ TARIM POLİTİKASI

Amerika tarihinin koloniler dönemi sırasında Britanya Tahtı araziyi büyük bölümlere ayırdı ve bunları özel şirketlere ya da bireylere bağışladı. Bağış alanlar da bu toprakları daha küçük parçalara bölüp başkalarına sattılar. 1783’te İngiltere’ye karşı bağımsızlık kazanılınca Amerika’nın Kurucu Ataları yeni bir arazi dağıtım yöntemi geliştirmek zorunda kaldılar. O güne kadar yerleşime açılmamış olan tüm toprakların federal hükümetin mülkiyeti altına alınmasına karar verdiler; hükümet de bu toprakları hektarı 6,25 dolardan satabilecekti.

Bahis konusu yeni topraklara yerleşmenin yarattığı büyük tehlikelere göğüs geren bireylerin çoğunluğu yoksuldu ve buralara ellerinde çiftliklerinin bir tapusu bile bulunmadan “işgalci” (squatter) olarak yerleştiler. Birleşik Devletler’in ilk yüzyılı boyunca çok sayıda Amerikalı çiftlik kurmayı ya da uzun süreyle oturmayı kabul etmeleri koşuluyla yerleşimcilere bedava arazi verilmesi gerektiği inancındaydı. En sonunda Batı bölgesindeki arazinin büyük kesimlerini yerleşime açan 1862 tarihli Çiftçi Yerleştirme Yasası ile bu amaca erişildi. Aynı yıl kabul edilen bir başka yasa ile de arazisi bağışlanmış tarım ve teknoloji kolejleri (land grant colleges) sistemi geliştirilmesine yönelik gelir elde etmek amacıyla belirli eyaletlere federal arazi ayrılması kabul edildi. Morrill Yasası aracılığıyla kamu kolej ve üniversiteleri kurulması sonucunda pratik sanatlar denilen ve aralarında çiftçiliğin de bulunduğu alanda öğretim ve eğitim yapılmasına yol açıldı.

Birleşik Devletler’in geri kalan bölgelerindeki gibi çok sayıda orta boy çiftlik sahibi olma düşüncesi Güney’de geçerli değildi. İç Savaş’tan (1861-1865) önce bol miktarda tütün, pirinç ve pamuk üretmek amacıyla binlerce değilse bile yüzlerce hektar yüzölçümü olan büyük çiftlikler kurulmuştu. Söz konusu çiftlikler az sayıda zengin aile tarafından sıkı bir yönetim altında tutulurlardı. Çalışanların çoğunluğunu köleler oluşturuyordu. İç Savaş’tan sonra kölelik kaldırılınca eski kölelerin pek çoğu önceki sahipleriyle anlaşıp kiracı çiftçi (ortakçı – sharecropper) olarak bu topraklarda kaldılar.

imparator 01-02-2007 15:27

Amerika’nın ilk endüstrileşme yıllarında değirmenlerde, fabrikalarda ve atölyelerde çalışan işçiler için bol besin maddesine gereksinim vardı. Geliştirilen suyolu ve demiryolu ağları tarımsal malların uzun mesafelere taşınmasına yol açtı. Çelik saban uçları (Ortabatı’nın katı toprağını sürebilmek için gerekliydi), hasat makinesi (tahıl biçmekte kullanılıyordu) ve biçer-döver (tahılı biçen, döven ve ayıklayan bir makine) çiftçilerin üretkenliklerini arttırmalarına yardımcı oldu. Ülkede yeni kurulan değirmen ve fabrikalardaki işçilerin çoğunluğu bu gibi icatlar sonucunda çiftlik ailelerinin çiftliklerde çalıştırılmalarına gerek kalmamış olan oğulları ve kızlarıydı. 1860’a gelindiğinde ülkedeki 2 milyon çiftlikten bol ürün alınıyordu. Gerçekten de 1860’ta tarım ürünleri ülke ihracatının yüzde 82’sini oluşturuyordu. Tarım Amerikan ekonomik kalkınmasının ardındaki gerçek güç olmuştu.

ABD tarım ekonomisi büyüdükçe çiftçiler hükümet politikalarının geçimlerini gittikçe daha fazla etkilediğinin farkına vardılar. Çiftçileri savunan ilk politik gurup olan “Grange” 1867’de kuruldu. Gurup hızla büyüdü ve onu Çiftçiler İttifakı ve Popülist Parti gibi benzerleri izledi. Sözü edilen guruplar yüksek taşıma ücreti uygulayan demiryolu şirketlerini, çiftçiler tarafından “aracılık” yaparak dürüstlük dışı kar sağladıkları düşünülen tüccarları ve ağır kredi koşulları uygulayan de bankaları hedef alıyorlardı. Çiftçilerin politik alanda hareketlenmeleri belirli sonuçlar sağladı. Demiryolları ve tahıl yükleme istasyonları hükümet düzenlemesi altına alındı; yüzlerce kooperatif ve banka kuruldu. Buna karşılık çiftçi gurupları ülkenin politik gündemine şekil vermek amacıyla 1896’da ünlü konuşmacı ve Demokrat William Jennings’i başkan adayı olarak desteklediler ve başarısızlığa uğradılar. Kentliler ve doğu bölgesi iş çevreleri ucuz para ve kolay kredi taleplerinin yıkıcı bir enflasyona neden olacağından korktukları için çiftçilerin isteklerini kuşkuyla karşıladılar.

imparator 01-02-2007 15:27

XX. YÜZYIL TARIM POLİTİKASI

Çiftçi guruplarının XIX. Yüzyıl sonlarında görülen dengesiz politik etkilerine karşın XX. Yüzyıl’ın ilk yirmi yılı Amerikan tarımının altın çağı oldu. Mallara yönelik talep yoğunlaştığı ve arazi fiyatları arttığı için çiftlik fiyatları da yükselmişti. Teknikteki ilerlemeler üretkenliği geliştirdi. Yeni tekniklerin daha bol ürün almalarında nasıl yardımcı olabileceğini çiftçilere anlatmak için ABD Tarım Bakanlığı gösteri çiftlikleri kurdu; Kongre 1914’te “teknik tarım müdürlükleri” yarattı ve çiftçilere ve ailelerine kimyasal gübre kullanımından evde dikiş dikme projelerine kadar her alanda danışma hizmeti sağlamak amacıyla bir personel ordusu kurdu. Tarım Bakanlığı yoğun bir araştırma programı başlatarak daha az tahıl yiyen ancak daha çabuk semiren domuz türleri, tahıl üretimini arttırmayı sağlayacak kimyasal gübreler, daha sağlıklı bitki yetişmesine yol açan melez tohumlar, bitki ve hayvan hastalıklarını iyileştiren ya da yok eden tedavi biçimleri ve çeşitli zararlılarla savaş yöntemleri geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında fiyatlar düşmeye başlayınca XX. Yüzyıl başlarında yaşanmış olan mutlu yıllar sona erdi. Çiftçiler yine hükümetten yardım istediler. Ulusun geri kalan kesimi ve özellikle kentliler 1920’lerin gönencini sürdürdükleri için bu talepleri karşılık görmedi. Çiftçilerin bahis konusu dönemde karşılaştıkları güçlükler ülkenin kuruluş yıllarında çektiklerinden çok daha yıkıcı oldu; çünkü artık kendi kendilerine yeterli değillerdi. Gelirlerinin büyük ölçüde azalmış olmasına karşın peşin para ödeyerek makine, tohumluk, kimyasal gübre ve tüketici malları almak zorundaydılar.

Buna karşılık, 1929’da menkul kıymetler borsasının çökmesinden sonra ülke büyük bir bunalıma düşünce tüm ulus çiftçilerin duydukları acıları paylaşmaya başladı. Ekonomik bunalım aşırı üretimden doğan sıkıntıları iyice arttırdı. Buna elverişsiz hava koşulları da eklenince tarıma ilişkin uygulamaların ne kadar kısa görüşlü olduğu anlaşıldı. Uzun süreli bir kuraklık süresince durmadan esen rüzgar bir zamanlar çok verimli olan tarımsal arazinin büyük bölümlerinde üst katmanları sildi süpürdü. Söz konusu tatsız koşulları tanımlamak için “toz çanağı” (dustbowl) deyimi kullanılır oldu.

imparator 01-02-2007 15:27

1929’da Başkan Herbert Hoover’in (1929-1933) Federal Çiftlik Kurulu’nu göreve getirmesi üzerine hükümetin tarım ekonomisine yaygın müdahalesi başladı. Anılan kurul Büyük Bunalım’ın yarattığı gittikçe büyüyen sorunlarla başa çıkamamakla birlikte çiftçiler için daha büyük ekonomik istikrar sağlanması yolundaki ilk ulusal yükümlülüğün temsilcisi konumuna geldi ve tarım piyasalarının hükümet tarafından düzenlenmesinde ilk örneği oluşturdu.

Başkan Franklin D. Roosevelt 1933’te göreve başladıktan sonra ulusal tarım politikasını Hoover’in girişimlerinden çok daha öteye taşıdı. Roosevelt’in önerisi üzerine Kongre üretimi kısarak tarımsal ürün fiyatlarını düşürmeye yönelik yasalar onayladı. Hükümet ayrıca anılan fiyatları destekleyecek bir “parite” fiyatı sistemi de uygulamaya başladı. Böylelikle fiyatlar yaklaşık olarak piyasaların olumlu yıllarındaki düzeyinde tutulacaktı. Hükümet fiyatların paritenin altına düştüğü aşırı üretim yıllarında ürün fazlasını satın almayı kabul etti.

Yeni Düzen döneminde çiftçilere yardım etmek için başka girişimlerde de bulunuldu. Kongre elektrik hatlarını köylere kadar getiren Kırsal Elektrik Yönetimi’ni kurdu. Hükümet kırlardan kasabalara ve kentlere erişilmesini kolaylaştıran bir “çiftlikten pazara yol” ağı kurulup bakımının yapılmasına yardımcı oldu. Erozyonla savaş programları uygulanıp ekime elverişli toprakların etkili biçimde kullanılmasının önemi vurgulandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarımsal ekonomi bir kez daha aşırı üretim sorunuyla karşı karşıya geldi. Benzin ve elektrikle çalışan makinelerin devreye sokulması ve zararlılarla savaş ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin yaygın bir biçimde kullanılması sonucu hektar başına alınan ürün her zamankinden daha yüksek oldu. Kongre fiyatları düşüren ve vergi mükelleflerine yük getiren ürün fazlalarının tüketilmesi amacıyla 1954’te Barış İçin Besin programını yaratarak ABD tarımsal ürünlerini yoksul ülkelere ihraç etmeye başladı. Politika yapıcılar bu ihracatın kalkınmakta olan ülkelerin ekonomik gelişmesini teşvik edeceğini savundular. İnsancıl yardım yandaşları da Amerika’nın bu yolla bolluğunu paylaştığını ileri sürdüler.

imparator 01-02-2007 15:27

Hükümet 1960’larda besin maddesi fazlasını Amerika’nın kendi yoksullarını doyurmak için de kullanmaya karar verdi. Başkan Lyndon Johnson’un Yoksullukla Savaş yıllarında hükümet federal Besin Pulu programını başlattı. Bu program çerçevesinde düşük gelirli kimselere besin kuponu verilmekte ve bu kuponlar besin maddesi alındığında bakkallar tarafından kabul edilmekteydi. Yoksul çocuklara okullarda parasız yemek verilmesi programı gibi ürün fazlalarını kullanan uygulamalar onları izledi. Bahis konusu besin maddesi programları uzun yıllar boyunca tarımsal destek alımları için kentlerden yardım sağlamış ve hem yoksullara hem de çiftçilere yönelik önemli bir sosyal yardım biçimi oluşturmuştur.

