Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi


Geri git   Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi > Eğitim Öğretim > Dersler - Ödevler - Tezler - Konular > Din ve İlahiyat

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27-01-2007, 16:04   #1
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Darvinizm

Darwinizm'in Sonu


Köhne bir düşünce: Evrim teorisi

Jean B. Lamarck: Ortaya attığı teori, bilime karşı direnemedi.
Tüm canlılığın bilinçsiz, amaçsız bir tesadüfler sürecinin ürünü olduğu düşüncesi, bir 19. yüzyıl hurafesidir. O dönemin ilkel bilim düzeyi içinde düşünen evrimciler, canlılığın çok "basit" olduğunu sanmışlardır.
Dünya üzerinde bir milyonu aşkın farklı canlı türü yaşar. Hepsi son derece farklı özelliklere ve mükemmel sistemlere sahip olan bu canlılar nasıl ortaya çıkmışlardır? Bu soruyu sağduyu ile inceleyen her insan, tüm bu canlılığın üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü olduğunu görür.
Evrim teorisi ise, bu açık gerçeği reddeder. Teori, yeryüzündeki tüm canlı türlerinin tesadüflere dayalı bir süreç sonucunda birbirlerinden türediklerini öne sürmektedir.
Eski Yunan'da doğan Evrim fikrini kapsamlı olarak ilk savunan kişi, Fransız biyolog Jean Baptiste Lamarck oldu. Lamarck'ın 19. yüzyıl başında ortaya attığı teori, "canlılar hayatları sırasında kazandıkları özellikleri sonraki nesillere aktarırlar" varsayımına dayanıyordu. Örneğin Lamarck, zürafaların, ağaçların yüksek dallarına uzanmaya çalıştıkça boyunları uzayan ceylanlardan türediklerini savunmuştu. Ama gelişen genetik bilimi, Lamarck'ın teorisini kesin olarak çürütecekti.
DARWIN'İN ZORLUKLARI

Amatör bir doğabilimci olan Charles Darwin, teorisini 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında açıkladı. Darwin, açıklayamadığı pek çok konuyu kitabındaki "Teorinin Zorlukları" adlı bölümde itiraf etmiş ve bunların ileride çözüme kavuşacağını ummuştu. Bu umut, boşa çıkacaktı.



FOSİL KAYITLARI SORUNU
Darwin teorisini ortaya attığında özellikle fosil bilimciler ona karşı çıkmışlardı. Çünkü Darwin'in varsaydığı "ara-geçiş formları"nın gerçekte hiçbir zaman yaşamadığını biliyorlardı. Darwin ise bu sorunun yeni fosil bulgularıyla aşılacağını umut ediyordu. Oysa aksine, paleontoloji, Darwin'in teorisini her geçen gün biraz daha yalanladı.
Teoriyi Lamarck'tan sonra savunan ikinci önemli isim ise, amatör bir İngiliz doğabilimci olan Charles Darwin oldu. Darwin 1856'da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında tüm canlı türlerinin tesadüfler sonucu tek bir ortak atadan geliştiklerini öne sürdü. Örneğin Darwin'e göre, balinalar, suda avlanmak için çabalayan ayılardan evrimleşmişlerdi.1

Darwin, teorisini herhangi bir somut deneye ya da bulguya dayandırmıyordu. Sadece bazı gözlemler yapmış ve bunlar üzerinde fikir yürütmüştü. Gözlemlerinin çoğunu, İngiltere'den uzak denizlere açılan HMS Beagle adlı gemide yapmıştı.
Darwin bu gibi iddialarını sıralarken, ciddi kuşkular yaşıyordu. Teorisinden pek emin değildi. Açıklayamadığı pek çok konuyu kitabına eklediği "Teorinin Zorlukları" başlıklı bölümde itiraf etmişti. Darwin bilimin gelişmesiyle birlikte bu zorlukların birer birer çözüleceğini ummuş ve bazı kehanetlerde bulunmuştu. Ancak 20. yüzyıl bilimi, Darwin'i desteklemek bir yana, onun iddialarını birer birer geçersiz kılacaktı.
Gerek Lamarck'ın gerekse Darwin'in teorilerinin ortak noktası, ilkel bir bilim anlayışına dayanmalarıydı. O dönemde biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları olmadığı için, evrimciler canlıların tesadüflerle oluşabilecek kadar basit yapıda olduklarını sanmışlardı. Genetik kanunları bilinmediği için, canlı türlerinin kolaylıkla birbirlerine dönüşebilecekleri zannedilmişti.
Gelişen bilim, bu efsanelerin hepsini yıktı ve gerçekte canlıların üstün bir yaratılışın ürünü olduklarını ortaya çıkardı


  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:04   #2
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Hayatın Kökeni
BÖLÜNEN HÜCRELER
Canlılığın en temel kuralı, "Hayat yalnızca hayattan gelir" prensibidir. Bir canlı, ancak diğer bir canlıdan kaynak alarak oluşabilir.
Evrimciler canlıların cansız maddeden kendiliğinden oluştuğunu iddia ederler. Oysa bu, biyolojinin en temel kanunlarına aykırı bir Ortaçağ hurafesidir.
Darwin'in teorisinden söz edildiğinde, çoğu insanın aklına "insanın atasının maymun olup olmadığı" sorusu gelir. Oysa bundan çok daha önce, evrim teorisinin açıklaması gereken sayısız soru vardır. Bunların ilki ise, yeryüzündeki ilk canlının nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Evrim teorisi bu soruya karşılık, yeryüzündeki ilk canlının, tesadüfler sonucunda cansız maddenin içinden oluşan bir hücre olduğunu iddia eder. Yani teoriye göre, yeryüzünde sadece cansız taşın, toprağın, gazların vs. bulunduğu bir dönemde, rüzgarın, yağmurun, yıldırımların etkisiyle tesadüfen canlı bir varlık oluşmuştur. Oysa evrimin bu iddiası, biyolojinin en temel kanunlarından birine aykırıdır: Hayat yalnızca hayattan gelir, yani cansız madde hayat oluşturamaz.
Cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı, aslında bir Ortaçağ hurafesidir. "Spontane jenerasyon" adı verilen bu teoriye göre, farelerin buğdaydan oluştuğuna, ya da böceklerin yemek artıklarının içinden "kendiliğinden" var olduklarına inanılmıştır. Darwin'in teorisini ortaya attığı dönemde ise, mikropların cansız maddeden kendiliğinden oluştuğu sanılmıştır.
"CANLANAN ÇAMUR"

Yandaki çizimin bilimsel ismi "Bathybus Haeckelii" yani "Haeckel çamuru." Evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olan Ernst Haeckel, bir araştırma gemisi tarafından okyanus dibinden çıkartılan bu karışımı mikroskop altında incelemiş ve bunun canlıya dönüşen cansız bir madde olduğunu iddia etmişti. Haeckel ve onun çağdaşı olan Darwin, canlılığı cansızlıktan kolaylıkla oluşabilecek basit bir yapıda zannediyorlardı. Oysa 20.yy bilimi, canlılığın asla cansızlıktan oluşamayacağını gösterdi.

