Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi


Geri git   Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi > Eğitim Öğretim > Dersler - Ödevler - Tezler - Konular > Tarih

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 26-01-2007, 11:00   #1
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Azınlık Sorunu Üzerine Yazılar

Azınlık Konusunda Yazılar’a Önsöz


Son günlerde azınlıklar konusu Türkiye’deki tartışma gündeminin önemli maddelerinden biri oldu. Ama konu burjuvazi tarafından Avrupa Birliği’ne girme, Devlet bürokrasisi tarafından da Lozan anlaşmalarındaki hukuki veya siyasi tanımları çerçevesinde ve Türkler veya “çoğunluk” tarafından tartışılıyor.
Kürtler ise, ulusal baskıdan kurtulmak için, “kurucu” olarak kabul edilmek için mi , yoksa şimdilik “azınlık” olmayı kabul edip sonra o haklara dayanarak daha elverişli koşullarda mücadele etme olanakların tepmeyen bir mücadelenin mi daha doğru olduğu bağlamında, aslında bir strateji ve taktik sorunu olarak tartışıyorlar.
Sosyalistler her zaman olduğu gibi bu gibi sorunları gündeme almayı ve tartışmayı neredeyse bir sapkınlık olarak görüyorlar. Son derece bayağı olarak anlaşılmış mekanik veya ekonomik maddeci Marksizm anlayışıyla, bu gibi sorunlarda bir şey söylemektense, hiçbir şey söylemeyerek her hangi bir işçi direnişi veya iş koşullarındaki kötülükten veya genel olarak yoksulluktan söz etmeyi sosyalizmin şanından sanıyorlar.
Bunu “ekonomizm” olarak gören daha “enternasyonalist” olanları ise politikadan kaçışlarını ve politikasızlıklarını, dünyanın her hangi bir ülkesinde yapılmış bir toplantının veya eylemin ateşinde ısınarak gizlemeye çalışıyorlar.
Böylece bu tartışmalarda, bırakalım sosyalist bir yaklaşımı bir yana, devrimci demokratik denebilecek bir perspektifin bile izi tozu görülmüyor. Bayağılık ve gerici bakış açıları ve kavramlar, yerleşilmiş ve doğrulukları zerrece eleştiri süzgecinden geçirilmemiş yaklaşımlar bu tartışmalarda en ileri görünen görüşlere bile damgasını vuruyor.
Eleştirel ve devrimci Marksist geleneğe dayanan ve onu içinde taşıyarak aşmaya çalışan bir yaklaşımın yokluğu bu bayağılığın temel nedenlerinden biridir. 1960’lar Türkiye’sini hatırlayanlar bilirler. O zamanlar da sosyalistler, toplumun belki bu günkünden de küçük bir bölümünü oluşturuyorlardı, ama ortaya koydukları yeni sorunlar ve bakış açılarıyla toplumun üzerinde tartışılmaz bir entelektüel ve ideolojik üstünlük kuruyor, tartışmaları o günün ölçüleriyle çok ileri noktalara çekiyorlardı.
