![]() |
Savaş 1945’te bitince greve gitmeme vaadi de ortadan kalktı ve o güne kadar bastırılmış olan yüksek ücret talepleri patladı. Pek çok endüstride grevler yeniden başladı ve 1946’da iş bırakma olayları doruğa erişti. Çok kişi bu huzursuzluklara ve Wagner Yasası’yla sendikalara gereksiz ölçüde kazandırıldığını düşündükleri sendikal güce karşı büyük tepki gösterdi. Kongre 1947’de Başkan Truman’ın vetosuna karşın daha çok Taft-Hartley Yasası olarak bilinen İşçi İşveren İlişkileri Yasası’nı kabul etti. Yasa ile işverenler kadar sendikalar için de davranış standardları saptandı. Çalışanların işe başlamadan önce sendikalara katılmalarını gerektiren “kapalı atölye” uygulamalarını yasaklandı; işverenlere grevler nedeniyle uğradıkları zarar için sendikaları dava etme izni verildi; sendikalara greve gitmeden önce 60 günlük bir “durulma dönemi” uygulama zorunluluğu getirildi; kamu sağlık ve güvenliğini bozabilecek grevlerin denetimi için diğer özel kurallar konuldu. Taft-Hartley Yasası ayrıca sendikaların parasal durumlarının açıklamalarını istedi. İşçiler karşısındaki bu artan muhalefet nedeniyle AFL ve CIO aralarındaki kan davasını unuttular ve en sonunda 1955’te birleşip AFL-CIO örgütünü kurdular. AFL’in başkanı George Meany yeni oluşturulan örgütün başkanlığını üstlendi. 1962’de Başkan John F.Kennedy’nin federal hükümet çalışanlarına - grev hakkı dışında - örgütlenme ve toplu pazarlık yapma hakkı veren bir kararname yayınlamasıyla sendikalar yeni bir güç kazandılar. Eyaletler de buna benzer yasalar kabul ettiler ve bazılarında eyalet çalışanlarına grev hakkı bile verildi. Federal hükümet, eyalet hükümeti ve yere hükümet düzeyinde kamu çalışanları sendikaları hızla çoğaldı ve yüksek enflasyonun ücretleri önemli ölçüde kemirme tehdidi oluşunca 1970’lerde polisler, öğretmenler ve diğer kamu görevlileri pek çok eyalette ve kentte greve gittiler. |
1960’larda ve 1970’lerde siyahlar, Meksikalı-Amerikalılar ve kadınlar arasında da sendika üyesi sayısı çoğaldı. İşçi liderleri çok kez en az para kazandıran işlerde çalışan bu guruplara daha yüksek ücret verilmesinin sağlanmasına yardımcı oldular. Sözgelimi, Meksikalı-Amerikalı işçi lideri Cesar E.Chavez California’daki çoğunluğu Meksikalı-Amerikalı olan göçmen işçileri ve diğer tarımsal işçileri örgütlemeye başladı ve günümüzün Amerika Birleşmiş Tarım İşçileri örgütünü kurdu. 1980’LER VE 1990’LAR: BABALIĞIN SONU Zaman zaman görülen çatışmalar ve grevlere karşın şirketler ve sendikalar 1940’lar, 1950’ler ve 1960’larda istikrarlı ilişkiler yürüttüler. İşçiler doğal olarak işverenlerin onlara gereksinim duydukları sürece iş sağlamalarını, genel hayat pahalılığını yansıtan ücretler vermelerini ve rahatlatıcı sağlık ve emeklilik yardımları yapmalarını beklediler. Bahis konusu istikrarlı ilişkiler niteliklerin ve ürünlerin çok az ya da hem işverenlerin hem işçilerin kolaylıkla ayak uydurabilecekleri ölçüde yavaş değiştiği istikrarlı bir ekonomiye bağlıydı; fakat, sendikalarla işverenler arasındaki ilişkiler 1960’larda ve 1970’lerde gerginleşmeye başladı. Amerika’nın dünya endüstriyel ekonomisindeki egemenliği zayıflamaya yüz tuttu. Daha ucuz ve bazan da daha iyi olan ithal malları Birleşik Devletler’e akmaya başlayınca Amerikan şirketleri kendi ürünlerinin niteliğini hemen arttırarak bunu karşılamakta zorlandılar. Yukarıdan aşağıya düzenlenmiş yapıları yenilikleri ödüllendirmiyordu ve bazan da etkinliği arttırarak ya da belirli yabancı ülkelerde verilenlere ayak uydurabilmek için ücretleri indirerek emek maliyetini düşürmeye çalışınca başarısızlığa uğruyorlardı. |
Söz konusu durum karşısında birkaç Amerikan şirketi fabrikalarını kapatıp başka yerlerde kurdular. 1980’lerde ve 1990’larda ticaret ve vergi yasalarında yapılan değişiklikler bu seçeneği gittikçe kolaylaştırıyordu. Geri kalan pek çok şirket faaliyetlerini sürdürdüler; ama, babalık sistemi yıpranmaya başlamıştı. İşverenler işçileriyle ömür boyu sürecek bağlantılar kuramayacaklarını anladılar. Esnekliği arttırmak ve maliyetleri düşürmek amacıyla geçici ve yarım gün çalışan işçi kullanımını gittikçe yaygınlaştırdılar. Geçici işçi kullanan şirketler 1982’de 417.000 kişi ya da tarım dışı bordrolu personelin yüzde 0,5’ini ve 1998’e gelindiğinde de 2,8 milyon işçi ya da tarım dışı işgücünün yüzde 2,1’ini çalıştırıyorlardı. Çalışma saatlerinde de değişiklikler oldu. İşçiler bazan haftalık çalışma günlerinin azaltılmasını istediler; fakat, bordro ve sosyal yardım giderlerini kısmak isteyen şirketler çok kez çalışma saatlerini kısmaya yöneldiler. 1968’de işçilerin yüzde 14’ü haftada 35 saatten az çalışırken bu oran 1994’te yüzde 18,9 oldu. Yukarıda değinildiği gibi çok sayıda işveren sorumluluğu daha çok işçilere yükleyen emeklilik düzenlemelerine geçtiler. Bazı çalışanlar da daha büyük esneklik sağlayan bu değişiklikleri benimsediler. Yine de sözü edilen değişiklikler pek çok işçinin uzun vadedeki geleceklerine güvensizlikle bakmalarına yol açtı. İşveren ve işçi arasındaki eski babacan ilişkilerin yeniden kurulması konusunda sendikaların da yapabilecekleri pek az şey vardı. Üyelerinin bu koşullara uymalarına yardımcı olmakla yetindiler. 1980’lerde ve 1990’larda sendika üyesi sayısında genel bir azalma oldu ve sendikaların yeni işyerlerinde örgütlenmeleri düşük ölçülerde kaldı. Örgütleyiciler çalışma yasalarının kendilerine karşı düzenlendiğinden ve işverenlerin sendika seçimlerini geciktirmelerine ya da seçimlere direnmelerine göz yumulduğundan yakınıyorlardı. Uluslararası Hizmet Sektörü Çalışanları Sendikası başkanı John Sweeney sendika üyesi sayısının ve politik gücün azalması nedeniyle 1995’te AFL-CIO başkanı Lane Kirkland’da karşı adaylığını koydu ve seçimi kazandı. Kirkland kendini ülke dışındaki sendika faaliyetlerine kaptırıp ülkedeki sendikaların karşılaştıkları sorunlar konusunda çok pasif davranmakla eleştiriliyordu. Federasyon’un kırk yılı aşan yaşamındaki üçüncü başkanı olan Sweeney işçi hareketini yeniden canlandırmak amacıyla örgütü güçlendirmeye ve yerel sendikaların faaliyetleri sırasında birbirlerine yardım etmelerini sağlamaya çalıştıysa da bu pek kolay olmadı. |
YENİ İŞGÜCÜ 1950 ile 1999 yılı sonları arasında ABD’deki tarım dışı işgücü 45 milyondan 129,5 milyona yükseldi. Bilişim teknolojisinin ABD ekonomisinde gittikçe daha büyüyen bir rol üstlenmesi nedeniyle en önemli işçi artışları bilgisayar, sağlık ve diğer hizmet sektörlerinde görüldü. 1980’lerde ve 1990’larda genel hizmetler, ulaştırma, kamu hizmetleri, toptan ve perakende mal ticareti, finans, sigorta, emlak ve hükümet gibi hizmet üreten kesimlerde 35 milyon işçi artışı oldu. Bu sayı bahis konusu yirmi yıl boyunca elde edilen toplam net işçi artışını temsil ediyordu. İmalatta üretkenliğin artması sonucunda açıkta kalan işçiler de hizmet sektöründeki büyüme sayesinde emildi. 1946 yılında hizmete ilişkin endüstrilerde 24,4 milyon işçi çalışıyor ya da tarım dışı işlerin yüzde 59’unu dolduruyordu. 1999’un sonuna gelindiğinde bu sayılar 104,3 milyon ve yüzde 81 oldu. Bunun aksine 1946’da imalat, inşaat ve madenciliği içeren mal üretim sektöründe tarım dışında kalanların yüzde 41’ini oluşturan 17,2 milyon işçi çalışırken 1999 sonunda bu sektördeki işçi sayısı sadece 25,2 milyona yükseldi ya da toplamın yüzde 19’una indi. Buna karşılık hizmet sektöründeki yeni işlerin pek çoğu imalat alanındakiler kadar yüksek ücret getirmiyor ve sosyal yardım olanakları sağlamıyordu. Bunun sonucunda ortaya çıkan parasal sıkıntılar çok sayıda kadını da işgücüne katılmaya teşvik etti. 1980’lerde ve 1990’larda birçok işveren çalışma düzenlerini kurmak için yeni yöntemlere başvurdular. Bazı şirketlerde işçiler küçük takımlara ayrıldı ve onlara ayrılan görevlerde kendilerine önemli bir özerklik tanındı. Yönetimin bu çalışma guruplarının görevlerini belirlemesine ve sağladıkları gelişmeleri ve elde ettikleri sonuçları izlemesine karşılık nasıl çalışılacağına ve çalışma stratejilerinin değişen müşteri gereksinimlerine ve koşullarına nasıl uydurulacağına gurup üyeleri kendileri karar veriyorlardı. Yine de pek çok işveren yönetim güdümlü geleneksel çalışma sistemini bırakmak istemiyor ve bazıları da yeni yöntemlere geçmekte zorlanıyorlardı. Ulusal İş İlişkileri Kurulu sendikalı olmayan işverenlerin görevlendirdikleri çalışma guruplarının çoğunun yönetimin egemenliği altında faaliyet gösteren yasa dışı “sendikalar” sayıldığı yolunda kararlar alıyor ve bu da çok kez değişiklik karşısında bir caydırıcı oluyordu. |
