![]() |
Kalsiyum Kaynakları Yonca müstesna, bitkisel orijinli yemlerin çoğu kalsiyumca düşüktür. Bu nedenle balık unu, et-kemik unu, kemik unu, midye kabuğu, kireç taşı çeşitli kalsiyum fosfat bileşikleri, hayvanların kalsiyum ihtiyacını karşılayan esas kaynaklardır. Kanatlıların beslenmesinde kullanılan yemlerin kalsiyum kapsamları daha sonra verilecektir. Kalsiyum İhtiyacı Kalsiyum ihtiyacı daha önce Tablo 35’te verilmişti. Kalsiyum ihtiyacını, büyüme ve yumurtlama yönlerinden incelemek yararlı olacaktır. Büyüme İçin Kalsiyum İhtiyacı Büyüyen civcivlerde, optimum vücut ağırlığı ve kemik kalsifikasyonu için rasyonda % 1 düzeyinde kalsiyum ve yaklaşık olarak % 0.5 düzeyinde yararlanılabilir fosforun bulunması gerektiği yapılan araştırmalar sonucu öne sürülmüştür. Amerikan Milli Araştırma Konseyi (NRC) büyüyen civcivler için %1 kalsiyum düzeyini tavsiye etmektedir. Rasyonlarda kullanılan hayvansal yemlerin kemik kapsamlarındaki farklılıklar ve toz halindeki kalsiyum karbonatın karıştırılmasında ve üniform bir şekilde dağıtılmasındaki güçlükler nedeniyle kanatlıların pratik rasyonlarda kalsiyum miktarı, hesaplanan değere göre %±20 değişmeler gösterebilmektedir. Yumurtlayan Tavukların Kalsiyum İhtiyacı Bugünün yüksek verimli tavukları, sağlam kabuklu yumurtalar meydana getirebilmeleri için yeterli miktarda kalsiyum almak zorundadırlar. Büyük bir yumurta 2-2.2 gr kalsiyum ihtiva eder. Yumurtlayan tavukların bağırsaklarında kalsiyum absorpsiyonu nispeten düşüktür. Rasyonla aldığı kalsiyumun ancak %50-60’ından, kabuk teşkili için yararlanabilir. Vücutta tutulan kalsiyum (kalsiyum retansiyonu) miktarı bir dereceye kadar rasyonun kalsiyum düzeyine bağlıdır. Yukarıda verilen bilgilere göre, sağlam kabuklu bir yumurta meydana getirebilmesi için ergin bir tavuğun günde 4 gramdan fazla kalsiyuma ihtiyacı vardır. Çeşitli verim derecelerinde tavukların günlük kalsiyum ihtiyaçları Tablo 40’ta verilmektedir. |
TABLO 40 Verim Günlük Kalsiyum İhtiyacı Hayvanın Yaşı % 22-40 hafta (40) hafta 100 90 80 70 3.3 3.0 2.7 2.3 3.7 3.3 3.0 2.6 Yumurtlamanın başlangıcından, yumurta ağırlığı 45 gr olup, sadece 1.5 gr kalsiyum kapsar. Birinci yumurtlama devresinin sonuna doğru, (yani bu 40 haftalık bir süreye tekabül eder) yumurta yaklaşık olarak 56 gr gelir ve bunun kapsadığı kalsiyum 2 gr kadardır. Örneğin genç bir tavuk birinci yumurtlama döneminde kalsiyumdan kabuk teşkili için yararlanmada %60 etkili olsa, %100 verim düzeyinde günde 3.3 gram kalsiyuma ihtiyaç gösterir. Bir tavuk yumurtlamadığı günler rasyonla aldığı ve kemiklerine etkili bir şekilde depoladığı kalsiyumu müteakip günkü yumurta için kullanabilmektedir. Buna göre, yumurta verimi azaldıkça, her gün yumurtlayan bir tavuğa göre, kalsiyum ihtiyacının da azalabileceği düşünülebilir. Bununla beraber, bugünkü entansif yumurta üretimi şartlarında birinci yumurtlama döneminde bir sürünün ortalama yumurta verimi yaklaşık olarak %78, zirve verim ise %90’a kadar çıkabilir. Bu durumda, tavukların çoğu I.dönem boyunca %100’lük bir verim düzeyi gösterirler. Bunu dikkate alarak Tablo 40’ta da belirtildiği gibi, I.dönem için %3.3’lük diyetsel kalsiyum düzeyi gereklidir. 40 haftalık süreden sonra yumurta büyüklüğü artar ve yumurtaların çoğu 2.2 gr kalsiyum kapsar. Bu devrede de bir çok tavuklar %100 düzeyinde yumurta vermeye devam ettiğinden, bu tavukların yumurtlama hızını düşürmemek için kalsiyum seviyesi 40.haftadan sonra %3.7’ye yükseltilir. Yem Tüketimi İle Kalsiyum İhtiyacı Arasındaki İlişki 22-40 haftalık dönemde %3.3, 40 haftadan sonra %3.7 kalsiyum düzeyleri hayvanların günde 100 gr yem tüketecekleri kabul edilerek tavsiye edilmiştir. Eğer rasyonun enerji düzeyi yahut çevre şartları değişirse hayvanların yem tüketimleri önemli derecede değişmeler gösterir. Bunu göz önünde tutarak Tablo 41’de verilen ayarlamaları yapmak lazımdır. TABLO 41 Günde tavuk başına yem Tüketimi Kalsiyum İhtiyacı Gr Genç Tavuk (22-40 hafta) Rasyonda % Ergin Tavuk (40 hafta) Rasyonda % 80 90 100 110 120 130 140 4.1 3.7 3.3 3.0 2.8 2.6 2.4 4.6 4.1 3.7 3.4 3.1 2.9 2.7 |
Tavuklar vücutlarının ihtiyacı olan kalsiyum miktarını iyi ayarlayamazlar. Eğer Tablo 40’ta verilen kalsiyum düzeyleri yumurta tavuk rasyonuna uygulanırsa ayrıca serbest seçim metodu ile ek kalsiyum yemlenmesine ihtiyaç kalmayacaktır. Tecrübeler göstermiştir ki, tavuklar ihtiyacı olsun olmasın bir miktar sert, granüler materyali vücutlarına alırlar. Bu kalsiyumlu bir bileşik veya suda eriyen grit olabilir. Sıcaklık stresi durumlarında veya yumurtlama yılının sonunda (eğer yem tüketimi aşırı değilse) vücuda alınan kalsiyum miktarını artırmak için ek kalsiyum griti veya midye kabuğu kullanılabilir. Fakat her durumda vücuda alınan total kalsiyum miktarı, tavsiye edilen miktarı %20’den fazla geçmemelidir. Terapötik amaçla yüksek dozda tetrasiklin (tetracycline) kullanıldığı zaman, kandaki antibiyotik düzeyini maksimum düzeyde tutmak için, diyetsel kalsiyum seviyesini minimuma düşürmek gerekir. Diyetsel kalsiyum düzeyi başlangıç pery****da bir hafta veya daha fazla bir süre için %0.6; büyüme pery****da ise %0.4’e düşürülebilir. Bu düşürmeden kısa süre için hayvanlar olumsuz olarak etkilenmezler. Fakat, yumurtlayan veya damızlık tavuklarda diyetsel kalsiyum düzeyi bir veya iki günden fazla %1.5’in altına düşürülmemelidir. Yumurtlayan tavuklarda kalsiyum ihtiyacı aşağıdaki gibi hesaplanarak saptanabilir: 1. Bir Düzine Yumurtadaki Kalsiyum Miktarı: tartılan bir düzine yumurta 708.24 gr gelse ve bir yumurtadaki kabuk ağırlığının (pratik olarak kalsiyum karbonat (CaCO3) yumurta ağırlığının %10’unu teşkil ettiği göz önünde tutulursa, bir düzine yumurta: 708.24 x %10 = 70.824 CaCO3 veya kalsiyum kapsar 2. Yaklaşık olarak kabuk kalsiyumunun %65-75’i diyetsel kaynaktan, geriye kalan kısmı ise vücut depolarından sağlanır. Buna göre, bir düzine yumurta için dışardan sağlanması gereken kalsiyum miktarı 75 x 28.34 = 21.26 gramdır. 3. Vücuda yemle giren kalsiyumun sadece %50-60’ı hayvan tarafından yumurta kabuğu teşkilinde kullanılır, geriye kalan kısmı ekskresyona uğrar. Buna göre bir düzine yumurta için; 1. Yem kalsiyumuna ihtiyaç vardır. 4. Bir yumurta için ortalama 120 gr yem tüketildiğini farzedersek 12 yumurta için; 12 x 120 = 1440 gr yem gereklidir. 42.52 gram kalsiyumun bu miktar yemle sağlanabilmesi için yemde kalsiyum düzeyinin; olması gerekir. İklim şartlarına göre, rasyonun enerji düzeyine ve diğer bazı faktörlere göre yem tüketimi değiştiğinden, dolayısıyla kalsiyum düzeyi de değişir. Sıcak iklimli bölgelerde yem tüketimi soğuk bölgelere göre daha düşüktür. Dolayısıyla yemdeki kalsiyum düzeyinin daha yüksek olması gereklidir. |
Kalsiyum Eksikliği ve Kafes Yorgunluğu (Cage) (Layer fatigue): Kafes yorgunluğu, kemiklerden kalsiyum fosfatın çekilmesi ile karakterize edilen bir nevi osteoporosis’dir. Bu durumda kalsiyum fosfat, bilhassa bacakların uzun kemiklerinden çekilir. Hem kortikal kemik hem de müdeller kemik kalsiyum fosfat kaybeder. Fazla miktarda mineral kaybı yüzünden, kemikler çok incelir, hayvanın ağırlığına dayanamayarak kolayca kırılırlar. Bu hastalık hemen hemen tamamen kafeslerde yetiştirilen tavuklarda görülür; yer tavukçuluğunda ise çok nadiren ortaya çıkar. Kafeste bu hastalığa maruz kalmış hayvanların yere indirilmesiyle, hastalığın geçtiği bir çok araştırıcı tarafından bildirilmiştir. Kafes yorgunluğunun etiolojisi tam manasıyla bilinmemektedir. Bazı araştırıcılar nedenini fosfor eksikliğine bağlarken, bazı araştırıcılar da bu duruma bir virüsün yol açtığını öne sürmektedirler. bU sonunculara göre, virüsler böbrek tahribatına yol açmakta, vücutta fosfor tutulamamakta dolayısıyla fosfor ihtiyacı artmaktadır. Diğer taraftan bir çok beslemeciler ve patolojistler, çoğu durumlarda, kafes yorgunluğunun kalsiyum eksikliği ile başladığını müşahede etmişlerdir. Ağır kalsiyum eksikliğinde, tavuklar ancak 5-6 adet yumurta verdikten sonra, yumurtlamamakta, buna mukabil hafif kalsiyum eksikliğinde yumurta miktarı azalmakla beraber tamamen durmamaktadır. Kalsiyum eksikliğinde hemen yumurta verimi etkilenmekte (eksiklik derecesine göre ya durmakta veya azalmakta) fakat genellikle yumurta verimi için kemiklerden kalsiyum çekilmemektedir. Bunun nedeni olarak, folikül stimule eden hormonun (FSH) onteriyor pituiter bezi tarafından stimule edilebilmesi için kanda belirli bir kalsiyum düzeyinin bulunmasının zorunlu olduğu öne sürülmektedir. Bununla beraber bazı tavuklar, bazen bilinmeyen nedenlerle, kalsiyum eksikliğinde bile yüksek düzeyde yumurtlamaya devam etmektedirler. Böyle hallerde, kalsiyum kemiklerden çekilmekte, hayvanlar topallamakta, kemikler süratle incelerek tahrip olmakta neticede, ölüm meydana gelmektedir. Kalsiyum Eksikliği Gösteren Hayvanlarda Replesyon Kalsiyum eksikliği yüzünden normal yumurta verimi ve yumurta kabuğunun yapısı bozulmuş hayvanlar, kalsiyumca normal rasyonlarla beslenmeye başladıktan 6-8 gün sonra normal yumurtlamaya başlarlar ve yumurta kabukları da eski sıhhatli durumlarını kazanırlar. üÇ hafta sonra bacak kemikleri tamamen rekalsifiye olur. Ağır kalsiyum eksikliğinde adrenal bezleri de büyümekte ve bu durum, klasik anlamda eksikliğin bir stres olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. |
Yüksek Düzeyde Kalsiyumla Beslenme Carnell Üniversitesinde yapılan çalışmalar, 8-20 haftalık büyüme pery****da piliçlere uygulanan %2.5 düzeyinde diyetsel kalsiyumun nephrosis, gut, ureterlerde kalsiyum birikmesi gibi patolojik durumlara sebep olduğunu ve %10-20 düzeyinde mortaliteyede yol açtığını göstermiştir. Yüksek düzeyde kalsiyum kapsayan rasyonlarla beslenen piliçlerde bir hafta içerisinde hiperkalsemi ve hipofosfatemi meydana gelmektedir. Paratiroid bezi küçülmekte ve aktivitesi büyük çapta düşmektedir. Yüksek düzeyde kalsiyum beslenmesi sonucu, yem tüketimi ve canlı ağırlık artışı azalmakta ve seksüel erginliğe geçiş gecikmektedir. 16 haftalıktan verim pery****a kadar olan devrede nephrosis’den ölüm müşahede edilmiştir. Büyüme pery****da, %3 kalsiyum kapsayan rasyonlarla beslenen hayvanlarda görülen hiperkalsemi ve hipofosfatemi, diyetsel fosfor düzeyini %0.4’ten %1’e çıkarmakla tamamen önlenebilmekte ve böbreklerde meydana gelen lezyon vakaları da büyük çapta azalmaktadır. 20 haftalık genç tavuklara yüksek düzeyde kalsiyum beslenmesi uygulamak zararlı olmamaktadır. Çünkü bu yaşta, normal seksüel gelişme nedeni ile, hiperkalsemi zaten normal olarak ortaya çıkan ve hayvan, henüz erginlik çağına ulaşmamış piliçlere göre daha fazla kalsiyumu metabolize edebilir. Genel olarak, 18-20 haftalık döneme ulaşıncaya kadar, yani civciv ve piliç döneminde, hayvanlara %1.2 düzeyinde diyetsel kalsiyum tavsiye edilmektedir. FOSFOR Kemiğin önemli bir yapı unsuru olmasının yanı sıra, fosfor, metabolizmanın hemen hemen her safhasında görev alan organik bileşiklerin esansiyel bir komponetidir. Kasda, enerji metabolizmasında, karbonhidrat, amino asit ve yağ metabolizmalarında, sinirsel doku metabolizmasında, normal kan kimyasında, iskeletin büyümesinde, yağ asitlerinin ve diğer lipidlerin naklinde önemli bir rol oynar. Fosfat, DNA ve RNA gibi nükleik asitlerin önemli bir kısmını teşkil ettiği gibi bir çok koenzimlerin bir komponenti olarak fonksiyon gösterir. Enerjinin transferi ve depolanması için, fosfatla bileşmiş glükoz ve derivantları ile Adenosin di- ve trifosfat, kreatin fosfat gibi yüksek enerjili bileşiklerin teşkilinde görev alır. 100 ml kanda 35-45 mg fosfor bulunur. Bunun sadece %10’u inorganik formdadır. Normal olarak, serumda mevcut diffüze edilebilen kalsiyum ve inorganik fosfat arasında ters bir ilişki vardır. |