Çok sembolik bir örnek alınabilir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda, sosyalistler, en azından bir kısmı, Türk halkından değil, Türkiye Halkı veya Halklarından söz ediyorlardı, bildirilerine bu hitapla başlıyorlardı. O zamanın Türk devletinin Türklükle tanımlanmış niteliğini kimsenin sorgulamadığı ve sorgulamayı aklından bile geçirmediği Türkiye’sinde bu çok ileri bir yaklaşımı ifade ediyordu. Bu gün, Kürt hareketi; Demokrasi ve refah özlemlerinin ifadesi olan Avrupa Birliğine katılma; goloballeşmenin zorladığı değişimler ve ABD’nin Irak’ı işgali gibi gelişmelerin baskısı altında, toplum neredeyse, sosyalistlerin Altmışlarda, söyledikleri için partilerinin kapatıldığı, işkence gördükleri, hapislerde çürüdüklerini, kabullendiği bir noktaya gelmişken, yani Türkiyelilik tartışılırken ve Genel Kurmay Başkanı bile Türklüğü etnik veya dilsel bir kapsamdan çıkarıp neredeyse Türkiye Devletinin yurttaşlarıyla sınırlı bir kavram olarak tanımlamak zorunda kalırken, sosyalistler bu geç ve dolaylı gelmiş zaferlerini bile savunma noktasında olmadıklarından, bu gün varılan nokta, liberallerin, globalizm hayranlarının, ABD veya Avrupa’yı destekleyenlerin çabalarının bir sonucu gibi görülüyor ve onların kontosuna bir artı olarak geçiyor.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:01   #2
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

İşin kötüsü, kendine sosyalistim diyenler altmışlarda savunduklarından da daha geri bir noktaya kaymış bulunuyorlar. O zamanlar Türkiye Halkı veya Halkları, statükoya bir meyden okuma, devrimci demokratik özlemlerin bir ifadesi iken, bu günkü sosyalistlerin sözde anti emperyalizm, anti globalizm, Avrupa’ya karşı olma adına bu tartışmaların karşısında durmaları, en gerici, devletin en derin ve anti demokratik kesimlerinin destekçiliğinden başka bir anlam taşımıyor.Eskiden Türk devletine karşı Türkiye Halklarını savunuyorlardı, şimdi Türkiye’cilere karşı Türk devletinin zımni veya açık savunucusu durumundalar.
Kimileri Türkiyeli sosyalistlerin bu evriminin günahını sosyalizm idealine veya Marksizme yükleyerek bundan ideolojik bir kar da elde etmeye çalışıyorlar. Ama bunu yaparken, Marksizmin o son derece temel önermesini unutmuş ve tersinden doğrulamış oluyorlar: İnsanların varlıklarını bilinçlerinin değil; bilinçlerini varlıklarının belirlediği.
Türkiye’de sosyalistlerin ve toplumun bu ters yönlerdeki evriminin nedeninin Marksizmde veya sosyalizm ideallerinde değil, somut sosyolojik ve ekonomik gelişmelerde aranması gerektiği.
Bunun en büyük kanıtı aynı zamanda genel akıma karşı durmuş ve bunların sosyalizm veya Marksizmle ilgisinin olmadığını söyleyen; sosyalistlere karşı sosyalizm mücadelesi veren; sosyalistlere karşı sosyalizmi savunan sosyalistlerin varlığıdır. Nasıl Papalığın veya Muaviye’nin cinayetlerinin nedeni İsa ya da Muhammet’in öğretileri değil idiyse ve Papalığa ve Muaviye’ye karşı sapkınlar olduysa ve bizzat bu sapkınların varlığı bunun kanıysa öyle.
*
Ne var ki, toplumun bu gün otuz yıl önce sosyalistlerin söylediklerinin haklılığını kabul etmesi, bu kabulün bu günün dünyasının veya Türkiye’sinin sorunlarına bir çözüm olduğu anlamına gelmiyor.
Bu günün sosyalisti de tıpkı otuz kırk yıl öncesinin sosyalisti gibi yine topluma ters bir noktada olmalıdır. Ancak o takdirde sosyalizm tekrar, fiziki gücü olmasa bile, teorik ve entelektüel gücün kazanabilir. Kendisinin katillerini ve cellatlarını vasiyetini yerine getirmeye zorlayabilir. Hiç unutmamak gerekiyor, eğer insanlık tarihinde bir ilerlemeden, bir ileriye gidişten söz etmek mümkünse veya böyle sayılabilecek kimi değişmeler olmuşsa, bu her zaman, yenilenlerin bir katkısıdır.
Bu günkü demokrasi denen şey aslında, işçi ve sosyalist hareketin bir seri yenilgi ile bitmiş mücadelelerinde, galiplerin yendiklerinin vasiyetlerini gerçekleştirmek zorunda olmalarının sonucudur.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:03   #3
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Altmışların ve yetmişlerin, aslında kendini her ne kadar öyle tanımlasa da sosyalist değil devrimci demokratik karakterli olan, sosyalist hareketi olmasaydı; seksenlerin ve doksanların Kürt hareketi olmasaydı, bu gün kimse ne Türklüğü sorgular ne de azınlıkları tartışırdı. İki hareket de çok ağır yenilgiler aldı. Ama galipler en güçlü oldukları noktada yendiklerinin vasiyetini yerine getirmekten başka bir şey yapamaz durumdalar.