Buna karşılık, 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde tarımsal üretim gittikçe yükseldi ve hükümetim fiyat destek sisteminin bedeli de dramatik oranda arttı. Tarıma dayanmayan eyaletlerin politikacıları elde yeterli ürün bulunduğu, özellikle ürün fazlalarının fiyatları düşürdüğü ve daha çok hükümet yardımı gerektirdiği bir sırada çiftçileri daha fazla üretmeye teşvik etmenin akılcı olup olmadığını sorgulamaya başladılar.

Hükümet yeni bir yol denedi. 1973’te ABD çiftçileri parite sistemi gibi yürütülmesi planlanmış olan ve “yetersizlik” ödemeleri denilen bir hükümet yardımı almaya başladılar. Anılan ödemelere hak kazanabilmek için çiftçilerin arazilerinin bir bölümünü üretim dışı bırakmaları ve böylelikle piyasada fiyatların yüksek tutulmasına yardımcı olmaları gerekmekteydi. 1980’lerin başlarında uygulamaya konulan Malla Ödeme programı çerçevesinde hükümetin elindeki çok masraflı tahıl, pirinç ve pamuk stoklarının eritilmesi ve piyasadaki fiyatların güçlendirilmesi amaçlandı ve tarımsal arazinin yüzde 25’inin üretim dışı bırakılması sağlandı.

Fiyat destekleri ve yetersizlik ödemeleri yalnız tahıl, pirinç ve pamuk gibi belirli temel ürünler için uygulandı. Bunlar dışındaki pek çok ürün destek dışında tutuldu. Limon ve portakal benzeri birkaç ürünün pazarlanmasında açık kısıtlamalar uygulanmaktadır. Pazarlama emirleri denilen bu uygulamada üreticinin her hafta pazara getirebileceği taze ürün miktarı kısıtlanmaktadır. Satışlara sınırlama getirilerek çiftçilerin elde ettikleri fiyatın yükseltilmesi amaçlanmaktadır.

imparator 01-02-2007 15:28

1980’LERDE VE 1990’LARDA

1980’lere gelindiğinde sözü edilen programların maliyeti ve vergi mükelleflerine getirdiği yük zaman zaman yılda 20 milyar doları aşıyordu. Çiftlik bölgeleri dışında oturan pek çok seçmen bu harcamalardan üzüntü duyuyorlar ve federal hükümetin çiftçilere ekim YAPMAMALARI için para ödemesinden yakınıyorlardı. Kongre bu nedenle yeniden yön değiştirme gereği duydu.

1985’te Başkan Ronald Reagan genelde daha küçük bir hükümet konusunda çağrıda bulunduğu sırada Kongre ABD tarım ürünlerinin uluslararası rekabet gücünü arttırmak için yeni bir tarım yasası kabul etti. Anılan yasa destek alımlarını kıstı ve çevre koşullarına duyarlı 16-18 milyon hektar genişliğinde tarım arazisini 10-15 yıl süreyle ekim dışı bıraktı. 1985 tarihli yasa hükümetin tarıma yaptığı yardımın yapısını pek az etkilediyse de ekonomide elde edilen gelişmeler sayesinde destek yardımları düşük bir düzeyde tutuldu.

Buna karşılık 1980’lerin sonlarında bütçe açıkları büyük ölçüde kabarınca Kongre federal harcamaları kısma yolları aramayı sürdürdü. 1990’da çiftçileri geleneksel olarak yetersizlik ödemesi kapsamına girmeyen ürünleri yetiştirmeye teşvik eden ve anılan ödemelere uygun arazi alanlarını azaltan yasalar onayladı; fakat, yeni yasalar belirli ürünlere uygulanan yüksek ve katı destek alımlarını koruyor ve belirli tarımsal ürün piyasaları üzerindeki yaygın hükümet yönetimini de sürdürüyordu.

Bahis konusu durum 1996’da çarpıcı değişikliklere uğradı. 1994’te seçilmiş olan yeni Cumhuriyetçi Kongre çiftçilerin hükümet yardımlarına bağlı kalmalarına son vermeye çalıştı. Çiftçilik Özgürlüğü Yasası ile maliyeti en yüksek olan fiyat ve gelir destek programlarına son verildi ve çiftçiler dünya piyasaları için istedikleri ürünleri yetiştirmekte hiçbir sınırlama getirilmeden özgür bırakıldı. Yasaya göre çiftçilere piyasa fiyatlarıyla bağlantısı olmayan sabit destek ödemeleri yapılacaktı. Yasa ayrıca süt ürünlerine uygulanan desteğe de giderek son verilmesini gerektiriyordu.

imparator 01-02-2007 15:28

Yeni Düzen döneminin politikalarından böylesine ayrılmak pek kolay olmadı. Fiyatlar o günlerde yüksek düzeylerde olmakla birlikte Kongre geçiş dönemini kolaylaştırmak amacıyla çiftçilere yedi yıllık bir süre içinde 36 milyar dolar ödeme yapılmasını kararlaştırdı. Yer fıstığı ve şeker için yapılan fiyat destekleri korundu ve soya fasulyesi, pamuk ve pirinç için yapılanlarsa arttırıldı. Portakal ve diğer bazı ürünlere uygulanan pazarlama emirleri pek az değiştirildi. Çiftçilere söz konusu politik ödünlerin verilmesine karşın daha az kontrollü bir sistemin dayanıklı olup olmayacağı konusundaki kuşkular sürüyordu. Eğer Kongre piyasa fiyatlarıyla destekleme ödemelerini birbirinden ayırmaya karar vermezse yeni yasa uyarınca 2002 yılında hükümet desteklerinde eski uygulamaya dönülecekti.

Asya’nın önem taşıyan ve finansal sıkıntı çeken bölgelerinde ABD tarım ürünlerine karşı talep çökünce 1998’de yeniden kara bulutlar belirdi; tarımsal ürün ihracatında büyük bir azalma oldu ve tarla ürünleri ve canlı hayvan fiyatları hızla düştü. Fiyatlar düşük olmakla birlikte çiftçiler daha fazla üreterek gelirlerini arttırma çabalarını sürdürdüler. Kongre 1998 ve 1999’da yıllarında 1996 tarihli yasanın sona erdirmeye çalıştığı tarımsal destek alımlarını geçici olarak teşvik eden kurtarma yasaları onayladı. 1999 yılında gerçekleşen 22,5 milyar dolarlık destek alımı yeni bir rekor oluşturdu.

TARIM POLİTİKALARI VE DÜNYA TİCARETİ
Dünya piyasaları arasındaki karşılıklı bağımlılığın gittikçe artması karşısında dünya liderleri 1980’lerde ve 1990’larda uluslararası tarımsal ticareti düzenleme konusuna daha sistematik bir yaklaşım aramaya başladılar.

Tarımsal üretimi olan hemen her ülkede çiftçilere bir tür hükümet desteği sağlanmaktadır. 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında dünya tarımsal ürün piyasası koşulları giderek artan bir biçimde değişkenleşti ve tarımsal üretime bağlı pek çok ülkede çiftçileri çok kez yabancı bozukluğu gözüyle bakılan gelişmeye karşı korumak için ya uygulanmakta olan programlar güçlendirildi ya da yeni projeler geliştirildi. Bahis konusu politikaların dış tarımsal ürün piyasalarının küçülmesinde, uluslararası mal fiyatlarının düşmesinde ve çok sayıda ihracatçı ülkede tarımsal ürün fazlasının artmasında katkısı olmuştur.

Bir ülkenin aşırı üretim sorununu çözmek amacıyla ürün fazlasını serbestçe ihraç edip ithalatı sınırlamaya çalışması dar anlamda anlayışla karşılanabilir. Buna karşın uygulamada böyle bir stratejiye olanak yoktur; diğer ülkelerin de kendi pazarlarını yabancılara açmayan ülkelerden ithalat yapmaya hevesli olmamaları anlaşılabilecek bir davranıştır.

imparator 01-02-2007 15:28

1980’lerin ortalarında hükümetler destek alımlarını azaltmak ve tarımsal ürün ticaretinin daha serbest olmasını sağlamak için çalışmalar başlattılar. Birleşik Devletler Temmuz 1968’de Uruguay Turu çok taraflı ticaret görüşmelerinin bir parçası olarak kapsamlı bir uluslararası tarımsal ticaret reformu yapılmasına yönelik yeni bir plan açıkladı. Birleşik Devletler dünyadaki en önemli uluslararası ticaret anlaşması olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Andlaşması’nın (GATT) üyesi 90’ı aşkın ülkeden tarımsal piyasalarda fiyat, üretim ve ticaret bozuklukları yaratan tüm tarımsal desteklere ve diğer politikalara giderek son verilmesini görüşmelerini istedi. Birleşik Devletler özellikle Avrupa’da uygulanan tarımsal destek alımlarının giderek kaldırılmasını ve Japonların pirinç ithalatı yasaklarını sona erdirmelerini sağlamak peşindeydi.