Fosfor eksikliği veya rasyonda Ca: P oranının normalden çok fazla sapış göstermesi raşitizm ile sonuçlanır. Her iki elementten birinin aşırı fazlalığı diğerinin ince barsaklarda çökelmesine yol açar. Bu durumda kan kalsiyum ve fosfor düzeyleri düşer. Eğer eksiklik aşırı değilse, vitamin D3, düşük kalsiyum veya fosfor beslenmesinden ileri gelen raşitizmi önler. Beriliyumun rasyonda mevcudiyeti de ağır raşitizm vakalarına yol açmaktadır. Beriliyum elementinin fosfatla birleşerek, suda erimeyen “Beriliyum fosfat” bileşiğinin meydana gelmesi ve fosfatın barsaklardan absorbe olmasının bu duruma yol açtığına inanılmaktadır. Yumurta verimi ile tavuklarda fosfor katabolizması arasında yüksek bir ilişki bulunmaktadır. Yumurta verimi sırasında vücuttan kaybolan fosfor miktarının, yumurtanın kapsadığı fosfordan çok daha fazla miktarda olduğ4u saptanmıştır. Eksiklik Semptomları Ağır fosfor noksanlığında yahut rasyondaki fosfordan yararlanılmaması durumunda iştah hızla azalır. Hayvanlar cansızlık ve genel bir zayıflama gösterirler ve bu durum 10-12 günlük bir peryodda ölümle sonuçlanır. Hafif fosfor noksanlığı ise raşitizme ve büyümede duraklamaya sebep olur. Fakat bu durum, yüksek enerjili fosfat bileşiklerinin, DNA, RNA ve enzimlerin teşkili için gerekli olan kan fosfor düzeyinin üşmesine yol açmaz ve böylece bu önemli bileşiklerin teşkil edilmesi engellenmemiş olur. Hatta açlık sırasında bile, vücudun ihtiyacı olan organik fosfor bileşiklerinin teşkili için kemikten katabolizma ile önemli düzeyde fosfor ayrılır ve bunun sonucu olarak da idrarla devamlı olarak fosfor kaybolur. Vitamin D ve Fosfor Absorpsiyonu Gerçi bir dereceye kadar fosfor absorpsiyonu kalsiyum absorpsiyonu ile ilgili ise de, 32P ile civciv ve fareler üzerinde yapılan çalışmalar, vitamin D3’un, fosforun barsaklardan absorpsiyonunda etkili olmadığını göstermiştir. Fosfordan Yararlanma Toprakta mevcut inorganik fosfatlar, hayvanlar ve insanlar için nispeten yararlanılabilecek bir durumda değildirler. Isı tatbiki ve diğer bir takım kimyasal işlemler sonucu tabii kaya fosfatları a ve B – trikalsiyum fosfatlar gibi yararlanılabilir fosfat formlarına dönüştürülebilirler. Bu sonuçlar, en az yararlanılabilen fosfatların, a-kalsiyum pirofosfat, B-kalsiyum pirofosfat, Y-kalsiyum pirofosfat, B-kalsiyum metafosfat, Y-kalsiyum metafosfat ve kalsiyum fitat olduğunu göstermiştir. Potasyum metafosfat keza civcivler için tamamen yararlanılamayan bir durumdadır. Toz haline getirilmiş veya eritilmek suretiyle elde edilmiş kaya fosfat, fluoru elimine etmek için yüksek ısıya maruz bırakılır ve bunun sonucu olarak değişik bir kristal strukture (a – yahut B- trikalsiyum fosfat) sahip olur. Meydana gelen bu ürün fosfor yararlılığı bakımından istimlenmiş kemik ununa eşittir. Yapılan çalışmalar, fosfat bileşiklerinin erime dereceleri ile, yararlılık dereceleri arasında mutlak bir ilişkinin mevcut olmadığını ortaya koymuştur. Gerçi %0.4’lük Hcl’de erimeyen fosfatlardan hayvanların yararlanamadığını denemeler ortaya koymuş ise de, aynı konsantrasyona sahip Hcl çözeltisinde yüksek derecede eriyebilen a, B ve Y-kalsiyum pirofosfatlarla alkali metafosfatlardan da hayvanlar hiç yararlanamamaktadırlar. |
Gastrointestinal sistemde, fitaz enziminin mevcut olmaması nedeni ile bütün tek mideli hayvanlar fitin (phytin) fosforundan yararlanamazlar. Fakat rumen mikroflorası tarafından büyük ölçüde fitaz enziminin salgılanabilmesi nedeniyle ruminantlar fitin fosforunu iyi bir şekilde değerlendirebilmektedirler. Bitkilerdeki fosforun yaklaşık olarak üçte biri fitin formunda olmayıp, kanatlılar bundan yararlanabilmektedirler. Bir yemin yararlanabilir fosfor düzeyini hesaplamada, ek inorganik fosfor kaynakları ve hayvansal orijinli fosfor %100 yararlanılabilir; bitkisel kaynaklardan elde edilen fosfor ise %30 yararlanılabilir olarak kabul edilirler. Yemlerin total ve yararlanılabilir fosfor kapsamları daha sonra verilecektir. Son yapılan çalışmalar, anhidrid dikalsiyum fosfattan (Ca HPO4) genç hindi palazlarının çok az yararlanabildiklerini ortaya koymuştur. Dikalsiyum fosfatın hidrat formu (Ca HPO4) ise tamamen yararlanılabilir bir fosfat kaynağı olarak saptanmıştır. Soya küspesi ve diğer bazı tabii yem maddeleri Ca HPO4’taki fosfordan yararlanmayı artıran bir faktör ihtiva etmektedir. Fosfor İhtiyacı Büyüyen civcivlerin ve yumurtlayan tavukların fosfor ihtiyaçları daha önce verilmişti (Tablo 35). Kanatlılar için, diyetsel Ca: P oranı onlara zarar vermeden belirli derecede değiştirilebilir. Bununla beraber, bu elementlerden birinin rasyonda çok fazla olması diğer elementin sindirim sisteminden absorpsiyonunu engelleyebilir. Büyüyen civcivler için bu oran 1.5:1 veya 2:1 olarak önerilmiştir. Yumurtlayan tavuklar için ise Ca: P oranı yukarıdaki orandan çok daha geniş tutulmaktadır. Çünkü, yumurta tavuğunun Ca ihtiyacı civcivin veya büyüyen bir kanatlının Ca ihtiyacından çok daha fazladır. |
SODYUM, POTASYUM VE KLOR Kalsiyum, fosfor ve magnezyumdan farklı olarak, bu mineral elementler en çok vücudun yumuşak doku ve sıvılarında yer alırlar. Genel olarak, vücutta ozmotik basıncın sağlanmasında, asit-baz dengesinin kurulmasında, besin maddelerinin hücrelere geçişinde ve su metabolizmasında fonksiyon gösterirler. Fonksiyonları çok önemli olmakla beraber, besleme yönünden pek problem yaratmazlar. Pratik olarak vücudun bu elementlere olan ihtiyacı kolayca karşılanabilir. Çok fazla vücuda alınmalarından dolayı ortaya çıkan tehlikeler de ancak özel durumlarda söz konusudur. Vücutta ancak sınırlı şekilde depo edilebildiklerinden, diyetsel olarak devamlı olarak alınmaları gerekir. Gereğinden fazla alınmaları halinde, fazlası süratle vücuttan atılır. Vücuda alınan miktarları sınırlı ise, vücut ekskresyonu azaltarak bu mineralleri vücutta tutmaya çalışır. Fakat bunu yapmada vücudun kapasitesi oldukça sınırlıdır. SODYUM Sodyum ekstraselüler sıvıların ve deniz suyunun en belli başlı katyonudur. Bütün yaşayan canlılar, bitkiler ve hayvanlar normal metabolizmaları için bu elemente muhtaçtırlar. Doku kültürlerinde in vitro olarak bu elementin esansiyel olduğu 19. yüzyılın ikinci yarısında tamamen anlaşılmıştır. 1920 yılında yapılan bir çok çalışmalar, hayvanlarda sodyumun çok önemli metabolik fonksiyonlara sahip olduğunu ortaya koymuştur. Sodyumun her şeyden önce vücutta sıvı hacminin ve asit-baz dengesinin ayarlanmasında önemli bir fonksiyona sahip olduğu anlaşılmıştır. Kas kontraksiyonu sırasında sodyumun kas hücrelerine mobilize edildiği de bu çalışmalarla ispatlanmıştır. Adranal bezinin vücutta sodyum retansiyonunun ayarlanmasında önemli bir role sahip olduğu saptanmıştır. Adrenal yetmezliğinde kan sodyum düzeyinin azalması yukarıdaki buluşu doğrulamıştır. Aldesterone adlı adrenal hormonun 1953 yılında tanımlanıp izole edilebilmesi ve sodyum ve potasyum dengesinde regülatör olarak etkisinin ispatlanması, vücutta potasyum ve sodyum retansiyonu ile bu minerallerin metabolizmalarına ait bilgimizin artışına büyük ölçüde hizmet etmiştir. Eksiklik Semptomları Sodyumca eksik rasyonlarla beslenen hayvanlarda büyümenin önemli derecede gerilemesinin yanı sıra kemiklerde yumuşama, kornea’da keratinizasyon, gonadlarda inaktivite adrenal hipertrofi, hücre fonksiyonlarında değişmeler, yemden yararlanmada düşme, plazma sıvı hacminde azalma gibi arazlar da görülür. Kalp çalışması bozulur, ortalama arteriyel basınç düşer, hemotokrit değeri yükselir, deri altı dokularının esnekliği azalır, adrenal bezinin fonksiyonu bozulur. Bunun sonucu olarak urik ve urik asit düzeyleri kanda yükselir. Eğer bu durum düzeltilmezse şok ile hayvan ölür. Sodyum eksikliği, protein ve enerjiden yararlanmayı önemli derecede azaltır ve üreme fonksiyonları da sodyum eksikliğinden olumsuz olarak etkilenir. Kanatlılarda sodyum eksikliği, yumurta veriminde ve büyüme hızında düşmeye sebep olur ve kannibalizme yol açar. Birçok hastalıklar vücutta sodyum kaybına yol açar. Bunlar arasında, diyare yüzünden meydana gelen gastroıntestinal kayıpları ile, renal ve adrenal tahribatı nedeniyle ortaya çıkan üriner kayıplar sayılabilir. Sodyum Absorpsiyonu Sodyum tuzları vücuda kolayca absorbe edilip sirkülasyonla bütün vücuda dağılırlar. Sodyum alınımının sınırlı olması halinde vücudun, ekskresyonu azaltıp, vücuttaki sodyum kapsamını tutmada özel bir kabiliyeti vardır. İçme suyu tuz ihtiva etmediği taktirde, kanatlıların ve diğer hayvanların rasyonunda normalden biraz fazla tuz bulunması önemli bir mahzur teşkil etmez. Böyle durumlarda kanatlılar su tüketimini artırarak aşırı tuzu ekskresyona tabi tutarlar. Tuz zehirlenmesiyle ilgili olarak sülün kuşları ile yapılan bir çalışmanın sonuçları Tablo 42’te verilmektedir. TABLO 42 Rasyondaki tuz düzeyi % Dört haftalık ortalama ağırlık gram Mortalite % Dışkının su kapsamı % 0.25 1.0 2.0 3.0 4.0 5.0 7.5 230 232 223 219 218 197 165 4 5 3 6 5 7 23 74 78 86 88 89 - - Bu tabloda da görülebileceği gibi diyetsel tuz düzeyi % 7.5’u buluncaya kadar, büyüme önemli derecede gerilememiş ve mortalite de yine belirli şekilde yükselmemiştir. %7.5 diyetsel tuz düzeyinde ise hem büyüme önemli derecede düşmüş hem de mortalite önemli ölçüde yükselmiştir. Çünkü bu düzeydeki diyetsel tuz, hayvanın dışarıdan alacağı suyla ekskresyona tabi tutabileceği seviyenin çok üstünde bulunmuştur. Bir başka ifade ile, hayvan bu aşırı miktar tuzu dışarı atacak, yeterli suyu tüketme kabiliyitite sahip değildir. Diyetsel tuz düzeyi arttıkça fecesteki su kapsamının artışı, vücuda alınan su miktarının artışından ileri gelmektedir. Eğer aşırı su tüketilse ve bu su hücreye olduğu gibi geçse bu defa su entoksikasyonunun semptomları ortaya çıkar. Diğer taraftan eğer sodyum kaybı ile geniş çapta negatif su dengesi söz konusu ise, ekstraselüler suda önemli bir azalma meydana gelir ve hayvanlarda ciddi olarak dehidrasyon görülür. Sodyumun Fonksiyonları Sodyum esas olarak, vücut sıvı hacminin muhafazasında, normal PH ve osmatik basıncın sağlanmasında fonksiyon gösterir. Sinirlerde impulse’ların nakli için gerekli olan enerjinin, hücre duvarı tarafından sodyum ve potasyumun ayrılmasından sağlandığına dair bulgular elde edilmiştir. |
Hücre çekirdeğinde ve mitokondri’lerde çok küçük miktarda sodyum bulunmakla beraber, bir çok mitokondriyel sistemler küçük miktar sodyum konsantrasyon artışı ile çalışmaları engellenebilmektedir. Mitokondri’lerde bulunan enzimlerin çoğu K+, Mg++ gibi ıntraselüler iyonlarla aktive edilmekte Na+ gibi ekstrasülüler bir iyon tarafından ise inaktive edilmekte yani çalışmaları engellenmektedir. POTASYUM Potasyumun Vücutta Dağılışı Sodyumun aksine potasyum vücutta esas olarak hücrelerde bulunur. Kan hücreleri kan plazmasına göre 25 misli daha fazla potasyum ihtiva ederler. Kas ve sinir hücreleri de potasyumca çok zengin olup interstisyel (doku arası) sıvılara göre 20 defa daha fazla potasyum kapsarlar. Farelerde potasyumun çeşitli vücut dokularında dağılımı Tablo 43’te verilmektedir. Potasyumun kanatlı ve diğer hayvanlardaki dağılımı farelerinkine benzer değerler göstermektedir. TABLO 43 Organ Plazma Interstisyel sıvı Eritrositler Deri Kas Testisler Beyin Karaciğer 130 3300 1820 3400 1600 3050 3050 Potasyumun Fonksiyonları Sodyumun plazmada ve dokular arası sıvıda yaptığı fonksiyonları (örneğin, asitbaz dengesinin ve ozmatik basıncın sağlanması) potasyum hücre içinde yerine getirir. Bir çok intraselüler enzimler potasyum tarafından aktive edilir. Kalbin normal çalışması için de potasyum gereklidir. Kalpteki etkisi kalsiyumun yaptığı etkinin aksidir. Kalsiyum, kalp kontraksiyonunu artırırken potasyum, kasılmayı azaltarak kalbin dinlenmesine olanak sağlamaktadır. Potasyumun Eksikliği Hıpokalemi, yani kanda potasyum noksanlığının esas semptomunun, bilhassa kol-bacaklarda zayıflama ile karakterize edilen kaslarda genel bir zafiyet. Bağırsakta distansiyon ile birlikte normal tonus’un bozulması. Kalp ve solunum kaslarında zayıflama ve nihayet çalışamayacak duruma gelmesi. Hipokalemi ağır stres durumlarında meydana gelebilir. Bu durumda plazma proteinleri yükselir. Adrenal kortikal hormonunun etkisi altında potasyum böbrekler vasıtasıyla idrara geçer. Strese adaptasyon sırasında, kaslar tedricen daha fazla kan almaya başlar ve kaybettiği potasyumu da tekrar kazanır. Karaciğer glikojen kayıpları telafi edildikçe, potasyum da karaciğere döner. Bu durum hipokalemi’nin geçici olarak uzamasına yol açar. Stres pery****u müteakip, kanatlılara potasyum tuzları vermenin etkileri henüz tam olarak araştırılmamıştır. Düşük proteinli bir rasyon, düşük potasyumlu bir rasyonla birleştirilirse, hayvanlar yavaş yavaş büyürler ve bir potasyum eksikliği göstermezler. Metabolize olmuş dokulardan ortaya çıkan potasyum, diyetle sağlanamayan yahut idrarla kaybolan potasyumun yerini alır. Bu şartlar altında daha az potasyuma ihtiyaç vardır. İdrarda, potasyumun nitrojene oranı nispeten sabittir. Bu oran taze bir kasda saptanan potasyumun/nitrojen oranına eşittir. Doku nitrojeni ile birlikte potasyum metabolize edilen bir dokudan birlikte açığa çıkarlar. Eğer nitrojen açlığı çeken bir hayvana protein verilirse, hayvan önce büyür fakat sonradan potasyum eksikliği gösterebilir. Potasyumun membran permeabilitesini artırdığı gibi glisin gibi tabii nötr amino asitlerin alınmasını hızlandırmaktadır. Glisin hücreye girdiği zaman potasyum hücreyi terkeder. Pridoksal (pyridoxal) glisin akımını artırır; hücrede potasyum konsantrasyonunun artışı bu etkiyi çoğaltır. Potasyum eksikliğinde dokulardaki nötr amino asitlerin konsantrasyonu azalmakta ve bazik amino asitleri kısmen potasyumun yerini almaktadır. |