Ancak bu düşünce, Fransız biyolog Louis Pasteur'ün bulguları ile yıkılmış ve Pasteur'ün ifadesiyle "cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı tarihe gömülmüştür".2
SPONTANE JENERASYON : ORTAÇAĞ HURAFESİ
Ortaçağ'da insanların inandığı hurafelerden biri, cansız maddelerin kendiliğinden hayat oluşturduğu inancıydı. Örneğin kurbağa ve balıkların, nehir yataklarındaki çamurlardan kendi kendilerine oluştukları sanılıyordu. Spontane jenerasyon olarak bilinen bu varsayımın bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Ancak bir zaman sonra aynı inanç, biraz farklı bir senaryoyla da olsa, "evrim teorisi" adıyla yeniden gündeme geldi.
Pasteur'ün ardından evrimciler yine de ilk canlı hücrenin tesadüfen oluştuğu iddiasını sürdürmüşlerdir. Ama 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm deney ve araştırmalar hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Canlı hücresinin "tesadüfen" oluşması bir yana, dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bilinçli olarak üretilmesi bile mümkün olmamıştır.
"KİMYASAL EVRİM " EFSANESİ
Ünlü evrimci Alexander Oparin, 20. yüzyılın başlarında "kimyasal evrim" kavramını ortaya attı. Bu kavram, ilk canlı hücrenin ilkel dünya ortamında gerçekleşen bir takım kimyasal reaksiyonlarla tesadüfen oluştuğu anlamına geliyordu. Ancak Oparin dahil hiçbir evrimci bu "kimyasal evrim" iddiasını destekleyecek bir bulgu ortaya koyamadı. Aksine, 20. yüzyılda yapılan her yeni keşif, canlılığın kesinlikle rastlantılarla oluşamayacak kadar kompleks olduğunu gösterdi. Ünlü evrimci Leslie Orgel, bu konuda şu itirafı yapar: "(DNA, RNA ve proteinlerin yapısı incelendiğinde) insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır." 4
Dolayısıyla ilk canlı organizmanın nasıl ortaya çıktığı sorusu, evrim iddiasını henüz ilk aşamada çıkmaza sokmaktadır. Evrim teorisinin moleküler düzeydeki ünlü savunucularından Prof. Jeffrey Bada şu itirafı yapar:
"Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı?"3
"Hayat hayattan gelir" kanunu, evrim teorisini geç ersiz kılarken, dünya üzerindeki ilk canlılığın yine hayattan geldiğini göstermekte, yani Allah tarafından yaratıldığını ispatlamaktadır. Cansız maddeye hayat verebilecek olan, sadece O'dur. Kuran’da bildirildiği gibi, "O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır." (Rum Suresi, 19)


  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:04   #3
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Proteindeki Tasarım

Hemoglobin molekülünün karmaşık tasarımı
"İlk canlı hücre nasıl oluştu" sorusunu şimdilik bir kenara bırakıp, bundan çok çok daha kolay bir soru soralım: İlk protein nasıl oluştu? Ancak evrim teorisi bu soruyu bile asla cevaplayamamaktadır.
PROTEİNLERİN MİMARİSİ
Proteinler kendi içlerindeki karmaşık tasarımlarının yanısıra, vücut içinde de büyük bir tasarım örneği sergilerler. İnsan vücudunun büyük bölümünü proteinler oluşturur. Kemiklerimizin, gözlerimizin, saçlarımızın ya da kaslarımızın temel yapı malzemesi proteinlerdir. Üstte kaslarımızdan birinin içindeki liflerden tek bir tanesinin kompleks iç yapısı görülüyor. Bu yapının içindeki detayların her biri, farklı protein yapılarına sahip hücreler tarafından oluşturulur. Her detay kusursuz bir biçimde tasarlanmış ve organik bir malzemenin, yani proteinlerin kullanılmasıyla inşa edilmiştir. Proteinlerin bu muhteşem mimarisi, yaratılışın çarpıcı delillerinden biridir.
Proteinler hücrenin yapıtaşlarıdır. Eğer hücreyi dev bir gökdelene benzetirsek, proteinler de bu gökdelenin tuğlaları sayılabilirler. Ancak tuğlalar gibi standart şekil ve yapıda değildirler. En basit hücrelerde bile en az 2000 kadar farklı türde protein bulunur. Hücre bu çok farklı proteinlerin hepsinin olağanüstü bir uyum içinde çalışması sayesinde yaşar.
Proteinler de kendilerinden çok daha küçük parçalardan oluşur. Bu parçalar, "amino asit" adı verilen ve karbon, azot, hidrojen gibi atomların farklı şekillerde birleşmesiyle oluşan moleküllerdir. Ortalama bir proteinde 500-1000 kadar amino asit vardır. Bazı proteinler çok daha büyüktür.

Cytochrome-C proteini
İşin en önemli yanı ise, amino asitlerin bir proteini oluşturmak için mutlaka belirli bir sıra içinde dizilmeleri zorunluluğudur. Canlı bedenlerinde kullanılan 20 farklı türde amino asit vardır. Bu amino asitler protein oluşturmak için birbirlerine gelişigüzel bağlanmazlar. Aksine, her proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır ve bu dizilimin harfiyen tutturulması gerekir. Protein yapısındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi, o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır. Canlı hücresinde bu dizilimin bilgisi DNA'da saklanır ve proteinler de DNA'daki bu bilgi okunarak üretilir.
Evrim teorisi ise, ilk proteinlerin "tesadüfen" oluştuğunu iddia etmektedir. Ancak olasılık hesapları bunun kesinlikle imkansız olduğunu gösterir. Örneğin 500 amino asitten oluşan bir proteinin amino asit diziliminin "tesadüfen" doğru çıkması, 10950'de 1 ihtimaldir.5 10950 demek, 1 rakamının yanına 950 tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir sayı demektir. Oysa matematikte 1050 de 1'den daha düşük ihtimaller pratik olarak "sıfır ihtimal" kabul edilirler.
MAYMUNLAR KİTAP YAZABİLİR Mİ?
Sitokrom-C, oksijenli solumunu sağlayan en önemli proteinlerden biridir. Varlığı yaşam için kaçınılmazdır. Son derece kompleks bir tasarıma sahip olan bu proteinin tesadüfen oluşması ise imkansızdır. Türkiye'nin önde gelen evrim savunucularından biri olan Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim adlı kitabında sitokrom-C'nin tesadüfen oluşmasının imkansızlığını, "bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar az" şeklindeki ifadesiyle itiraf eder.8
Kısacası tek bir protein bile tesadüfen oluşamaz. Bu gerçek kimi zaman evrimciler tarafından da itiraf edilir. Örneğin Harold Blum adlı ünlü bir evrimci bilim adamı, "bilinen en küçük proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız gözükmektedir" demektedir.6
Peki tüm bunlar ne anlama gelir? Kimya profesörü Perry Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir:
"Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla çok daha uygundur."7