Başka ülkeler ya da ülke gurupları tarafından da çeşitli öneriler getirildi. Ülkelerin büyük çoğunluğu ticareti bozan desteklerden uzaklaşılması ve daha serbest piyasalara yönelinmesi üzerinde anlaşıyorlardı. Bundan önce de çok kez karşılaşıldığı gibi tarımsal desteklerin kesilmesine yönelik teşebbüslerde başlangıçta bir anlaşma sağlanmasının çok güç olduğu ortaya çıktı. Yine de 1991 ortalarında belli başlı endüstrileşmiş Batılı ülkelerin liderleri desteklerin kaldırılması ve daha serbest piyasalar sağlanması amaçlarına yönelik yeni bir yükümlülük üstlendiler. Uruguay Turu en sonunda 1995’te tamamlandı ve katılımcılar tarım ve ihracat desteklerini sınırlama ve ithalat kotalarını daha kolayca düşürülebilecek gümrük tarifelerine dönüştürmek gibi daha serbest bir ticarete yönelik başka değişiklikler de yapma yükümlülüğü altına girdiler. Katılımcılar bu sorunu yeni bir görüşme turunda da (1999 sonlarında Seattle’de yapılan Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar toplantısı) ele aldılar. Söz konusu görüşmeler ihracat desteklerinin tümüyle kaldırılmasını sağlamak amacıyla yapıldıysa da heyetler bu kadar ileri gitme konusunda anlaşamadılar. Bu arada Avrupa Topluluğu [Çevirmenin notu: 1994’ten sonra Avrupa Birliği oldu] ihracat desteklerini kesmek için harekete geçti ve ticaretteki gerilim 1990’ların sonlarında azaldı.

Tarımsal ticarete ilişkin anlaşmazlıklar yine de sürüyordu. Amerikalılara bakılırsa Avrupa Topluluğu tarımsal destek alımlarını azaltmak yolundaki vaadini yerine getirmemişti. 1995’te GATT’ın ardılı olmuş olan Dünya Ticaret Örgütü Avrupa’da sürdürülmekte bulunan tarımsal destekler karşısında Birleşik Devletler’in yaptığı şikayet başvuruları konusunda olumlu kararlar verdiyse de Avrupa Birliği bunları kabul etmedi. Bu arada Avrupa ülkeleri yapay hormon kullanılarak üretilmiş ya da genetik yapıları değiştirilmiş olan Amerikan besin maddeleri ithalatına engeller koydular. Bu davranış Amerikan tarım sektörüne karşı önemli bir baş kaldırma oluşturdu.

imparator 01-02-2007 15:28

ABD Başkan Yardımcısı Al Gore 1999 başlarında tüm dünyada tarımsal destek alımlarının azaltılması ve gümrük tarifelerinin büyük ölçüde indirilmesi için yeni bir çağrıda bulundu. Japonya’nın ve Avrupa ülkelerinin daha önce Uruguay Turu sırasında yaptıkları gibi bu önerilere de direnmeleri olasılığı vardı. Bu arada dünyada serbest bir tarımsal ticarete erişilmesi çabaları 1990’ların sonlarında ihracatın azalması yüzünden bir engelle daha karşı karşıya geldi.

BÜYÜK İŞLETMELER OLARAK TARIM
Amerikan çiftçileri XX. Yüzyıl’da karşılaştıkları sorunların belirli bir kesimini de taşıyarak XXI. Yüzyıl’a doğru ilerlediler. Bunlardan en önemlisi ise süregelen aşırı üretimdi. Ülkenin kuruluşundan beri izlendiği gibi tarım makinelerindeki gelişmeler, iyi tohumlar, iyi kimyasal gübreler, yaygın sulama ve zararlılara karşı başarılı bir savaş sayesinde çiftçiler işlevlerini daha etkin bir biçimde yerine getirmelerine karşın para kazanamadılar ve bir yandan fiyatları arttırmak için toplam üretimin azaltılmasını desteklerken öbür yandan kendi üretimlerini kısmaya karşı direndiler.

Endüstriyel bir girişimin daha büyüyüp etkinleşmek yoluyla karını arttırmaya çalışması gibi Amerika’da çok sayıda çiftlik de hem gittikçe büyüdü hem daha yalın olmak için faaliyetlerini birleştirdi. Gerçekten de Amerikan tarımı giderek artan bir biçimde “tarımsal işletme”lere (agribusiness) dönüşmektedir. Bahis konusu deyim çağdaş ABD ekonomisindeki büyük ve şirketleşmiş tarımsal teşebbüslerin bu özelliğini yansıtmak için geliştirilmiştir. Tarımsal işletmeler arasında küçük tek aile şirketlerinden başlayıp pek geniş toprak sahibi olan ya da çiftçilerin kullandıkları malları ve gereçleri üreten büyük konglomeralara ya da çok uluslu firmalara kadar yayılan çiftçilikle ilgili çeşitli kuruluş vardır.

Tarımsal işletmelerin XX. Yüzyıl sonlarında elde ettiği ilerlemeler az sayıda çok büyük çiftlik kurulması anlamına geldi. İşletmeye karışmayan hisse senedi sahiplerine de ait olabilen şirketleşmiş bazı çiftliklerde çok fazla makine ve çok az işçi kullanılmaktadır. 1940’ta ortalama 67 hektar toprağa sahip 6 milyon çiftlik vardı. 1990’ların sonlarında ortalama yüzölçümü 190 hektar olan 2,2 milyon çiftlik kalmıştır. Aşağı yukarı aynı dönemde toplam ABD nüfusu yaklaşık iki katına ulaştığı halde tarım işçilerinin sayısında önemli bir azalma görülmüş ve 1930’da 12,5 milyonken 1990’da 2,9 milyona gerilemiştir. 1900’de işgücünün yarısını çiftçiler oluşturmaktaydı; buna karşın, yüzyılın sonuna gelindiğinde sadece yüzde 2’si çiftliklerde kalmıştı. Yüzyılın sonlarında ise çiftçilerin yaklaşık yüzde 60’ı yarım gün çalışıyordu; çitlik gelirlerini desteklemek amacıyla tarım dışı işlere yönelmişlerdi. Toprak ve gereçler gibi sermaye yatırımlarının pahalı olması çok kişinin tam gün çiftçilikle uğraşmasını zorlaştırmaktadır

imparator 01-02-2007 15:29

Yukarıdaki sayıların gösterdiği gibi ülkenin tarihinde kökleşmiş bulunan ve sağlam yapılı küçük çiftçilere ilişkin destanlarda dile getirilen Amerikan “aile çiftliği” ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Kentlerde ve banliyölerde yaşayan Amerikalıların güzel görünümlü ahırları ve geleneksel kırsal manzaralı işlenmiş tarlaları çoşkuyla anlatmalarına karşın, kendi beslenmeleri ya da hükümet destek alımları için daha fazla para ödeyerek aile çiftliğini korumanın yükünü çekmeyi isteyip istemeyecekleri belirli değildir.
BÖLÜM VIII
AMERİKAN TARIMININ DEĞİŞEN ÖNEMİ
Ülkenin ilk günlerinden başlayarak çiftçilik ABD ekonomisinde ve kültüründe yaşamsal bir yere sahip oldu. Çiftçiler halkı besledikleri için doğal olarak her toplumda önemli bir rol oynamışlardır. Birleşik Devletler’de ise çifçiliğe özel bir değer verilegeldi. Çiftçiler eski günlerde girişimcilik, yoğun çalışma ve kendine yeterlilik gibi ekonomik erdemlerin örneği olarak görüldüler. Ayrıca pek çok Amerikalı ve özellikle de belki hiçbir zaman toprak alamamış ve kendi emeklerini ya da ürünlerini sahiplenememiş bulunan göçmenler bir çiftlik edinmenin Amerikan ekonomik sistemine giriş bileti olduğunu anladılar. Çiftçilikten ayrılan kişiler bile toprağı çok kez kolaylıkla alınıp satılabilen ve başka kar yolları açabilen bir mal gibi kullandılar.

Amerikan çiftçileri besin maddesi üretmekte genellikle başarılı oldular. O kadar ki bu başarıları zaman zaman en büyük sorunlarını oluşturdu ve tarım sektörü fiyatların düşmesine neden olan aşırı üretim dönemleri yaşadı. Hükümet uzun süreler boyunca bu sorunların en ağırlarının çözümlenmesine yardımcı oldu. Buna karşılık geçtiğimiz yıllarda hükümetin kendi harcamalarını kısma arzusu ve tarım sektörünün azalan politik etkisi yüzünden bu gibi yardımlarda azalma oldu.

Amerikalı çiftçiler aldıkları ürünün bolluğunu belirli etkenlere borçludurlar. Herşeyden önce çok olumlu doğal koşullarda çalışırlar. Amerika’nın Ortabatısı dünyadaki en zengin tarım arazisinin bir bölümüne sahip bulunmaktadır. Ülkenin çok yerinde yeterli ile bol arasında değişen yağış olmakta; yağış almayan yörelerde de nehirler ve yeraltı suları yaygın sulamaya olanak sağlamaktadır.

imparator 01-02-2007 15:29

Büyük sermaye yatırımları ve giderek artan iyi eğitimli işçi kullanımı da Amerikan tarımının başarısına katkı yapmaktadır. Çiftçilerin hızla toprak süren, tohum eken ve ürün biçen çok pahalı makineleri çekmek için sürücü yerleri soğuk havalandırmalı olan traktörler kullandıklarını görmek olağan dışı değildir. Biyoteknoloji sayesinde hastalığa ve kuraklığa dayanıklı tohumlar geliştirilmektedir. Bol bol kimyasal gübre ve zararlılara karşı ilaç (bazı çevrecilerin görüşüne göre gereğinden çok) kullanılmaktadır. Çiftliklerdeki faaliyet bilgisayarlarla izlenmekte ve ürünün en iyi nerede yetişeceğini ve gübrelenebileceğini belirlemek için uzay teknolojisinden bile yararlanılmaktadır. Buna ek olarak araştırmacılar da zaman zaman yeni besin maddeleri sunmakta ve bu maddeleri üretmek için yeni yöntemler - balık üretmek için yapay göller yaratmak gibi -geliştirmektedirler.

Buna karşın çiftçiler doğanın temel kurallarının bazılarından kurtulamamışlardır. Günümüzde bile kontrolleri dışında kalan özellikle hava koşulları gibi güçlerle savaşmak zorundadırlar. Kuzey Amerika’da hava koşulları genelde ılımlı olmakla birlikte sık sık sel ve kuraklık görülür. Hava koşullarındaki değişiklikler tarımda çok kez genel ekonomiyle ilgisi olmayan kendi ekonomik dönemler yaratır.

Ögeler çiftçilerin başarılarını engelleyecek konuma gelince hükümet yardımı almak için talepler başlar; zaman zaman bu ögeler birleşip çiftçileri başarısızlığın sınırına itince de bahis konusu çağrılar yoğunluk kazanır. Sözgelimi 1930’larda aşırı üretim, kötü hava koşulları ve Büyük Bunalım bir araya geldi ve pek çok Amerikan çiftçisine aşılamaz engeller gibi görünen bir ortam oluşturdu. Hükümet yaygın tarım reformları gerçekleştirerek söz konusu soruna karşılık verdi; bunlar arasında en önemlisi fiyat destekleri sistemiydi. Destek programlarının çoğu Kongre tarafından 1990’ların sonunda uygulamadan çıkarılıncaya kadar daha önce benzeri görülmemiş olan bu büyük müdahale sürdü.