Potasyum İhtiyacı Potasyum ihtiyacının civcivlerde rasyonda %0.17 olarak saptanmış olmasına rağmen bunun rasyonun fosfor düzeyine göre değişebileceği tespit edilmiştir. %0.16 düzeyinde diyetsel potasyum mortaliteyi önlemekle beraber, diyetsel fosfor düzeyi %0.6 olduğu zaman maksimum büyüme için potasyum ihtiyacı %0.2; fosfor düzeyi %0.35 olduğu zaman ise potasyum ihtiyacı %0.24 olarak saptanmıştır. Civcivlerin potasyum ihtiyacını tespit için yapılan çalışmalar sonunda elde edilen sonuçlar oldukça değişiktir. Yüksek enerjili rasyonlarla beslenen ve hızlı büyüme gösteren civcivlerde ihtiyacın %0.3 hatta %0.4 bile olabileceği öne sürülmüştür. Tavşanlar en az %0.6 diyetsel potasyuma ihtiyaç göstermektedirler ki bu aşağı yukarı hindi palazının gösterdiği ihtiyaç düzeyine eşittir. Pratik rasyonların potasyum kapsamları ekseriya % 1 civarındadır ki bu kanatlıların ve diğer hayvanların minimum ihtiyaçlarının çok üzerindedir. Bu nedenlerle bu rasyonlarla beslenen hayvanlarda potasyum eksikliği söz konusu değildir. KLOR Klor’ürlerin fizyolojik önemi uzun zamandan beri bilinmekle beraber, klorün esansiyel bir element oluşu ancak 1930’ların sonuna doğru fareler üzerinde yapılan denemeler sonunda anlaşılmıştır. klorürlerce eksik diyetlerle beslenen farelerde büyüme gerilemiş ve ortaya çıkan semptomların da sodyum eksikliğinde tespit edilenlerden farklı olduğu görülmüştür. En önemli semptom, büyüme hızında düşme olmakla beraber, bazı hayvanlarda galvanik şokla veya işitmeyle ilgili bir uyarma ile tetani meydana getirebilmiştir. Klorca eksik rasyonlarla beslenen hayvanlarda kan klorür düzeyi düşmüş, fakat karbonat miktarı ise artmıştır. Klorür eksikliğine maruz farelerde idrarda hemen hemen hiç klorür saptanmaması, hayvanların böyle durumlarda vücutta klor’ü muhafaza etme kabiliyetlerinin oldukça fazla olduğunu göstermiştir. Klorun Fonksiyonları Ekstraselüler ortamda sodyuma karşı yer alan dominant anyondur. Proteinle birleşmek için affinitesi çok zayıftır. Bu özelliği, bulunduğu ortamın iyonik kuvvetine daha fazla katkıda bulunmasına imkan verir. Yukarıda işaret edildiği gibi, K+ ile hücreye de girer. Çok aktif bir şekilde nakledilir. Mide öz suyundaki belirli H+ konsantrasyonu için, gastrik mükoz hücreleri çok aktif bir şekilde klorürleri naklederler. Klor Eksiklik Semptomları ve Klor İhtiyacı Saflaştırılmış rasyon kullanılarak yapılan çalışmalarla civcivlerde klor eksiklik semptomları aşağıdaki gibi saptanmıştır. Kg’da sadece 190 mg Cl kapsayan rasyonlarla beslenen civcivler son derece zayıf bir büyüme göstermişler, kan klorür düzeyleri düşmüş ve genel bir dehidrasyon görülmüştür. Ölüm nispeti de yüksek olarak bulunmuştur. Bazal rasyonların Kg’ına 1200 mg Cl ilave etmekle büyüme optimum düzeye ulaşmış ve eksiklik semptomları tamamen ortadan kalkmıştır. klor eksikliğine maruz hayvanların rasyonlarına ilave edilen fazla miktarda sodyum ve potasyum civcivlerin büyümelerini etkilememiş ise de, bazal diyetlerde bu katyonların artışı ile mortalite ve sinirsel semptomlar da artmıştır. Bazal rasyonun kilogramına katılan 676-1352 mg bromür, sinirsel semptomlar müstesna diğer klor eksiklik semptomlarını kısmen önlemiştir. Daha yüksek düzeyde bromürlerin ise, bu semptomları önlemede daha yararlı bir etkisi olmamıştır. Rasyonun kilogramına ilave edilen 537-1074 mg iyodürler ise büyümeyi geriletmiş mortalite ve sinirsel semptomların meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu durum iyodürler ve k klrorürler arasında antagonistik bir interaksiyonun mevcut olabileceğini akla getirmiştir. Rasyona sokulan (268 mg/kg rasyon) fluorürlerin ise, klorür eksikliğini etkilemediği saptanmıştır. Klorca noksan bir beslemeye tabi tutulan civcivler ani ve keskin gürültü ile tetani’ye benzeyen sinirsel bir reaksiyon göstermekte, bacaklarını geriye uzatarak öne doğru düşmekte ve ancak 1-2 dakika sonra kendilerine gelebilmektedirler. Fakat ikinci spazm ancak belirli bir süre geçtikten sonra ortaya çıkarılabilmektedir. |
MAGNEZYUM Magnezyum hem hayvanların hem de bitkilerin beslenmesi için gerekli olan önemli bir katyondur. Klorofilin porfirin kısmında şelatlaşmış metal olarak bulunur. Fonksiyonu, bitki metabolizmasındaki rolü dolayısıyla geniş bir şekilde araştırılmıştır. Magnezyumun hayvan beslemede esansiyel bir element olduğu 45 sene kadar önce anlaşılmıştır. Üzerinde çok çalışılmış olmasına rağmen, hayvanlardaki fizyolojik rolü, bilhassa diğer metal iyonlarla olan interaksiyonu çok iyi anlaşılamamıştır. 1927 yılında magnezyumun alkalin fosfataz enzimlerini aktive etmesinin anlaşılmasından sonra, daha yüzlerce enzimin aynı element tarafından aktive edildiği saptanmıştır. Magnezyum Eksikliğinde Ortaya Çıkan Semptomlar Magnezyumun farelerin büyümesi için zorunlu olduğu ilk defa 1926 yılında Le Roy adlı bilgin tarafından gösterilmiştir. Daha sonra yapılan çalışmalar, magnezyum eksikliğinde ortaya çıkan klasik sendromu açıklığa kavuşturmuştur. Bu sendrom’da eritem ve hiperemi ile tezahür eden bir vazodilasyon görülür. Bunu yaklaşık olarak 12 gün sonra solgunluk ve nihayet siyonoz takip eder. Bundan sonra fareler gittikçe artan nöromüsküler hiperirritabilite gösterirler ve bu da genel hastalık nöbetleri ile sonuçlanır. İlk hastalık nöbetinde bir çok hayvanlar ölür. Fakat diğer bir nöbet gelinceye kadar diğerleri uzun süre yaşarlar. Hayvanların uzun süre yaşadığı kronik magnezyum eksikliğinde ise alopesi, trofik deri lezyonları, kulak loplarında hematom ve hiperemik şişmiş diş etleri gibi semptomlar görülür. Magnezyum noksanlığının bir çok semptomları hipokalsemik tetanillere benzer. Magnezyum eksikliğinin farelerde metabolik hız üzerinde önemli bir etkisi vardır. Tiroksin hormonu aldığı için ağırlık artışı sağlayamayan farelere büyük miktarda magnezyum vermekle bu durum önlenebilmektedir. Magnezyum eksikliği gösteren farelerde metabolik hızın, normal yani kontrol grubundaki farelerdeki metabolik hızdan % 125 daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Aynı ağırlığı muhafaza etmek için normal farelerin magnezyum eksikliği gösteren farelere göre % 83 daha az total kaloriye ihtiyaç gösterdikleri saptanmıştır. Bunun, tiroid bezinin fonksiyonundaki bir bozulmadan ileri geldiğine dair herhangi bir delil mevcut değildir. |
Hayvan Vücudunda Magnezyum Dağılışı Yeni doğan bir hayvanın vücudunda magnezyum konsantrasyonu düşüktür. Fakat doğumdan hemen sonra yükselmeye başlar. Total vücut magnezyumunun yaklaşık olarak hemen yarısı kemiklerde bulunur. Bütün hayvanlarda bu miktar kemik külünün % 0.5-0.7’sini temsil etmektedir. Bir çok durumlarda, kemiklerdeki magnezyumun hayvan için bir yedek depo olarak görev yapabileceği öne sürülmüştür. Potasyum gibi magnezyum da en çok yumuşak dokuların hücrelerinde bulunur. Karaciğer, çizgili kaslar, böbrekler ve beyin yaklaşık olarak 430-540 mg/litre magnezyum ihtiva ederlerken, kan serumu sadece bunun onda biri kadar yani yaklaşık olarak 50 mg/litre kadar magnezyum kapsar. Kalsiyum gibi serum magnezyumunun bir kısmı proteine bağlı olarak bulunur. Kan serum magnezyumu paratiroid hormonundan pek etkilenmemektedir. Türler arasında total magnezyum biraz değişmekle beraber, bütün sıcak kanlı hayvanlarda proteine bağlı magnezyum yüzdesi hemen hemen hepsinde eşittir. Beyin omirilik sıvısının (cerebro-spinal) magnezyum kapsamı, kan serumununkinden daha yüksektir. Bu akümülasyonun mekanizması izah edilememiştir. Kış uykusuna yatmayan türlerin ve soğuk kanlı hayvanların serum magnezyum konsantrasyonları, bu hayvanların vücut sıcaklıkları suni olarak düşürüldüğü zaman yükselmektedir. Bir yumurta total olarak 25 mg magnezyum kapsar ki bunun, 2 mg’ı yumurta sarısında 4.3 mg’ı albuminde 18.7 mg’ı ise kabuk ve kabuk zarlarında yer alır. Yumurtadaki magnezyumun en büyük kısmı yumurta kabuğunda bulunur. İnkübasyon sırasında 1-1.8 mg magnezyum yumurta kabuğundan embriyon tarafından çekilir. Böylece, kabuk embriyon tarafından kullanılmak üzere hem kalsiyum hem de magnezyum için bir rezervuar olarak fonksiyon gösterir. Aşırı Diyetsel Magnezyumun Etkileri Yumurta tavuk rasyonlarında, başlıca kalsiyum kaynağı olarak kullanılan kireç taşı %1-13 magnezyum kapsayabilir. Yüksek düzeyde magnezyum kapsayan kireç taşlarına “dolomitik (dolomitic) kireç taşı” denir. Yapılan çalışmalarda, 9-20 haftalık piliçlerde, rasyonda %1 düzeyinde magnezyum, büyümeyi hafifçe geriletmiş, %1.83 diyetsel magnezyum ise ciddi büyüme depresyonuna yol açmıştır. Yüksek düzeyde magnezyum kapsayan rasyonlarla beslenen piliçlerde kemik kül kapsamı önemli derecede düşük bulunmuştur. Yumurta tavuklarıyla yapılan çalışmalarda ise, rasyonda %2.2 düzeyinde magnezyum yumurta veriminde hafif; %1.96 düzeyinde magnezyum ise çok önemli düşmelere sebep olmuştur. Rasyonda %0.7’den fazla magnezyum dışkının çok sulu olmasına yol açmakta, %1’den fazla diyetsel magnezyum ise tavuklarda performansı kötü şekilde etkilemektedir. Bu nedenle, kalsiyum kaynağı olarak dolomitik kireçtaşı kullanılmamalıdır. |
MANGANEZ Manganezin esansiyel bir element oluşu 1931 yılından beri bilinmektedir. Bu yıllarda farelerle yapılan çalışmalarda, sadece sütle beslenen farelerde üreme fonksiyonlarında görülen bozuklukların rasyona manganez ilavesi ile ortadan kaldırılabileceği tespit edilmiştir. Daha sonra kanatlılarda “perosis” veya “slipped”tendon” olarak bilinen bacak hastalığının da manganezle çok yakından ilgili olduğu saptanmıştır. Manganez Kaynakları Pirinç kepeği, buğday kepekleri, razmol, yonca unu, mısır fermantasyon ürünleri en zengin manganez kaynaklarıdır. Fakat bu kaynaklardaki manganezin tamamen yararlanılabilir formda olduğu söylenemez. Kanatlılar için kullanılan birçok rasyonlar yeterli düzeyde manganez kapsamazlar. Fakat manganez tuzları pahalı olmayıp rasyonlara inorganik manganez tuzları kolaylıkla sokulabilir. Mangan sulfat, mangan klorür, mangan karbonat, potasyum permanganat ve mangan dioksit tuzları, kanatlıların yararlanabildiği mangan kaynakları olarak zikredilebilir. Bunlar arasında mangan sulfat kanatlıların rasyonlarında en çok kullanılan bir bileşiktir. Manganez Noksanlığında Ortaya Çıkan Hastalıklar En önemli manganez eksiklik sendromu civcivlerde görülür. Perosis olarak isimlendirilen bu durumda, tibiometatarsal eklemi anormal bir şekilde genişler, tibia kemiğinin distal ucu ile tarsometatarus kemiğinin proksimal ucu bükülüp eğilirler, bacak kemikleri kabalaşır ve kısalır. Gastrocnemius kası yahut asil tendoları kandillerinden kayarlar. Perosis, rasyonda yüksek düzeydeki kalsiyum ve fosforla daha da kötü bir duruma girmektedir. Aşırı düzeydeki kalsiyum ve fosforu sindirim sisteminde erimeyen kalsiyum fosfat olarak çökelmesi ve bu çökeleğin mangan iyonlarını adsorbe etmesi buna neden olarak gösterilmektedir. Yumurtlayan ve damızlık tavuklarda manganez noksanlığı, yumurtadan çıkış gücünü azaltmakta, kabuksuz veya ince kabuklu yumurtaların ise yüzdesini artırmaktadır. Memelilerdeki (fare, tavşan) manganez eksiklik semptomları tamamen aynı olmamakla beraber, kanatlılarınki ile benzerlik gösterir. Semptomların tabiatı ve ağırlık derecesi, denemeye alınan hayvanların daha önceki beslenme durumlarına, bilhassa, anneden yavruya taşınan manganez miktarına ve denemeden önce hayvanın beslendiği rasyonun manganez kapsamına göre değişir. Bu hayvanlardaki manganez eksikliği, büyümede azalma, hafifçe düşük mineralizasyon, kemiklerin kusurlu yapısı ve her iki cinsiyette üreme fonksiyonlarında bir azalma ile karakterize edilir. |