  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:05   #4
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Hücredeki Tasarım
BEYİN HÜCRESİNİN KOMPLEKSLİĞİ
Tek bir beyin hücresi kendisi gibi 10 bin kadar hücre ile sürekli bir bağlantı içindedir. Bu haberleşme ağı, dünya üzerinde kurulmuş tüm telefon santrallerinden çok daha komplekstir.
Tüm canlılar hücrelerden oluşur. Tek bir hücre bile kendi kendine yetebilir; kendi besinini üretebilir, hareket edebilir ve diğer hücrelerle haberleşebilir. Olağanüstü bir teknolojiye sahip olan hücre, canlılığın tesadüfler sonucu oluşamayacağının kesin bir ispatıdır.
Tek bir proteininin bile tesadüfen oluşamayacağı hücre, evrimin "tesadüf" iddiasını tamamen anlamsız hale getiren bir tasarım harikasıdır. Hücrenin içinde, benzetme yapmak gerekirse; enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve gelişmiş rafineriler vardır.
BİTKİ HÜCRESİ
İnsan ve hayvan hücrelerinin yanı sıra bitki hücresi de bir yaratılış mucizesidir. Bitki hücresi, günümüzde hiçbir laboratuvarda gerçekleştirilemeyen bir işlemi yani "fotosentez" işlemini gerçekleştirir. Bitki hücresinde bulunan "kloroplast" isimli bir organel sayesinde bitkiler su, karbondioksit ve güneş ışığını kullanarak nişasta üretirler. Bu besin maddesi, yeryüzündeki besin zincirinin ilk halkasıdır ve yeryüzündeki tüm canlıların besin kaynağıdır. Bu çok karmaşık işlemin ayrıntıları günümüzde hala tam olarak çözülememiştir.
Darwin zamanında hücrenin bu olağanüstü yapısı hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Dönemin ilkel mikroskopları altında hücre belli belirsiz bir leke gibi görünüyordu. Bu nedenle gerek Darwin, gerekse onun dönemindeki diğer evrimciler, hücrenin tesadüflerle oluşabilecek son derece basit bir su haznesi olduğunu sandılar. Canlılığın tesadüflerle açıklanabileceği inancı, bu ilkel bilim anlayışı nedeniyle kabul gördü.

Vücuda giren mikropları yakalayan bir savunma hücresi.
Oysa 20. yüzyıldaki bilimsel gelişmeler, canlı hücresinin akıl almaz derecede kompleks bir sisteme sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu denli karmaşık bir tasarıma sahip olan hücrenin, evrim teorisinin iddia ettiği gibi rastlantılarla oluşmasının imkansız olduğu bugün anlaşılmış durumdadır. Elbette insanın bile oluşturamadığı kadar kompleks bir yapı, "tesadüf" ürünü olamaz. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Profesör Fred Hoyle, bu imkansızlığı şöyle açıklar:
"Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır."9
Hoyle, bir başka yorumunda ise şöyle der: "Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir."10
TESADÜFLERLE UÇAK OLUŞUR MU?
Hücre o kadar detaylı bir tasarıma sahiptir ki, ünlü bilimadamı Fred Hoyle (sağda) onu bir Boeing 747 uçağına benzetir. Hoyle'a göre nasıl bir uçak tesadüfen oluşamaz ise, hiçbir hücre de asla tesadüfen oluşamaz. Aslında bu örnek bile yetersizdir. Çünkü insanoğlu bilgi ve teknolojisi sayesinde dev uçaklar yapabilmektedir, ama hala tek bir hücre dahi yapamamıştır.




Darwinizm'in Sonu


Genetik Bilgi
The structure of DNA was discovered by two scientists named Francis Crick and James Watson. Despite being an evolutionist, Crick said that DNA could never have emerged by coincidence.
Vücudumuzu oluşturan trilyonlarca hücrenin her birinin çekirdeğinde, 900 ciltlik bir ansiklopediye ancak sığacak kadar büyük bir bilgi deposu bulunduğunu biliyor musunuz?
DNA, her canlı hücresinin çekirdeğinde saklı duran dev bir moleküldür. Canlının sahip olduğu bütün fiziksel özellikler, bu sarmal biçimindeki molekülde şifrelenmiştir. Gözümüzün renginden, iç organlarımızın yapısına, hücrelerimizin şekil ve fonksiyonlarına kadar her türlü bilgi DNA'daki gen adı verilen bölümlerde programlanmıştır.
KOPYALAMA MUCİZESİ
Bir bakteriyi uygun bir ortama bırakırsanız, birkaç saat sonra kendinin aynı olan yüzlerce bakteri daha üretmiş olduğunu görürsünüz. Çünkü her canlı hücresi "kendini kopyalama" özelliğine sahiptir. DNA keşfedilene dek, bu mucizevi işlemin nasıl gerçekleştiği anlaşılamıyordu. DNA'nın bulunmasıyla birlikte, her canlı hücresinin, kendisi hakkındaki tüm bilgileri barındıran bir "bilgi bankası"na sahip olduğu ortaya çıktı. Bu bulgu, yaratılışın muhteşemliğini ortaya koyuyordu.
DNA şifresi, dört farklı molekülün diziliminden oluşur. Bu dört molekülün herbirini birer harfe benzetirsek, DNA'yı dört harfli bir alfabeden oluşan bir bilgi bankası olarak kabul edebiliriz. Bedenin tüm bilgisi, bu bilgi bankasında depolanmıştır.
Sadece hücrelerin değil, tüm canlı bedenlerinin planları DNA'da kayıtlıdır. İç organlarımızın yapısı, ya da kuşların kanatlarının şekli, kısacası her şey DNA'da tüm ayrıntılarıyla kayıtlıdır.
DNA'daki bilgileri kağıda dökmeye kalkarsak, bu bilgiler yaklaşık bir milyon ansiklopedi sayfası büyüklüğünde bir yer tutar. Bu, insanlığın en büyük bilgi birikimlerinden biri olan Britannica Ansiklopedisi'nin 40 katı büyüklüğünde bir ansiklopediye eşittir. Ama bu inanılmaz bilgi, milimetrenin yüzde biri kadar olan hücrelerimizin, ondan daha da küçük çekirdeklerinde saklanmıştır.
Every piece of information is derived from an intelligent source that brings it into being. The fascinating information in DNA is evidence of the supreme wisdom and creative power of God.
Bir çay kaşığına sığabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış bütün kitapların bilgisini saklayabilecek kapasitede olduğu hesaplanmaktadır.