Ama onlar şimdi bizim vasiyetimizi yerine getirirlerken, bizim onların karşısına geçerek, bunu hatırlatma ile yetinmemiz, sonumuz olur. Biz şimdi başka yenilgilerin peşinde olmalıyız. Ancak o zaman ezilenlerin kurtuluş mücadelesine bir parçacık da olsa bir katkıda bulunabiliriz.
Sosyalist olmak bilinçli olarak “yenilgi enayiliği”ni seçmek demektir.
En azından şimdiye kadar yaşanan tarih bunu kabul ederek yola çıkmak gerektiğini göstermektedir.
O halde, göreve devam, önümüzdeki yenilgilerin konularını belirlemeye başlayalım.
*
Bu gün toplum otuz kırk yıl önce sosyalistlerin dediklerine geldi ama arada geçen zamanda gerek toplumsal mücadeleler gerek bu mücadelelerden çıkan teorik sonuçlar çok uzun bir yol kat ettiler ve çok başka noktalara vardılar. Dün sosyalistlerin dedikleri ve bu gün toplumun vardığı yer, aslında bu günün dünyasının sorunları karşısında gerici ve tutucu bir konuma karşılık düşer. Ama sadece dünyanın sorunları bakımından değil, teorik ve metodolojik olarak da çok geri bir yaklaşıma karşılık düşer.
Azınlıklar konusu da böyledir. Azınlıklar konusunun Türkiye’de tartışıldığı biçim ve bu biçim içinde, en sol ve en ilerici gibi görünen tavırlar ve kavramsal araçlar bile, bu günün dünyasının koşullarında aslında gerici bir çözüm önerisinden başka bir şey değildirler.
Azınlıklar konusunda son yirmi yılda bir çok yazı yazdık. Bu yazılarda bu mücadelenin deneylerinden yola çıkılarak, önümüzdeki yeni yenilgilerin yaşanacağı alanlar tanımlanmaktadır. Elbette bu tanımlama, el yordamıyla, daha önce hiç el atılmamış alanlarda, bakir ve keşfedilmemiş bir alanda yapıldığından, yeni olan çoğu kez eski biçimler içindedir. Yeni yürümeyi öğrenen bir çocuk gibi paytaktır. Sık sık düşer. Ama yine de her seferinde yeni bir alana girmeyi, yeni bir kıtayı keşfetmeyi başarır, çoğu kez, Kristof Kolomb gibi bunun yeni bir kıta olduğunun farkına varmasa bile. Aşağıdaki yazılar aynı zamanda bu evrimin izlediği yolu gösterir.
*
Seksenlerin ortasında o güne kadar Türk, Erkek, Beyaz olmuş ve böyle olduğunun bilincinde olmayan, düşüncesinde böyle kategoriler bile bulunmayan bir sosyalist olarak Avrupa’da sürgün yaşamına başladığımızda, bu gün artık örneğin kültür, azınlık, farklılık gibi, sıradanlaşmış kavramlar, ne Avrupa’daki sosyalist harekette ne de içinden geldiğimiz Türkiye sosyalist hareketinin geleneğinde ve terminolojisinde bulunmazdı. Devletin, paranın ne olduğunu bilmeyen kabilelerin dilinde bunların karşılığı olan kavramların bulunmaması gibi.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:04   #4
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Biz bu gün bile Türkiyeli sosyalistlerin hala kenarına bile varamadıkları klasik Marksist geleneğe uygun olarak, emeğin kurtuluşunun ne yerel ne de ulusal bir sorun olamayacağı önermesinin, mantıki ve geleneksel sonucuna uygun olarak, Avrupa’ya gelince, görevimizi Avrupa’daki işçi hareketine azami katkıyı nasıl yapabileceğimiz olarak belirlemiştik. Bu çerçevede, Almanya’daki işçilerin önemli bir bölümünü oluşturan Türkiye kökenli işçiler, dillerini ve yapılarını en iyi bildiğimiz için esas ilgi ve çalışma alanımız olarak beliriyordu.
