![]() | |
| Ana Sayfa | Kayıt ol | Yardım | Ortak Alan | Ajanda | Bugünkü Mesajlar | XML | RSS | |
| | #11 | ||
| Guest
Mesajlar: n/a
| Bu derin, sinir bozucu sükutu yine Atatürk bozdu, kulaklarda değil, kalpte duyulan bir sesle, sadece: --Vasıta!-- dedi. İnsan kafasında ne kadar olgun fikir yuva yapmış olursa olsun, hadiseler, çok defa insanı çocuklaştırır, çocukça düşündürür. Bu mecliste bir suçluydum. Ata'nın inkılaplarına cephe alan bir suçlu ve suçum en yakın dostlarım tarafından bile kabul ediliyordu. O kadar ki, beni müdafaaya bile kimse cesaret edemiyordu. O halde --vasıta-- neydi? Böyle zamanlarda şeytan da vazifesini bütün kudretiyle yapar. --Vasıta-- bana Abdülhamit devrini hatırlatmıştı. Yoksa ayaklarıma taş bağlayarak beni denizin dibine mi göndereceklerdi? Bu ıstıraplı hal fazla devam etmedi. Bir sivil nezaketle dışarı davet etti. Yerimden güçlükle kalkarak yürüdüm. Kapının önündeki polisler, yine içeri girerken olduğu gibi tazim ile selamlıyorlardı. İskelenin yanına geldik. Beni en büyük ümitlerle buraya getiren motör, iskeleye yanaşmış, duruyordu. Polis doğru oraya gitti ve kenara çekilerek yol gösterdi. Motöre, boş bir çuval gibi dönmüştüm. Derin derin nefes alıyor ve birkaç dakika içinde geçen vukuatı kafamda toplamaya çalışıyordum. Bir aralık aynı polis yaklaştı: --Paşa da gelecek, onun için biraz bekleyeceksiniz-- dedi. Paşa niçin gelecekti, ben ne kadar daha bekleyecektim? Bunlardan bir netice çıkaracak halde değildim. Kımıldamadan uzanmış, yıldızlara dalmıştım. Bu halde ne kadar bekledim, ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir aralık bir ayak sesi duydum. Gayri ihtiyari başım o tarafa döndü. Bakar bakmaz da, kelimelerle izahı mümkün olmayan ani ve müthiş bir sarsıntı geçirdim. Çünkü köşkün iskelesinde bana doğru ilerleyen bizzat Atatürk'tü ve yalnızdı. Bir hayal görmekte olduğum zehabına kapıldım. Korkunç derecede ağırlaşmış olan elimi güçlükle kaldırarak gözlerimi oğuşturdum. Hayır, gördüğüm hayal değildi. Atatürk, kısa, kollu bir gömlek giymişti ve ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Benim için yapacak en küçük bir hareket yoktu. Esasen bir şey düşünemiyordum. Belki hava almaya çıkmıştı, beni görmeden dönebilirdi. Görülmeyi istemiyordum, fakat kendimi gizlemeye de imkan yoktu. Atatürk, istikametini bana tevcih etmişti. Birkaç adım sonra motörün yanında durdu ve elini bana uzattı. Sert, fakat, tatlı, müşfik bir sesle: --Osman Bey-- dedi, --sizi biraz kırdım.-- Cevap veremedim. Elimi sıkmıştı, iltifat ediyordu. Ben yerimden kalkmıyordum. --Böyle yapmaya mecburdum. Yazınız beni cidden memnun etti, çok çalışmışsınız, çok güzel buluşlarınız vardır. Yalnız, bilmelisiniz ki, bu millet için yaptığımız inkılapları, her türlü manii yıkarak yaşatmaya mecburuz. Bu inkılabın esaslarını tatbik etmekle mükellef olan kimseler de bunu böylece bilmelidirler. Binaenaleyh, içerideki vak'a, daha fazla onlara, orada hazır bulunanlara bir ders olsun diye vukua gelmiştir, Senin şahsına istemeyerek yapılan bu hareketi hoş görmeniz lazımdır.-- (Banoğlu, 1954-a:20-23). | ||
|
| Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| |
![]() | ![]() |