İşverenler 1980’lerde ve 1990’larda giderek yapısı değişen bir işgücüyle de başa çıkmak zorunda kaldılar. Özellikle İspanyol kökenliler ve çeşitli Asya ülkelerinden gelen göçmenler işgücüne gittikçe artan sayılarda katıldılar ve geleneksel olarak erkeklerin egemenliğindeki işlerde çalışan kadın sayısı da her geçen gün daha çoğaldı. İşverenlerin ırk, cinsiyet, yaş ya da bedensel engel gözeterek ayırımcılık yaptıkları iddiasıyla işçiler tarafından açılan dava sayısı da yükseldi. Söz konusu başvuruların ilk önce yapıldığı Federal Eşit İstihdam Fırsatları Komisyonu’na gelen dava sayısı 1991’de 6.900 kadarken 1998’de 16.000’i aştı ve dava dosyalarının çokluğu mahkemeleri tıkadı. Açılan davalar çeşitli sonuçlar verdi. Önemsiz olduğu düşünülen pek çok davanın reddedilmesine karşın mahkemeler işe alma, terfi ettirme, rütbe indirme ve işten çıkarma konularındaki istismarlara karşı çeşitli önlem kararları da aldılar. Sözgelimi 1998’de ABD Yüksek Mahkemesi işverenlerin cinsel tacizden kaçınmaları için yöneticilerini eğitmeleri ve işçilerini de hakları konusunda uyarmaları gerektiğine karar verdi. “Eşit işe eşit ücret” sorunu Amerika’daki işyerlerinden eksik olmadı. Federal yasalar ve eyalet yasaları cinsiyete bağlı olarak farklı ücret ödenmesini yasaklamakla birlikte Amerikalı kadınlar tarih boyunca erkeklerden daha az ücret almışlardır. Bahis konusu ayırım kısmen kadınların genellikle hizmet sektöründe çalışmalarından ve bu sektörde de geleneksel olarak diğer sektörlerden daha az ücret ödenmesinden kaynaklanmaktadır; fakat, sendikalar ve kadın hakları örgütleri bu durumun aynı zamanda açıktan açığa ayırımcılık yapıldığını da gösterdiğini iddia etmektedirler. Hizmet sektöründe camdan tavan denilen bir kavram da sorunu daha karmaşık bir konuma getirmektedir. Kadınların belirttiklerine göre bu onların erkeklerin egemenliği altındaki yöneticilik ya da profesyonellik aşamalarına getirilmelerini önleyen görünmez bir engeldir. Geçtiğimiz yıllarda sözü edilen aşamalara getirilen kadın sayısı gittikçe çoğalmış olmakla birlikte toplam nüfus içindeki sayıları gözetildiğinde bu çok önemsiz bir oran olarak kalmaktadır. |
Genel nüfus içinde azınlıkta kaldıkları için çok kez “azınlıklar” olarak bilinen çeşitli etnik ve ırksal gurup mensuplarının elde ettikleri aşamalar ve ücretler de sorun konusu olmaktadır. (XX. Yüzyıl’ın sonlarında Amerikalıların çoğunluğunu Avrupa kökenli Beyazlar oluşturmakla birlikte genel nüfus içindeki oranları azalmaktaydı.) Federal hükümet ve eyalet hükümetleri 1960’larda ve 1970’lerde ayırımcılığı yasaklayan yasaların yanı sıra işverenlerin belirli durumlarda azınlık mensuplarını öncelikle işe almalarını gerektiren “olumlu eylem” (affirmative action) yasaları da kabul ettiler. Bahis konusu yasaları benimseyenler geçmiş yıllarda onlara karşı uygulanmış olan ayırımcılığı düzeltmek için azınlıklara öncelik verilmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Buna karşılık söz konusu yöntemin ırksal ve etnik sorunların ele alınmasında çelişkili bir yaklaşım olduğu ortaya çıktı. Karşıt görüştekiler “tersine ayırımcılık”ın (reverse discrimination) hem adil olmadığını hem de aksi sonuçlar yarattığından yakınıyorlardı. Başta California olmak üzere bazı eyaletler 1960’larda olumlu eylem yasalarını uygulamaktan vazgeçtiler. Yine de beyazlarla azınlıklar arasındaki ücret uçurumları ve işsizlik oranlarındaki büyük farklar sürüp gitmekte ve kadınların işgücü içindeki yerleri konusuna ilişkin sorunların yanı sıra Amerikan işverenlerinin ve işçilerinin karşı karşıya oldukları en rahatsız edici dertlerden birini oluşturmaktadır. |
1980’lerde ve 1990’larda çok sayıda şirketin maliyeti düşürme önlemlerine başvurmaları yüzünden bireyler arasındaki cinsiyete ve ırksal ya da etnik kökene dayalı büyük ayırımlar daha da şiddetlendi. Büyük ücret arttırımları doğal görülmemeye başladı; gerçekten de sıkıntı içinde bulunan bazı büyük şirketlerin çalışanları ve üyesi oldukları sendikalar iş güvencelerini arttırmak ve hatta işverenlerini kurtarmak umuduyla sınırlı ücret artışlarına ya da ücret indirimlerine yönelik ödünler vermek zorunda bulunduklarını düşünmeye başladılar. Bazı havayolu şirketleri ve diğer firmalar bir süre için iki düzeyli ücret yöntemleri uyguladılar ve yeni işçilerine aynı işi yapan eski ve yaşlı işçilerinden daha az ücret ödediler. Ücretler artık çalışanları eşit olarak ödüllendirmek için değil gittikçe yaygınlaşan bir biçimde bilgisayar yazılım uzmanı gibi zor bulunabilen işçileri çekmek ve işte tutabilmek için belirleniyordu. Sözü edilen uygulama yüksek nitelikli ve niteliksiz işçiler arasındaki gittikçe genişleyen ücret uçurumu çok daha fazla derinleştirdi. Anılan farkı doğrudan belirleyecek yol bir bulunmamakla birlikte ABD Çalışma Bakanlığı istatistikleri dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir. 1979’da öğrenimi orta okul düzeyinin altındaki işçilerin ortalama haftalık ücreti 215 dolar ve yüksek okul mezunlarınınki 348 dolardı. Bu ortalamalar 1998’de 337 dolar ve 821 dolar olmuştu. Bahis kousu fark giderek büyümekle birlikte çok sayıda işveren federal hükümetin saptadığı asgari ücret düzeyine karşı direniyordu. İddialarına göre ücret tabanı emek maliyetini yükseltip küçük işletmelerin yeni işçi almalarını güçleştirdiği için aslında çalışanlara zarar veriyordu. 1970’lerde hemen hemen her yıl arttırılan asgari ücrete 1980’lerde ve 1990’larda pek az zam yapıldı. Bunun sonucu olarak da asgari ücret hayat pahalılığına ayak uyduramadı; asgari ücret 1970’ten 1999’un sonuna kadar saatte 1,45 dolardan 5,15 dolara yükseldi, yani yüzde 255 arttı; tüketici fiyatlarındaki artışsa yüzde 334 oldu. İşverenler herkesin ücretini tekdüze arttırmak yerine belirli işçilerin ya da çalışma guruplarının etkinliğine bağlı “başarıya göre ücret” ödemeleri yapmaya da gittikçe daha çok yöneldiler. 1999’da yapılan bir araştırma işverenlerin yüzde 51’inin başarıya göre ücret formülü uygulayıp en azından bazı işçileri için asgari temel ücret arttırımlarınına ek ödeme düzeyleri saptadıklarını ortaya çıkardı. |
Nitelikli işçi yetersizliği derinleştikçe işverenler çalışanlarını eğitmek için daha çok para ve zaman ayırmaya başladılar. Ayrıca çağdaş yüksek teknoloji kullanan işyerlerinde çalıştırılacak mezunlar yetiştirilmesi amacıyla okul programlarında iyileştirmeler yapılmasını sağlamak için harekete geçtiler. İşverenlerin eğitim gereksinimlerine eğilmek amacıyla oluşturdukları bölgesel guruplar kurslar düzenlenmesi için halk okulları ve yüksek okullarla işbirliği yaptılar. Bu arada federal hükümet de 1998 tarihli İşyeri Yatırım Yasası’nı çıkararak federal hükümet, eyalet hükümeti ve iş çevresi kuruluşlarına bağlı 100’den fazla eğitim programını birleştirdi. Eğitim programlarını işverenlerin gerçek gereksinimlerine bağlamaya ve bu programların uygulanmasında işverenlere daha çok söz hakkı tanımaya çalıştı. İşverenler de işçilerinden gelen işyeri kurallarıyla özel yaşantıları arasındaki uyuşmazlıkların azaltılmasına yönelik talepleri karşılamaya çabaladılar. İşçilere çalışma saatlerini saptama konusunda daha geniş kontrol sağlayan “esnek saat” yöntemi yaygınlaştı. İletişim teknolojisindeki gelişmeler gittikçe artan sayıda işçinin “tele-yolculuk” yapmalarına, yani hiç olmazsa belirli saatlerde evlerinde kalıp bilgisayarla işyerlerine bağlanarak çalışmalarına olanak sağladı. Tam günden az çalışmak isteyen annelerden ve diğer işçilerden gelen talepler karşısında işverenler iş-paylaşımı gibi yenilikler uygulamaya başladılar. Hükümet de bu eğilime ayak uydurdu ve işverenlerin aile içi acil durumlarla ilgilenebilmeleri amacıyla işçilerine izin vermelerini gerektiren 1993 tarihli Aile ve Sağlık İzni Yasası’nı çıkardı. |