Ama daha bu görev tanımlamasında bile, bütün Türkiye sosyalistlerinden farklıydık. Onlar için Türkiye’li veya Kürdistan’lı işçileri, Türkiye veya Kürdistan’daki mücadeleye tabi olarak ve oradaki mücadeleye maddi manevi destek bağlamında ele alınırken; biz aynı kesimi Avrupa işçi hareketinin bir parçası olarak ele alıyorduk. Bizim sorunumuz, bu Avrupa işçi hareketinin nasıl birleştirileceği idi, onlar ise, fiilen Avrupa’lı işçileri uluslara göre bölerek örgütlemiş oluyorlardı. Dolayısıyla bütün Türk ve Kürt soluna karşı bir konumda bulunuyor, onların milliyetçiliğine karşı, klasik devrimci ve enternasyonalist bir konumu savunuyorduk.
Tabii bu klasik Marksist konuma uygun olarak da, tıpkı bir şehirden başka bir şehre giden bir parti üyesinin gittiği şehrin oranında çalışması gibi, Avrupa’da bulunduğumuz ülkelerdeki seksiyonlarda çalışmaya başladık. Önce Dördüncü Enternasyonal’in Fransa seksiyonunda (LCR’de Devrimci Komünist Liga), sonra Almanya’ya geçince Alman Seksiyonunda, (GİM’de Enternasyonalist Marksist Grup) yer aldık.
Ancak Almanya’da daha ilk adımda, bu klasik yaklaşımın gerekli ama yeterli olmadığını görmeye ve gözlemlemeye başladık ve birden bire, İşçi örgütlerinde ve partilerinde azınlıklar konusuyla azınlıktan bir insan olarak (Almanya’da Türkiyeli işçiler, Türkiyeliler de Örgüt içinde bir azınlıktı) karşı karşıya kaldık.
Bu karşı karşıya kalışın bulunduğu ortamı ve tartışmaların bağlamını aktarabilmek için, biraz geriye gitmek gerekiyor.
1950’li yıllarda, klasik Birinci ve Üçüncü Enternasyonal’in geleneğini ve programını savunan Dördüncü Enternasyonal henüz 1968 yükselişinin rüzgarlarıyla yelkenlerini doldurmamış, küçük gruplardan oluşan bir örgüttü ve Avrupa’daki militanlarını özellikle Cezayir halkının kurtuluş savaşını desteklemeye yöneltmişti. Gizli silah fabrikaları kurmak gibi işler yapıyorlardı Avrupalı kalifiye işçi ve sosyalistler.
Ama böylece bir çok Avrupalı İşçi ve Sosyalist ilk kez üçüncü dünyalılarla, Avrupa İşçi sınıfı merkezli bakış açısıyla, kendisi kurtarılacak olarak görülenlerle, nesne olanlarla, onların özne oldukları mücadelede, onlara yardım etme durumunda bulunuyorlardı.
Babalar ve analar çocuklarından çocuklarının kendilerinden öğrendiğinden daha fazlasını öğrenirler. Bu faaliyetlere katılanlar da kendi Avrupa Merkezciliklerinin farkına daha çok vardılar. Bunlar Avrupalı örgütlerin içinde, Avrupalı örgütlerin Avrupa merkezci düşünüşlerinin en önemli eleştirmenleri olarak varlıklarını sürdürdüler.
Onlar bir yanda bu örgütler içinde var olmaya devam ederken, Türkiye’de iki hareketin içinde şöyle bir gelişme oldu yetmişlerin sonunda.
Vatan Partisi içinde biz Üçüncü Enternasyonalin lağvı, Sovyetlerin sınıf karakteri, Faşizme karşı mücadelenin sorunlarından hareketle, Stalinizmle kopuşup klasik Marksist geleneği sürdüren Troçkist geleneğe katılmıştık.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:04   #5
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Benzeri bir gelişim Rızgari saflarında da görülüyor ve onlar da yavaş yavaş bu sorunları, Stalinizmi vs. gündeme getiriyorlardı. Ama bu teorik olarak son derece korkak bir biçimde yapılıyor ve esas itici gücünü stalinizmin Kürt sorunu karşısındaki tutarsızlığının eleştirisinden aldığından, ulusçu bir hareket noktası bu arayışlara sürekli damgasını vuruyor ve bu da onların mantık sonuçlarına ulaşmasını engelliyor, genel olarak merkezci tabir edilen bir konumda bulunuyorlardı. Ama yine de, bu tabuların yıkılışı, bizim yazılarımız ve evrimimizin de dolaylı etkisiyle bu harekete yakın duran bazı kişilerin Rızgari hareketinden kopması ve Troçkizme yönelmesi sonucunu doğurmuştu.