DNA'nın dört "harfli" bir alfabesi vardır.
Elbette ki böyle muhteşem bir yapı, kendiliğinden ve tesadüfen oluşamaz ve canlılığın Allah tarafından yaratıldığını ispatlar. Nitekim evrimciler DNA'nın kökenine hiçbir açıklama getirememektedir. Ancak sırf teoriyi yaşatmak adına, "tesadüf" iddiasına sarılmayı sürdürürler. Avustralyalı ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında bunu şöyle anlatır:
"Canlıların genetik programlarının yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilimine eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, insan aklına yönelik bir saldırıdır. Ama bir Darwinist, bu düşünceyi en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!"11

HELEZONDAKİ BİLGİ

DNA molekülü, bir helezon şeklinde uzanan milyonlarca basamaktan oluşur. Eğer bir tek hücremizin içindeki DNA molekülü açılsa, yaklaşık 1 metrelik bir zincir oluşturur. Ama bu zincir, olağanüstü bir "paketleme" sistemiyle, milimetrenin yüzbinde biri büyüklüğündeki hücre çekirdeğine sıkıştırılmıştır.




  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:05   #5
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Doğadaki Tasarım
Resimdeki organ, bir yılanın başı değil, bir tırtılın kuyruğu! Tırtıl, tehlike anında, tam bir yılan başı şeklinde tasarlanmış olan bu kuyruğunu şişirmekte ve düşmanlarını korkutmaktadır.
Canlıların mükemmel tasarlanmış yapıları, asla tesadüfler sonucunda kendiliğinden oluşamayacaklarını ispatlamaktadır. Doğadaki tasarım, yaratılışın açık bir delilidir.
VENÜS'ÜN KUSURSUZ TUZAĞI
Etobur bir bitki olan Venüs, yaprakları üzerine konan sinekleri aniden yakalayan kusursuz bir tuzağa sahiptir. Elektrik sinyalleri ile çalışan bu kapan sisteminin rastlantıların ya da kademeli bir gelişimin ürünü olması imkansızdır. Venüsün bu kusursuz tasarımı, yaratılışın sayısız delilinden biridir.
Bir gün balta girmemiş bir ormanın derinliklerinde bir geziye çıksanız ve ağaçların arasında son model bir araba bulsanız ne düşünürsünüz? Acaba aklınıza ilk olarak, ormandaki çeşitli elementlerin milyonlarca yıl içinde tesadüfen biraraya gelerek böyle bir ürün ortaya çıkardığı mı gelirdi? Arabayı oluşturan tüm hammadde; demir, plastik, kauçuk vs. topraktan ya da onun ürünlerinden elde edilmektedir. Ama bu durum sizi, bu malzemelerin "tesadüfen" sentezlenip, sonra da biraraya gelerek sonuçta ortaya böyle bir araba çıkardıklarını düşündürür mü?
Elbette ki, akıl sağlığı yerinde olan her normal insan, arabanın bilinçli bir tasarımın, yani bir fabrikanın ürünü olduğunu düşünecek, bunun ormanda ne aradığını merak edecektir. Çünkü kompleks bir yapının aniden, bir anda bir bütün olarak ortaya çıkması, onun bilinçli bir irade tarafından var edildiğini gösterir.



Bu balık, çok ilginç bir avlanma sistemiyle yaratılmıştır. Normal zamanda bu sistemi gizli tutar.
Avını gördüğünde ise, üst yüzgecini açar. Bu yüzgeç, en ince ayrıntısına kadar küçük bir balık şeklinde tasarlanmıştır.
Yüzgeci küçük bir balık sanarak yutmaya gelen diğer balık, bir anda avlanır.
Araba için verdiğimiz bu örnek, canlı sistemler için de geçerlidir. Hatta canlılıktaki tasarım bir arabayla kıyas edilemeyecek kadar çarpıcıdır. Canlılığın en temel birimi olan hücre, insan yapımı teknolojik ürünlerin hepsinden çok daha komplekstir. Dahası, basite indirgenmesi mümkün olmayan bu yapının, bir anda ve eksiksiz biçimde ortaya çıkmış olması gerekmektedir.
KEMİK VE EYFEL KULESİ
Doğadaki tasarım örnekleri, çoğu zaman teknolojik tasarımlara ilham kaynağı olur. Örneğin insan kemiğinin küçük kirişlerle döşenmiş olan süngerimsi yapısı, Paris'teki ünlü Eyfel Kulesi'nin inşasında örnek alınmıştır. Bu yapı, kemiğe çok büyük bir sağlamlık, esneklik ve hafiflik katmaktadır. Aynı özellikler, kemiklerdeki kadar olmasa da, Eyfel Kulesi'nde vardır.
Dolayısıyla tüm canlıların üstün bir "tasarımın" ürünü olduğu açıktır. Daha açık bir ifadeyle, kuşkusuz tüm canlılar Allah tarafından yaratılmıştır.
ELİMİZDEKİ TASARIM
İnsan eli, bizlere olağanüstü bir hareket yeteneği kazandıran kusursuz bir tasarıma sahiptir. Eli oluşturan 27 ayrı küçük kemik parçasının her biri, belirli bir mühendislik hesabıyla yerlerine yerleştirilmiştir. Parmaklarımızı hareket ettiren kaslar, elimize hantallık vermemeleri için, ön kolumuzdadır. Bu kaslar, güçlü tendonlarla parmaklarımızdaki üçer tane küçük kemiğe bağlanır. Dahası, bileklerimizde bu tendonların hepsini birden sabitleyen bilezik şeklinde özel bir doku vardır.
El o kadar kusursuz bir tasarıma sahiptir ki, modern teknolojinin ürettiği "robot el"lerin hiçbiri elin yeteneklerini taklit edememektedir.
Evrimcilerin bu açık gerçek karşısında sığındıkları tek kavram "tesadüf"tür. Oysa bu kişiler tesadüflerin ortaya inanılmaz derecede kusursuz tasarımlar çıkarabileceklerine inanmakla, gerçekte aklın ve bilimin dışına çıkmış olurlar. Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü zoolog Pierre Grassé, Darwinizm'in temelini oluşturan bu "tesadüf" mantığı hakkında şunları söylemektedir:
"Şanslı mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir."12
Grassé, "tesadüf" kavramının evrimciler için ifade ettiği anlamı da şöyle özetler: "...Tesadüf, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir."13
İşte Darwinizm'in temelinde bu tür bir batıl inanış yatmaktadır.