ABD tarımının kendisine özgü iniş ve çıkış dönemleri 1990’ların sonlarında değin devam etti; 1996 ve 1997’de büyük bir gelişme oldu; sonraki iki yıl içinde de yeni bir daralma başladı; ama yüzyılın başındakine benzemeyen bir tarım ekonomisi oluşmuştu.



imparator 01-02-2007 15:35

İLK YILLARDAKİ TARIM POLİTİKASI

Amerika tarihinin koloniler dönemi sırasında Britanya Tahtı araziyi büyük bölümlere ayırdı ve bunları özel şirketlere ya da bireylere bağışladı. Bağış alanlar da bu toprakları daha küçük parçalara bölüp başkalarına sattılar. 1783’te İngiltere’ye karşı bağımsızlık kazanılınca Amerika’nın Kurucu Ataları yeni bir arazi dağıtım yöntemi geliştirmek zorunda kaldılar. O güne kadar yerleşime açılmamış olan tüm toprakların federal hükümetin mülkiyeti altına alınmasına karar verdiler; hükümet de bu toprakları hektarı 6,25 dolardan satabilecekti.

Bahis konusu yeni topraklara yerleşmenin yarattığı büyük tehlikelere göğüs geren bireylerin çoğunluğu yoksuldu ve buralara ellerinde çiftliklerinin bir tapusu bile bulunmadan “işgalci” (squatter) olarak yerleştiler. Birleşik Devletler’in ilk yüzyılı boyunca çok sayıda Amerikalı çiftlik kurmayı ya da uzun süreyle oturmayı kabul etmeleri koşuluyla yerleşimcilere bedava arazi verilmesi gerektiği inancındaydı. En sonunda Batı bölgesindeki arazinin büyük kesimlerini yerleşime açan 1862 tarihli Çiftçi Yerleştirme Yasası ile bu amaca erişildi. Aynı yıl kabul edilen bir başka yasa ile de arazisi bağışlanmış tarım ve teknoloji kolejleri (land grant colleges) sistemi geliştirilmesine yönelik gelir elde etmek amacıyla belirli eyaletlere federal arazi ayrılması kabul edildi. Morrill Yasası aracılığıyla kamu kolej ve üniversiteleri kurulması sonucunda pratik sanatlar denilen ve aralarında çiftçiliğin de bulunduğu alanda öğretim ve eğitim yapılmasına yol açıldı.

Birleşik Devletler’in geri kalan bölgelerindeki gibi çok sayıda orta boy çiftlik sahibi olma düşüncesi Güney’de geçerli değildi. İç Savaş’tan (1861-1865) önce bol miktarda tütün, pirinç ve pamuk üretmek amacıyla binlerce değilse bile yüzlerce hektar yüzölçümü olan büyük çiftlikler kurulmuştu. Söz konusu çiftlikler az sayıda zengin aile tarafından sıkı bir yönetim altında tutulurlardı. Çalışanların çoğunluğunu köleler oluşturuyordu. İç Savaş’tan sonra kölelik kaldırılınca eski kölelerin pek çoğu önceki sahipleriyle anlaşıp kiracı çiftçi (ortakçı – sharecropper) olarak bu topraklarda kaldılar.
Amerika’nın ilk endüstrileşme yıllarında değirmenlerde, fabrikalarda ve atölyelerde çalışan işçiler için bol besin maddesine gereksinim vardı. Geliştirilen suyolu ve demiryolu ağları tarımsal malların uzun mesafelere taşınmasına yol açtı. Çelik saban uçları (Ortabatı’nın katı toprağını sürebilmek için gerekliydi), hasat makinesi (tahıl biçmekte kullanılıyordu) ve biçer-döver (tahılı biçen, döven ve ayıklayan bir makine) çiftçilerin üretkenliklerini arttırmalarına yardımcı oldu. Ülkede yeni kurulan değirmen ve fabrikalardaki işçilerin çoğunluğu bu gibi icatlar sonucunda çiftlik ailelerinin çiftliklerde çalıştırılmalarına gerek kalmamış olan oğulları ve kızlarıydı. 1860’a gelindiğinde ülkedeki 2 milyon çiftlikten bol ürün alınıyordu. Gerçekten de 1860’ta tarım ürünleri ülke ihracatının yüzde 82’sini oluşturuyordu. Tarım Amerikan ekonomik kalkınmasının ardındaki gerçek güç olmuştu.

imparator 01-02-2007 15:35

ABD tarım ekonomisi büyüdükçe çiftçiler hükümet politikalarının geçimlerini gittikçe daha fazla etkilediğinin farkına vardılar. Çiftçileri savunan ilk politik gurup olan “Grange” 1867’de kuruldu. Gurup hızla büyüdü ve onu Çiftçiler İttifakı ve Popülist Parti gibi benzerleri izledi. Sözü edilen guruplar yüksek taşıma ücreti uygulayan demiryolu şirketlerini, çiftçiler tarafından “aracılık” yaparak dürüstlük dışı kar sağladıkları düşünülen tüccarları ve ağır kredi koşulları uygulayan de bankaları hedef alıyorlardı. Çiftçilerin politik alanda hareketlenmeleri belirli sonuçlar sağladı. Demiryolları ve tahıl yükleme istasyonları hükümet düzenlemesi altına alındı; yüzlerce kooperatif ve banka kuruldu. Buna karşılık çiftçi gurupları ülkenin politik gündemine şekil vermek amacıyla 1896’da ünlü konuşmacı ve Demokrat William Jennings’i başkan adayı olarak desteklediler ve başarısızlığa uğradılar. Kentliler ve doğu bölgesi iş çevreleri ucuz para ve kolay kredi taleplerinin yıkıcı bir enflasyona neden olacağından korktukları için çiftçilerin isteklerini kuşkuyla karşıladılar.

XX. YÜZYIL TARIM POLİTİKASI

Çiftçi guruplarının XIX. Yüzyıl sonlarında görülen dengesiz politik etkilerine karşın XX. Yüzyıl’ın ilk yirmi yılı Amerikan tarımının altın çağı oldu. Mallara yönelik talep yoğunlaştığı ve arazi fiyatları arttığı için çiftlik fiyatları da yükselmişti. Teknikteki ilerlemeler üretkenliği geliştirdi. Yeni tekniklerin daha bol ürün almalarında nasıl yardımcı olabileceğini çiftçilere anlatmak için ABD Tarım Bakanlığı gösteri çiftlikleri kurdu; Kongre 1914’te “teknik tarım müdürlükleri” yarattı ve çiftçilere ve ailelerine kimyasal gübre kullanımından evde dikiş dikme projelerine kadar her alanda danışma hizmeti sağlamak amacıyla bir personel ordusu kurdu. Tarım Bakanlığı yoğun bir araştırma programı başlatarak daha az tahıl yiyen ancak daha çabuk semiren domuz türleri, tahıl üretimini arttırmayı sağlayacak kimyasal gübreler, daha sağlıklı bitki yetişmesine yol açan melez tohumlar, bitki ve hayvan hastalıklarını iyileştiren ya da yok eden tedavi biçimleri ve çeşitli zararlılarla savaş yöntemleri geliştirdi.

imparator 01-02-2007 15:35

Birinci Dünya Savaşı sonrasında fiyatlar düşmeye başlayınca XX. Yüzyıl başlarında yaşanmış olan mutlu yıllar sona erdi. Çiftçiler yine hükümetten yardım istediler. Ulusun geri kalan kesimi ve özellikle kentliler 1920’lerin gönencini sürdürdükleri için bu talepleri karşılık görmedi. Çiftçilerin bahis konusu dönemde karşılaştıkları güçlükler ülkenin kuruluş yıllarında çektiklerinden çok daha yıkıcı oldu; çünkü artık kendi kendilerine yeterli değillerdi. Gelirlerinin büyük ölçüde azalmış olmasına karşın peşin para ödeyerek makine, tohumluk, kimyasal gübre ve tüketici malları almak zorundaydılar.

Buna karşılık, 1929’da menkul kıymetler borsasının çökmesinden sonra ülke büyük bir bunalıma düşünce tüm ulus çiftçilerin duydukları acıları paylaşmaya başladı. Ekonomik bunalım aşırı üretimden doğan sıkıntıları iyice arttırdı. Buna elverişsiz hava koşulları da eklenince tarıma ilişkin uygulamaların ne kadar kısa görüşlü olduğu anlaşıldı. Uzun süreli bir kuraklık süresince durmadan esen rüzgar bir zamanlar çok verimli olan tarımsal arazinin büyük bölümlerinde üst katmanları sildi süpürdü. Söz konusu tatsız koşulları tanımlamak için “toz çanağı” (dustbowl) deyimi kullanılır oldu.

1929’da Başkan Herbert Hoover’in (1929-1933) Federal Çiftlik Kurulu’nu göreve getirmesi üzerine hükümetin tarım ekonomisine yaygın müdahalesi başladı. Anılan kurul Büyük Bunalım’ın yarattığı gittikçe büyüyen sorunlarla başa çıkamamakla birlikte çiftçiler için daha büyük ekonomik istikrar sağlanması yolundaki ilk ulusal yükümlülüğün temsilcisi konumuna geldi ve tarım piyasalarının hükümet tarafından düzenlenmesinde ilk örneği oluşturdu.

imparator 01-02-2007 15:36

Başkan Franklin D. Roosevelt 1933’te göreve başladıktan sonra ulusal tarım politikasını Hoover’in girişimlerinden çok daha öteye taşıdı. Roosevelt’in önerisi üzerine Kongre üretimi kısarak tarımsal ürün fiyatlarını düşürmeye yönelik yasalar onayladı. Hükümet ayrıca anılan fiyatları destekleyecek bir “parite” fiyatı sistemi de uygulamaya başladı. Böylelikle fiyatlar yaklaşık olarak piyasaların olumlu yıllarındaki düzeyinde tutulacaktı. Hükümet fiyatların paritenin altına düştüğü aşırı üretim yıllarında ürün fazlasını satın almayı kabul etti.