Civciv Embriyonlarında Chondrodystrophy Damızlık tavukların rasyonlarındaki manganez eksikliği embriyonik civcivlerde nutrisyonel kondrodistrofi olarak bilinen bir patolojik duruma sebep olur. Bu hastalık: 1. Bacaklarda kalınlaşma ve kısalma; kanatlarda kısalma, 2. Alt çenenin kısalması sonucu papağan gagalık durumunun ortaya çıkması, 3. Odemler (bilhassa boynun atlas ekleminin üzerinde), 4. Dışarıya çıkık karın (nispeten çok miktarda assimile olmamış yumurta sarısı nedeni ile), 5. Vücudun büyümesinde gelişememe, gibi semptomlarla karakterize edilir. Manganez noksanlığında civcivlerde, tıyamin eksikliğinde görülen sinirsel semptomlar (ataksi) saptanmıştır. Bu durumda civcivlerde baş geriye bükülmekte hayvan devamlı yukarıya bakmak zorunda kalmaktadır. Manganezin Biyokimyasal Fonksiyonları Manganez, büyük kısmı mukopolisakkaritler (mucopolysacharide)’den ibaret olan kemik matriksinin gelişmesi için esansiyel olan bir elementtir. Normal beslenen civcivlere göre, manganez eksikliği gösteren civcivlerde, epifizyel kıkırdak dokusunun kondroitin sülfat kapsamı önemli derecede azalmaktadır. Mikroskop altında incelendiği zaman, manganez eksikliği gösteren civcivlerin kıkırdak dokusundaki ıntraselüler matriksin noksanlığı açık bir şekilde görülür. Manganez, kondroitin sülfatın sentezi için zorunlu enzimik basamakların bir kaçında görev almaktadır. Ayrıca, manganezin, argınaz, sistein desulfhıdraz tiaminaz, karnosinaz, deoksiribonukleaz, enolaz, ıntestinal pronilaz ve glisil-L-Losin dipeptidaz gibi çok sayıda enzimin aktivasyonunda rol oynadığı yapılan ın vitro çalışmalar sonucu bildirilmiştir. Keza mitokandrilerde oksidatif fosforülasyon, yağ asitleri sentezi ve asetatların kolesterole dönüşmesi için de manganeze ihtiyaç olduğu öne sürülmüştür. Manganezin amino asit metabolizmasında oynadığı rol sadece arginaz gibi hidrolize enzimlerini aktive etmesinden ileri gelmeyip, aynı zamanda pridoksal fosfatın iştirak ettiği amino asitlerle şelat teşkil etmesinden de ileri gelmektedir. Amino asitlerin pridoksal fosfat ve manganezle teşkil edilen bu kompleksleri vücutta sadece amino asitlere göre çok daha hızlı bir şekilde nakledilmektedirler. Bu şekilde metallerin de naklinde amino asitlerin rolü açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Manganezce noksan rasyonlarla beslenen civcivlerin kemiklerde fosfataz aktivitesi belirli şekilde düşmekle beraber, manganezin kemik kalsifikasyonunda direkt olarak rol oynamadığı sanılmaktadır. |
ÇİNKO Çinkonun besleme bakımından esansiyel bir element olması, farelerle yapılan çalışma sonucu 1934 yılında anlaşılmıştır. 1940 yılında karbonik anhidraz enzimi izole edilerek saflaştırılmış ve bunun %0.33 düzeyinde çinko ihtiva eden bir metalloenzim olduğu tespit edilmiştir. Karbonik anhidraz enzimi karbonik asiti parçalayarak onu CO2 ve H2O ya ayırmaktadır. Daha sonraki çalışmalar çinkonun protein ve karbonhidrat metabolizmalarında rol oynayan bir çok enzimlerde mevcut olduğunu göstermiştir. Domuzlarda parakeratosis hastalığına çinko noksanlığının sebep olduğunun anlaşılmasından sonra, çinkoya besleme yönünden ilgi daha da artmıştır. Bundan sonra, çinko noksanlığının civcivlerde anormal kemik gelişmesine yol açtığı gösterilmiş, insanlarda alkolden dolayı meydana gelen siroz hastalığı gibi bazı metabolizma bozukluklarının çinko ile ilgili olduğu öne sürülmüştür. Çinkonun Biyokimyasal Fonksiyonları Çinko noksanlığı sonucu hayvanlarda görülen deri lezyonları ve korneal değişmeler birçok hususlarda, vitamin A, riboflavin, biotin, pantotenik asit, pridoksin ve esansiyel yağ asitleri noksanlığında ortaya çıkan arazlarla benzerlik gösterir. Bununla ilgili olarak, çinkonun bu besin maddelerinden biri veya birçoğunun metabolizmalarıyla ilgili olduğu öne sürülmüştür. Karbonik anhidraz enziminin kristalin preparasyonu %0.3 çinko ihtiva eder. Bu enzim akciğerlerde karbondioksidin açığa çıkarılmasında, vücudun asit-baz dengesinde önemli bir rol oynamaktadır. Keza gastrik mukozada karbondioksidin hidrasyonunda da fonksiyon göstermektedir. Bu sonuncu reaksiyon gastrik hidroklorik asitin yapılması için salgılanan hidrojenin kullanılması sonucu ortaya çıkan aşırı alkali durumu ortadan kaldırmak için zorunludur. Karbonik anhidraz, kemiklerin kalsifikasyonu ve yumurta kabuğunun teşkilinde de rol oynamaktadır. Yumurtlayan tavuğun ovidukt kanalındaki kabuk bezlerinde yüksek düzeyde karbonik anhidraz enziminin mevcut olduğu bildirilmiştir. Çinko Noksanlığında Ortaya Çıkan Hastalıklar Çinko noksanlığı civcivlerde, bacak kemiklerinin kalınlaşıp kısalmalarına tibiometatarsal eklemin genişlemesine, derinin bilhassa, ayaklarda pul pul kabuk bağlamasına, tüylenmenin bozulmasına, yemden yararlanmanın düşmesine, iştahın kaybolmasına, büyümede gerilemeye; ileri derecede eksiklik durumunda ise, mortaliteye yol açar. Yemliklerin, sulukların, kafeslerin galvanize saçtan yapılması halinde hayvanlar vücutlarına önemli derecede çinko alırlar. Bundan dolayı deneysel çinko noksanlığı meydana getirilebilmesi için kullanılan yemlik ve sulukların ya plastik ya da paslanmaz çelikten yapılmış olmaları zorunluğu vardır. |
ÇİNKO Çinkonun besleme bakımından esansiyel bir element olması, farelerle yapılan çalışma sonucu 1934 yılında anlaşılmıştır. 1940 yılında karbonik anhidraz enzimi izole edilerek saflaştırılmış ve bunun %0.33 düzeyinde çinko ihtiva eden bir metalloenzim olduğu tespit edilmiştir. Karbonik anhidraz enzimi karbonik asiti parçalayarak onu CO2 ve H2O ya ayırmaktadır. Daha sonraki çalışmalar çinkonun protein ve karbonhidrat metabolizmalarında rol oynayan bir çok enzimlerde mevcut olduğunu göstermiştir. Domuzlarda parakeratosis hastalığına çinko noksanlığının sebep olduğunun anlaşılmasından sonra, çinkoya besleme yönünden ilgi daha da artmıştır. Bundan sonra, çinko noksanlığının civcivlerde anormal kemik gelişmesine yol açtığı gösterilmiş, insanlarda alkolden dolayı meydana gelen siroz hastalığı gibi bazı metabolizma bozukluklarının çinko ile ilgili olduğu öne sürülmüştür. Çinkonun Biyokimyasal Fonksiyonları Çinko noksanlığı sonucu hayvanlarda görülen deri lezyonları ve korneal değişmeler birçok hususlarda, vitamin A, riboflavin, biotin, pantotenik asit, pridoksin ve esansiyel yağ asitleri noksanlığında ortaya çıkan arazlarla benzerlik gösterir. Bununla ilgili olarak, çinkonun bu besin maddelerinden biri veya birçoğunun metabolizmalarıyla ilgili olduğu öne sürülmüştür. Karbonik anhidraz enziminin kristalin preparasyonu %0.3 çinko ihtiva eder. Bu enzim akciğerlerde karbondioksidin açığa çıkarılmasında, vücudun asit-baz dengesinde önemli bir rol oynamaktadır. Keza gastrik mukozada karbondioksidin hidrasyonunda da fonksiyon göstermektedir. Bu sonuncu reaksiyon gastrik hidroklorik asitin yapılması için salgılanan hidrojenin kullanılması sonucu ortaya çıkan aşırı alkali durumu ortadan kaldırmak için zorunludur. Karbonik anhidraz, kemiklerin kalsifikasyonu ve yumurta kabuğunun teşkilinde de rol oynamaktadır. Yumurtlayan tavuğun ovidukt kanalındaki kabuk bezlerinde yüksek düzeyde karbonik anhidraz enziminin mevcut olduğu bildirilmiştir. Çinko Noksanlığında Ortaya Çıkan Hastalıklar Çinko noksanlığı civcivlerde, bacak kemiklerinin kalınlaşıp kısalmalarına tibiometatarsal eklemin genişlemesine, derinin bilhassa, ayaklarda pul pul kabuk bağlamasına, tüylenmenin bozulmasına, yemden yararlanmanın düşmesine, iştahın kaybolmasına, büyümede gerilemeye; ileri derecede eksiklik durumunda ise, mortaliteye yol açar. Yemliklerin, sulukların, kafeslerin galvanize saçtan yapılması halinde hayvanlar vücutlarına önemli derecede çinko alırlar. Bundan dolayı deneysel çinko noksanlığı meydana getirilebilmesi için kullanılan yemlik ve sulukların ya plastik ya da paslanmaz çelikten yapılmış olmaları zorunluğu vardır. |
Wıscosin Üniversitesinde yumurtlayan tavuklarla yapılan çalışmalar, çinko noksanlığında yumurta veriminde de azalma tespit edilmiştir. Bununla beraber, çinko noksanlığının esas etkisi yumurtadan çıkış gücünde ve embriyonun gelişmesinde kendini göstermektedir. Çinko bakımından noksan rasyonlarla beslenen tavukların yumurtalarından çıkan civcivlerin zayıf olup, ayakta duramazlar yem yiyip su içemezler. Solunum hızlanır fakat nefes alıp verme güçleşir. Bu civcivlerin biraz rahatsız edilmeleri ekseriya semptomların daha da şiddetlenmelerine ve onların ölmelerine yol açar. Tüyleri ekseriya gelişmemiş kıvrık ve kabarık bir durum gösterir. Böyle civcivlere kuluçkadan sonra çinko klorür enjeksiyonu bir dereceye kadar durumlarını iyileştirir. Çinko noksanlığından, embriyonik iskelet gelişmesi de önemli derecede etkilenir. Omurga bükülür, lomber ve torasik vertabralar kısalır ve birbirleriyle kaynaşır. Ekseriya civcivler ayak parmakları olmadan yumurtadan çıkarlar hatta ekstrem durumlarda embriyon iskeletinin alt kısmı ve bacakları ya mevcut değildir veya çok az gelişmiştir. Çinko eksikliğinin diğer hayvanlardaki arazları civcivlerinkine benzer. Domuzlarda bir çeşit dermatit olan parakeratosis pratik şartlarda çinko noksanlığında görülen önemli bir hastalıktır. Deri lezyonları, büyümede gerileme, zayıflık, kusma, diyare, durgunluk bu hastalığı karakterize eden başlıca semptomlardır. Mısırda insanların erkeklerinde görülen cücelik, epifizyel kapanmanın (kalsifikasyonun) gecikmesi, kaba hiperpigmente olmuş deri, hipogonadizm, sokonder seks karakterlerinin noksanlığı gibi arazlarla karakterize edilen bir çeşit sendromun diğer hayvanlarda görülen çinko eksiklik arazlarına benzediği müşahede edilmiştir. Hasta erkeklerde hipogondizm (gonadların gelişmemesi)’in F.S.T. hormonunun yetersizliği ile ilgili olduğu saptanmış ve bunun da anderiyor pituiter bezinin çinko noksanlığında fonksiyonunun azalmasından ileri gelebileceği öne sürülmüştür. Zaten fare ve civciv testislerinin çinkoya yüksek bir affinite gösterdiği diğer çalışmalarla tespit edilmiştir. Yapılan çalışmalar, yumurtlayan tavukların ve domuz rasyonlarının çinko tuzlarıyla desteklenmelerinin yumurta ve domuz eti çinko kapsamlarını artırdığını dolayısıyla insanların çinko ihtiyacına bu şekilde daha iyi cevap verilebileceğini göstermiştir. Yanık ve yaraların iyileşmesinin çinko beslenmesi ve metabolizması ile ilişkisi üzerinde geniş araştırmalar yapılmıştır. Yanık ve yaraların iyileşme hızında, bu yara veya yanıklardan önce vücudun çinko kapsamının en başta geldiği saptanmış ise de operasyon sonrası meydana gelen yaraların iyileşme hızının yükseltilmesinde ilave çinko tuzlarının da etkili olabileceği bildirilmiştir. |