Darwinizm'in Sonu


Miller Deneyi

Miller deney aparatıyla birlikte
Evrimciler, hayatın ilkel dünyada tesadüfen oluştuğu iddiasına delil olarak, çoğu zaman Miller Deneyi'ni gösterirler. Oysa, yaklaşık yarım asır önce gerçekleştirilen deney, ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bulgularla tüm bilimsel anlamını yitirmiştir.
İLKEL ATMOSFER YANILGISI
Miller, yaptığı deneyde ilkel dünya atmosferindeki şartları aynen sağladığını iddia etmişti. Oysa Miller'in deneyde kullandığı gazlar ilkel dünya atmosferini yansıtmaktan çok uzaktı. Dahası, Miller deneye bilinçli mekanizmalarla müdahale etmişti. Aslında bu şekilde, amino asitlerin doğal şartlarda kendiliklerinden oluşabilecekleri yönündeki evrimci varsayımları kendi eliyle çürütmüş oluyordu.
Amerikalı kimyacı Stanley Miller, moleküler evrim senaryosunu desteklemek için 1953 yılında bir deney düzenledi. Miller, ilkel dünya atmosferinin metan, amonyak ve hidrojen gazlarını içerdiğini varsayıyordu. Bu gazları bir deney düzeneğinde birleştirdi ve bu karışıma elektrik verdi. Bir hafta kadar sonra da bu karışımın içinde birkaç amino asit oluştuğunu gözlemledi.
Bu bulgu evrimcilere büyük bir heyecan verdi. Sonraki yirmi yıl boyunca Sydney Fox, Cyril Ponnamperuma gibi diğer bazı evrimciler de Miller'ın senaryosunu devam ettirmeye çalıştılar.
FOX'UN BAŞARISIZ DENEYİ
Miller'in senaryosundan etkilenen evrimciler, ilerleyen yıllarda başka deneylere giriştiler. Sydney Fox, bazı amino asitleri birleştirerek "proteinoid" adını verdiği yandaki molekülleri oluşturdu. Bu işe yaramaz amino asit zincilerinin, canlı bedenlerini oluşturan gerçek proteinlerle ilgisi yoktu. Aslında tüm bu çabalar, canlılığın tesadüfen oluşmak bir yana, laboratuvar ortamında dahi üretilemediğini belgeliyordu.
Ancak 1970'li yıllarda elde edilen bulgular, "ilkel atmosfer deneyleri" olarak bilinen tüm bu evrimci çabaları geçersiz kıldı. Çünkü Miller'ın ortaya attığı ve diğer evrimcilerin de kabul ettiği "metan-amonyak ağırlıklı ilkel atmosfer modeli"nin kesinlikle gerçek dışı olduğu ortaya çıktı. Miller bu gazları özellikle seçmişti, çünkü bunlar amino asit oluşumu için çok uygundular. Oysa bilimsel bulgular, o dönemdeki atmosferin daha çok azot, karbondioksit ve su buharından oluştuğunu gösterdi.14 Bu atmosfer yapısı ise amino asit oluşumuna kesinlikle uygun değildi. Dahası, ilkel atmosferde büyük oranda serbest oksijen olduğu anlaşıldı.15 Bu da evrimcilerin senaryosunu geçersiz kılıyordu. Çünkü serbest oksijenin amino asitleri hemen parçalayacağı açıktı.

MILLER'IN İTİRAFI
Bugün Miller'ın kendisi de, 1953 yılında düzenlediği deneyin hayatın kökenini açıklamaktan çok uzak olduğunu kabul ediyor.
Bu bulgular sonucunda 1980'li yıllarda bilim dünyası Miller Deneyi ve onu izleyen diğer "ilkel atmosfer deneyleri"nin bir anlamı olmadığını kabul etti. Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.16
Kaldı ki, tüm bu tartışmalar sırf "amino asit oluşumu" hakkında yapılmıştı. Eğer amino asitler oluşmuş olsa bile, bu basit organik moleküllerin proteinler gibi olağanüstü karmaşık yapıları rastlantısal olarak meydana getirmeleri ve bu yolla, bugün insanoğlunun laboratuvarda yapmayı başaramadığı canlı hücresinin meydana gelmesi mümkün değildir.
Miller'den bu yana geçen yarım asırlık süre, sadece evrim teorisinin moleküler düzeydeki çaresizliğinin daha iyi sergilenmesine yaramıştır.
MILLER'İN VARSAYIMLARI
GERÇEK KOŞULLAR
DENEY NEDEN GEÇERSİZDİR?
Deneyde metan, amonyk ve su buharı kullanılmıştı.
İlkel atmosferde metan ve amonyak yerine karbondioksit ve azot bulunuyordu.
Deney daha sonra doğru gazlar kullanılarak ABD'li Ferris ve Chen tarafından tekrarlandı. Bu kez tek bir aminoasit elde edilemedi.
İlkel atmosferde oksijenin bulunmadığı varsayılıyordu.
Elde edilen bulgular, ilkel atmosferde çok yüksek miktarda oksijenin varolduğunu gösterdi.
Bu miktarda oksijenin bulunduğu bir ortamda amino asitler oluşsa bile parçalanacaktır.
Deneyde, amino asitleri sentezleyebilmek için hazırlanmış özel bir düzenek vardı. Deney aparatındaki "Soğuk Tuzak" isimli bir bölüm, amino asitleri oluştukları anda ortamdan ayırarak korumaya alıyordu.
Bu çeşit düzeneklerin doğada varolması imkansızdı. Doğal şartlarda amino asitler her türlü dış etkene açıktı.
Soğuk tuzak gibi düzenekler olmasaydı, kıvılcım kaynağı ve deney sırasında ortaya çıkan diğer kimyasallar, oluşan amino asitleri anında parçalayacaklardı.


  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:44   #6
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Doğal Seleksiyon Yanılgısı

Darwin'in kitabı: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla...