Yeni Düzen döneminde çiftçilere yardım etmek için başka girişimlerde de bulunuldu. Kongre elektrik hatlarını köylere kadar getiren Kırsal Elektrik Yönetimi’ni kurdu. Hükümet kırlardan kasabalara ve kentlere erişilmesini kolaylaştıran bir “çiftlikten pazara yol” ağı kurulup bakımının yapılmasına yardımcı oldu. Erozyonla savaş programları uygulanıp ekime elverişli toprakların etkili biçimde kullanılmasının önemi vurgulandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarımsal ekonomi bir kez daha aşırı üretim sorunuyla karşı karşıya geldi. Benzin ve elektrikle çalışan makinelerin devreye sokulması ve zararlılarla savaş ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin yaygın bir biçimde kullanılması sonucu hektar başına alınan ürün her zamankinden daha yüksek oldu. Kongre fiyatları düşüren ve vergi mükelleflerine yük getiren ürün fazlalarının tüketilmesi amacıyla 1954’te Barış İçin Besin programını yaratarak ABD tarımsal ürünlerini yoksul ülkelere ihraç etmeye başladı. Politika yapıcılar bu ihracatın kalkınmakta olan ülkelerin ekonomik gelişmesini teşvik edeceğini savundular. İnsancıl yardım yandaşları da Amerika’nın bu yolla bolluğunu paylaştığını ileri sürdüler.

Hükümet 1960’larda besin maddesi fazlasını Amerika’nın kendi yoksullarını doyurmak için de kullanmaya karar verdi. Başkan Lyndon Johnson’un Yoksullukla Savaş yıllarında hükümet federal Besin Pulu programını başlattı. Bu program çerçevesinde düşük gelirli kimselere besin kuponu verilmekte ve bu kuponlar besin maddesi alındığında bakkallar tarafından kabul edilmekteydi. Yoksul çocuklara okullarda parasız yemek verilmesi programı gibi ürün fazlalarını kullanan uygulamalar onları izledi. Bahis konusu besin maddesi programları uzun yıllar boyunca tarımsal destek alımları için kentlerden yardım sağlamış ve hem yoksullara hem de çiftçilere yönelik önemli bir sosyal yardım biçimi oluşturmuştur.

imparator 01-02-2007 15:36

Buna karşılık, 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde tarımsal üretim gittikçe yükseldi ve hükümetim fiyat destek sisteminin bedeli de dramatik oranda arttı. Tarıma dayanmayan eyaletlerin politikacıları elde yeterli ürün bulunduğu, özellikle ürün fazlalarının fiyatları düşürdüğü ve daha çok hükümet yardımı gerektirdiği bir sırada çiftçileri daha fazla üretmeye teşvik etmenin akılcı olup olmadığını sorgulamaya başladılar.

Hükümet yeni bir yol denedi. 1973’te ABD çiftçileri parite sistemi gibi yürütülmesi planlanmış olan ve “yetersizlik” ödemeleri denilen bir hükümet yardımı almaya başladılar. Anılan ödemelere hak kazanabilmek için çiftçilerin arazilerinin bir bölümünü üretim dışı bırakmaları ve böylelikle piyasada fiyatların yüksek tutulmasına yardımcı olmaları gerekmekteydi. 1980’lerin başlarında uygulamaya konulan Malla Ödeme programı çerçevesinde hükümetin elindeki çok masraflı tahıl, pirinç ve pamuk stoklarının eritilmesi ve piyasadaki fiyatların güçlendirilmesi amaçlandı ve tarımsal arazinin yüzde 25’inin üretim dışı bırakılması sağlandı.

Fiyat destekleri ve yetersizlik ödemeleri yalnız tahıl, pirinç ve pamuk gibi belirli temel ürünler için uygulandı. Bunlar dışındaki pek çok ürün destek dışında tutuldu. Limon ve portakal benzeri birkaç ürünün pazarlanmasında açık kısıtlamalar uygulanmaktadır. Pazarlama emirleri denilen bu uygulamada üreticinin her hafta pazara getirebileceği taze ürün miktarı kısıtlanmaktadır. Satışlara sınırlama getirilerek çiftçilerin elde ettikleri fiyatın yükseltilmesi amaçlanmaktadır.

1980’LERDE VE 1990’LARDA

1980’lere gelindiğinde sözü edilen programların maliyeti ve vergi mükelleflerine getirdiği yük zaman zaman yılda 20 milyar doları aşıyordu. Çiftlik bölgeleri dışında oturan pek çok seçmen bu harcamalardan üzüntü duyuyorlar ve federal hükümetin çiftçilere ekim YAPMAMALARI için para ödemesinden yakınıyorlardı. Kongre bu nedenle yeniden yön değiştirme gereği duydu.

imparator 01-02-2007 15:36

1985’te Başkan Ronald Reagan genelde daha küçük bir hükümet konusunda çağrıda bulunduğu sırada Kongre ABD tarım ürünlerinin uluslararası rekabet gücünü arttırmak için yeni bir tarım yasası kabul etti. Anılan yasa destek alımlarını kıstı ve çevre koşullarına duyarlı 16-18 milyon hektar genişliğinde tarım arazisini 10-15 yıl süreyle ekim dışı bıraktı. 1985 tarihli yasa hükümetin tarıma yaptığı yardımın yapısını pek az etkilediyse de ekonomide elde edilen gelişmeler sayesinde destek yardımları düşük bir düzeyde tutuldu.

Buna karşılık 1980’lerin sonlarında bütçe açıkları büyük ölçüde kabarınca Kongre federal harcamaları kısma yolları aramayı sürdürdü. 1990’da çiftçileri geleneksel olarak yetersizlik ödemesi kapsamına girmeyen ürünleri yetiştirmeye teşvik eden ve anılan ödemelere uygun arazi alanlarını azaltan yasalar onayladı; fakat, yeni yasalar belirli ürünlere uygulanan yüksek ve katı destek alımlarını koruyor ve belirli tarımsal ürün piyasaları üzerindeki yaygın hükümet yönetimini de sürdürüyordu.

Bahis konusu durum 1996’da çarpıcı değişikliklere uğradı. 1994’te seçilmiş olan yeni Cumhuriyetçi Kongre çiftçilerin hükümet yardımlarına bağlı kalmalarına son vermeye çalıştı. Çiftçilik Özgürlüğü Yasası ile maliyeti en yüksek olan fiyat ve gelir destek programlarına son verildi ve çiftçiler dünya piyasaları için istedikleri ürünleri yetiştirmekte hiçbir sınırlama getirilmeden özgür bırakıldı. Yasaya göre çiftçilere piyasa fiyatlarıyla bağlantısı olmayan sabit destek ödemeleri yapılacaktı. Yasa ayrıca süt ürünlerine uygulanan desteğe de giderek son verilmesini gerektiriyordu.

imparator 01-02-2007 15:36

Yeni Düzen döneminin politikalarından böylesine ayrılmak pek kolay olmadı. Fiyatlar o günlerde yüksek düzeylerde olmakla birlikte Kongre geçiş dönemini kolaylaştırmak amacıyla çiftçilere yedi yıllık bir süre içinde 36 milyar dolar ödeme yapılmasını kararlaştırdı. Yer fıstığı ve şeker için yapılan fiyat destekleri korundu ve soya fasulyesi, pamuk ve pirinç için yapılanlarsa arttırıldı. Portakal ve diğer bazı ürünlere uygulanan pazarlama emirleri pek az değiştirildi. Çiftçilere söz konusu politik ödünlerin verilmesine karşın daha az kontrollü bir sistemin dayanıklı olup olmayacağı konusundaki kuşkular sürüyordu. Eğer Kongre piyasa fiyatlarıyla destekleme ödemelerini birbirinden ayırmaya karar vermezse yeni yasa uyarınca 2002 yılında hükümet desteklerinde eski uygulamaya dönülecekti.

Asya’nın önem taşıyan ve finansal sıkıntı çeken bölgelerinde ABD tarım ürünlerine karşı talep çökünce 1998’de yeniden kara bulutlar belirdi; tarımsal ürün ihracatında büyük bir azalma oldu ve tarla ürünleri ve canlı hayvan fiyatları hızla düştü. Fiyatlar düşük olmakla birlikte çiftçiler daha fazla üreterek gelirlerini arttırma çabalarını sürdürdüler. Kongre 1998 ve 1999’da yıllarında 1996 tarihli yasanın sona erdirmeye çalıştığı tarımsal destek alımlarını geçici olarak teşvik eden kurtarma yasaları onayladı. 1999 yılında gerçekleşen 22,5 milyar dolarlık destek alımı yeni bir rekor oluşturdu.

TARIM POLİTİKALARI VE DÜNYA TİCARETİ
Dünya piyasaları arasındaki karşılıklı bağımlılığın gittikçe artması karşısında dünya liderleri 1980’lerde ve 1990’larda uluslararası tarımsal ticareti düzenleme konusuna daha sistematik bir yaklaşım aramaya başladılar.

imparator 01-02-2007 15:36

Tarımsal üretimi olan hemen her ülkede çiftçilere bir tür hükümet desteği sağlanmaktadır. 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında dünya tarımsal ürün piyasası koşulları giderek artan bir biçimde değişkenleşti ve tarımsal üretime bağlı pek çok ülkede çiftçileri çok kez yabancı bozukluğu gözüyle bakılan gelişmeye karşı korumak için ya uygulanmakta olan programlar güçlendirildi ya da yeni projeler geliştirildi. Bahis konusu politikaların dış tarımsal ürün piyasalarının küçülmesinde, uluslararası mal fiyatlarının düşmesinde ve çok sayıda ihracatçı ülkede tarımsal ürün fazlasının artmasında katkısı olmuştur.

Bir ülkenin aşırı üretim sorununu çözmek amacıyla ürün fazlasını serbestçe ihraç edip ithalatı sınırlamaya çalışması dar anlamda anlayışla karşılanabilir. Buna karşın uygulamada böyle bir stratejiye olanak yoktur; diğer ülkelerin de kendi pazarlarını yabancılara açmayan ülkelerden ithalat yapmaya hevesli olmamaları anlaşılabilecek bir davranıştır.

1980’lerin ortalarında hükümetler destek alımlarını azaltmak ve tarımsal ürün ticaretinin daha serbest olmasını sağlamak için çalışmalar başlattılar. Birleşik Devletler Temmuz 1968’de Uruguay Turu çok taraflı ticaret görüşmelerinin bir parçası olarak kapsamlı bir uluslararası tarımsal ticaret reformu yapılmasına yönelik yeni bir plan açıkladı. Birleşik Devletler dünyadaki en önemli uluslararası ticaret anlaşması olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Andlaşması’nın (GATT) üyesi 90’ı aşkın ülkeden tarımsal piyasalarda fiyat, üretim ve ticaret bozuklukları yaratan tüm tarımsal desteklere ve diğer politikalara giderek son verilmesini görüşmelerini istedi. Birleşik Devletler özellikle Avrupa’da uygulanan tarımsal destek alımlarının giderek kaldırılmasını ve Japonların pirinç ithalatı yasaklarını sona erdirmelerini sağlamak peşindeydi.