SENDİKA GÜCÜNÜN AZALMASI 1980’lerin ve 1990’ların değişen koşulları karşısında örgütlü işçilerin konumu zayıfladı ve toplam işgücü içindeki payları da küçüldü. 1945’te çalışan bireylerin üçte birinden fazlası sendikalıyken ABD işgücü içindeki sendika üyesi oranı 1979’da yüzde 24,1’e ve 1998’de de yüzde 13,9’a düştü. Aidatların arttırılması, sendikaların siyasal kampanyalara sürekli katkıda bulunmaları ve sendika üyelerinin ülke seçimlerine katılınmasına yönelik çabaları sayesinde politik güçteki düşüş üye sayısındaki azalma kadar yüksek olmadı. Buna karşılık işçilerin parti adaylarını desteklemek ya da onlara karşı çıkmak amacıyla ücretlerinden ayırdıkları paraların bundan böyle kendilerinde kalabileceği yolundaki mahkeme ve Ulusal İş İlişkileri Kurulu kararları nedeniyle sendikaların etkisi zayıfladı. Dış ve iç rekabetin baskısından etkilenen işverenler sendikalardan gelen yüksek ücret taleplerini yerine getirmeye geçmiş yıllardakine oranla daha az yanaşmaktadırlar. Sendikaların işçileri örgütleme çabalarına karşı olan direnişleri de daha ataklaşmıştır. İşverenlerin grev kırıcı kullanma ve grev sona erdiğinde de onları işte tutma yöntemini gittikçe daha çok benimsemeleri yüzünden 1980’lerde ve 1990’larda seyrek olarak greve gidildi. (Başkan Ronald Reagan’ın 1981’de yasa dışı grev yapan Federal Havacılık Yönetimi mensubu hava trafik kontrol görevlilerini kovmasından sonra işverenler bu tutumlarını daha da sertleştirdiler.) Otomasyon da sendika üyeleri için sürekli bir sorun olmaktadır. Çok sayıda eski fabrikada önceleri işçilerin görevi olan işleri yapmak için otomatik makineler kullanılmaya başlandı. Sendikalar iş olanaklarını ve ücretleri korumak amacıyla parasız yeniden eğitim sağlanması, eldeki işlerin işçiler arasında eşit paylaşımı sağlayabilmek amacıyla daha kısa haftalık çalışma saatleri uygulanması ve güvence altına alınmış yıllık ücret uygulaması gibi pek de başarılı olmayan çeşitli önlemler almaya uğraştılar. |
Çalışanların sendikaların güçlü bulunduğu geleneksel alanları oluşturan endüstri sektöründen sendikalaşmanın daha zayıf olduğu hizmet sektörüne yönelmesi de sendikalar için önemli bir sorun durumuna geldi. Geçtiğimiz yıllarda yaratılan yeni işlerin alışılmamış büyüklükte bir kesimini sendika üyeliğini daha az benimseyen kadınlar, gençler, geçici ve yarım gün çalışanlar doldurdular. Çok sayıda Amerikan endüstrisi de Kuzey ya da Doğu’dan sendikacılık geleneğinin daha zayıf olduğu Güney ve Batı ABD bölgelerine göç etti. Söz konusu güçlükler yetmezmiş gibi büyük Sürücüler Sendikası’ındaki ve diğer bazı sendikalardaki yolsuzluklara ilişkin olumsuz yayınlar yüzünden sendikacılık hareketi yeni yaralar aldı. Sendikaların maaşları ve sosyal yardım ödeneklerini yükseltme ve iş ortamını iyileştirme konularında geçmişte elde ettikleri başarılar bile yeni ve genç işçilerde bundan böyle davalarını savunacak sendikalara gereksinim kalmadığı inancı uyandırdığı için daha fazla ilerlemeyi engelledi. İşyeri güvenliğini ve çalışma sorunlarını da içeren her konuda işçilerin söz sahibi olmalarının sağlandığına yönelik sendika iddiaları da çok kez göz ardı edildi. Yüksek teknoloji ürünü bilgisayarları geliştiren şirketlerin dramatik yükselişine neden olan bağımsız görüşlü genç işçiler sendikalara katılma konusuna anılan bağımsızlıklarını yok ettiği gerekçesiyle çok az ilgi gösterdiler. Sendikaların 1990’ların sonlarında üye bulmakta karşılaştıkları güçlüklerin belki de en büyük nedeni ekonominin beklenmedik gücü oldu. Ekim ve Kasım 1999’da işsizlik oranı yüzde 4,1’e düştü. Ekonomistlere göre bunlar da sadece bir işten bir başka işe geçmekte olanlar ya da sürekli işsiz oturanlardı. Ekonomik değişikliklerin yarattığı tüm belirsizliklere karşın çalışma olanaklarının bolluğu Amerika’nın bir fırsatlar ülkesi olduğuna yönelik güveni yeniden sağladı. |
BÖLÜM X DIŞ TİCARET VE KÜRESEL EKONOMİ POLİTİKALARI Birleşik Devletler doğal ekonomik üstünlükleri, endüstri mekanizmasının savaştan zarar görmemesi ve teknoloji ve imalat tekniklerinde elde ettiği ilerlemeler sayesinde savaş sonrası yıllarının büyük bir kesiminde pek çok ihracat piyasasında egemen oldu. Buna karşın 1970’lerde Birleşik Devletler’in ve diğer ülkelerin ihracattaki rekabet güçleri arasında var olan açık daralmaya başladı. Ayrıca 1970’lerdeki petrol şoklarının, bunu izleyen küresel ekonomik gerilemenin ve doların diğer paralar karşısındaki değer artışının bir araya gelmesi yüzünden ABD ticaret dengesi bozuldu. Amerikalıların yabancı kökenli mal alma hevesi diğer ülkelerde Amerikan mallarına karşı olan talebi sürekli biçimde gölgede bırakınca ABD ticaret açığı 1980’lerde ve 1990’larda giderek büyüdü. Bahis konusu gelişme bir yandan Amerikalıların Avrupalılara ve Japonlara oranla daha çok tüketip daha az tasarrufta bulunma eğiliminde oldukları diğer yandan da Amerikan ekonomisinin anılan dönemde Avrupa’nın ve sıkıntı içindeki Japonya’nın ekonomilerinden çok daha hızlı büyüdüğü gerçeğini yansıtmaktaydı. |
Ticaret açığının gittikçe artması yüzünden 1980’lerde ve 1990’larda ABD Kongresi’nin ticaretin liberalleştirilmesine yönelik politik desteği azaldı. Anılan yıllar boyunca yasa yapıcılar himayeciliğe ilişkin çeşitli önerileri incelediler. Sözü edilen taleplerin pek çoğu diğer ülkelerin gittikçe etkinleşen rekabeti ile karşı karşıya kalan Amerikan endüstrilerinden kaynaklanıyordu. Kongre ayrıca yabancı ülkelerle ticaretin liberalleştirilmesine yönelik anlaşmalar yapma konusunda başkana serbestlik tanınmasında da gittikçe daha az istekli davranıyordu. Amerikalılar Soğuk Savaş sonrasında söz konusu gelişmelerin yanı sıra insan hakları, terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı ve kitlesel imha silahları geliştirilmesi konularında benimsenmiş olan kuralları ihlal ettiğine inandıkları ülkelere karşı pek çok ticaret yaptırımı uygulamaya da başladılar. Serbest ticarette görülen bu gerilemelerle birlikte Birleşik Devletler liberal ticaretin daha yaygınlaştırılmasını başarmak amacıyla girişilen uluslararası görüşmeleri 1990’larda da sürdürdü, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (North American Free Trade Agreement - NAFTA) onayladı, Uruguay Turu diye bilinen çok taraflı ticaret görüşmelerini tamamladı, fikri mülkiyetin korunmasına ve finans ve temel telekomünikasyon hizmetleri ticaretine yönelik uluslararası kurallar getiren çok taraflı anlaşmalara katıldı. 1990’ların sonlarına gelindiğinde ABD ticaret politikasının gelecekteki yönü hala belirsizdi. Ülke resmi olarak çok taraflı ticaret görüşmelerinin yeni turlarına katılıp serbest ticarete bağlılığını sürdürdü; Avrupa, Latin Amerika ve Asya’yı ilgilendiren bölgesel serbest ticaret anlaşmaları geliştirmeye çalıştı; çeşitli diğer ülkelerle aralarındaki ikili ticaret anlaşmazlıklarını çözümlemeye çaba gösterdi. Buna karşılık bahis konusu çalışmalara yönelik politik destek belirsiz gibi görünüyordu; fakat bu Birleşik Devletler’in küresel ekonomiden çekilmeye hazırlandığı anlamına gelmiyordu. Özellikle 1990’ların sonlarında Asya’yı sarsan çeşitli mali bunalımlar küresel finans piyasaları arasında gittikçe yoğunlaşan bir karşılıklı bağımlılık olduğunu gösterdi. Bunların benzeri bunalımları çözme ya da önleme yolları bulmaya çalışan Birleşik Devletler ve diğer ülkeler gelecek yıllarda daha yaygın uluslararası eşgüdüm ve işbirliği yapılmasını gerektirecek reform önerileriyle karşılaştılar. |