Darwin'in evrim mekanizması olarak öne sürdüğü doğal seleksiyonun gerçekte evrimleştirici bir etkisi yoktur. Doğal seleksiyon, yeni canlı türleri oluşturmaz.
ELENME, YENİ TÜR OLUŞTURMAZ
Doğada zayıf olan bireyler elenirler ve bunların yerlerine güçlü olan bireyler sağ kalırlar. Ancak bu olayın sonunda yeni türler oluşmaz. Milyarlarca sene boyunca yırtıcı hayvanlar zayıf ve hızlı hareket edemeyen ceylanları yakalasalar, sonuçta ceylanlar hiçbir zaman bir başka canlı türüne dönüşmeyeceklerdir.

Canlılığın yeryüzünde tesadüfen ortaya çıkmasının imkansız oluşu gibi, canlı türlerinin birbirlerine dönüşmesi de imkansızdır. Çünkü doğada böyle bir güç yoktur. Doğa dediğimiz bütün, taşı, toprağı, havayı, suyu oluşturan bilinçsiz atomların bir toplamıdır. Bu cansız madde yığını, omurgasız bir canlıyı balığa çevirecek, sonra onu karaya çıkarıp sürüngen yapacak, sonra kuş yapıp uçuracak ve en son olarak da insana dönüştürecek bir güce sahip değildir.
Bunun aksini iddia eden Darwin, "evrim mekanizması" olarak tek bir kavram öne sürmüştü: Doğal seleksiyon. Doğal seleksiyon doğal seçme demektir. Güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşabilen zebralar hayatta kalacaktır. Ama elbette bu mekanizma, zebraları evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin fillere dönüştürmez.

devrimden önce

devrimden sonra
SANAYİ DEVRİMİ KELEBEKLERİNİN HİKAYESİ

Evrimciler "doğal seleksiyonla evrimleşmenin gözlemlenmiş örneği" olarak hemen her zaman 18. yüzyıl İngilteresi'ndeki "Sanayi Devrimi Kelebekleri"ni gösterirler. Anlatıldığına göre, İngiltere'de endüstri devriminin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Koyu renkli kelebekler bu ağaçlar üzerinde dikkat çektikleri için kuşlara yem olurlar ve bu yüzden sayıları azdır. Ama sanayi devriminin hava kirliliği ağaçların rengini karartınca, bu kez açık renkli kelebekler kuşlara yem olur ve koyu renklilerin sayısı artar. Bu olay bir "evrim" örneği değildir. Çünkü yaşanan doğal seleksiyon, daha önce doğada var olmayan bir türü ortaya çıkarmamıştır. Sanayi devrimi öncesinde de koyu renkli kelebekler zaten vardır. Yanda bir kelebek koleksiyoncusunun sanayi devriminden önce ve sonra biriktirdiği kelebekleri görülmektedir. Sadece, var olan kelebek türlerinin sayıları değişmiştir. Kelebekler "tür değişimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemiştir.

LAMARCK'IN ETKİSİ
Darwin "doğal seleksiyon evrimleştirir" iddiasını ortaya atarken, Lamarck'ın "kazanılmış özelliklerin aktarılması" varsayımından da etkilenmişti. Lamarck'a göre zürafaların boynu, yüksek ağaçlara uzanmaya çalışırken uzamıştı. Oysa 20. yüzyılda Lamarckizm'in bir safsata olduğu ortaya çıktı.
Nitekim doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir gözlemlenmiş delil yoktur. Ünlü bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle itiraf eder:
"Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur."17
CANLILARDA FEDAKARLIK
Darwin'in doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi, tüm canlıların kıyasıya bir yaşam mücadelesi sürdürdükleri varsayımına dayanıyordu. Ancak yapılan gözlemler, hayvan topluluklarında gerçekte büyük fedakarlık ve dayanışma örnekleri bulunduğunu ortaya çıkardı. Yavrularını korumak için halkalar oluşturan yaban öküzleri, doğadaki sayısız fedakarlık örneğinden yalnızca biridir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:45   #7
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Mutasyonlar
Mutasyonlar, canlıların başına gelen genetik kazalardır. Ve her kaza gibi zarar verir, tahrip ederler. Mutasyonun "evrim" sağlaması, bir çekiç darbesinin bir saati geliştirmesi kadar imkansızdır.
Doğal seleksiyonun hiçbir evrimleştirici etkiye sahip olmadığını gören evrimciler, 20. yüzyılda iddialarına bir de "mutasyon" kavramını eklemişlerdir. Mutasyonlar, radyasyon gibi dış etkenler sonucunda canlıların genlerinde meydana gelen bozulmalardır. Evrimciler ise bu bozulmaların canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler.

ÇERNOBİL'İN SONUÇLARI
İnsanlarda mutasyon en çok radyoaktivite nedeniyle gerçekleşir. Mutasyonların sonucu ise her zaman için zararlıdır. Çernobil'deki nükleer felaketin sonucunda mutasyon geçirenler, resimlerdeki gibi ölümcül kanserlere yakalanmış, ya da sakat organlarla doğmuştur.


MUTASYON İKİZLERİ
İnsanlarda "siyam ikizleri" olarak bilinen yapışık doğum anormalliği, mutasyonlar nedeniyle meydana gelir. Birbirine yapışık olarak doğan bu ikiz kurbağalar da, mutasyonun sonuçları hakkında fikir vermektedir.
Bu iddia bilimsel veriler tarafından yalanlanmaktadır. Çünkü gözlemlenen tüm etkili mutasyonlar, canlılara sadece zarar verirler. Mutasyonlar insanlarda Mongolizm, Down Sendromu, Albinizm, cücelik, Orak Hücre Anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozukluklara ya da kanser gibi hastalıklara neden olmaktadır.
Mutasyonların canlıları evrimleştirmesinin mümkün olmamasının bir diğer sebebi, mutasyonun bir canlıya yeni genetik bilgi eklemeyişidir. Mutasyonlar var olan genetik bilginin, iskambil kağıtlarındaki gibi kendi arasında düzensiz olarak tekrar karışmasına yol açarlar; yeni genetik bilgi, mutasyonlarla oluşmaz.
Evrim teorisi ise canlıların genetik bilgisinin zaman içinde arttığını iddia eder. Örneğin en basit yapıda bir bakteride yaklaşık 2000 çeşit protein bulunurken insan gibi bir organizmada 100.000 çeşit protein vardır. Bir bakterinin insana dönüşmesi için tam 98.000 çeşit yeni proteinin "keşfedilmesi" gereklidir. Bu proteinlerin yapısının mutasyonlar tarafından oluşturulması ise hiçbir şekilde mümkün değildir, çünkü mutasyonlar DNA zincirini uzatmazlar.