Başka ülkeler ya da ülke gurupları tarafından da çeşitli öneriler getirildi. Ülkelerin büyük çoğunluğu ticareti bozan desteklerden uzaklaşılması ve daha serbest piyasalara yönelinmesi üzerinde anlaşıyorlardı. Bundan önce de çok kez karşılaşıldığı gibi tarımsal desteklerin kesilmesine yönelik teşebbüslerde başlangıçta bir anlaşma sağlanmasının çok güç olduğu ortaya çıktı. Yine de 1991 ortalarında belli başlı endüstrileşmiş Batılı ülkelerin liderleri desteklerin kaldırılması ve daha serbest piyasalar sağlanması amaçlarına yönelik yeni bir yükümlülük üstlendiler. Uruguay Turu en sonunda 1995’te tamamlandı ve katılımcılar tarım ve ihracat desteklerini sınırlama ve ithalat kotalarını daha kolayca düşürülebilecek gümrük tarifelerine dönüştürmek gibi daha serbest bir ticarete yönelik başka değişiklikler de yapma yükümlülüğü altına girdiler. Katılımcılar bu sorunu yeni bir görüşme turunda da (1999 sonlarında Seattle’de yapılan Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar toplantısı) ele aldılar. Söz konusu görüşmeler ihracat desteklerinin tümüyle kaldırılmasını sağlamak amacıyla yapıldıysa da heyetler bu kadar ileri gitme konusunda anlaşamadılar. Bu arada Avrupa Topluluğu [Çevirmenin notu: 1994’ten sonra Avrupa Birliği oldu] ihracat desteklerini kesmek için harekete geçti ve ticaretteki gerilim 1990’ların sonlarında azaldı.

imparator 01-02-2007 15:37

Tarımsal ticarete ilişkin anlaşmazlıklar yine de sürüyordu. Amerikalılara bakılırsa Avrupa Topluluğu tarımsal destek alımlarını azaltmak yolundaki vaadini yerine getirmemişti. 1995’te GATT’ın ardılı olmuş olan Dünya Ticaret Örgütü Avrupa’da sürdürülmekte bulunan tarımsal destekler karşısında Birleşik Devletler’in yaptığı şikayet başvuruları konusunda olumlu kararlar verdiyse de Avrupa Birliği bunları kabul etmedi. Bu arada Avrupa ülkeleri yapay hormon kullanılarak üretilmiş ya da genetik yapıları değiştirilmiş olan Amerikan besin maddeleri ithalatına engeller koydular. Bu davranış Amerikan tarım sektörüne karşı önemli bir baş kaldırma oluşturdu.

ABD Başkan Yardımcısı Al Gore 1999 başlarında tüm dünyada tarımsal destek alımlarının azaltılması ve gümrük tarifelerinin büyük ölçüde indirilmesi için yeni bir çağrıda bulundu. Japonya’nın ve Avrupa ülkelerinin daha önce Uruguay Turu sırasında yaptıkları gibi bu önerilere de direnmeleri olasılığı vardı. Bu arada dünyada serbest bir tarımsal ticarete erişilmesi çabaları 1990’ların sonlarında ihracatın azalması yüzünden bir engelle daha karşı karşıya geldi.

BÜYÜK İŞLETMELER OLARAK TARIM
Amerikan çiftçileri XX. Yüzyıl’da karşılaştıkları sorunların belirli bir kesimini de taşıyarak XXI. Yüzyıl’a doğru ilerlediler. Bunlardan en önemlisi ise süregelen aşırı üretimdi. Ülkenin kuruluşundan beri izlendiği gibi tarım makinelerindeki gelişmeler, iyi tohumlar, iyi kimyasal gübreler, yaygın sulama ve zararlılara karşı başarılı bir savaş sayesinde çiftçiler işlevlerini daha etkin bir biçimde yerine getirmelerine karşın para kazanamadılar ve bir yandan fiyatları arttırmak için toplam üretimin azaltılmasını desteklerken öbür yandan kendi üretimlerini kısmaya karşı direndiler.

imparator 01-02-2007 15:37

Endüstriyel bir girişimin daha büyüyüp etkinleşmek yoluyla karını arttırmaya çalışması gibi Amerika’da çok sayıda çiftlik de hem gittikçe büyüdü hem daha yalın olmak için faaliyetlerini birleştirdi. Gerçekten de Amerikan tarımı giderek artan bir biçimde “tarımsal işletme”lere (agribusiness) dönüşmektedir. Bahis konusu deyim çağdaş ABD ekonomisindeki büyük ve şirketleşmiş tarımsal teşebbüslerin bu özelliğini yansıtmak için geliştirilmiştir. Tarımsal işletmeler arasında küçük tek aile şirketlerinden başlayıp pek geniş toprak sahibi olan ya da çiftçilerin kullandıkları malları ve gereçleri üreten büyük konglomeralara ya da çok uluslu firmalara kadar yayılan çiftçilikle ilgili çeşitli kuruluş vardır.

Tarımsal işletmelerin XX. Yüzyıl sonlarında elde ettiği ilerlemeler az sayıda çok büyük çiftlik kurulması anlamına geldi. İşletmeye karışmayan hisse senedi sahiplerine de ait olabilen şirketleşmiş bazı çiftliklerde çok fazla makine ve çok az işçi kullanılmaktadır. 1940’ta ortalama 67 hektar toprağa sahip 6 milyon çiftlik vardı. 1990’ların sonlarında ortalama yüzölçümü 190 hektar olan 2,2 milyon çiftlik kalmıştır. Aşağı yukarı aynı dönemde toplam ABD nüfusu yaklaşık iki katına ulaştığı halde tarım işçilerinin sayısında önemli bir azalma görülmüş ve 1930’da 12,5 milyonken 1990’da 2,9 milyona gerilemiştir. 1900’de işgücünün yarısını çiftçiler oluşturmaktaydı; buna karşın, yüzyılın sonuna gelindiğinde sadece yüzde 2’si çiftliklerde kalmıştı. Yüzyılın sonlarında ise çiftçilerin yaklaşık yüzde 60’ı yarım gün çalışıyordu; çitlik gelirlerini desteklemek amacıyla tarım dışı işlere yönelmişlerdi. Toprak ve gereçler gibi sermaye yatırımlarının pahalı olması çok kişinin tam gün çiftçilikle uğraşmasını zorlaştırmaktadır.

Yukarıdaki sayıların gösterdiği gibi ülkenin tarihinde kökleşmiş bulunan ve sağlam yapılı küçük çiftçilere ilişkin destanlarda dile getirilen Amerikan “aile çiftliği” ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Kentlerde ve banliyölerde yaşayan Amerikalıların güzel görünümlü ahırları ve geleneksel kırsal manzaralı işlenmiş tarlaları çoşkuyla anlatmalarına karşın, kendi beslenmeleri ya da hükümet destek alımları için daha fazla para ödeyerek aile çiftliğini korumanın yükünü çekmeyi isteyip istemeyecekleri belirli değildir.

imparator 01-02-2007 15:37

BÖLÜM IX
AMERİKA’DA ÇALIŞMA: İŞÇİLERİN ROLÜ
Amerikan işgücü ülkenin tarımsal bir toplumdan çağdaş bir endüstri toplumuna dönüşmesi sırasında büyük bir değişiklik geçirdi.

Birleşik Devletler XIX. Yüzyıl’ın sonlarına kadar genelde bir tarım ülkesi olarak kaldı. ABD ekonomisinin ilk yıllarında niteliksiz işçiler yoksuldular; zanaatkarların, el sanatçılarının ve motor onarımcılarının aldığının yaklaşık yarısı kadar ücret elde ediyorlardı. Kentlerde çalışanların aşağı yukarı yüzde 40’ını dokuma fabrikalarındaki düşük ücretli işçiler ve dikişçiler oluşturuyor ve genellikle çok kötü koşullar altında yaşıyorlardı. Fabrikaların kurulmaya başlamasıyla makineleri kullanmak için çocuk, kadın ve yoksul göçmen kullanımı olağan bir uygulama konumuna geldi.

XIX. Yüzyıl’ın sonlarında ve XX. Yüzyıl’da endüstride önemli bir büyüme oldu. Çok sayıda Amerikalı seri imalata göre uyarlanan, sıkı bir aşama (hiyerarşi) düzeni uygulanan, niteliksiz işgücüne ve düşük ücretlere dayanan fabrikalarda çalışmak amacıyla çiftliklerden ve küçük kasabalardan ayrıldılar. Sözü edilen ortamda sendikalar da giderek güçlenmeye başladılar ve sonunda çalışma koşullarında önemli ilerlemeler elde ettiler. Amerikan politikasını da değiştirdiler; çok kez Demokrat Parti’yle uyum sağlayan sendikalar 1930’larda Başkan Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen’inden 1960’lardaki Kennedy ve Johnson yönetimleri günlerine kadar çıkarılan toplumsal yasalarda anahtar rol oynayan bir seçmen gurubu oluşturdular.

İşçi örgütleri günümüzde de önemli bir ekonomik ve politik güç olmayı sürdürmekle birlikte etkisi görülebilir oranda azaldı. İmalat endüstrisi göreli olarak gerilerken hizmet sektörü büyüdü. Giderek artan sayıda işçi niteliksiz fabrika işlerinde çalışmaktansa büro işi yapmayı yeğlemektedir. Bu arada yeni endüstriler de bilgisayarların ve yeni teknolojilerin yarattığı sürekli değişikliklere ayak uydurabilen yüksek nitelikli işçi aramaya başladılar. Sipariş üzerine üretim yapılmasının ve piyasada oluşan talebe göre sık sık ürün değiştirilmesinin giderek yaygınlaşması bazı işverenlerin aşamalı kuruluşu gevşetmelerine ve bunun yerine kendi kendini yöneten ve birkaç işi bir arada yapabilen işçi guruplarına dayanmalarına yol açtı .

imparator 01-02-2007 15:37

Çelik ve ağır makine gibi endüstrilerde kökleşmiş olan örgütlü işgücü bu değişikliklere karşılık vermekte zorlanmadı. Sendikalar İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen yıllarda güçlendiler; fakat, daha sonraları geleneksel imalat endüstrisinde kullanılan işçi sayısı düşünce sendika üyeliği de azaldı. İşverenler düşük ücretli işgücüne dayanan yabancı rakiplerinin giderek yoğunlaşan meydan okuması karşısında istihdam politikalarını daha esnek bir konuma getirme çabasına girip geçici olarak ve yarım gün çalışan işçi kullanmaya yöneldiler ve çalışanlarıyla uzun vadeli ilişkiler kurmayı amaçlayan ücret ve sosyal yardım planlarına daha az ağırlık verdiler. Sendika örgütleme kampanyalarına ve grevlere karşı daha atak bir biçimde savaşmaya başladılar. Bir ara sendikaların gücüne karşı çıkmakta isteksiz davranan politikacılar anılan örgütlerin tabanını zayıflatıcı yasalar kabul ettiler. Bu arada pek çok yüksek nitelikli genç işçi de sendikalara kendi bağımsızlıklarını kısıtlayan tarihsel bir yanılgı gözüyle bakmaya başladı. Sendikalar sadece kamu işyerleri ve devlet okulları gibi temelde tekelci faaliyette bulunan kesimlerde gelişmelerini sürdürdüler.