İşte bu gelişmelerle bağlı olarak, bu hareketlerin Almanya’daki taraftarları arasında da bu yönde bir evrim yaşanmıştı. Türkiye’deki bu evrimin sonucu olarak ve ondan etkilenmeyle, çoğu bulunduğu fabrikada işyeri konseyi üyesi veya sendika aktivisti de olan, yıllardır bir şekilde politik mücadele yürüten işçi ve aydınlardan bir grup, Troçkist olduk deyip Dördüncü Enternasyonal’in kapısını çalmışlardı.
Avrupa sanayiinin kalbi Ruhr bölgesinde, Duisburg’ta, veya Stuttgart’da Mersedes fabrikalarında grev yöneten Türkiyeli, sosyalist maden ve çelik işçisi, en az beş on yıllık politik ve örgütsel tecrübesi olan işçiler bu küçük örgütün kapısını çalınca örgüt tam anlamıyla bir şok yaşar. Örgütün bütünüyle ufku dışında kalmış bu kesim bulutsuz gökte çakan bir şimşek gibi örgütün içine girmiştir.
Ernest Mandel Kürt işçilerin örgütlenmesi Kürdistan’da sosyalist bir seksiyonun örgütlenmesine katkı olabilir diyerek, kendi cebinden aldığı IBM elektrikli daktiloyu bu gruba hediye eder. Çı Bıkın isimli bir dergi çıkmaya başlar. Bu arada 12 Eylül darbesi olmuş, göçmenler daha da hareketlenmiştir. Türkiye’den kaçanların da etkisiyle Avrupa’da politikleşme ve aktifleşme yükselmeye devam etmektedir. Yol dergisi etrafında toplanan bu kişiler, 12 Eylül’e karşı mitinglerin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Hasılı küçük Alman seksiyonu, gelen Türkiyeli Kürt ve Türk işçiler aracılığıyla başına devlet kuşu konmuş gibidir.
Ne var ki, ilk cicim ayları bitince, 12 Eylül yenilgisi ve dünyadaki yeni muhafazakar rüzgarların da etkisi altında (Teatcher, Reagan, Özal, Kohl) hem bir gerileme ve özele çekilmeler hem de tam da azınlık olmaktan doğan sorunlar kendini göstermeye başlar. Kürt ve Türk üyeler bir türlü örgütsel yaşama katılamamakta, hep kendilerini dışlanmış hissetmektedirler. Bu nedir, nereden gelmektedir? Bu iki sorun birleşince, Türk ve Kürt üyelerin çoğu bir süre sonra örgütü terk eder. Birkaç kişi kalır sadece.
Bunun üzerinde örgütte bu başarısızlığın nedenleri üzerine bir tartışma başlar. Ama tartışma aslında yine tam anlamıyla örgüt içinde olmaktan ziyade, yabancılar ve yabancılarla ilgilenenler arasında yürütülmektedir.
İşte bu tartışmalarda, Cezayir Kurtuluş savaşana dayanışmada çalışmış, oralarda yaşamış bir Alman üye, örgüt içinde Türk ve Kürtlerin ayrı bir otonom örgütlenme içinde olmasını savunmakta; Lenin’in Bundçularla tartışmasının yanlış bilindiğini, aslında Lenin’in fiilen özeleştiri yaptığını, Yahudi işçilerin RSDİP içinde otonom yapılarının olduğunu söylemektedir. Ve bunu söyleyen örgüt içinde yabancıları en iyi anlayan, onlara en yakın, örgütün Avrupa merkezciliğine ve ırkçılığına karşı onları savunan; örgütün ırkçı olduğunu söyleyen bu kişidir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:04   #6
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

İşte ilk kez bu kişinin söyledikleri ve bu tartışma içinde, “azınlık sorunu” ile, sosyalist örgütlerde azınlıkların sorunu bağlamında yukarıda kısaca değinilen koşullar ve atmosfer içinde karşılaştık.