HİMAYEDEN LİBERALLEŞTİRİLMİŞ TİCARETE Birleşik Devletler serbest ticaretin her zaman güçlü bir savunucusu olmadı. Tarihi boyunca bazan güçlü ekonomik himayecilik (yerli endüstrinin korunması için yabancı malların ithalini sınırlamak amacıyla gümrük tarifeleri ve kotalar kullanılması) duyguları da yaşadı. Sözgelimi devlet adamı Alexander Hamilton Amerikan cumhuriyetin kuruluş yıllarında endüstriyel gelişiminin teşvikinde bir yol olarak himayeci gümrük tarifelerine başvurulmasını savundu ve genellikle bu önerisine uyuldu. Amerikan himayeciliği 1930’da ABD gümrük tarifelerini aşırı ölçüde yükselten Smoot-Hawley Yasası’nın kabul edilmesiyle doruğa erişti. Kısa zamanda dış misillemelere yol açan Yasa 1930’larda Birleşik Devletler’i ve dünyadaki pek çok ülkeyi pençesine alan ekonomik bunalıma önemli katkıda bulundu. Amerika’nın ticaret politikasına yaklaşımı 1934’ten beri Smoot-Hawley Yasası’nın yarattığı tatsız deneyimlerin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kongre ABD gümrük tarifelerinin düşürülmesi için gerekli temel yasal yetkiyi sağlayan 1934 tarihli Ticaret Anlaşmaları Yasası’nı kabul etti. O sırada Dışişleri Bakanı olan Cordell Hull şu açıklamada bulundu: “Ülkeler birbirleriyle ticaret yapmak için adil fırsata sahip olmadıkça halklarını besleyecek ve onların gönencini sürdürecek düzeyde üretim gerçekleştiremezler. Bu nedenle de Ticaret Anlaşmaları Programını belirleyen ilkeler barış kurumunun vazgeçilmez bir temel taşıdır.” İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok sayıda ABD lideri iç istikrarın ve ABD müttefiklerindeki sadakatin sürdürülmesinin ekonomik toparlanmaya bağlı olacağını savundular. ABD yardımları bu toparlanma için önemliydi; ancak bu ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarına yeniden kavuşmak ve ekonomik gelişmeyi başarmak için ihracat piyasalarına ve özellikle de büyük ABD piyasaına gereksinimleri vardı. Birleşik Devletler ticaretin liberalleştirilmesini destekledi ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Andlaşması’nın (GATT) yaratılmasına yardımcı oldu; 1947’de 23 devlet tarafından imzalanmış olan gümrük tarifelerine ve ticarete ilişkin bu uluslararası andlaşmaya 1980'’lerin sonlarına kadar 90 ülke katılmış bulunuyordu. |
GATT uluslararası ticarette uygulanacak davranış kuralları getirmesinin yanı sıra birkaç çok taraflı ticaret görüşmesi turuna da destek oldu ve bu görüşmelerin tümüne aktif bir biçimde katılan Birleşik Devletler çok kez önderlik rolü üstlendi. Uruguay’ın Punta del Este kentindeki görüşmelerde başlatıldığı için Uruguay Turu diye bilinen 1990’lardaki süreç sırasında ticaret daha da liberalleştirildi. AMERİKAN TİCARET İLKELERİ VE UYGULAMALARI Birleşik Devletler hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı bir açık ticaret sistemine inanmaktadır. Amerikan başkanları İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünya ticaretine katılmanın Amerikalı üreticilerin büyük yabancı piyasalara girme ve tüketicilere de seçebilecekleri daha çeşitli ürünler sağlama fırsatı yaratacağını ileri sürdüler. Amerikalı liderler daha yakın yıllarda yabancı üreticilerden gelen rekabetin çeşitli malların fiyatını da düşüreceğini ve enflasyon baskısını önleyeceğini belirttiler. Amerikalılar serbest ticaretin diğer ülkelere de yaradığını iddia etmekte ve ekonomistler de ticaret sayesinde ülkelerin en etkin biçimde sağladıkları mal ve hizmetleri üretmeye yoğunlaştıklarını ve böylelikle tüm uluslar topluluğunun üretkenlik düzeyinin yükseldiğini uzun süredir ileri sürmektedirler. Amerikalılar, buna ek olarak, ticaretin her ülkede ekonomik büyümeyi, toplumsal istikrarı ve demokrasiyi teşvik etmesinin yanı sıra tüm dünyada gönenci, hukukun üstünlüğünü ve uluslararası ilişkilerde barışı geliştirdiğine inanırlar. |
Açık ticaret sistemi ülkelerin birbirlerinin piyasalarına adil koşullarda ve ayırım gözetilmeden erişebilmelerini gerektirir. Bu amacın sağlanabilmesi için Birleşik Devletler çok taraflı ya da iki taraflı anlaşmalar uyarınca ticaret engellerini azaltarak karşılıklılık gösteren ülkelerin ABD piyasalarına girebilmelerine izin vermeye hazır bulunmaktadır. Ticaretin liberalleştirilmesi amacıyla geleneksel olarak ticaretin önünde bulunan gümrük tarifesi engellerinin ve belirli tarife dışı engellerin azaltılmasına odaklanılmışsa da son yıllarda bazı diğer uygulamalar da bunlar arasına alındı. Amerikalılar sözgelimi her ülkenin ticaret yasalarının ve uygulamalarının şeffaf olması, yani herkesin kuralları bilip eşit koşullarda rekabet edebilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Birleşik Devletler ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (Organization for Economic Cooperation and Develpoment - OECD) üyeleri 1990’larda yabancı ülke yetkililerinin ticari çıkar elde etmek amacıyla rüşvet almalarının yasalara aykırı olduğunu kabul ederek şeffaflık konusunda yeni bir adım attılar. Birleşik Devletler ayrıca yabancı ülkeleri endüstriyel düzenlemeleri gevşetmeleri, geri kalan düzenlemeleri de şeffaf konuma getirecek önlemleri almaları, yabancı şirketlere karşı ayırımcılık yapmamaları ve uluslararası uygulamalara uymaları konusunda sık sık zorlamaktadır. Amerika’nın bu ilgisi bazı ülkelerin bahis konusu düzenlemeleri ihraç mallarının piyasalarına girişini engelleyecek dolaylı bir araç olarak kullanabilecekleri kuşkusundan kaynaklanmaktadır. Başkan Bill Clinton (1993-2001) yönetimi ABD ticaret politikasına bir boyut daha eklemiştir. Yönetim ülkelerin asgari çalışma ve çevre standardlarına uymalarını istemektedir. Amerikalılar ülkedeki göreli olarak daha yüksek çalışma ve çevre standardlarının ABD kökenli malların maliyetini yükseltebileceğinden ve bu nedenle de yerli endüstrilerine daha gevşek düzenlemeler uygulayan ülkelerin şirketleriyle rekabet edemeyeceklerinden korktukları için kısmen böyle bir tutum içine girmekte, ayrıca, yabancı ülkelerdeki işverenler uluslararası piyasalarda daha etkili bir rekabete girebilmek amacıyla işçilerini istismar eder ya da çevreye zarar verirlerse o ülkelerin serbest ticaretin sağladığı çıkarlardan yararlandırılmayacaklarını da söylemektedirler. |
Clinton yönetimi söz konusu konuları 1990’ların başlarında dile getirdi ve Amerika’nın NAFTA’yı onaylamasına karşılık Kanada ve Meksika’nın çevre sorunlarına ve çalışma standardlarına uyacaklarını belirten ek anlaşmalar yapmalarında ısrar etti. Birleşik Devletler Başkan Clinton yönetimi sırasında Uluslararası Çalışma Örgütü ile işbirliği yapıp gelişmekte olan ülkelerin güvenli işyerleri kurmalarına ve temel işçi haklarını güvence almalarına yardımcı oldu ve bu konumdaki çok ülkede çocuk işçiliğinin azaltılmasına yönelik programları finanse etti. Yine de Clinton yönetiminin ticaret anlaşmalarını çevrenin korunmasına ve çalışma standardlarına bağlama çabaları diğer ülkelerde ve hatta Birleşik Devletlerde bile çelişkili bir konu olarak kalmaktadır. Birleşik Devletler ayırımcılık yapmama ilkelerine genelde uymakla birlikte belirli tercihli ticaret düzenlemelerine de taraf olmuştur. Sözgelimi Genelleştirilmiş ABD Tercihler Sistemi yoksulluk çeken ülkelerin Birleşik Devletler’e ihraç ettikleri bazı mallardan gümrük vergisi almayarak bu ülkelerin ekonomik kalkınmalarını teşvik etmeyi amaçlamaktadır; belirli bir mal üreticisinin ABD piyasalarında rekabet için yardıma gereksinimi kalmayınca söz konusu tercih de ortadan kalkmaktadır. Bir başka tercihli ticaret programı olan Antiller Havzası Girişimi ekonomik bir çabalama içinde olan ve Birleşik Devletler için politik açıdan önem taşıdığı düşünülen bölgeye ekonomik destek sağlamak amacıyla yaratılmıştır; program Antillerden Birleşik Devletler’e dokumalar, belirli deri ürünleri, şeker ve petrol ürünleri dışında yapılacak tüm ihracattan gümrük vergisi alınmamasını öngörmektedir. |