Sendikaların giderek güç yitirmelerine karşın başarılı endüstrilerde çalışan nitelikli işçiler son yıllarda iş yerlerinde gerçekleştirilen değişikliklerden yararlandılar. Buna karşılık, daha geleneksel endüstrilerdeki niteliksiz işçiler sık sık zorluklarla karşılaştılar. 1980’lerde ve 1990’larda nitelikli ve niteliksiz işçilere ödenen ücretler arasında gittikçe büyüyen bir uçurum oluştu. 1990’ların sonunda Amerikan işçileri her ne kadar geçtikleri on yılda güçlü bir ekonomik büyümeden ve düşük oranda işsizlikten doğan ve giderek artan bir refah elde ettiklerini düşünseler de pek çoğu geleceğin neler getirebileceği konusunda kuşku duymaktadırlar.

ÇALIŞMA STANDARDLARI

Ekonomistlere göre Amerika’nın ekonomik başarısı bir bakıma işçi piyasalarının esnekliğine bağlıdır. İşverenler rekabet güçlerinin kısmen piyasa koşullarındaki değişmelere göre işçi almak ya da çıkarmaktaki özgürlüklerinden kaynaklandığını söylemektedirler. Bunun yanı sıra Amerikalı işçilerin kendileri de geleneksel olarak hareketlidirler; pek çoğu iş değiştirmeyi yaşantılarını iyileştirmenin bir aracı olarak görmektedirler. Diğer yandan, işverenler de yaptıkları işin onlara iyileşme yolunda uzun vadeli fırsatlar yaratacağına inanan işçilerin daha etkin çalışacağını geleneksel olarak kabul etmişler ve çalışanlar da iş güvencesini en önemli ekonomik amaçları arasında saymışlardır.

imparator 01-02-2007 15:37

Amerika’da çalışma yaşamının tarihi iki değer yargısı arasındaki bir gerilimle doludur: esneklik ve uzun vadeli bağlantı. 1980’lerin ortalarından başlayarak pek çok uzman işverenlerin esnekliğe daha büyük önem verdikleri konusunda görüş birliğine vardılar. Belki de bunun bir sonucu olarak işverenlerle işçiler arasındaki bağlar zayıfladı. Yine de çok sayıda eyalet yasası ve federal yasa işçilerin haklarını korumaktadır. Federal çalışma yasaları arasında en önemli olanlardan bazıları şunlardır:

-1938 tarihli Adil Çalışma Standardları Yasası ulus düzeyinde asgari ücret saptamakta ve bireylerin en çok kaç saat çalıştırılabileceklerini belirlemektedir. Ayrıca fazla mesai ücretine ilişkin kurallar koymakta ve çocuk işçilerin istismar edilmesini önleyecek standardlar getirmektedir. Yasa kadınlara karşı ücret ayırımcılığını yasaklamak amacıyla 1963’te değiştirilmiştir. Kongre çok kez politik tartışma konusu olan asgari ücreti belirli aralıklarla ayarlar. Saptanan taban 1999’da saatte 5,15 dolar olmakla birlikte işçiye karşı talep o kadar yüksekti ki düşük nitelikli işçi çalıştıran işverenler bile bunun üstünde ücret veriyorlardı. Bazı eyaletler ise daha yüksek ücret tabanı belirlemişlerdi.

-1964 tarihli Vatandaşlık Hakları Yasası işverenlerin işçi alırken ya da istihdam politikası düzenlerken ırk, cinsiyet, din ve ulusal köken gözeterek ayırımcılık yapmalarını yasaklamaktadır (oy kullanmada ve iskanda ayırımcılık ta bu yasa ile yasaklanmıştır).

imparator 01-02-2007 15:38


-1967 tarihli İstihdamda Yaş ve Ayırımcılık Yasası yaşlı işçileri iş ayırımcılığına karşı korumaktadır.

-1971 tarihli İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası işverenlerin güvenli iş ortamları sağlamasını gerektirmektedir. İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi işyeri standardları geliştirir, bunlara uyum düzeyini saptamak için kovuşturmalar yürütür, mahkeme celpleri gönderir ve kurallara uymayanları cezalandırır.

-İşçi Emekli Geliri Güvenliği Yasası işletmeler ya da kamu sektörü dışındaki diğer kuruluşların hazırladıkları emeklilik planlarının uyması gereken standardları belirler. Yasa 1974’te kabul edilmiştir.

-1993 tarihli Aile ve Sağlık İzni Yasası işçilere ücretsiz doğum, evlat edinme ya da ciddi hastalığı olan yakınlarına bakma izni verilmesini garanti altına alır.

-1990’da kabul edilmiş olan Engelli Amerikalılar Yasası engellilerin çalışma haklarını korur.

EMEKLİ MAAŞLARI VE İŞSİZLİK SİGORTASI

Birleşik Devletler’de işverenler işçilerin emeklilikleri için para biriktirmelerinde anahtar rol oynarlar. Özel sektörde çalışanların yaklaşık olarak yarısına ve hükümet çalışanlarının çoğunluğuna bir tür emekli maaşı planı uygulanmaktadır. İşverenler emekli maaşı planlarına katılmak zorunda değillerdir; fakat, hükümet büyük vergi indirimleri uygulayarak işverenleri bu gibi planlar hazırlamaya ve onlara katkıda bulunmaya teşvik eder.

imparator 01-02-2007 15:38

Federal hükümetin vergi tahsil dairesi olan İç Gelirler Servisi emekli maaşı planlarına uygulanan kuralların çoğunu hazırlar ve Çalışma Bakanlığı’na bağlı bir daire de istismarı önlemek için planlar uygular. Yine bir federal daire olan Emekli Maaşı Güvence Şirketi de geleneksel özel emekli maaşı alanların bu haklarını sigorta eder; 1980’lerde ve 1990’larda kabul edilen bir dizi yasa ile bu sigortaya ödenen primleri yükseltildi ve işverenlerin bu gibi planlarını parasal açıdan sağlıklı tutmaları konusundaki sorumluluklarını arttırıldı.

İşveren destekli emekli maaşı planlarının yapısı XX. Yüzyıl’ın son otuz yılı içinde önemli ölçüde değişti. Özellikle küçük işverenlerin pek çoğu hizmet yılı sayısına ve ücret düzeyine bağlı olarak emeklilere her ay maaş ödenmesini güvence altına alan geleneksel “belirlenmiş maaş” planları sunmayı durdurup bunun yerine “belirlenmiş katkı” planlarını gittikçe daha çok önermeye başladılar. Belirlenmiş katkı planı uygulamasında işveren emekli maaşı ile nasıl bir yatırım yapılacağından sorumlu değildir ve belirli bir maaş ödeme yükümlülüğü altına da girmez. Bunun yerine işçiler kendi emekli maaşı birikimlerini kendileri kontrol ederler (bunu yapmak zorunda olmamakla birlikte çok sayıda işveren de bu birikime katkıda bulunur) ve birkaç yılda bir iş değiştirseler bile bu tasarruflarını ellerinde tutabilirler. Böylelikle işçinin emekliliğinde alacağı maaş ne kadar katkı yapıldığına ve kendi birikimini ne kadar başarılı bir yatırımda kullandığına bağlı olur.

imparator 01-02-2007 15:38

Özel belirlenmiş maaş planlarının sayısı 1965’te 170.000 iken bu sayı 1997’de 53.000’e düştü; buna karşılık belirlenmiş katkı planlarının sayısı da 461.000’den 647.000’e yükseldi. Çok kişi bu değişimin artık işyerlerinde işveren ve işçi arasında uzun vadeli bir bağlantının daha az benimsendiğini gösterdiğine inanmaktadırlar.

Federal hükümet silahlı kuvvetler personeli ve kamu memurları kadar malul gazileri de kapsayan birkaç emeklilik planı uygulamaktadır. Hükümetin yönettiği en önemli emekli maaşı sistemi 65 yaşında ya da daha sonra emekli olup başvuruda bulunan çalışanlara tam ve 62-65 yaş arasında emekli olanlara da daha düşük maaş sağlayan Sosyal Güvenlik programıdır. Program bir federal kuruluş olan Sosyal Güvenlik İdaresi tarafından yönetilmekle birlikte fonlarını bordro vergileri ödeyen işverenler ve işçiler sağlarlar. Sosyal Güvenlik’in emekliler için değerli bir “koruyucu ağ” olduğu düşünülmekle birlikte onların çoğu işi bıraktıktan sonra gelirlerinin ancak belirli bir kesiminin bu yoldan sağlandığını söylemektedirler. Bunun yanı sıra politikacılar 1990’larda, savaş sonrası bebek patlaması kuşağı XXI. Yüzyıl’ın başlarında emekli olduğu zaman hükümetin maaşları azaltmadan ya da bordro vergilerini yükseltmeden tüm Sosyal Güvenlik yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğinden de endişe duymaya başladılar. Pek çok Amerikalı Sosyal Güvenlik’in parasal sağlığını güvence altına almanın yüzyılın sonlarındaki en önemli iç politika sorunlarından biri olacağı görüşünü paylaşmaktadırlar.

Genellikle bağımsız çalışan, işverenleri emeklilik planı uygulamayan ve emeklilik planlarının yetersiz kaldığını düşünen çok kişi gelirlerinin belirli bir bölümünü Özel Emeklilik Hesapları (ÖEH) ve Keogh planı diye bilinen ve vergi bağışıklığı bulunan hesaplara yatırabilmektedirler.

imparator 01-02-2007 15:38

Yine 1935 tarihli Sosyal Güvenlik Yasası ile yaratılan işsizlik sigortası da Sosyal Güvenlik’in aksine işsiz kalmış çalışanlara temel gelir yardımı sağlayan bir federal hükümet-eyalet hükümeti sistemi olarak düzenlenmiştir. İşten çıkarılmış ya da kötü davranış dışında başka nedenler yüzünden istekleri dışında işsiz kalmış çalışanlar belirli bir süre için ücretlerinin belirli bir bölümü alırlar.