Çinko İhtiyacı ve Bu İhtiyacı Etkileyen Faktörler Kanatlıların çinko ihtiyaçları daha önce Tablo 35’te verilmişti. Parakeratosis domuzlarda en çok çinko noksanlığı yanında bilhassa rasyonların yüksek düzeyde kalsiyum kapsaması halinde müşahede edilmiştir. Parakeratosis’i önlemek için gerekli çinko ihtiyacı, rasyonun kalsiyum düzeyine göre değişmektedir. Diyetsel kalsiyum düzeyi yükseldikçe, çinko ihtiyacı da yükselmektedir. Rasyonun fitik asit düzeyi de çinko ihtiyacı da yükselmektedir. Rasyonun fitik asit düzeyi de çinko ihtiyacını etkilemekte ve çinko ihtiyacını artırmaktadır. Daha önce işaret edildiği gibi, sentetik ve tabii şelat ajanları çinkonun vücutta değerlendirilmesini yükseltmekte ve fitik asitin zararlı etkilerini önlemektedir. Genetik dahil diğer bilinmeyen faktörler hayvanların çinko ihtiyacını etkileyebilmektedir. Esasen çinkoca noksan aynı rasyonlarla beslenen hayvanların gösterdikleri reaksiyonlar farklı olmaktadır. Kemiklerin çinko bakımından zengin oluşlarından dolayı, et-kemik unu, balık unu nispeten iyi çinko kaynaklarıdırlar. Bununla birlikte, tabii yem materyalleri, civcivin ve damızlık tavuğun ihtiyacını karşılayacak kadar çinko ihtiva etmeyebilirler. Bu nedenle, kanatlıların pratik rasyonları, çinko oksit, çinko karbonat gibi inorganik kaynaklarla ekonomik olarak desteklenirler. DEMİR Demirin kanın yapısına girdiği, iki asırdan fazla bir zamandan beri, anemi ile demir arasındaki ilişki daha da eski tarihlerden beri bilinmektedir. Demirin önce hemoglobinin önemli bir yapı maddesi olduğu gösterilmiş, daha sonra ise, sitokrom, peroksidaz, katalaz ve diğer bazı enzimlerin de önemli bir komponenti olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hemoglobin ve yukarıda zikredilen enzimlerin hepsi iki yahut üç değerli demir ihtiva ederler ve bu demir formları, “heme” adı verilen porfirin kompleksinde şelatlaşmış olarak bulunur. Bu bileşik her enzime göre değişiklik gösteren protein komponentine bağlanır. Sitokromlar oksijen ve elektron naklinin aktivasyonunda; katalaz ve peroksidazlar ise hidrojen peroksitin parçalanmasında fonksiyon gösterirler. İki flavoprotein enzimi, NADH-Sitokrom reduktaz ve ksantin oksidaz demir kapsar. Kaslar, oksijen taşıyan ve myoglobin olarak bilinen bir bileşik de demir kapsar. Vücutta diyetsel demir için priyorite sitokromlara, hücre metabolizması için zorunlu diğer enzimlere, kalp dahil diğer kasların fonksiyonu için gerekli olan myoglobine verilir. Demir eksikliğinin ilk belirtileri, normal hemoglobin teşkili için yetersiz demir miktarının sebep olduğu hipokromik ve mikrositik anemi olarak ortaya çıkar. Demir ile ilgili çalışmalar şimdiye kadar nasıl ilgi çekmişse, bundan sonra da ilgi çekmeye devam edecektir. Çünkü, anemi bir çok ülkelerde önemli bir hastalık olarak yerini korurken, demir beslenmesi, demir eksikliği ve fazlalığından doğan hastalıklar hakkında öğrenilecek daha çok şeyler bulunmaktadır. |
Vücudun Demir Kapsamı Demir vücut ağırlığının yaklaşık olarak %0.005’ini teşkil eder. Vücuttaki bütün demirin %90’ından fazlası iki şekilde porfirinlere bağlı kompleks formlarda bulunur. Bunlardan bazıları demiri heme şelatı yahut entegral bir kısım olarak bulundururlar. Bazılarında ise demir porfirin halkasında şelatlaşmış olarak bulunur. Total demirin %57 kadarı kan hemoglobininde %7’si ise myogolobin de yer alır. Kemik iliği demirin en son kullanılacak yedek bir kaynağıdır. Demir noksanlığının giderilmesinde de yine en sonra tatmin edilen, yani eksilen demirin yerine yenisi konan kısım burasıdır. Bu nedenle, kemik iliği demiri, vücut demir rezervleri hakkında en değerli klinik bilgileri sağlar. Kemik iliği bulgularına dayanarak vücutta demir bakımından bir eksiklik veya fazlalık olduğu hakkında güvenilir bir hükme varılabilir. Demir Eksikliğinde Ortaya Çıkan Hastalıklar Diğer hayvanlarda olduğu gibi, kanatlı hayvanlarda da demir eksikliği, mikrositik (microcytic) ve hipokromik (hiypochromic) anemi ile sonuçlanır. Kuru yağsız süt tozu yahut soya proteini sodyum etilendiamintetrasetat ile muamele edilerek, demirden tamamen yoksun hale getirilebilir. Saflaştırılmış rasyonda, protein kaynağı olarak bu kullanılırsa kanatlılarda demir noksanlığı deneysel olarak meydana getirilebilir. Demir noksanlığı sadece, ağır bir anemi ve kırmızı kan hücrelerinin hacminde önemli bir düşmeye sebep olmayıp aynı zamanda, New Hampehire ırkının civciv, piliç ve tavuklarında tüylerin depigmentasyonuna da yol açmaktadır. Normal olarak kırmızı ve siyah olan tüyler renksizleşmektedir. Demirce eksik rasyonlarla beslenen New Hampshire’larda görülen bu pigmentsizliğin (achromotrichia) esas sebebi daha önce bilinmiyordu. Bu ırkın hayvanları demirce çok noksan rasyonlarla beslendikleri zaman, vücutlarında depo ettikleri demir tükenmektedir. Çünkü, hemoglobin ve diğer dokuların teşkili için demir ihtiyacı, tüy pigmentasyonu için gerekli demir ihtiyacından çok daha önemlidir. Böylece hayvanlara normal düzeyde demir sağlanması, yeni büyüyen tüylerde tekrar pigment depolanmasına yol açmaktadır. Demirin pigmentasyonda oymadığı rolün iki yönlü olduğu öne sürülmüştür. Bunlardan birisi, kırmızı tüy pigmentlerinin demir kapsaması, yani demirin pigmentin yapısında yer alması; diğeri ise, pigmentasyon olayındaki enzim sisteminde demirin fonksiyon göstermesidir. Bunun da nedeni, demir yokluğunda New Hampshire ırkı hayvanlarındaki tüylerin sadece demir kapsayan kırmızı pigmenti değil, siyah melanın pigmentinin de kaybolmasıdır. Bu ırkta melanin, tüy pigmentasyonunun normal bir kısmını teşkil etmektedir. Demirce noksan civcivlere, demir kapsayan rasyonların verilmesi halinde önce bir şerit halinde siyah pigment teşekkül etmekte, sonra normal kırmızı pigment depolanması başlanmaktadır. Tüyler büyüdükçe, siyah melanin pigmenti bütün tüylerde normal ve belirli bir düzende dağılmaktadır. |
Demir İhtiyacı Kanatlıların demir ihtiyacı daha önce Tablo 35’te verilmiştir. Büyüyen civcivlerin demir ihtiyacının, Amerikan Milli Araştırma Konseyinin tavsiye ettiği değerlerin üzerinde olduğunu son yapılan çalışmalar göstermiştir. Aşırı Düzeyde Demirin Vücutta Birikimi Demir absorpsiyonunu önleme mekanizması bozulduğu zaman vücutta ekseriya fazla miktarda demir birikimi olur. Böyle durumlardan birkaçı insanlarda aşağıdaki gibi sıralanabilir: 1. Sebebi bilinmeyen fakat aşırı düzeyde vücuda demir absorbe edilmesi (ıdiopathic hemochromatosis). Bu durumda deride, demir ihtiva eden pigment depolanır. Karaciğerde, pankreasta, diğer organlarda hemosiderin birikimleri olur. 2. uzun süren demir tedavisi. Böyle tedavilerden sonra, bilhassa eritrositlerin oluşum hızının arttığı hastalarda bu durum ortaya çıkar. 3. yiyeceklerle vücuda fazla düzeyde demirin girmesi. Bazı vahşi kabilelerde bu tip zehirlenme tespit edilmiştir. Yiyeceklerini demir kapta hazırlayan bu kabilelerde günde insan başına vücuda 200 mg demir girdiği saptanmıştır. Hayvanlarda deneysel olarak vücuda demir enjekte etmekte veya inorganik demir nakli yapmakla aşırı düzeyde demir depolanması meydana getirilebilmektedir. Aşırı demirle vücudun yüklenmesi halinde ferritin karaciğer hücrelerinde kristalize olmaktadır. Aşırı Düzeyde Demirle Beslenmenin Etkileri Yukarıda, vücudun aşırı demirin absorpsiyonunu önleyen bir mekanizmaya sahip olduğu bildirilmişti. Buna rağmen rasyonda bulunan diyetsel demir tuzları beslenme bozukluklarına yol açabilmektedir. Aşırı demir rasyondaki fosfatlarla birleşerek, suda erimeyen fosfatlar teşkil etmekte böylece fosforun absorpsiyonu düşerek raşitizm meydana gelebilmektedir. Keza, suda erimeyen demir fosfat kolloıdal bir suspansiyon gibi etki yaparak vitamin ve iz mineralleri adsorbe etmekte ve onların absorpsiyonunu engelleyebilmektedir. Pamuk Tohumu Küspesinde Bulunan Gossypol’un Detokrikasyonu İçin Demir |
Tuzlarının Kullanılması İki değerli demir tuzları 1:1 molar oranda gossypol ile reaksiyona girerek bir demir-gossypol kompleksi teşkil eder ki bu, büyüyen kanatlılarda gossypol’un zehirliliğini önemli derecede azalttığı gibi, pamuk tohumu küspesi ile beslenen tavuklardan elde edilen yumurtaların depolanması sırasında, yumurta sarısında zeytini yeşil rengin meydana gelmesini de geniş çapta önler. Rasyona iki değerli demirin ilavesi, cyclopropenoid yağ asitlerinin yumurta beyazında meydana getirdiği pembeleşmeyi ise önleyememektedir. Gossypol’un pamuk tohumu küspesinin metabolik enerji değerini düşürdüğünü yapılan denemeler göstermiştir. İki değerli demirin rasyona ilavesi, gossypol ile bir kompleks teşkil ederek metabolik enerji azalmasını da önlemektedir. Kanatlıların normal olarak rasyonlarında kullanılan yemler demir bakımından yeterli olup, rasyona ayrıca ilave demir bileşiklerinin sokulmasını gerektirmezler. Çeşitli yiyecek ve yemlerin demir kapsamları Tablo 44’de verilmektedir. TABLO 44 Yem ve Yiyecek Cu (ppm) Mo (ppm) Yonca unu Arpa Buğday Buğday kepeği Pirinç (cilalanmış) Pirinç kepeği Çavdar Yulaf Sarı mısır Bezelye (yeşil, pişmiş) Fasulye Darı Soya fasulyesi Soya küspesi Pamuk tohumu küspesi (ekstraksiyon) Yer fıstığı küspesi Balık (Pisi) Balıkunu Et-kemikunu Karaciğer unu İnek sütü Yağsız süt (kuru) Sığır eti ve diğer kırmızı etler Tavuk eti Yumurta (bütün) Peynir suyu (kuru) Melas Lahana Marul Patates Bira mayası Torula mayası 180 50 50 150 8 190 45 70 35 19 85 53 125 150 100 20 6 270 500 630 1-2 30 30 15 30 7 95 10 5 10 50 90 7.5 7.8 12 1.5 13 6.5 8 4.5 - 9.5 13 17 20 20 30 23 20 12 90 0.3 3.0 0.8 3.0 2.5 50 - 0.5 - 1.6 20 13 0.35 0.50 1.00 - 1.00 - 1.60 1.15 0.06 1.40 0.90 - 2.50 - - 0.25 0 - - 1.80 0.03 0.27 0.03 0.17 0.10 0.34 - 1.00 0 - 1.00 - Uzun Süre Kaynatmaya Maruz Bırakılan Yumurta Sarılarının Yeşilimsi-Siyah Renge Dönüşmesinde Demir Sülfid’in Rolü Yumurta sarısı mükemmel bir demir kaynağıdır. İnsan yiyecekleri içinde en iyi demir kaynaklarından biridir. Yumurtanın yüksek düzeyde demir kapsaması tüketici yönünden istenmeyen bazı durumlara yol açmaktadır. Katı yumurta elde etmek için, uzun süre kaynatmaya maruz bırakıldığı zaman, yüksek sıcaklık, yumurta albumininde mevcut sisteinin bir kısmının parçalanmasına yol açmaktadır. Bu olay sırasında açığa çıkan hidrojen sulfid gazı yumurta sarısının zarından geçerek buradaki demirle reaksiyona girerek, yumurta sarısının yeşilimsi-siyah bir renk almasına sebep olmaktadır. Bu durum ise, tüketici tarafından istenmemekte ve şikayetlere yol açmaktadır. Kaynatma zamanını minimuma indirip (10-15 dakika) ve kaynatılmış yumurtayı hemen soğuk su ile soğutmak bu durumu geniş çapta önleyebilmektedir. |
BAKIR Bakırın esansiyel bir element olduğu farelerle yapılan denemeler sonunda ispatlanmıştır. Sadece, sütle beslenen farelerde meydana gelen anemiyi önlemek hemoglobin teşkilini sağlamak için hem demir hem de bakırın gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bakırın hematopoiesis olayındaki esansiyel rolünün anlaşılmasından sonra, oksidaz fonksiyonu gösteren birçok enzimlerin bakır ihtiyacı saptanmıştır. Bunlar arasında tirosinaz amin oksidaz, askorbik asit oksidaz sayılabilir. Buturil KoAdehidrojenaz enziminin de, prostetik grubunda bakır kapsayan bir kuproflavoprotein olduğu gösterilmiştir. Bakır Noksanlığında Ortaya Çıkan Hastalıklar Bakır noksanlığı, kendisini çeşitli hayvan türlerinde farklı sendromlarla gösterdiği gibi, tek bir türde farklı semptomlar şeklinde de gösterebilir. Anemi, bütün türlerin genel semptomu olmasına karşılık büyümede gerileme, kemik gelişmesinde bozukluklar, saç, kıl, yün ve tüylerde depığmentasyon, yün ve tüylerde anormal büyüme, omiriliğin demiyelinasyonu, miyokard (kalp kası)’da fibrozis, gastroıntestinal bozukluklar (diyare ve dizanteri) bir veya birden fazla hayvan türünde bakır noksanlığında tespit edilen arazlardır. Bakırca noksan çayır ve mer’alarda otlayan sığır ve koyunlarda, kemik kırılmaları, genç buzağılarda raşitizm’e, yaşlı hayvanlarda ise osteoporosis’e benzeyen durumlar görülür. Benzer durumlar, köpekler, domuzlar, taylar, hindiler ve tavuklarda da görülmüştür. Kemiklerdeki bu patalojik durumlar, bakır noksanlığının sebep olduğu özel etkiyle ilgili olup, anemi sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü demir eksikliği sonucu ortaya çıkan şiddetli anemi, kemiklerde bu tip değişmelere yol açmaktadır. Bakır noksanlığında, başta sığır ve koyun olmak üzere, çeşitli hayvan türlerinde merkezi sinir sisteminin demiyelinasyonu sonucu şiddetli ataksiler meydana gelmektedir. Daha önce bunlar, dünyanın çeşitli bölgelerinde, “Swayback” “Swıngback” “gin-gın rickets” “lamkruis” “renguera” gibi terimlerle tanımlanıyordu. Şimdi ise, enzootik neonatal ataksiler olarak tanımlanmaktadır. Kuzularda iki tip neonatal ataksi bilinmektedir. Bunlardan biri, kuzular doğurur doğurmaz akut olarak ortaya çıkar. İkincisi ise, doğumdan birkaç hafta, hatta aylar sonra müşahede edilir. Her ikisinde de semptomlar spastik paraliz olup, arka bacakların koordinasyonu bozulur, yürüme sert ve topallayarak yapılır. Bazı kuzular doğumda tamamen felçli yahut ataksik bir durumda olup yaşamayıp hemen ölürler. Kanatlılarda hastalık bu kadar belirlenmemiş olmakla beraber, bakır eksikliğine maruz kalmış civcivlerde ataksiden ve spastik paralizden muzdariptirler. |