Birleşik Devletler politik amaçlarla serbest ticareti teşvik etmeye yönelik genel politikasından zaman zaman ayrılmakta ve insan haklarını ihlal ettiğine, terörizmi desteklediğine, uyuşturucu kaçakçılığına göz yumduğuna ya da uluslararası barış karşısında bir tehdit oluşturduğuna inanılan ülkelere yapılan ihracatı sınırlamaktadır. Sözü edilen ticaret yasakları uygulanan ülkeler arasında Küba, İran, Irak, Libya, Kuzey Kore, Sudan, Suriye ve Birmanya bulunmaktadır. Ayrıca Kongre her yıl Çin’le “normal ticari ilişkiler” sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vermekle yükümlüdür ve bu karar ticaret politikası kadar en azından Amerikalıların bu ülkenin insan hakları konusundaki uygulamalarına nasıl baktıklarına da bağlı olmaktadır. Birleşik Devletler’in politik amaçlarla ticaret yaptırımları uygulaması yeni bir olgu değildir. Amerikalılar 200 yılı aşkın bir süre önce yaşanmış olan Amerikan Devrimi günlerinden beri yaptırımlara ve ihracat kontrollerine başvurmaktadırlar. Yine de Kongre ve federal kuruluşlar dış politika amaçlarına erişmekte ticaret politikasının etkili bir araç olup olmadığını hala yoğun bir biçimde tartışmaktadırlar. ÇOK TARAFLILIK, BÖLGECİLİK VE İKİ TARAFLILIK Birleşik Devletler’in ticaret alanında geleneksel olarak izlediği diğer ilke ise çok taraflılıktır. Bahis konusu ilke yıllar boyunca ABD’nin birbirini izleyen uluslararası ticaret görüşmeleri turlarına katılmasının ve onlarda önderlik yapmasının temelini oluşturdu. Kennedy Turu denilen çok taraflı ticaret görüşmelerine katılma yetkisi veren 1962 tarihli Ticaretin Genişletilmesi Yasası uluslararası ticaretin yüzde 80’ini temsil eden 53 ülkenin gümrük tarifelerini ortalama yüzde 35 düşürmeyi kabul etmeleri sonucunu doğurdu. 1979’da Tokyo Turu’nda da bir başarı sağlandı ve Birleşik Devletler ve yaklaşık 100 diğer ülke gümrük tarifelerinin daha da düşürülmesine ve kotalar ve lisans uygulaması gibi gümrük tarifesi dışı önlemlerin azaltılmasına karar verdiler. Daha yeni bir uluslararası ticaret görüşmeleri dizisi olan Uruguay Turu’na Eylül 1986’da başlandı ve yaklaşık 10 sonra da endüstri mallarına uygulanan tarifelerin ve tarife dışı engellemelerin azaltılması, bazı tarımsal destek alımlarının ve tarifelerin kısılması ve fikri mülkiyet için yeni korunma önlemleri alınması karara bağlandı. Uruguay Turu’nun belki de en önemli özelliği uluslararası ticaret anlaşmazlıklarının çözümünde bağlayıcı bir mekanizma olan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) yaratılmasına yol açmasıydı. Birleşik Devletler adil olmayan ticaret uygulamalarına ilişkin olarak 1998 yılı sonuna kadar DTÖ’ye 42 kez başvurdu ve diğer bazı ülkeler de aralarında Birleşik Devletler’in de bulunduğu başka ülkelerden şikayetçi oldular. |
Birleşik Devletler çok taraflılık ilkelerine olan bağlılığına karşın geçtiğimiz yıllarda kısmen dar çerçeveli sözleşmelere ilişkin görüşmeler daha kolay yürüdüğü ve çok kez daha büyük bağlantılara yol açtığı için bölgesel ve iki taraflı ticaret anlaşmaları da yaptı. Birleşik Devletler’in imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması 1985’te yürürlüğe giren ABD-İsrail Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması ve ikincisi de 1989’da yürürlüğe giren ABD-Kanada Serbest Ticaret Anlaşmasıdır. Söz konusu ikinci anlaşma Birleşik Devletler, Kanada ve Meksika’yı bir araya getiren 1993 tarihli Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması olup aralarında aşağı yukarı 8,5 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üreten yaklaşık 400 milyon kişiyi kapsamaktadır. Coğrafi yakınlık Birleşik Devletler, Kanada ve Meksika arasında canlı bir ticaret doğmasını teşvik etti. Amerikan mallarına Meksika’nın uyguladığı ortalama gümrük tarifesi oranı NAFTA sayesinde yüzde 10’dan yüzde 1,68’e ve Meksika mallarına uygulanan ortalama ABD gümrük tarifesi oranı da yüzde 4’ten yüzde 0,46’ya düştü. Anlaşmanın Amerika açısından taşıdığı özel önem ABD’li patent, telif hakkı, ticaret markası ve ticaret sırrı sahipleri için belirli güvenceler getirmesiydi; Amerikalılar son yıllarda bilgisayar yazılımlarından ve sinema filmlerinden ilaçlara ve kimyasal maddelere kadar yayılan ABD ürünlerinin karşılaştığı korsanlık ve sahtecilik uygulamalarından gittikçe daha büyüyen bir endişe duymaya başladılar. YÜRÜRLÜKTEKİ ABD TİCARET GÜNDEMİ Elde edilen belirli başarılara karşın dünya ticaretini liberalleştirme çabaları günümüzde de çok büyük engellerle karşı karşıyadır. Özellikle Amerikalı üreticilerin büyük bir rekabet gücüne sahip oldukları hizmet ve tarım sektörlerindeki ticaret engelleri yüksek kalmaktadır. Uruguay Turu sırasında belirli hizmet ticaretine ilişkin sorunlar ele alındıysa da hizmet sektörünün yaklaşık 20 kesimini ilgilendiren ticaret engellerinin görüşülmesi ilerde yapılacak toplantılara bırakıldı. Bu arada bilim ve teknolojideki hızlı değişmeler ticarette yeni sorunlar yaratmaktadır. Sözgelimi Amerikalı tarımsal ürün ihracatçıları Birleşik Devletler’de giderek yaygınlaşan genetik olarak değiştirilmiş organizma kullanımını yasaklayan Avrupa kuralları karşısında gittikçe daha büyüyen bir düş kırıklığı yaşamaktadırlar. |
Elektronik ticaretin ortaya çıkışı da bir takım yeni ticaret sorunlarına neden olmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü bakanları 1998’de ülkelerin gümrük vergisi uygulayarak elektronik yayınlara müdahale etmemeleri gerektiği yolunda bir açıklama yapmalarına karşın pek çok sorun henüz çözümlenememiştir. Birleşik Devletler İnternet’in gümrük tarifeleri dışında bırakılmış bir alan olmasını, dünya çevresinde rekabetçi telekomünikasyon piyasaları oluşturulmasını ve dijital ürünlerde fikri mülkiyeti koruyucu küresel önlemler alınmasını istemektedir. 1999 sonlarında Washington eyaletinin Seattle kentinde yapılan toplantıya katılan delegeler Başkan Clinton’un dünya ticaretine ilişkin yeni bir tur görüşme yapılması önerisi üzerinde anlaşamayınca Başkan’ın bu yoldaki umudu kırıldı. Birleşik Devletler yine de Dünya Ticaret Örgütü çalışmalarını daha şeffaflaştırarak kuruluşu güçlendirecek yeni bir uluslararası anlaşma yapılacağını ummaktadır. Amerikan hükümeti ayrıca tarımsal ürünleri etkileyen ticaret engellemelerinin azaltılması konusunda yeni görüşmeler yapılmasını istemektedir; Birleşik Devletler günümüzde ülkedeki tarım arazisinin her üç hektarından birinden aldığı ürünü ihraç etmektedir. Amerika’nın bunlara ek olarak hizmetlerde daha liberal bir ticarete gidilmesini, fikri mülkiyetin korunması için daha güçlü önlemler alınmasını, endüstri ürünlerine uygulanan tarifelerin ve tarife dışı engellerin azaltılmasına yönelik bir tur daha yapılmasını ve uluslararası çerçevede benimsenmiş çalışma standardlarının geliştirilmesini amaçlamaktadır. Yeni bir tur çok taraflı ticaret görüşmesi yapılacağını uman Birleşik Devletler bir yandan da yeni bölgesel ticaret anlaşmaları yapmaya çalışmaktadır. Gündemin başında Küba dışında kalan Batı Yarı Küresi’nin tümünü temelde bir serbest ticaret bölgesi konumuna getirecek olan bir Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nın gerçekleştirilmesi yer almaktadır; böyle bir anlaşma imzalanmasına yönelik görüşmeler 1994’te başlamış olup 2005 yılına kadar sonuçlandırılması amaçlanmaktadır. Birleşik Devletler ayrıca Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği kuruluşunu kullanarak Asya ülkeleriyle de ticaretin liberalleştirilmesini amaçlayan görüşmeler başlatmaya çalışmaktadır; kurucu üyeler 1990’ların sonlarında bilişim teknolojisi konusunda bir anlaşma imzalamışlardır. |
Amerikalılar bunlardan ayrı olarak Atlantik Aşırı Ekonomik İşbirliği çerçevesinde ABD-Avrupa ticaret sorunlarını da tartışmaktadır. Birleşik Devletler Afrika ile olan ticaretini arttıracağını da ummaktadır. Ekonomik Büyüme İçin Ortaklık ve Afrika İçin Fırsat adı verilen ve 1997’de başlatılan bir programla Sahra Güneyi’nden gelecek ithalata ABD piyasalarına giriş kolaylığı gösterilmesi, Afrika’da özel sektörün gelişmesi için ABD desteği sağlanması, Afrika içinde bölgesel ekonomik birleşmenin desteklenmesi ve her yıl yapılacak bir ABD-Afrika forumunda ticaret konusunda hükümetten hükümete diyalogun kurumsallaştırılması amaçlanmaktadır. Birleşik Devletler bunların yanı sıra belirli ülkelerle bireysel ticaret sorunlarını çözümlemeye de çalışmaktadır. Japonya ile ticaret ilişkileri 1970’lerden beri sorunluydu ve ABD’den yapılan tarımsal mallar, otomobil ve otomobil yedek parçaları gibi çeşitli ithalata uygulanan ticaret engelleri konusundaki endişeler 1990’ların sonlarında da sürmekteydi. Amerikalılar Japonya’nın Birleşik Devletler’e piyasa fiyatının altında çelik ihraç ettiğinden (damping diye bilinen uygulama) de yakınıyor ve Amerikan hükümeti ekonomisinin telekomünikasyon, konut yapımı, finans hizmetleri, tıp gereçleri ve ilaçlar gibi alanlarındaki düzenlemeleri gevşetmesi amacıyla Japonya üzerinde baskı uygulamayı sürdürüyordu. Amerikalılar ayrıca Kanada, Meksika ve Çin gibi diğer ülkelerle de belirli ticaret düzenlemeleri izliyorlardı. 1990’larda ABD’nin Çin karşısındaki ticaret açığı Japonya ile olanı bile aşacak düzeye geldi. Amerika açısından Çin girilmesi çok güç muazzam bir olası ihracat piyasasıdır. Kasım 1999’da iki ülke Çin’i resmen DTÖ içine alacak bir ticaret anlaşması imzaladılar. Amerikalı yetkililerin görüşüne göre bu anlaşma daha yakın ticaret ilişkileri yönünde atılan büyük bir adımdı. Görüşülmesi 13 yıl süren anlaşmanın bir parçası olarak Çin bir dizi piyasa-açma ve reform önlemleri almayı kabul ediyor ve sözgelimi ABD şirketlerinin Çin’de otomobil alımlarını finanse etmelerine, Çin telekomünikasyon şirketlerinde yüzde 50'’e kadar pay sahibi olmalarına ve sigorta poliçesi satmalarına izin verme vaadinde bulunuyordu. Çin ayrıca tarımsal gümrük tarifelerini indirmeyi, devletin ihracat desteklerine son vermek için harekete geçmeyi ve bilgisayar yazılımları ve sinema filmleri gibi alanlarda fikri mülkiyet korsanlığını engelleyecek önlemler almayı da kabulleniyordu. |