Mutasyondan önceki meyve sineğinin kafası

Mutasyondan sonraki sonuç: Bacaklar kafadan çıkmış

MEYVE SİNEĞİ DENEYLERİ
Evrimciler, çok hızlı ürediği ve mutasyona uğratılması kolay olduğu için, meyve sinekleri üzerinde onyıllarca mutasyon denemeleri yaptılar. Bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratıldı. Ama tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmedi.
Nitekim bugüne dek, canlıların genetik bilgisini geliştiren tek bir mutasyon bile gözlemlenememiştir. Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, "ne kadar çok sayıda olursa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir evrim meydana getirmezler" demektedir.18

DNA'NIN TAHRİBİ
Canlıların fiziksel özellikleri, DNA'daki şifreye göre belirlenir. Eğer bu şifrede radyasyon gibi bir dış etki sonucunda bir kopma ya da yer değişikliği oluşursa, canlı mutasyon geçirmiş olacaktır.




  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:46   #8
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

İndirgenemez Komplekslik

Bir saatin çalışabilmesi için, içindeki bütün çarkların eksiksiz olarak var olması gerekir. Çarkların tek biri olmasa, saat hiçbir işe yaramayacaktır. Bu "indirgenemez kompleks" yapı, saatin kusursuz bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir.
Darwinizm'in bütün iddiaları "kademe kademe gelişim" senaryosuna dayanır. Oysa 20. yüzyıl biliminin ortaya çıkardığı "indirgenemez kompleks" organlar, bu senaryoyu ve onunla birlikte tüm evrim teorisini yıkmaktadır.
Eğer bir evrimciye, "Canlıların sahip oldukları olağanüstü organlar nasıl ortaya çıktı?" diye sorarsanız, size şu senaryoyu anlatacaktır:
"Evet, canlıların son derece kompleks olan sistemleri bir anda tesadüfen oluşamaz. Ama bu sistemler kademe kademe gelişmiştir. Önce sistemin tek bir parçası tesadüfen ortaya çıkmıştır. Bu parça canlıya avantaj sağladığı için, o canlı doğal seleksiyonla seçilmiştir. Sonra diğer parçalar kademe kademe oluşmuş ve sonunda çok karmaşık olan sistem ortaya çıkmıştır."
GÖZÜN TASARIMI
İnsan gözü, yaklaşık 40 ayrı parçanın uyum içinde çalışmasıyla görür. Bunların biri olmasa, göz hiçbir işe yaramaz. Bu 40 ayrı parçanın her biri de kendi içlerinde karmaşık tasarımlara sahiptir. Örneğin gözün arka kısmındaki retina tabakası, 11 ayrı katmandan oluşur. (sağ altta) Bu katmanlardan biri, mikroskop altındaki resmi yanda görülen kan damarı ağıdır. (sağda) Vücudun en yoğun damar ağını oluşturan bu tabaka, ışığı yorumlayan retina hücrelerinin oksijen ihtiyacını karşılar. Diğer tabakaların her birinin ayrı görevi vardır.
Bu senaryoyu daha en başından tamamen geçersiz kılan nokta, canlılardaki çoğu sistemin sahip olduğu "indirgenemez komplekslik" özelliğidir. Bunun anlamı şudur: Eğer bir sistem, ancak bütün parçaları var olduğunda işe yarıyorsa ve tek bir parçası dahi olmadığında hiçbir işe yaramıyorsa, o sistem daha basite indirgenemez. Ya kusursuz olarak vardır ve çalışır, ya da hiçbir işe yaramaz.
Dikkat edilirse, indirgenemez kompleksliğe sahip bir sistemin "kademe kademe" tesadüflerle oluşması imkansızdır. Çünkü sistem eksiksiz ve kusursuz olmadıktan sonra, hiçbir "ara kademe" işe yaramayacaktır. İşe yaramayan bir ara kademe ise, evrimin kendi mantığına göre, doğal seleksiyon tarafından elenip yok olacaktır.
Darwin, teorisini ortaya atarken bu konu hakkında büyük endişe duymuştu. Canlıların basite indirgenebilir organlara sahip olduklarını hayal etmiş, ama bu hayalinin yeni bulgularla yıkılacağından korkmuştu. Bu nedenle Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle yazmıştı:
EVRİME KARŞI BİYOKİMYASAL REDDİYE
Amerikalı biyokimya profesörü Michael Behe, "Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Reddiye" başlıklı kitabında, indirgenemez kompleksliğin çok sayıda örneğini verir. Behe'nin vurguladığı gibi, indirgenemez kompleks organlar, Darwinizm'i çürütürken, aynı zamanda canlılığın "tasarlandığını", yani yaratıldığını ispatlamaktadır.
"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır."19
Bugün Darwin'in teorisi tam da korktuğu gibi "kesinlikle yıkılmıştır", çünkü bilimsel bulgular, canlılardaki çoğu sistemin indirgenemez kompleks sistemler olduğunu göstermektedir. İnsan gözünden hücrenin yapısına, kanın pıhtılaşma sisteminden proteinlere kadar sayısız yapı ve sistem, tek bir parçaları dahi olmasa hiçbir işe yaramayacak yapıdadır. Nitekim hiçbir evrimci bunların ne gibi "kademe"lerle ortaya çıkmış olabileceğini açıklayamamaktadır.
İndirgenemez komplekslik evrim teorisini Darwin'in ifadesiyle "kesinlikle" yıkarken, öte yandan yaratılışı da kesinlikle ispatlamaktadır. Çünkü her indirgenemez kompleks sistem, kendini inşa eden bir aklın varlığını gösterir. Canlılardaki komplekslik ise, tüm canlılığı yaratmış olan Allah'ın varlığını ve kusursuz yaratışını ispatlamaktadır. Kuran'da bildirildiği gibi, "O Allah ki, yaratandır, kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)


  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:46   #9
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Ara Formlar Çıkmazı
Darwin, ara form fosillerinin var olmadığını, Türlerin Kökeni adlı kitabına eklediği "Jeolojik Kayıtların Eksikliği" başlıklı bölümde kabul etmişti.

Darwin "eğer teorim doğruysa, sayısız ara form fosili bulunmalı" demişti. Oysa evrimciler 140 yıllık çabaya rağmen tek bir tane bile bulamadılar.
Darwin'in zamanından günümüze kadar geçen süre içinde yapılan kazılarda tek bir tane bile ara-geçiş formuna rastlanmadı.