Hem bakır hem de demir eksiklikleri New Hampshire ırkı hayvanlarında achromotrichia, yani tüylerin depigmentasyonuna yol açmaktadır. Tavşanlarda, achromotrichia ile birlikte alopesi, dermatit, gibi arazlar anemiden de önce ortaya çıkıp, bakır noksanlığının en hassas endekslerini teşkil etmektedirler. Siyah renkli koyunlardaki pigment noksanlığı, bütün yünde yer alan kıllarda esnekliğin, kıvrımın kaybolması da bakır noksanlığı ile ilgilidir. Bakır kapsayan, polifenaloksidaz (polyphenoxidase) enziminin L-tirosin amino asidinden melanin yapılmasında katalizatör olarak fonksiyon gösterdiği bilinmektedir. Yün, saç ve tüy pigmentasyonunda bu enzimin rol oynadığı şüphesizdir. Kıvrım noksanlığında bakırın rolü ise, sistein amina asidinin sistin oksidasyonuyla ilgilidir. Yünün protein moleküllerinin özel yapısını sağlamak için S-S bağına ihtiyaç vardır ki bu da, ancak sistin amino asidi ile sağlanabilmektedir. Missouri Üniversitesinde yapılan çalışmalar, bakır noksanlığının civcivlerde aorta’da anevrizma (aneurysm), bir çok hususlarda lathyrism’dekilere benzeyen kemik deformasyonları gibi arazlara sebep olduğunu göstermiştir. Bakır noksanlığı gösteren tavukların yumurtalarından çıkan civcivlerin karaciğer ve aortalarında amino asit oksidaz enziminin mevcut olmadığı saptanmıştır. Eğer bu civcivlerde, bakırca noksan rasyonlarla beslenirse, adı geçen enzim ilk dört haftalık dönemde mevcut olmamakta, buna mukabil bakırca normal rasyonlarla beslenenlerde enzimik aktivite üçüncü günden itibaren yüksek düzeyde kendini göstermektedir. Amino asit oksidaz enziminin ise, lisin amino asidinin aorta’daki elastin (desmosine)’lere dahil olmasında fonksiyon gösterdiği saptanmıştır. Bakır eksikliği, desmosine teşkili için kondanse olacak, okside olmuş lisin kalıntılarının sayısını azaltmaktadır. Bakır Sulfatın Terapötik ve Büyümeyi Stimule Eden Etkileri Pratik tavuk yetiştiricileri, çeşitli tipte mantari hastalıklar enterit ve taşlık erezyonu (Gazzard erosion) gibi hastalıklar için bakır sulfatı uzun yıllar kullana gelmişlerdir. Elde edilen sonuçlar değişik olmakla beraber hastalık durumlarında terapötik amaçlarla bakır sulfatın kullanılabileceği ağırlık kazanmıştır. İngiltere’de domuzlar üzerinde yapılan çalışmalar bakır sulfatın büyüme stimülantı olarak antibiyotikler kadar etkili olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Amerika’da, hindilerle yapılan çalışmalarda, antibiyotik ve antimikrobiyel ajanlarla bakır sulfatın mukayeseleri yapılmış. Kilogramında da 250 mg bakır sulfat (100 ppm Cu) kapsayan rasyonlarla beslenen hindi palazları, bakır sulfat kapsamayan bazal rasyonlarla beslenenlere göre %10 düzeyinde daha fazla canlı ağırlık artışı sağlamışlardır. Büyümedeki bu artış en etkili antibiyotiklerle sağlanan artışa eşit bulunmuştur. Rasyonda 100 ppm düzeyinde bakır sulfatın domuz, civciv ve hindi palazlarında meydana getirdiği bu pozitif etkiye dayanarak, bu düzeyde devamlı bir beslenme salık verilemez. Çünkü, böyle bir seviyede bakır kapsayan rasyonlarla hayvanların uzun zaman beslenmesi, erginliğe doğru giden hayvanların karaciğerinde fazla miktarda bakır akümülasyonuna yol açmakta, bu ise büyümeyi önemli şekilde geriletmekte hatta, ölümlere yol açabilmektedir. Keza yüksek dozda diyetsel bakırın rasyona sokulması gerekli bazı ilaçların da kullanılmasını imkansızlaştırmaktadır. |
Bazı yemlerin bakır kapsamları Tablo 45’te verilmiştir. Gerçi Amerikan Milli Araştırma Konseyi (NRC) civcivler için bakır ihtiyacını 2 ppm olarak bildirmiş ise de, North Carolina ve California Üniversitelerinde yapılan çalışmalar ihtiyacın bunun çok üzerinde olabileceğini göstermiştir. Çeşitli otoritelerce tavsiye edilen düzeyler 10 ppm civarında olup emniyet payını da kapsamaktadır. birçok şartlarda pratik rasyonlar bakırla dışarıdan desteklenmeyi gerektirmemektedir. Deneysel bakır eksikliği meydana getirebilmek için, büyük bir kısmı kuru yağsız sütten ibaret olan rasyonları kullanmak zorunludur. Saflaştırılmış rasyonlarda kullanılan diğer materyaller, bakır kontaminasyonundan dolayı kullanılmamalıdır. MOLİBDEN Aşırı miktarda alındığı zaman molibden’in toksik bir element olduğu uzun yıllardır bilinmektedir. Molibden’in, karaciğer, bağırsaklar ve sütte bulunan ksantin oksidaz (Xanthine Oxidase) enziminin yapılması için mutlaka zorunlu olduğu daha sonra yapılan çalışmalar sonunda ortaya çıkmıştır. Süt ve diğer hayvansal dokularda yer alan ksantin oksidaz (dehidrojenaz) enzimleri, purinler aldehitler pterin’ler indirgenmiş difosfopsidin nükleotid (NADH) dahil çok sayıda substratın oksidasyonunu katalize etmektedirler. Bu enzim, kompleks bir prostetik grup olarak molibdenin yanı sıra demir ve flavin adenin dimukleotid de (FAD) kapsamaktadır. Molibden Eksikliği Molibdence düşük rasyonlarla beslenen civcivlerde (bilhassa ilave olarak düşük düzeyde sodyum tungset alanlarda) büyümenin gerilediği çeşitli araştırıcılar tarafından bildirilmiştir. Tungstatlar, ksantin dehidrojenaz teşkili için molibden’in kullanılmasını rekabet yoluyla engellemektedirler. Yapılan bir çalışmada, saflaştırılmış soya proteini kapsayan ve kg’ında 4.5 mg çinko ihtiva eden rasyonun molibden ile desteklenmesi civcivde büyümeyi %6 düzeyinde artırdığı tespit edilmiştir. Fakat aynı çalışmada Kg rasyonda 60 mg çinko bulunması halinde yukarıdaki sonuç alınamamıştır. Soya proteini yerine kazein kullanıldığı zaman rasyonun çinko düzeyi düşük olsa bile, ilave molibden ile büyümede bir artış sağlanmıştır. Yapılan analizler sonucu soya proteininin kilogramında 1.05-1.09 mg Mo, kazeinin ise 0.17-0.2 mg Mo ihtiva ettikleri saptanmıştır. Bundan civcivlerin soya molibdeninden yararlanamadıkları sonucu çıkarılmıştır. Vitaminsiz kazein kapsayan saflaştırılmış bir rasyonla beslenen civcivlerin yararlanabilir molibden ihtiyaçlarının kg rasyonda 0.11 mg’dan fazla olmadığı tespit edilmiştir. Bu araştırmada kullanılan civcivler, molibden mineralince düşük rasyonlarla beslenen tavuklardan elde edilmiş olup, hem anneleri hem de civcivler için demineralize içme suyu kullanılmıştır. Saflaştırılmış izole soya proteini kapsayan rasyona daha fazla sodyum tungstet ilavesi molibden eksikliğini daha da artırmakta, eksiklik semptomları rasyona ilave molibden sokmakla geniş çapta ortadan kaldırılabilmektedir. Fakat tungsten düzeyi kg rasyonda 2000 mg’a ulaştığı zaman ilave molibden eksikliği giderememektedir. Çünkü bu yüksek düzey toksik etki yapmakta, molibdenin engellenmesi ile ilgili bulunmamaktadır. |
Yapılan çalışmalarda, karaciğer ksantin dehidrojenaz enzim seviyesi ile büyümedeki gecikme derecesi arasında bir korelasyon müşahede edilmemiştir. Bu durum manganez eksikliği dolayısıyla meydana gelen büyüme depresyonunda, enzim aktivitesinin engellenmesinin yol açmadığı şeklinde yorumlanmıştır. Civcivlerde molibdenin, büyüme hızı ve ksantin dehidrojenaz aktivitesine olan etkisi Tablo 45’te verilmektedir. TABLO 45 Muamele (Gm) Karaciğer dehidrojenaz aktivitesi (mmO2/266 mg taze doku/20 dak) Bazal + 500 mg tungstat (Ağr./Kg) +1000 mg tungstat (Ağr./Kg) +2000 mg tungstat (Ağr./Kg) + 500 mg tungstat (Ağr./Kg) ve 0.5 mg Mo/Kg +1000 mg tungstat (Ağr./Kg) ve 1 mg Mo/Kg +2000 mg tungstat (Ağr./Kg) ve 2 mg Mo/Kg 360 (38) 315 (38) 155 (22) 339 (40) 333 (39) 222 (39) 30.7 8.8 5.3 8.7 32.6 28.3 28.7 * Parantez içindeki rakamlar iki defa replike edilmiş her bölümdeki 10 adet erkek ve 10 adet dişi civcivden yaşayanların sayısını temsil etmektedir. Bakır ile ilgili kısımda, molibden ve bakır arasındaki ilişkiden kısaca bahsedilmişti. Birçok çalışmalar sulfatların mevcudiyetinde, diyetsel molibdatın fare dahil birçok hayvanın türlerinde, büyümede gerilemeye yol açtığını göstermiştir. Büyümedeki bu gerileme, rasyona bakır sokmakla giderilebilmektedir. Rasyondan, molibden veya sulfatın çıkarılması halinde bakır eksiklik semptomu ekseriya görülmez. Bütün karaciğerin de molibden zehirlenmesini önlediği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Farelerde molibdenin yol açtığı büyüme depresyonunu önlemede, metiyoninin bakır kadar etkili olduğu tespit edilmiştir. Molibden ve Fluorürler Yapılan çalışmalar molibdenin, vücutta, başta kas ve beyin olmak üzere, fluor’un tutulmasını ve absorbsiyonunu artırdığını göstermiştir. Fakat vücuda verilen molibden ile depolanan fluor miktarı arasında daima linear bir ilişki bulunmamıştır. Fluorür’lerin kemik strüktürlerini kuvvetlendirme ihtimalinin ortaya çıkmasından sonra yukarıdaki bulgular. Osteoporosis ve kafes yorgunluğu gibi hastalıklar üzerinde araştırma yapanlar için ilgi çekici olmuştur. |
SELENYUM Selenyum bundan takriben 100 yıl kadar önce, sulfür ve telluri elementleriyle yakından ilişkili atomik bir element olarak Berzilius adlı bilgin tarafından keşfedilmiştir. Selenyumun toksik seviyelerinin bir çok hayvan türlerinde çeşitli hastalıklara yol açtığı ise 25 yıldan daha fazla bir zamandan beri bilinmektedir. Bu hastalıklar arasında, sığır ve diğer bazı çiftlik hayvanlarında alkali hastalığı, civciv ve memelilerin embriyonlarında gelişme bozuklukları, saç dökülmesi, hayvanlarda tırnakların dökülmesi, diş kaybı ve özel bir paraliz sayılabilir. 1957 yılında, 0.05-0.2 ppm gibi çok düşük düzeylerde selenyuma vücudun ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. Cornell Üniversitesi ve Amiraka’nın bazı araştırma merkezlerinde yapılan çalışmalar farelerde vitamin E noksanlığında meydana gelen karaciğer nekrozu; civcivlerde yine aynı vitaminin noksanlığında ortaya çıkan eksüdatif diyatez (exudatıve diathesis) hastalıklarının 0.15 ppm düzeyinde diyetsel selenyumla önlenebileceğini göstermiştir. Selenyum Bileşiklerinin Özellikleri Selenyumun özellikleri sulfur ve tellur elementlerinki ile çok yakından benzerlikler gösterebilir. Selenyum ekseriya hem organik hem de inorganik bileşiklerde sulfürle birlikte bulunur. Bazı bileşiklerde selenyum, sulfürün yerini alır. Halbuki diğerlerinde selenyum, sulfürle koordinat kovalan bağlarıyla bir kompleks teşkil etmiş olarak bulunur. Selenyumun en çok görülen inorganik formları olan selenik asit, seleniyöz asit, seleniyat ve selenitler, sülfirik asit, sülfüroz asit, sulfat ve sulfitlerin analoglarıdırlar. Bitkiler ve mikroorganizmaların sistin ve mitiyonindeki sulfürün yerine selenyumu sokarak, selenosistin (selenocystine) ve selenometiyonin (selenomethionine) meydana getirebildikleri yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Ruminatlarda vücuda alınan selenyumun büyük bir kısmı, rumen mikroorganizmaları tarafından, sistin ve metiyoninin selenoanaloglarına dönüştürülmektedir. Bunların hayvanlar tarafından absorbe edilerek, selenoamino asit formlarında çeşitli dokularda depo edilmesi kuvvetle muhtemel bulunmuştur. Ruminant olmayan hayvanlarda ise, vücut selenyumunun çoğu, nadir ürünler olarak sulfür bileşikleriyle bilhassa, sistein, sistin ve mitiyonin ile birleşmiş olarak bulunurlar. Vücutta diğer organoselenyum bileşiklerinin de bulunabileceği öne sürülmüştür. Çünkü bunların karaciğer ve böbrek mikrozomlarında sentezlendiğine dair deliller ele geçirilmiştir. Selenit ve selonatların vücuda verilmesini müteakip meydana gelen dağılım, selenyumun çoğunun, karaciğer, kan ve diğer vücut dokularının proteinleriyle birleştiğini göstermiştir. Kromotografik metatlarla yapılan çalışmalar selenyumun çoğunun proteinlerdeki sistin ve metiyonin fraksiyonlarıyla sıkı bir şekilde ilgili olduğunu göstermiştir. Birçok araştırıcılar, proteinlerin metiyonin ve sistin fraksiyonlarında mevcut selenyumun, sulfür amino asitlerindeki, sulfürün yerine geçerek ilave bir kompleks meydana getirmiş olabileceği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. |