Ticaretin liberalleştirilmesine yönelik bu yaygın çabalara karşın yüzyılın sonlarında bu faaliyet karşısında Kongre’nin politik muhalefeti büyüyordu. NAFTA Kongre tarafından onaylanmış bulunmakla birlikte anlaşmanın adil olmadığı görüşüne sahip belirli sektörlerin ve politikacıların eleştirilerini çekiyordu. Kaldı ki Kongre başkana yeni ticaret anlaşmaları yapmayı başarmanın temelini oluşturan görüşmelerde bulunmak için özel yetki vermeyi de reddetti. NAFTA benzeri ticaret anlaşmaları “hızlı işlem” (fast-track) denilen bir yöntemle görüşülüyor ve bahis konusu yöntem çerçevesinde Kongre onay oylamasını belirli bir süre içinde gerçekleştirmeyi ve önerilen andlaşmada değişiklik önergesi getirmemeyi vaad ederek yetkisinin bir kesiminden vazgeçiyordu. Yabancı ülkelerdeki ticaret yetkilileri ise Birleşik Devletler’de hızlı işlem yöntemi uygulanmazsa ABD ile görüşmelere başlamaktan ve kendi ülkelerinde politik muhalefetle karşılaşma riski altına girmekten kaçınıyorlardı. Hızlı işlem yöntemi uygulanmayınca da Amerikalıların Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nı geliştirmeye ve Şili’yi de alarak NAFTA’yı genişletmeye yönelik çabaları zayıfladı ve diğer ticareti liberalleştirme önlemleri konusunda ilerleme sağlanması da belirsizliğe düştü. ABD TİCARET AÇIĞI XX. Yüzyıl’ın sonunda gittikçe büyüyen ticaret açığı Amerikalıların liberalleştirilmiş ticaret konusundaki kararsızlıklarına katkıda bulundu. Birleşik Devletler İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yılların çoğunda bir ticaret fazlası sağlamıştı. Buna karşılık 1973-1974 ve 1979-1980 petrol fiyatı şokları ve ikinci petrol fiyatı şokunu izleyen küresel ekonomik gerileme uluslararası ticarette durgunluğa neden oldu. Aynı zamanda ABD uluslararası rekabette de değişmeler görmeye başladı. 1970’lerin sonlarında çok sayıda ülke, özellikle de yeni endüstrileşmekte olan ülkeler uluslararası ihracat piyasalarındaki rekabet güçlerini gittikçe arttırıyorlardı. Sözgelimi Güney Kore, Hong Kong, Meksika ve Brezilya çelik, dokuma, ayakkabı, otomobil yedek parçaları ve pek çok tüketim malının etkin üreticisi durumuna gelmişlerdi. |
Diğer ülkeler giderek daha başarılı oldukça ihracatçı endüstrilerde çalışan ABD işçileri diğer ülkelerin piyasalarını kapalı tutup Birleşik Devletler’i kendi mallarına boğmalarından endişelenmeye başladılar. Amerikalı işçiler ayrıca diğer ülkelerin çelik benzeri seçilmiş endüstrilere doğrudan destek vererek ve ithalat karşısında ihracatı gereğinden çok teşvik eden ticaret politikaları uygulayarak üçüncü ülkelerde haksız yollardan pazar kaptıklarını iddia ediyorlardı. Bu dönemde ABD’de yerleşik bir sürü çok uluslu şirketin üretim tesislerini deniz aşırı ülkelere taşımaya başlaması da Amerikalı işçilerin kuşkularını arttırıyordu. Teknolojideki ilerlemeler bu gibi yer değiştirmeleri daha elverişli duruma getiriyor ve bazı şirketler üretim maliyetini azaltmak amacıyla yabancı ülkelerdeki düşük ücretlerden, daha gevşek kontrollerden ve diğer koşullardan yararlanmaya çalışıyorlardı. ABD ticaret açığının aşırı büyümesine yol açan daha büyük bir öge ise dolar değerindeki sıçrama oldu. 1980-1985 arasında ABD’nin başlıca ticaret ortaklarının paraları karşısında doların değeri yüzde 40 dolayında yükseldi. Söz konusu gelişme yüzünden göreli olarak ABD’nin ihracatı pahalılaşırken ithalatı ucuzladı. Doların değeri niçin yükselmişti? Bunun yanıtı ABD’nin 1981-1982’deki küresel ekonomik daralmadan kurtulmasında ve büyük federal bütçe açıkları vermesi nedeniyle Birleşik Devletler’de büyük bir yabancı sermaye gereksinimi doğmasında bulunabilir. Anılan gelişme de ABD’deki faiz oranlarını yükseltti ve doların değerini arttırdı. 1975’te ABD ihracatı ithalattan 12,4 milyar dolar daha fazla oldu; ancak bu XX. Yüzyıl’da görülen son ticaret fazlasıydı. 1987’ye gelindiğinde ABD’nin ticareti açığı 153,3 milyar dolara erişmişti. Bunu izleyen yıllarda doların değerinde görülen azalma ve diğer ülkelerdeki ekonomik büyümenin ABD ihraç malları karşısındaki talebi arttırması nedeniyle ticaret açığı da düşmeye başladı. Buna karşılık 1990’ların sonlarında Amerika’nın ticaret açığı yeniden arttı. ABD ekonomisi bir kez daha en başta gelen ticaret ortaklarınınkinden daha hızlı büyüyor ve bu nedenle de diğer ülkelerdeki bireylerin Amerikan mallarını daha az almalarına karşın Amerikalılar yabancı kökenli malları çok daha fazla alıyorlardı. Buna ek olarak, Asya’da patlak veren mali bunalım yüzünden dünyanın o kesimindeki ülkelerde para değerleri hızla düşmeye başladı ve üretim maliyetleri Amerikan mallarına oranla çok düştü. 1997’ye gelindiğinde Amerika’nın ticaret açığı 110 milyar dolar olmuştu ve giderek yükseliyordu. |
Amerikalı yetkililer ticaret dengesini karmaşık duygularla izliyorlardı. Ucuz ithal malları bazı politika yapıcıların 1990’ların sonlarında olası bir tehdit gibi gördükleri enflasyonun önlenmesine yardımcı oluyordu; fakat, bazı Amerikalılar da yeni bir ithalat akınının yerli endüstrilere zarar vereceğinden korkuyorlardı. Sözgelimi Amerikan çelik endüstrisi çevreleri Asya’daki talebin küçülmesi yüzünden yabancı üreticiler Birleşik Devletler’e yönelmeye başladıkları için ucuz çelik ithalatının artmasından çekiniyorlardı. Yabancı liderler Amerikalıların ticaret açıklarını kapatmak için gereksinim duydukları parayı sağlamaktan büyük mutluluk duymakla birlikte Amerikalı yetkililer bu hevesin zamanla yitirilmesinden korkuyorlardı; çünkü, böyle bir gelişme doların değerini düşürebilir, ABD faiz oranlarını yükselmeye zorlayabilir ve böylelikle de ekonomik canlılığı durdurabilirdi. AMERİKAN DOLARI VE DÜNYA EKONOMİSİ Küresel ticaret büyüdükçe döviz kurlarında istikrarı sürdürebilecek ya da hiç olmazsa değişikliklerin önceden kestirilebilmesini sağlayacak uluslararası kuruluşlara duyulan gereksinim de arttı. Buna karşılık bahis konusu gereksinimin doğası ile ona karşı uygulanacak stratejilerin biçimi İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden beri önemli bir değişime uğradı. XX. Yüzyıl’ın sonlarında bu değişim hala sürüyordu. |
Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünya ekonomisi altın standardına bağlı olarak işliyor, yani her ülkenin parası belirli bir değer oranı içinde altına çevrilebiliyordu. Söz konusu sistem döviz kurlarının da sabit olmasına, diğer bir deyimle ülkelerin paralarının belirli ve değişmeyen bir oranda birbiri ile değiştirilmesine yol açtı. Sabit döviz kuru uygulaması dalgalı kurların getirdiği belirsizlikleri ortadan kaldırdığı için dünya ticaretini teşvik ettiyse de en azından iki sakıncası vardı. İlk olarak, altın standardı uygulandığında ülkeler kendi para arzlarını kontrol edemiyorlardı; aksine, her ülkenin para arzı diğer ülkelerle olan hesaplarının kapatılması için ne kadar altın kullanıldığına bağlı kalıyordu. İkinci olarak da, tüm ülkelerin para politikaları altın üretimindeki artış hızından büyük ölçüde etkileniyordu. Altın üretiminin düşük olduğu 1870’lerde ve 1880’lerde dünyadaki altın arzı ekonomik büyümeye ayak uyduramayacak kadar yavaş yükseliyordu; bunun sonucunda deflasyon doğdu yani fiyatlar düştü. Daha sonra 1890’larda Alaska’da ve Güney Afrika’da altın bulunması üzerine altın arzı büyük bir hızla arttı; bu da enflasyon başlattı yani fiyatlar yükseldi. Birinci Dünya Savaşı ertesinde altın standardının canlandırılmasına çalışıldı; fakat, 1930’lardaki Büyük Bunalım bu yoldaki çabaları tümüyle boşa çıkardı. Bazı ekonomistlere göre altın standardına bağlı kalınması yetkililerin altın arzını ekonomik faaliyeti canlandıracak ölçüde hızlandırmalarını engelledi. Sonunda dünyadaki belli başlı ülkelerin çoğunun temsilcileri yeni bir uluslararası para sistemi yaratmak amacıyla 1944’te New Hempshire eyaletinin Bretton Woods kasabasında bir araya geldiler. Birleşik Devletler o sıralarda dünyadaki imalat kapasitesinin yarısından fazlasına sahip olduğu ve altın stoklarının çoğunu elinde bulundurduğu için liderler dünyadaki paraların dolara bağlanmasına ve doların da onsu (31,01 gram) 35 sentten altına çevrilebilmesine karar verdiler. |
Bretton Woods sistemi çerçevesinde Birleşik Devletler dışındaki ülkelerin merkez bankalarına kendi paralarıyla dolar arasında sabit bir kur sürdürmeleri görevi verildi. Bunu yabacı döviz piyasalarına müdahale ederek gerçekleştirdiler. Bir ülkenin parası dolar karşısında çok yüksek değer kazanırsa o ülkenin merkez bankası dolar karşılığında kendi parasını satıp değerini düşürecekti. Aksine, yerel paranın değeri çok düşük olursa ülke kendi parasını alarak değerini yükseltecekti. Bretton Woods sistemi 1971’e kadar sürdü. Söz konusu yıla gelindiğinde Birleşik Devletler’de yaşanan enflasyon ve ABD ticaret açığında süren artış doların değerini düşürmeye başlamıştı. Amerika ödemeler dengeleri olumlu durumda bulunan Almanya ve Japonya’yı paralarının değerini yükseltmeleri için sıkıştırdı; fakat, kendi mallarının fiyatlarının yükselip ihracatlarına zarar vereceğini düşünen bu iki ülke paralarının değerini yükseltmeye pek yanaşmadılar. En sonunda Birleşik Devletler sabit değer uygulamaktan vazgeçti ve dolar “dalgalanmaya”, yani diğer paralar karşısındaki değeri değişmeye bırakıldı. Dolar hemen değer yitirdi. Dünya liderleri 1971’de Bretton Woods sistemini canlandırmak için Smithsonian Anlaşması diye adlandırılan sistemi kurmaya çalıştılarsa da bunda başarılı olamadılar. 1973’e gelindiğinde Birleşik Devletler ve diğer ülkeler döviz kurlarını dalgalanmaya bırakma kararı aldılar. Ekonomistler böylece doğan sisteme “gözetimli dalgalanma rejimi” demektedirler ve bu yöntem çerçevesinde çok kez dövizlerin dalgalanmasına izin verilmekle birlikte merkez bankaları ani değişiklikleri önlemek amacıyla müdahale etmektedirler. Büyük ticaret fazlası olan ülkeler değer kazanıp ihracata zarar vermesini önlemek için 1971’de olduğu gibi sık sık kendi paralarını satarlar; bunun aksine, büyük ticaret açığı veren ülkeler de değer kazanıp iç fiyatları yükseltmemsi için kendi paralarını satın alırlar; fakat, özellikle çok büyük ticaret açığı bulunan ülkelerin söz konusu müdahale ile elde edebilecekleri yarar sınırlı kalmaktadır. Parasına destek sağlamak amacıyla müdahale eden bir ülke sonuçta döviz rezervlerini tüketip bu amacına erişemez ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getiremez bir konuma girebilir. |
KÜRESEL EKONOMİ Ödemeler dengesi sorunlarıyla başa çıkamayan ülkelere yardım etmek amacıyla Bretton Woods konferansında Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund - IMF) kuruldu. IMF ihracatın arttırılması, uzun vadeli borçlanmalara gidilmesi ya da döviz rezervlerinin kullanılması gibi alışılagelmiş yollara başvurarak borçlarını karşılayamayan ülkelere kısa vadeli kredi sağlar. Kuruluşunda 8,8 milyar dolar olan sermayesinin yaklaşık yüzde 25’i Birleşik Devletler tarafından sağlanmış olan IMF sürekli borçlu kalan ülkelerin kısa vadeli yardım alabilmeleri için çok kez ekonomik reformlar gerçekleştirmeleri koşulunu öne sürer. Ülkeler genellikle ekonomileri istikrarsız olduğu zaman IMF yardımına gereksinim duyarlar. Geleneksel olarak büyük bütçe açıkları bulunduğu ve dolaşımda aşırı fazla para olduğu, kısacası ihracattan elde ettikleri gelirden çok daha fazlasını tüketmeye çalıştıkları için sıkıntıya düşen ülkeler IMF’ye başvururlar. Buna karşı standard IMF iyileştirme yöntemi ise kısa vadeli kredi karşılığı daha sıkı maliye ve para politikalarını içeren kuvvetli makro ekonomik ilaçlar alınması oldu, fakat, 1990’larda yeni bir sorun ortaya çıktı. Uluslararası finans piyasaları gittikçe güçlenip birbiriyle bağlantılı konuma geldikçe bazı ülkeler dış borçlarını ödemekte büyük sorunlarla karşılaşmaya başladılar. Bunun nedeni ise ekonomi yönetimindeki genel bozukluk değil özel dolar yatırımları akışında karşılaşılan ani değişikliklerdi. Söz konusu sorunlar da ülke ekonomilerinin genel yönetilme biçiminden çok ekonomilerdeki daha dar kapsamlı “yapısal” yetersizliklerden kaynaklanıyordu. Bu durum özellikle 1997’den başlayarak Asya’yı pençesine alan mali bunalımda görüldü. |
1990’ların başlarında Tayland, Endonezya ve Güney Kore gibi ülkeler Birleşik Devletler’in ve diğer gelişmiş ekonomilerin elde ettiğinden çok daha hızlı olan ve enflasyon farkı düşüldükten sonra yüzde 9’u bulan büyüme oranları gerçekleştirerek tüm dünyayı şaşkına çevirdiler. Bunun farkına varan yabancı yatırımcılar kısa zamanda Asya ekonomilerini paraya boğdular. Asya-Pasifik bölgesine olan sermaye akışı 1990’da sadece 25 milyar dolarken 1996’ya gelindiğinde 110 milyar dolara fırlamıştı. Geriye dönülüp bakıldığında bunun ülkelerin kaldırabileceğinden çok daha fazla bir yük olduğu görülür. Ekonomistler sermayenin büyük bir kesiminin etkin olmayan teşebbüslere gittiğinin farkına vardıklarında iş işten geçmişti. Söylediklerine göre Asya ülkelerinin çoğunda bankaların yetersiz bir biçimde denetlenmeleri ve çok kez ekonomik yararı olacak projeler yerine politikacıların destekledikleri projelere para vermeleri için baskı altında kalmaları yüzünden sorun daha da derinleştiriyordu. Büyüme aksamaya başlayınca bahis konusu projelerin çoğunun ekonomik açıdan yeterli olmadıkları anlaşıldı ve pek çoğu da iflas etti. Asya bunalımının ardından Birleşik Devletler’in ve diğer ülkelerin liderleri buna benzer uluslararası mali sorunların çözülebilmesi için IMF’nin elindeki sermayeyi attırdılar. Belirsizliğin ve bilgi eksikliğinin uluslararası finans piyasalarındaki değişkenliğe katkısı olduğunun farkına varan IMF daha önceleri bir sır gibi saklanan faaliyetlerini kamuya açıklamaya başladı. Birleşik Devletler de ülkelerin yapısal reformlar gerçekleştirmelerini istemesi için IMF’yi zorladı. IMF bunun üzerine hükümetlerden politikacıların benimsedikleri kendi kendini besleyemeyecek projelere yardımda bulunmamalarını istemeye başladı. Ülkelerin başarısızlığa uğrayan teşebbüslerin ekonomiye yük olmasını sürdürmek yerine hemen kapatılabilmelerini sağlanmak amacıyla iflas yasalarında reform yapmalarını talep etti. Kamu teşebbüslerinin özelleştirilmelerini teşvik etti ve ticaret politikalarını liberalleştirmeleri ve özellikle yabancı bankaların ve diğer finans işletmelerinin gelmelerini kolaylaştırmaları için çok kez ülkelere baskı yaptı. |