Her eyalet kendi programını yürütmekte, ancak belirli federal kurallara uymaktadır. Yapılacak haftalık işsizlik ödemelerinin miktarı ve süresi geçmişte ödenmiş olan ücretleri ve işsizlik süresi göz önünde bulundurularak belirlenir. İşverenler kendi çalışanlarının işsizlik ve sigorta ödemeleri konularındaki deneyimlerine dayalı olarak kurulmuş bulunan özel bir fona vergi öderler. Federal hükümet de kendi çalışanlarının işsizlik sigortası vergisini belirler. Eyaletler gönençli dönemlerde fonlarda biriken fazla paraları ekonomik daralma günlerinde kullanabileceklerini umarlar; fakat, fonlar yetersiz kalırsa federal hükümetten borç alabilecekleri gibi vergi oranlarını da yükseltebilirler. İşsizlik yaygınlaşır ve eyaletçe saptanmış olan “tetik” düzeyin üzerinde kalırsa eyaletler işsizlik sigortası ödemelerinin süresini uzatmak zorundadırlar. Federal hükümet de ekonomik gerileme dönemlerinde işsizlik tırmanırsa sigorta ödemeleri süresinin uzatılmasına izin verir ve bu ek süre içinde yapılan ödemeleri genel federal gelirlerden karşılar ya da işverenlere yeni vergiler yükler. Bu gibi ek süreler federal harcamaları yükselttiği ve vergi arttırımlarına yol açabileceği için işsizlik sigortası ödeme dönemlerinin uzatılması sık sık politik sorunlara yol açar.

İŞÇİ HAREKETİNİN İLK YILLARI

Amerikan işçi hareketinin politik etkisini kazandığı ve pekiştirdiği 1930’ları izleyen yıllarda çalışanların yaşantılarını iyileştirmeye yönelik çok sayıda yasa kabul edildi ve programlar düzenlendi. Bahis konusu hareketin güç kazanması kolay olmadı ve Amerikan ekonomisindeki yerini alması için bir buçuk yüzyıldan fazla süren bir çaba gösterilmesi gerekti.

Başka ülkelerdeki gurupların aksine ABD sendikaları mevcut serbest teşebbüs sistemi içinde çalışmayı yeğlediler ve bu strateji sosyalistleri düş kırıklığına uğrattı. Amerika tarihinde bir feodalite dönemi geçirilmemişti ve pek az sayıda birey de bir sınıf çatışması içinde olduğuna inanıyordu. Bunun yerine işçilerin çoğunluğu yaşantılarını iyileştirme yolunda diğer bireylerle aynı hakları elde etmeye çalıştıklarına inanıyorlardı. Sınıflar arası düşmanlığın azalmasına yol açan bir başka gelişme de ABD’de hiç olmazsa beyaz erkek işçilerin oy kullanma hakkını diğer ülkelerdekilere oranla daha önce kazanmış bulunmalarıydı.

imparator 01-02-2007 15:38

İşçi hareketi başlangıçta daha çok endüstriyel alanda geliştiği için sendika örgütleyicilerinin kullanabilecekleri insan kaynağı sınırlıydı. İlk önemli ulusal işçi örgütü 1869’da Pennsylvania’nın Philadelphia kentinde konfeksiyon biçki işçileri tarafından kurulan ve yaşantılarını daha iyi duruma getirmek için tüm işçileri örgütlemeye adanmış olan Çalışanların Şövalyeleri’ydi. 1886’ya gelindiğinde örgütün siyahları, kadınları, ücretlileri, tüccarları ve çiftçileri içeren yaklaşık 700.000 üyesi olmuştu. Buna karşın, Şövalyeler içindeki çeşitli gurupların çıkarları çok kez birbiriyle çatışıyordu. Şövalyeler 1880’lerin ortalarında Amerikalı milyoner Jay Gould’un sahibi bulunduğu demiryollarına karşı düzenlediği bir grevde başarılı ve 1886’daki bir ikincisinde başarısız oldu. Bundan sonra da üye sayısı hızla azaldı.

1881’de, Samuel Gompers adında bir puro yapımcısı göçmen ve önde gelen başka zanaatkarlar beş yıl sonra Amerikan İşçi Federasyonu (American Federation of Labor - AFL) adını alan bir işçi sendikaları federasyonu kurdular. Anılan örgüt yalnız ücretlileri barındırıyor ve üyeler mesleklerine göre sınıflandırılıyordu. Gompers AFL’in ilk başkanıydı. Yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşulları elde etmeye yönelik pratik bir strateji uyguladı ve bahis konusu öncelikler giderek tüm işçi hareketi tarafından benimsendi.

AFL’nin işçileri örgütleyen görevlileri işverenlerin yoğun direnişiyle karşılaştılar. Sorunları her işçiyle teker teker tartışmayı yeğleyen yöneticiler çok kez sendikalaşma yanlısı işçileri kovuyor ya da “kara liste”ye alıyorlardı (işe alınmamaları için diğer şirketlerle anlaşıyorlardı). Zaman zaman onlara sendikaya girmelerini yasaklayan ve “sarı köpek” (yellow dog) sözleşmeleri diye bilinen belgeler imzalatıyorlardı. 1880-1932 arasındaki yıllarda hükümet ve mahkemeler genellikle yönetimlerin tutumundan yana olmayı ya da en azından onlar karşısında tarafsız kalmayı yeğlediler. Hükümet de kamu düzeni adına grevi sona erdirmek amacıyla sık sık federal askerleri görevlendiriyordu. Söz konusu dönemde düzenlenen bazı grevler sırasında yöneticilerin kiraladığı kişilerle sendikalılar arasında çıkan çatışmalar ölümlere neden oldu.

imparator 01-02-2007 15:39

1905’te Yüksek Mahkeme hükümetin işçilerin çalışma saatlerini sınırlayamayacağına karar verince işçi hareketi bir darbe yemiş oldu (Mahkeme böyle bir düzenlemenin işçilerin iş sözleşmesi yapma hakkını kısıtladığını bildirdi). İşçilerin herhangi bir sendikaya katılmaya zorlanamayacağına ilişkin “açık atölye” ilkesi de büyük sürtüşmelere neden oldu.

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde AFL’nin 5 milyon üyesi bulunuyordu. 1920’ler ise örgütleyiciler için verimli olmadı. Sözü edilen yıllar gönençliydi, bol iş vardı ve ücretler yükseliyordu. İşçiler sendika desteği bulunmadan da kendilerini güvende sayıyorlar ve yöneticiler tarafından ileri sürülen cömert personel politikalarının sendikalara karşı iyi bir alternatif oluşturduğu yolundaki iddiaları benimsiyorlardı. Buna karşın 1929’da Büyük Bunalım’ın patlak vermesiyle mutlu günler sona erdi.

BÜYÜK BUNALIM VE SAVAŞ SONRASI ZAFERLERİ

1930’ların Büyük Bunalım’ının başlaması üzerine Amerikalıların sendikalara bakışı değişti. İşsizlik büyük boyutlara erişip AFL’nin üye sayısı 3 milyonun altına düştüyse de çalışanların sıkıntısı karşısında önemli bir duygusallık doğdu. Bunalım’ın en yoğun olduğu günlerde Amerikan işgücünün yaklaşık üçte biri işsiz kalmıştı ve bu durum on yıl önce tam istihdam yaşanan bir ülke için ürkütücü oluyordu. Başkan Franklin D.Roosevelt’in 1932’de seçilmesinden sonra hükümet işçilerin isteklerine daha olumlu bakmaya başladı ve giderek mahkemeler de buna katıldı. Kongre 1932’de ilk işçi yanlısı yasalardan biri olan Norris-LaGuardia yasasını kabul etti ve böylelikle sarı köpek sözleşmelerinin uygulanması engellendi. Yasa ayrıca federal mahkemelerin grevleri ve diğer işçi hareketlerini durdurmasına da son verdi.

imparator 01-02-2007 15:39

Roosevelt göreve başladıktan sonra işçilerin amaçlarını destekleyen önemli bazı yasalar çıkarılmasına çalıştı. 1935 tarihinde kabul edilen ve Wagner Yasası olarak bilinen Ulusal İş İlişkileri Yasası işçilere sendikalara katılma ve sendika temsilcileri aracılığıyla toplu pazarlık yapma hakkı tanıdı. Yasa ile uygunsuz istihdam yöntemleri uygulayanları cezalandırmak ve işçiler sendika kurmak istediklerinde seçim düzenlemek amacıyla bir Ulusal İş İlişkileri Kurulu da oluşturuluyordu. Kurul’un işverenleri sendika faaliyetlerine katıldıkları gerekçesiyle haksız olarak işten çıkarılan işçilerin birikmiş ücretlerini ödemeye zorlama yetkisi de vardı.

Böyle bir destek üzerine sendika üyesi sayısı 1940 yılına gelindiğinde yaklaşık 9 milyona fırladı. Üye sayısının artması ise büyüme sancıları çekilmeden gerçekleşmedi. 1935 yılında AFL içindeki sekiz sendika otomobil ve çelik gibi seri imalat yapan endüstrilerde çalışan işçileri örgütlemek amacıyla bir kampanya başlatmak için Endüstriyel Örgütlenme Komitesi’ni (Committee for Industrial Organization - CIO) kurdular. Komite’nin destekçileri bir şirkette çalışan nitelikli ve niteliksiz işçilerinin tümünü birlikte örgütlemek istiyorlardı. AFL’de egemen olan ve endüstrilerde çalışanların mesleklerine göre sendikalaşmış kalmalarını yeğleyen meslek sendikaları niteliksiz ya da yarı nitelikli işçileri sendikalaştırma çabalarına karşı çıktı. Yine de Komite atılgan çalışmaları sonunda pek çok fabrikadaki işçileri sendikalaştırmayı başardı. AFL 1938’de CIO’yu kuran sendikaları üyelikten uzaklaştırdı. CIO hemen yeni bir isim altında kendi federasyonunu oluşturarak Endüstriyel Örgütler Kongresi’ni (Congress of Industrial Organizations) kurdu ve AFL’in en büyük rakibi konumuna geldi.

Birleşik Devletler İkinci Dünya Savaşı’na katıldıktan sonra ülkedeki anahtar sendikaların liderleri ulusun savunma üretimini grevlerle aksamayacaklarına söz verdiler. Hükümet de ücretleri kontrol altına aldı ve arttırmaları erteledi. Buna karşın sendikalar özellikle sağlık sigortası alanında önemli yan çıkarlar elde ettiler ve sendikaların üye sayısı hızla arttı.


Türkiye`de Saat: 17:19 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580