Selenyumun Beslenme Bakımından Önemi 1950 yıllarında Amerika’da yapılan çalışmalar, bira mayasının, Vitamin E noksanlığı sonucu farelerde ortaya çıkan karaciğer nekrozunu önleyen mahiyeti bilinmeyen bir faktörü kapsadığını göstermiştir. Yine aynı yılarda civcivlerde görülen eksüdatif diyatez hastalığının da bira mayasındaki bu bilinmeyen faktör tarafından önlenebileceği saptanmıştır. Nihayet 1957 yılında Schwarz and Foltz adlı araştırıcılar, mayada bilinmeyen faktörün bir selenyum bileşiği olduğunu ve inorganik selenyum bileşiklerinin (örneğin, sodyum selenit) farelerde karaciğer nekrozunu önlemede, bira mayası kadar etkili olduklarını bildirmişlerdir. Bunu müteakip, Cornell Üniversitesinde yapılan çalışmalar, Vitamin E’ce noksan rasyonlarla beslenen civcivlerde görülen eksüdatif diyatez hastalığını önlemede, sodyum selenitin bira mayası kadar etkili olduğunu ortaya koymuştur. Yukarıdaki ve daha sonra yapılan çalışmaların çoğu vitamin E beslemesiyle ilgili bir şekilde yürütülmüştür. Bu arada, Nesheim ve Scott, rasyonun kilogramına ilave edilen 0.08 mg selenyumun, sadece vitamin E noksanlığında civcivlerde ortaya çıkan eksudatif diyatezi önlemekle kalmayıp, vitamin E’yi normal düzeyde olan hayvanlara nazaran daha fazla bir büyüme de sağladığını ispatlamışlardır. Eğer rasyon nispeten küçük miktarda (0.04 ppm) selenyum kapsarsa, selenyuma cevap veren bütün besleme hastalıklarının vitamin E ile önlenebileceği yahut tedavi edilebileceği yukarıda bildirilen çalışmalarla saptanmıştır. Selenyumun esansiyel bir element oluşu ile ilgili olarak hem bıldırcın hem de civcivler üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Selenyumca düşük damızlıklardan elde edilip yine selenyumca noksan rasyonlarla beslenen bıldırcınların hiç biri 25 günden fazla yaşayamamıştır. Keza, selenyumca düşük fakat kilogramında 200-500 mg’a kadar d – a – tocopherol kapsayan rasyonlarla beslenen civcivlerde mortalite %109 olarak tespit edilmişken, sadece 0.1 ppm diyetsel selenyum alan fakat hiç vitamin E almayanlarda hiçbir ölüm saptanmamıştır. Gerçi kilogramında 1000 mg d – a – tocopherol kapsayan rasyonlarla beslenen hayvanlarda da mortalite ve aksaklık semptomları tespit edilmemişse de bu hayvanlar sadece, selenyum alanlardan çok daha küçük bir büyüme hızı göstermişlerdir. Müteakip denemelerde rasyonlar selenyumca daha da arıtılmış ve bu tip rasyonlarla beslenen civcivlerde büyüme tamamen durmuş ve hayvanlar exsudatif diyatez semptomları göstererek ölmüşlerdir. Rasyonda 1000 mg/kg, a – tocopherol (ki bu düzey normal rasyonlarda bulunan miktarın 100 katıdır) bile hayvanların ölmesini önleyememiştir. Bu sonuçlar açık bir şekilde göstermektedir ki selenyum başlı başına esansiyel bir elementtir, vitamin E, sadece selenyum ihtiyacını değiştirmekte, bir başka ifade ile yüksek düzeyde E vitamini selenyum ihtiyacını azaltmakta fakat tamamen onun yerine geçememektedir. |
Çeşitli Düzeylerde Diyetsel Vitamin E Mevcudiyetinde Selenyum İhtiyaçları Rasyonunun kilogramında 100 mg d – a – tocopherol acetate kapsayan rasyonlarla beslenen civcivlerde maksimum büyüme, yaşama gücü ve eksiklik semptomlarını önlemek için 0.01 ppm diyetsel selenyumun yeterli olduğu saptanmıştır. Rasyondaki vitamin düzeyi azaldıkça diyetsel selenyum ihtiyacı yükselmiştir. Rasyonun vitamin E kapsamı, kilogramda 10 miligrama düştüğü zaman, selenyum ihtiyacı yaklaşık olarak 0.05 ppm bulunmuştur. Yarı saflaştırılmış pratik rasyonlarla yapılan çalışmalar, düşük vitamin E düzeylerinde selenyum ihtiyacının 0.14 ppm kadar yüksek olabileceğini göstermiştir. Selenyumun Metabolik Fonksiyonları Civcivlerle yapılan çalışmalar, selenyumun eksudatif diyatez hastalığını önlemede esaslı bir role sahip olduğunu göstermiştir. Yapılan diğer bazı çalışmalarda ise selenyum, d – a – tocopherol’un vücutta kullanılmasını artırarak civcivlerde nutrisyonel kas distrofisini önlemede yardımcı olduğu saptanmış ve bunun, bu mineralin ikinci metabolik fonksiyonu olduğu öne sürülmüştür. Cornell üniversitesinde yapılan çalışmalarda bu husus ile ilgili olarak aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir: 1. civcivlerde nutrisyonel kas distrofi’sini önlemede, d – a – tocopherol acetate 1 – a – tocopherol acetate göre yaklaşık olarak 4 defa daha fazla etkilidir. 2. Distrofi’yi önleme ile plazma tocopherol düzeyleri arasında direkt bir korelasyon bulunmuştur. 3. İster “d” ister “1” formları kullanılsın, 100 ml kanda 900-1025 mikrogram tocopherol bulunduğu zaman kas distrofisi tamamen önlenebilmektedir. 4. 1 – a – tocopherol, ince bağırsaklardan d – a – izometri kadar hızlı absorbe edilebilmektedir. 5. Rasyona selenyum ilavesi, plazmadaki d – a – tocopherol düzeyini yükseltmekle beraber 1 – a – tocopherol düzeyini etkilememektedir. Bu sonuçlar, d – a – tocopherol’un 1 – a – tocopherol’e olan üstünlüğünün, d – formunun 1 – formuna göre, vücutta daha iyi tutulmasından ileri geldiğini ve bunun da belli bir dereceye kadar selenyumla ilgili olabileceğini göstermiştir. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar, selenyumca düşük rasyonlarla beslenen civcivlerde, dokular ve kanın ağızdan verilen dl – a – tocopherol’u tutma düzeylerinin, selenyumca normal rasyonlarla beslenenlerinkinin ancak %1’i kadar olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar selenyumun civciv için esansiyel bir element olduğunu daha da açıklıkla ispatlamakta ve hiç olmazsa fonksiyonlardan birinin vitamin E’nin absorpsiyonu yahut vücutta kullanılmasıyla ilgili olabileceğini göstermektedir. |
Yukarıda da kısmen açıklandığı gibi eksüdatif diyatez hastalığını önlemedeki rolü ise vitamin E ile direkt olarak ilgili bulunmamaktadır. Çünkü selenyumun kendisi vitamin E düzeyini artırmadan da bu hastalığı önleyebilmektedir. Selenyumun civcivlerde ensefalomalası vakalarını azalttığı bazı araştırıcılar tarafından bildirilmiştir. Fakat dünyanın bir çok bölgelerinde yapılan çok sayıda araştırmalar, selenyumun tek başına, bu hastalığı önlemede tamamen etkisiz olduğunu göstermiştir. Bu hastalıkta selenyumun yararlı etkisinin vitamin E’nin absorpsiyonunu ve retansiyonunu artırmasından ileri gelebileceği öne sürülmüştür. Yemlerin Selenyum Kapsamları Çeşitli yemlerin selenyum kapsamları Tablo 46’da verilmektedir. Tablo 46’da görüleceği gibi değerler ortalama olarak değil, belki sınırlar içinde verilmiştir. Bunun nedeni, çeşitli yemlerin, hatta aynı yemlerin çeşitli örnekleri arasında, selenyum bakımından büyük varyasyonların tespit edilmiş olmasıdır. Sardelye, tuna ve ringo balık unları yahut bu unların elde edilişi sırasında ele geçen yan ürünler, kanatlılar için tabii en zengin kaynakları teşkil ederler. Diğer balık unları da mükemmel selenyum kaynakları olup, değerleri kuru bira mayasınınkine eşittir. Tablo 46’da da görüldüğü gibi soya küspesi ve mısırın selenyum kapsamları büyük değişiklikler gösterdiğinden birkaç katagoride birden gruplandırılmışlardır. Selenyum kapsamındaki bu değişiklikler, bu bitkilerin yetiştiği toprakla da ilgili bulunmuştur. Yemlerin, selenyum kaynağı olarak değerleri onların selenyum kapsamı ile, bu selenyumdan yararlanma derecesine göre değişir. Biyolojik değerlendirme sonuçlarına göre yararlanma derecesi %50’ye kadar düşebilmektedir. Kanatlılar İçin Tavsiye Edilen Selenyum Düzeyleri Kanatlılar için kullanılan pratik rasyonların vitamin E kapsamlarının değişiklikler göstermesi ve selenyumdan yararlanma derecesinin düşük olması nedeniyle, pratik rasyonlarda yaklaşık olarak 0.15-0.2 ppm selenyum önerilmiştir. TABLO 45 Yemler selenyum değerlerine göre, ppm olarak, gruplandırılmıştır. <0.075 0.075-0.15 0.15-0.5 0.5-1.0 1-1.5 1.5-2 2-0-5.0 >5.0 Yonca unu Arpa Mısır Yulaf Soya küspesi Patates Buğday Midye kabuğu Granit grit Sodyum fosfat Arpa Mısır Mısır gluten yemi Soya küspesi Kuru peynir suyu Kuru yağsız süt Yonca unu Mısır Mısır fermantasyon artıkları Mısır gluten yemi Soya küspesi Et kemik unu Buğday yan ürünleri Kalsiyum fosfat Bira mayası Keten tohumu küspesi Buğday kepeği Buğday embriyosu Bira mayası Mısır gluten yemi Çeşitli balık unları Çeşitli balık unları Çeşitli balık unları Çeşitli balık unları Aşırı Selenyumla Beslenme Toksik selenyum düzeyleri (10-20 ppm ve yukarısı), normal selenyum ihtiyacının yaklaşık olarak 100 katı kadardır. Selenyumun hayvanlardaki toksik etki mekanizması için çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bu mekanizmalardan birine göre selenyum, kükürde olan kuvvetli affinitesinden dolayı, kükürtlü bileşiklerle kükürt için rekabete girmekte ve selenyum-kükürt kompleksleri meydana getirmektedir |
Etkilenen enzim bakımından selenyum zehirlenmeleri üç kategoriye ayrılır: 1. Selenyumdan nispeten etkilenmeyen enzimler. Bunlar arasında, beyinin glukoz, laktat ve pruvat oksidaz enzimleri; karaciğerin 1 – tirosinaz, ksantin oksidaz ve alkoloksidaz enzimleri sayılabilir. 2. Selenyum tarafından engellenen enzimler. Bu enzimlerde selenyum, enzimin aktif kısmını tahrip etmektedir. Bu gruba giren enzimler, süksinik dehidrojenaz, kolin oksidaz, tiraminaz ve d – prolin oksidazı kapsar. 3. Selenyum ilavesi ile direkt olarak inaktif duruma geçen enzimler. 1 – prolin oksidaz, bu grup için örnek olarak gösterilebilir. Kanatlılarda yüksek düzeyde selenyum büyümenin, yumurta veriminin ve yumurtadan çıkış gücünün azalmasına ve embriyonik anormalliklere yol açar. Bazı deniz bitkilerinin guatr hastalığını tedavi ettiği milattan önceki zamanlarda bile bilinmekteydi. Bilimsel olarak, iy**** bu hastalıkta oynadığı rol ise 1820 yılından sonra anlaşılabilmiştir. Vücuda alınan iyot süratle sindirim sisteminden absorbe olarak kana karışır. Esas absorpsiyon yeri ince bağırsaklar ise de, bir kısım iyot mideden de absorbe olabilmektedir. İnce bağırsaklarda serbest iyot, yahut iyodatlar, absorpsiyondan önce iyodürlere indirgenir. Kan dolaşımında iyodürler klorürlere benzer tarzda, ekstraselüler sıvılara difüze olurlar. Gerçi vücuttaki iy**** büyük bir kısmı tıroid bezinde bulunursa da, küçük bir kısmı, böbreklerde, tükürük bezlerinde, midede, deride, meme bezinde, saçta, ovaryumda ve plasenta’da yer alır. Tiroid bezi tarafından tutulan iyodürler, süratle okside olurlar ve tirosinle birleştirilerek organik iyota dönüştürülürler. Bu olay, belirli bir dereceye kadar, süt veren bir meme bezinde ve çok küçük düzeyde de, ovaryumdaki ovumda meydana gelir. Diğer bütün yerlerde ise iyot elementi iyodür formunda kalır. Tironin (thyronine) tiroksine (thyroxine, T4) ve triiodotironin (triiodothyronine, T3) bileşiklerine ait formüller Şekil 23’te verilmektedir. Tiroid bezi en çok tiroksin (T4) ve biraz da tiriodotironin (T3) salgılar. Periferal dokularda, bir kısım tiroksin triiodotironine dönüştürülür. Periferol olarak teşekkül eden T3, karaciğer ve böbreklerde sülfatlarla birleşerek, dolaşıma sülfat ester (ST3) olarak geçer. Kandaki serbest T3 de sülfatla birleştirilerek ilgili dokulara bu formda yollanır. ST3 hücrede triiodotironine hidrolize edilir ve böylece orada kalorijenik ve diğer fonksiyonları yerine getirirler. T3’ün (muhtemel olarak T4 de olabilir) hücrelerde bazal oksijen tüketimini nasıl artırdığı bugün bile halâ bilinmemektedir. Tiroid hormonlarını sabit bir düzeyde tutabilmek için vücutta bir çok sistemler yardımcı olmaktadır. Tiroksin, vücutta a – globulinlerle birlikte hareket eden bir proteine bağlı bulunmaktadır. Bu protein, tiroksini bağlayan protein (TBA), yahut tiroksini bağlayan globulin (TBG) olarak bilinmektedir. Tiroid Hormonunun Metabolik Fonksiyonları a) Tiroid hormonu, bütün hücrelerde oksidasyon düzeyini, yahut enerji metabolizmasının hızını kontrol etmektedir (kalorijenik etki). B) Zihni ve fiziksel gelişmeyi ve olgunlaşmakta olan dokuların farklılaşmasını etkilemektedir. C) Diğer endokrin bezlerin, bilhassa hipofiz ve gonadları etkilemektedir. d) Noromüsküler fonksiyonları etkilemektedir. e) Tiroid hormonunun tüy, saç ve kılların büyümesi ve deri üzerinde de bir etkisi vardır. F) Su ve çeşitli mineraller dahil besin maddelerinin metabolizmasını etkilemektedir. |