IMF önemli ödemeler dengesi sorunları yaşayan ülkelere öneregeldiği geleneksel tedavi yöntemlerinin, yani sıkı maliye ve para politikaları uygulanmasının mali bunalım içinde bulunan ülkeler için uygun olmayabileceğini 1990’ların sonlarında kabul etti. Para Fonu açıkları kapatmaları konusundaki taleplerini belirli durumlarda yumuşatarak ülkelerin yoksulluğu azaltmaya ve işsizleri korumaya yönelik programlara ilişkin harcamalarını arttırabilmelerini sağlamayı amaçladı. KALKINMA YARDIMI IMF’yi yaratan Bretton Woods Konferansı dünya piyasasına girebilmek için gerekli parayı sağlayamayacak durumda bulunan ülkelere ödünç para vererek dünya ticaretini ve ekonomik kalkınmasını teşvik edecek biçimde düzenlenmiş çok uluslu bir kurum olan ve daha çok Dünya Bankası olarak bilinen Uluslararası İmar ve Kalkınma Basnkası’nın kurulmasına da yol açtı. Dünya Bankası sermayesini her üyenin ekonomik önemi oranında yaptığı katkıyla oluşturmaktadır. Birleşik Devletler Dünya Bankası’nın 9,1 milyar dolar tutarındaki kuruluş sermayesinin yaklaşık yüzde 35’ini bağışladı. Dünya Bankası üyeleri diğer ülkelere ödünç verdikleri paraların tümünün geri ödeneceğini ve bu ülkelerin giderek birer ticaret ortağı olacaklarını ummaktadırlar. Dünya Bankası ilk yıllarında en çok baraj yapımı gibi büyük projelerle ilgileniyordu. 1980’lerde ve 1990’larda ise ekonomik kalkınmaya daha geniş açılı bir yaklaşım sergileyerek fonlarının giderek artan bir bölümünü “insan sermayesi” yaratmaya yönelik öğretim ve eğitim programlarına ve ülkelerin piyasa ekonomisini güçlendirecek kurumlar geliştirme çabalarına ayırmaya başladı. Birleşik Devletler de pek çok ülkeye tek taraflı dış yardım sağlamış olup bu çabası İkinci Dünya Savaşı ertesinde Avrupa’nın toparlanmasına yardım etmeye karar verdiği günlere kadar uzanabilir. Önemli ekonomik sorunlarla karşılaşan ülkelere yardım uygulamaları yavaş ilerlemiş olmakla birlikte Birleşik Devletler Avrupa’nın savaş sonrası toparlanmasını teşvik amacıyla Nisan 1948’de Marshall Planı’nı yaşama geçirdi. Başkan Harry S.Truman (1944-1953) bu planın ülkelerin Batılı demokratik yöntemlerle yol almalarına yardımcı olacağını düşünüyordu. Diğer bazıları böyle yardımların verilmesini yalnız insancıl nedenlerle desteklediler. Bazı dış politika uzmanları savaşın yıktığı az gelişmiş ülkelerde bir “dolar sıkıntısı” doğmasından endişe duyduklarını ve ülkeler güçlendikçe uluslararası ekonomiye eşit düzeyde katılmak isteyeceklerine ve katılabileceklerine inandıklarını belirttiler. Başkan Truman 1949’daki yemin töreninde yaptığı konuşmada programın ana hatlarını açıkladı ve bunun Amerikan dış politikasının önemli bir parçası olduğunu ilan ederek halkın hayal gücünü canlandırmış gibi görüldü. |
Program 1961’de yeniden düzenlendi ve daha sonra da ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) aracılığıyla yürütüldü. 1980’lere gelindiğinde USAID 56 ülkeye değişik düzeylerde yardım sağlamayı sürdürüyordu. Geçtiğimiz yıllarda Ajans da Dünya Bankası gibi büyük barajlar, karayolları yapılması ya da temel endüstriler kurulması gibi gösterişli kalkınma planlarından uzaklaştı. Ajans gittikçe daha çok gıdaya ve beslenmeye, nüfus planlanmasına ve sağlığa, eğitime ve insan kaynaklarına, belirli ekonomik kalkınma sorunlarına, açlıkla ve felaketlerle savaşa ve uygun kredi koşullarıyla besin maddeleri ve lifli maddeler satılmasını sağlayan Barış için Gıda programı benzeri programlar yapımına ağırlık tanıdı. Amerikan dış yardımının yandaşları bunu ABD ihracatçıları için yeni piyasalar yaratma, bunalımları önleme ve demokrasi ve gönenci ilerletme aracı olarak tanımlamaktadırlar. Buna karşın Kongre sık sık program için büyük ödenekler ayrılmasına karşı çıkmaktadır. 1990’ların sonunda USAID için ayrılan fon federal harcamaların yüzde yarımından az bir oranda gerçekleşti. Gerçekten de 1998 yılı ABD dış yardım bütçesi enflasyon farkı hesaplandıktan sonra 1946’dakinin neredeyse yarısına bile erişemiyordu BÖLÜM XI SONUÇ: EKONOMİNİN ÖTESİNDE Bu kitabın çeşitli bölümlerinde açıklandığı gibi emek, tarım, küçük şirket, büyük anonim şirket, Federal Rezerv Sistemi ve hükümet karmaşık bir karşılıklı etkileşim içinde Amerikan ekonomik sisteminin işlemesini sağlarlar. |
Bahis konusu sistemi bütünleştiren olgu serbest piyasa fikrine olan felsefi bağlılıktır. Buna karşılık, yine belirtildiği gibi, sıradan bir piyasa modeli gerçek Amerikan deneyimini aşırı basitleştirmek olur. Birleşik Devletler uygulamada özel işletmeleri düzenlemesi, özel teşebbüsün karşılamadığı gereksinimleri gidermesi, yaratıcı bir ekonomi ögesi olması ve genel ekonomide bir ölçüde istikrar sağlaması için her zaman hükümete güvendi. Bu kitapta ayrıca Amerikan ekonomik sisteminin hemen hemen sürekli olarak değiştiği gösterilmektedir. Tarımsal işletmelerin birleştirilip çok sayıda çiftçinin muazzam imalat sektörüne itilmesi ve söz konusu sektörde de 1970’lerde ve 1980’lerde geleneksel fabrika iş olanaklarının büyük ölçüde azalması gibi belirli sıkıntılar ve sapmalar çok kez sistemin dinamikliğine eşlik etti. Buna karşılık Amerikalılar önemli gelişmelerin de acı çekmeden gelmediğine inanırlar. Ekonomist Joseph A.Schumpeter kapitalizmin “yaratıcı yok etme” yoluyla kendi kendini yeniden canlandırmakta olduğunu söylemektedir. Yeniden yapılanma sonunda şirketler ve hatta tüm endüstriler küçülebilir ya da değişebilirler; fakat, Amerikalıların görüşüne göre küresel rekabetin zor koşullarına daha güçlü ve daha iyi donanımlı olarak direnebilecek konuma gelirler. Bazı işler yitirilebilir, ama daha güçlü geleceği olan endüstrilerde ortaya çıkanlar bunların yerini alır. Sözgelimi geleneksel imalat endüstrisinde iş olanaklarının azalması bilgisayar ve biyoteknoloji gibi ileri teknoloji endüstrilerinde ve sağlık hizmeti ve bilgisayar yazılımı gibi gittikçe büyük bir hızla yaygınlaşan endüstrilerde çok sayıda istihdam olanağı yaratılması sayesinde dengelendi. |
Ekonomik başarı bunlara karşılık başka sorunlar yaratmaktadır. Büyüme günümüzde Amerikan halkını en çok sıkıştıran kaygıdır. Ekonomik büyüme Amerika’nın ekonomik başarısının merkezi oldu. Ekonomik pasta büyüdükçe yeni kuşaklar da kendilerine birer dilim ayırma olanağı buldular. Gerçekten de ekonomik büyüme ve onun yarattığı fırsatlar Birleşik Devletler’de sınıflar arasındaki sürtüşmenin asgari düzeyde kalmasına yardımcı oldu. Büyümenin sürebilmesinin ve sürdürülmesinin bir sınırı var mıdır? Amerika’nın her yanında şimdiki yaşantılarının bozulacağı korkusu içinde olan pek çok vatandaş gurubu önerilen yeni iskan projelerine karşı çıkmaktadır. Trafiğin sıkıştığı anayollar, hava kirliliği ve aşırı kalabalık okullar yaratacak bir büyümeye değip değmeyeceğini sorgulamaktadırlar. Ne kadar kirliliğe dayanılabilir? Yeni iş alanları açılması uğruna ne kadar boş alan kurban edilecektir? Buna benzer endişeler küresel düzeyde de dile getirilmektedir. Ülkeler iklimin değişmesi, ozonun azalması, ormanların yok olması, deniz kirliliğinin artması gibi çevre sorunlarıyla nasıl başa çıkabilirler? Küresel ısınmaya katkısı bulunduğuna inandıkları karbondioksit ve diğer sera gazlarını çıkaran kömür yakan elektrik santrallerini ve benzin kullanan otomobilleri kontrol edebilecekler midir? Ekonomisinin büyüklüğü yüzünden Birleşik Devletler bu konularda baş rolü oynamak zorunda kalacaktır; büyük zenginliği ise bu rolünü güçleştirmektedir. Yüksek bir yaşam standardı elde etmeyi başarmış olan Birleşik Devletler’in çevreyi korumak amacıyla ekonomik büyümeyi zorlaştırabilecek önlemlere katılmaları için diğer ülkelerden talepte bulunmaya ne hakkı vardır? |
Bu sorunun kolay yanıtları yoktur; fakat, Amerika ve diğer ülkeler temel ekonomik sorunlarını çözmeye çalıştıkları ölçüde soruların önemi de giderek artacaktır. Söz konusu sorular güçlü bir ekonominin toplumsal ilerlemenin ön koşulu sayılsa bile bunun varılacak son amaç olmadığını anlatmaktadır. Amerikalılar bu ilkeyi benimsediklerini sürekli olarak çok çeşitli biçimlerde gösterirler. Devlet okullarında öğretim sağlanması, çevrenin yasal düzenlemelerle korunması, ayırımcılığı yasaklanması Sosyal Güvenlik ve Medicare benzeri hükümet programları uygulanması gelenekleri bunlar arasında sayılabilir. Başkan John F.Kennedy’nin kardeşi ABD Senatörü Robert Kennedy’nin 1968’de yaptığı bir konuşma sırasında belirttiği gibi ekonomik konular önemlidir ama gayrı safi milli hasıla “şiirimizin güzelliğini ya da evliliklerimizin gücünü, kamuya açık tartışmanın akılcılığını ya da kamu görevlilerimizin dürüstlüğünü içermez. Ne aklımızı ne de cesaretimizi, ne bilgeliğimizi ne de öğrenim düzeyimizi, ne sevecenliğimizi ne de ülkemize bağlılığımızı ölçer; kısacası, yaşamı yaşamaya değer yapan şeyler dışındaki herşeyi ölçer. Bize Amerika hakkında herşeyi söyleyebilir ama Amerikalı olmakla niçin onur duyduğumuzu anlatamaz.” |
teşekkürler... |
Türkiye`de Saat: 21:30 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2