Evrim teorisi, canlıların tek bir ortak atadan geldiklerini iddia eder. Teoriye göre canlılar, çok uzun bir zaman içinde birbirine eklenen küçük değişimlerle farklılaşmışlardır.
Eğer bu iddia doğru olsaydı, tarihte, farklı canlı türlerini birbirine bağlayacak çok sayıda "ara tür" yaşamış olması gerekirdi. Örneğin sürüngenler eğer gerçekten kuşlara evrimleşselerdi, tarihte milyarlarca yarı kuş-yarı sürüngen canlı yaşamış olması gerekirdi.
Darwin, teorisine göre fosil kayıtlarının bu "ara-geçiş formları"yla dolu olması gerektiğini biliyordu. Ama hiçbir ara form fosili olmadığının da farkındaydı. Bu yüzden Türlerin Kökeni adlı kitabında bu soruna özel bir bölüm ayırmıştı.
"MOZAİK CANLILAR" ARA FORM DEĞİLDİR
Evrimciler tarafından ara-geçiş formu olduğu öne sürülen birkaç örnekten en önemlisi, Archæopteryx isimli fosil kuştur. Evrimciler, Archæopteryx'in dişleri ve tırnakları gibi birkaç bulguya dayanarak, bu canlının sürüngen-kuş arası bir ara-geçiş formu olduğunu iddia ederler. Oysa bir canlı grubunun diğer canlı grubuna ait özellikler barındırması, bir ara form özelliği değildir. Örneğin Avustralya'da yaşayan Platypus, bir memeli olmasına rağmen sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalır. Ayrıca kuşlara benzer bir gagası bulunur. Bilim adamları Platypus gibi canlılara "mozaik canlı" ismini verirler. Mozaik canlıların ara form sayılamayacağı, önde gelen evrimciler tarafından da kabul edilmektedir.
Darwin bu büyük sorunun ilerde aşılacağını, yeni araştırmaların ara form fosillerini ortaya çıkaracağını umuyordu. Ancak Darwin'den bu yana geçen 140 yıldır, evrimciler, tüm çabalarına rağmen tek bir ara form fosili bile bulamadılar. Ünlü evrimci paleontolog Derek Ager, bu gerçeği şöyle itiraf eder:
"Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz."20
BENZER CANLILAR ARA FORM DEĞİLDİR
Tarihte, farklı büyüklükte ama benzer canlıların yaşamış olması da bir "ara form" kanıtı değildir. Eğer yandaki farklı ceylan ve geyik türlerinin sadece fosil iskeletleri olsaydı, evrimciler bunları büyükten küçüğe doğru sıralayarak hayali bir evrim şeması oluşturabilirlerdi. Ama bu canlılar birer ara form değil, bağımsız birer canlı türüdür.
Canlıların yeryüzünde aniden oluşmuş olmaları ise, elbette Allah tarafından yaratıldıklarının bir ispatıdır. Evrimci biyolog Douglas Futuyma, "canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir" diyerek bu gerçeği kabul eder.21

HAYALİ CANLILAR
Evrimcilerin hayallerinde yaşattıkları ara-geçiş formlarının eksik ve kusurlu organlara sahip olması gereklidir. Örneğin kuş ve sürüngen arasındaki bir canlı, yarım kanatlara ve yarım kuş akciğerlerine sahip olmalıdır. Oysa böyle bir canlının ne fosilleri bulunmuştur, ne de yandaki çizimdekine benzer böyle "tuhaf" bir canlının doğada yaşamını sürdürmesi mümkündür. Bulunan tüm fosiller, solda görüldüğü gibi eksiksiz ve mükemmel yapılı canlılara aittir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-01-2007, 16:46   #10
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Kambriyen Devri

Kambriyen Devri'nin hala yaşayan bir temsilcisi: Nautilus

Yeryüzü tabakaları incelendiğinde, dünyadaki canlılığın birdenbire belirdiği görülür. Çok sayıda canlı türü, bir anda ve eksiksiz halleriyle Kambriyen Devir'de ortaya çıkmıştır. Bu bulgu, yaratılışa çok açık bir delil oluşturmaktadır.
Kompleks canlı yaratıkların fosillerine rastlanılan en derin yeryüzü tabakası, 520-530 milyon yıl yaşında olduğu hesaplanan "Kambriyen" tabakadır.
Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller, salyangozlar, trilobitler, süngerler, solucanlar, denizanaları, deniz yıldızları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları gibi kompleks omurgasız türlerine aittir. İlginç olan, birbirinden çok farklı olan bu türlerin hepsinin bir anda ve hiçbir ataları olmaksızın ortaya çıkmalarıdır.
Evrim literatürünün popüler yayınlarından Earth Sciences dergisinin editörü Richard Monestarsky, evrimcileri çaresiz bırakan bu gerçeği şöyle kabul eder:

KOMPLEKS SİSTEMLER
Kambriyen Devir'de bir anda ortaya çıkan canlı türlerinin çoğunda, modern örneklerinden hiçbir farkı olmayan, göz, solungaç, kan dolaşımı gibi kompleks sistemler, ileri fizyolojik yapılar bulunuyordu.

"Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an, Kambriyen Devrin tam başına rastlar ki denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış olan omurgasız takımları erken Kambriyen Devir'de zaten vardırlar ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok farklıdırlar."22

Kambriyen Devri'ne ait canlıları gösteren bir illustrasyon

Hiçbir ortak ataya sahip olmayan bu farklı canlı türlerinin nasıl olup da ortaya çıktığı, evrimcilerin asla cevaplayamadıkları bir sorudur. Evrim teorisinin yaşayan en ünlü savunucusu olan İngiliz zoolog Richard Dawkins, bu konuda şu itirafı yapar: "Kambriyen Devri canlıları, sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan, o halde, orada meydana gelmiş gibilerdir."23
Kambriyen patlaması canlıların Allah tarafından yaratıldığının açık bir delilidir. Çünkü canlıların hiçbir evrimsel ataları olmadan aniden ortaya çıkmalarının tek açıklaması yaratılıştır. Nitekim Darwin, "eğer aynı sınıfa ait çok sayıdaki tür gerçekten yaşama bir anda ve birlikte başlamışsa, bu doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisine öldürücü bir darbe olurdu" diye yazmıştır.24
Darwin'in korktuğu bu öldürücü darbe, fosil kayıtlarının henüz başlangıcında Kambriyen Devir'den gelmektedir.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın

« - | Ak Büyü »

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Türkiye`de Saat: 20:59 .

Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2

Sitemiz CSS Standartlarına uygundur. Sitemiz XHTML Standartlarına uygundur

Oracle DBA | Kadife | Oracle Danışmanlık



1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580