Bütün bu fonksiyonların çoğu birbirleriyle ilişkili olup, muhtemel olarak hepsi tiroid bezinin esas fonksiyonu olan, hücre oksidasyon hızını kontrol etme olayına bağlı bulunmaktadır. Eksiklik Semptomları İyot noksanlığı ve bunun sonucu azalan tiroid bezi salgısı anteriyör pituiter bezesini stimüle ederek, artan miktarda tiroid stimüle eden hormon (SH)’un salgılanmasına yol açar. Aşırı TSH, tiroid bezesinin büyümesine yol açar ki bu duruma “guatr” adı verilir. Guatr, vücudun, tiroid foliküllerinin salgılama yüzeyini artırma çabası sonunda ortaya çıkar. Histolojik olarak bu foliküller incelenirse, hipertrofi (hypertrophy) ve hiperplazi (hyperplasia) durumu açıkça görülebilir. Tiroid aktivitesinin azalması yahut, thiouracil ve thiourea gibi bileşiğin tiroid aktivitesini engellemesi sonucu, yumurta tavukları, yumurtlamayı kesip, adamakıllı yağlanırlar ve tüyleri dantela şeklinde anormal derecede uzar. Böyle hayvanlara tiroksin yahut iyode kazein verilmesi bütün bu olumsuz etkileri ortadan kaldırır; hayvanlar tekrar yumurtlamağa başlarlar ve yumurta kabuk kalitesi de iyileşir. Yumurtaların iyot kapsamları rasyon tarafından önemli derecede etkilenir. Perdue Üniversitesinde yapılan çalışmalar, damızlık tavuklarda iyot noksanlığının, yumurtadaki iyot kapsamını azaltarak, çıkış gücünün düşmesine, yumurtadan çıkış süresinin uzamasına, yumurta sarısının civciv tarafından absorpsiyonun gecikmesine yol açtığını göstermiştir. İyot noksanlığına maruz embriyonlarda tiroid bezi büyümüş; foliküler epitelyumda da hipertrofi saptanmıştır. İyot İhtiyaçları NRC, büyüyen civcivler için iyot ihtiyacını rasyonun kilogramı için 350 uğ; yumurtlayan tavuklar için ise 300 ug olarak saptamıştır. Perdue Üniversitesinde yapılan çalışmalarda ise, civcivler maksimum büyümeleri için 75 ug iyot/kg rasyon, yeterli bulunmuş fakat normal tiroid histolojisi için en az 300 ug iyot/kg rasyon gerekli bulunmuştur. Yine aynı üniversitenin araştırıcıları, iyotça yeterli rasyonlarla beslenen tavuklarda vücut iyot rezervlerini tüketmenin kolay olmayacağını saptamışlardır. Hatta kg rasyonda sadece 10-19 mikrogram iyot olması halinde bile, yumurta tavuklarında bu eksiklikten bir yıldan fazla bir sürede tiroid bezi büyüklüğünün etkilenmediğini ortaya çıkarmışlardır. Gelişme devrelerinde iyotça noksan diyetlerle beslenip, yumurtlamağa başladıktan sonra kilogramında sadece 10-27 mikrogram iyot kapsayan rasyonlarla beslenen tavuklarda ancak 21 haftalık bir yumurtlamadan sonra haifif bir foliküler hipertrofi ve hiperplazi saptanabilmiştir. |
KÜKÜRT Hayvan vücudunda yer alan kükürdün çoğu, metiyonin, sistin ve sistein gibi amino asitlerini kapsayan proteinlerde bulunur. Biyotin ve tiyamin vitaminleri ile insulin hormonu ve glutathione kükürt kapsar. Vücut inorganik formda kükürdü ancak çok küçük bir düzeyde kapsar. İnorganik kükürdün de en büyük kısmı, kıkırdak dokusunun yapı maddesi olan kondroitin sülfatta yer alır. Kan küçük miktarda sülfat ve tiyosiyonat iyonlarını ihtiva eder. Gerek kanatlılar gerekse diğer hayvanların kükürt ihtiyacı ancak organik formdaki kükürt bileşikleri, bilhassa kükürtlü amino asitlerle giderilebilmektedir. Ruman bakterilerinin elementel kükürtten yararlanarak, bunu kükürtlü amino asitlerin sentezinde kullanabildiklerine dair bazı deliller ele geçirilmiştir. Bu sonuçlar daha ziyade kükürtçe düşük saflaştırılmış rasyonlarla yapılan çalışmalardan sağlanmıştır. Pratik rasyonlarla yapılan çalışmalarda ise, rasyona inorganik kükürt ilavesinin herhangi bir yarar sağlandığı saptanmamıştır. Sulfatlardan vücudun kondroitin sulfat bileşiğini sentezleyebileceği S35 izotopu kullanılmak suretiyle ispatlanmıştır. Kanatlılara gelince, yukarıda işaret edildiği gibi hayvanın kükürt ihtiyacı kükürtlü amino asitleri tarafından karşılanır. Bu amino asitlerin fazlası, protein sentezi dışındaki kükürtlü bileşiklerin yapımı için kullanılır. Metiyonin ve sistin amino asitlerin rasyonda düşük olması halinde, sülfatların bu bileşiklerin ancak küçük bir kısmının yerine vücutta kullanılabileceğini yapılan çalışmalar göstermiştir. Bu konu üzerinde halihazırda yoğun bir şekilde çalışılmaktadır. SU Gerçi su inorganik bir element olarak sınıflandırılamaz ise de, hayvan vücudunda yer alan en önemli inorganik kimyasal bileşiklerden biri olduğu şüphesizdir. Vücudun normal fonksiyonu için su esansiyel bir bileşiktir. Besin maddelerinin, metabolitlerin, artık ürünlerin, hücrelere veya hücrelerden dışarıya naklinde rol oynayan interselüler, intraselüler sıvıların ve kanın esas yapı maddesini su meydana getirir. Spesifik ısının yüksek olması, bu hazlaşma özelliklerinden dolayı vücudun sıcaklığını kontrol etmede en önemli unsurdur. Vücudun PH’sı ozmotik basıncı, elektrolit konsantrasyonları kontrol eden reaksiyonlara ve fizyolojik değişmelere iştirak eden bir bileşiktir. Su, böylece vücutta homeostatis’in sağlanmasında yardımcı olmaktadır. Kanatlılar, susuzluğa göre, açlığa çok daha uzun süre dayanabilmektedirler. Bir günlük susuzluk bile, meydana gelen fizyolojik değişmeler yüzünden broyler hayvanlarda büyümede azalmaya, yumurta tavuklarında, yumurtlamanın durmasına ve muhtemel olarak tüy dökümüne sebep olmaktadır. Açlığa maruz bir hayvan, vücudundaki hemen hemen bütün glikojen ve yağı, proteinlerinde yarısını ve vücut ağırlığının %40’ını kaybettiği zaman yaşayabilmekte, fakat vücut suyunun %10’unun kaybolması önemli metabolik bozukluklara yol açmakta; %20’sinin kaybolması ise ölümle sonuçlanmaktadır. |
Kanatlılarda Vücutta Su Kapsamı Bir haftalık bir civcivin vücudundaki su düzeyi yaklaşık olarak %85’tir. Hayvan büyüdükçe, vücut su kapsamı yavaş yavaş azalarak 42 haftalık ergin bir tavukta %55’e kadar düşer. Gerçi vücut proteinleri artarsa da, azalan suyun yerini çoğu zaman yağ kapsar. Bütün yumurtanın su düzeyi %65 civarındadır. Su Kaynakları Kanatlılar su ihtiyaçlarını içme suyu ve yemlerdeki sudan sağlarlar. Buna ilaveten, karbonhidrat, yağ ve proteinlerin nihai oksidasyonları sonucu son ürün olarak vücutta su ortaya çıkar ki bu dahili suya “metabolik su” adı verilir. Deve ve koyun gibi bazı hayvanlar su ihtiyaçlarının önemli bir kısmını yiyeceklerdeki su ile yiyeceklerin metabolizmaları sırasında ortaya çıkan metabolik sudan sağlarlar. Optimum büyüme verim ve yemden yararlanma için kanatlıların devamlı, temiz ve serin suya ihtiyaçları vardır. Pratik rasyonlar yaklaşık olarak %10 düzeyinde su kapsarlar. Bu tip rasyonlarla beslenen hayvanlar normal şartlarda başlangıç ve büyüme pery****da, yemin her gramı için 2.0-2.5 gr; yumurtlama döneminde ise 1.5-2 gr suya ihtiyaç gösterirler. Yapılan çalışmalar, bir haftalık civcivlerde günde hayvan başına su tüketiminin 27 gr; 32 haftalık hayvanlarda 485 gr olduğunu göstermiştir. Birinci haftada gübrede su kapsamı günde hayvan başına 16.6 gr; 32. haftada ise 319 gr olarak saptanmıştır. Birinci haftada, buharlaşma ile kaybolan su günde hayvan başına 3.3 gr; 32. haftada ise 53 gram olarak tespit edilmiştir. Yumurtlanan her yumurta için su ihtiyacının 35 gr kadar olduğu saptanmıştır. |
Çevre Isısının Etkisi Çevre sıcaklığı termal notralite sınırını (ki bu tavuklarda 14.5-25.5°C arasında düşer) aştığı zaman, hayvanlarda solunum sıklaşır ve bunun sonucu olarak, akciğerler yoluyla evaporasyon (su buharlaşması) hızlanır; su tüketimi önemli derecede yükselirken yem tüketimi düşer. Akciğerler yoluyla su kaybı vücut ısısının elemine edilmesinde yardımcı olur. Su tüketiminin artması ile böbrekler yoluyla da su ekskresyonu artar ve bu durum dışkıda su kapsamının artmasına yol açar. Bu mekanizmalar, hayvanın vücut sıcaklığını normal seviyede tutabilmesi için gereklidir. Eğer çevre ısısı 21°C’den 32°C’ye yükselirse hayvanların su tüketimi %100 düzeyinde yükselir. Su tüketimini ve su ekskresyonunu azaltan veya çoğaltan bir çok faktörler mevcut bulunmaktadır. Bunlar arasında, diyetsel sodyum ve potasyum tuzları, protein düzeyi, ham selüloz düzeyi, melas, peynir suyu, enzimler, çeşitli tad veren maddelerle katkı maddeleri sayılabilir. Bazı katkı maddeleri su tüketimini önemli derecede yükseltirken, diğer bazıları ise düşürmektedirler. Yapılan çalışmalar, kanatlıların içme suyu sıcaklığına karşı çok duyarlılık gösterdiklerini, ılık ile sıcak arasındaki suyu içmek istemeyip serin suyu tercih ettiklerini göstermiştir. Yalnız çok soğuk havalarda suyun hafifçe ısıtılmasının su tüketimini artırdığını ve yumurta verimini yükselttiğini bazı araştırıcılar bildirmişlerdir. Koksidiyaz ve enfeksiyöz bronşit gibi bazı hastalıkların yem ve su tüketimini önemli derecede düşürdüğünü yapılan çalışmalar göstermiştir. Su Eksikliği Semptomları Normal su tüketiminin %20 düzeyinde düşürülmesi, broiler’lerde yemden yararlanmanın önemli derecede düşmesine yol açmakta ve bunun sonucu olarak da büyüme hızı gerilemektedir. Su yetersizliği, besin maddelerinin kursaktan sindirim sisteminin diğer kısımlarına geçişini düşürmekte ve sindirim hızını azaltmaktadır. Kanatlılarda suyun vücutta bir siklus mekanizmasına sahip olduğu bazı araştırıcılar tarafından öne sürülmüştür. Bunlara göre su, vücut sıvılarından kursağa mobilize olmakta, absorbsiyon sırasında ise tekrar vücut sıvılarına dönmektedir. Yemin kursağa alınmasından 7-11 saat sonra kursak kapsamındaki su kapsamı azalmaktadır. Kursak tarafından buradaki su miktarının sınırlandırılabilmesi vücutta bir “feedback” veya diğer bir mekanizmanın mevcut olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir |
Uzun süre susuzluğa maruz kalmış civcivlerde, nefroz, kan dolaşımında eritrositlerin aşırı çoğalması (polisitemi), bacak derilerinde büzülme, buruşma ve dehidrasyonun diğer bilinen semptomları ortaya çıkar. Susuzluğa maruz kalan ergin tavuklarda ise, ovaryumlarda nekroz, proventrikulit (proventrikülüs iltihabı) ve nefroz gibi arazlar görülür. Yumurtlayan tavuklarda bu arazların yanı sıra, yumurta büyüklüğünde ve yumurtlarlığında önemli derecede düşme, yumurta kabuğunun çok incelmesi gibi semptomlarda ortaya çıkar. Susuzluk bilhassa bu semptomları hemen meydana getirir. Öyle ki, 48 saatlik susuzluktan sonra yumurta kabukları adamakıllı incelir ve bunu bazı yumurtaların kabuksuz oluşu takip eder ve nihayet yumurtlama tamamen durur. Aşırı Su Kursağa zorla aşırı su sokulması hayvanda yem tüketimini azaltarak büyümenin gerilemesine yol açmaktadır. Kanatlıların istemli olarak aşırı su tükettiklerine dair herhangi bir delil mevcut değildir. Eğer kanatlı hayvanlar normalin üstünde su tüketiyorlarsa bunun nedenini çevre ısısının yüksek olması yani sıcaklık stresi dolayısıyla vücut sıcaklıklarını normal düzeyde tutabilme güçlüğünde yahutta sodyum, potasyum, laktoz veya ekskresyona uğratılma zorunluğu olan diğer maddelerin rasyonda aşırı düzeyde bulunmasında aramak lazımdır. |
paylaşım için tşkler |
Türkiye`de Saat: 06:39 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2