Tabii ilk tepkimiz, yabancı olarak bu Alman üyenin dediklerine yani örgüt içinde yabancıların otonom örgütlenmesi olmasına karşı çıkmak oldu. Bu daha önce hiç duymadığımız bir şeydi. “Kitapta yeri yok”tu. Böylece biz yabancılar otonomiyi reddederken, bir Alman, ama Cezayir kurtuluş savaşı aracılığıyla bir önemli deney yaşamış bir Alman, bize rağmen bizlerin otonom bir yapı oluşturmamızı öneriyor ve savunuyordu.
Ancak bu sırada Kadın hareketinin de bir yükselişi yaşanıyordu ve kadın hareketi sol örgütleri ve işçi örgütlerini sarsmaya başlamıştı. Ayrıca Kadın, Barış ve Ekoloji hareketlerinin partileşmesi olarak görülebilecek Yeşiller de seçimlerden büyük bir başarıyla çıkmış ve bütün paradigmalar ve politik manzara değişmiş, sol örgütler bu gelişmelerin baskısı altına girmişlerdi. Bunun etkisiyle de, örgütler içinde kadın üyeler fiilen otonom yapılar oluşturmuşlar veya oluşturuyorlardı.
Aslında yabancıların durumu da tıpkı kadınlara benziyordu: Paralellikler en kör göze bile batıyor. Avrupa’daki kadın hareketi her ne kadar beyaz bir karakter taşısa; yabancılar da kadınlar karşısında seksist ve erkek egemen bir damardan geliyorduysa da; örgüt içindeki ırkçılığa ve seksizme karşı ister istemez benzer sorunlardan gelen bir yakınlaşma da oluyordu.
Bunun üzerine, klasik literütürde yeri olmayan çevre, kadın, siyah (yabancılar, azınlıklar) hareketleri ve konuları üzerine teorik bir yoğunlaşmaya girdik. Bu yoğunlaşmanın ilk sonuçları örgüt içinde fiilen otonom olarak çıkardığımız Ne Yapmalı adlı, üç sayı çıkabilmiş dergide görülebilir. (Bu dönemin kısa bir özeti, Hamburg Dersleri adlı yazıda bulunmaktadır.)
Bu arada, Hamburg’ta bir Türk dazlaklar tarafından öldürüldü ve Türk göçmenlerin hızlı bir radikalleşme ve politikleşmesi başladı: Türk gençleri kendiliğinden öz savunma ihtiyacına uygun olarak çeteler kurmaya başladılar. Türkiyelilerin içinde neler için nasıl mücadele etmeliyiz, ne yapmalıyız gibi sorunlar tartışılmaya başlandı. Burada önemli olan şudur. Artık Almanlar Türkiyelileri değil, Türkiyeliler kendilerinin ne yapacağını tartışıyorlardı. Yani Azınlıklar sorunu değil; Azınlıklar Alman sorunun tartışıyorlardı. Bu günkü Türkiye’deki tartışmaların diline çevirirsek; Türkler azınlık sorununu değil; Azınlıklar şu Türk sorununu nasıl halledeceklerini tartışıyorlardı.
Bu gelişmelerin ve tartışmaların en başından itibaren içinde yer aldık. Artık, bir Alman sosyalist örgütünde, sosyalist biri olarak azınlıklar sorununu değil; fiilen var olan bir azınlık hareketi içinde, azınlıktan bir sosyalist olarak azınlık hareketinin veya azınlık hareketi içindeki işçi ve sosyalistlerin ne yapması gerektiğini tartışıyorduk.
İşte ilişikteki ilk üç metin bu tartışmalar içinde bizim savunduklarımızın birer belgesidir.
*
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:04   #7
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Daha sonra, buradan çıkardığımız dersleri, Kürt hareketinin veya Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin stratejisi bağlamında tekrar çeşitli yazılarda ele aldık. Son üç metin de bunun örneğidir.
Ama bütün bu yazlarda çok temel bir yanlışımız bulunmaktadır ve bu bizim ancak son dönemde çözüp aşabildiğimiz bir sorundur. Zaten bu sorunun çözümü, Marksist Din, Ulus, Üstyapılar, Demokratik cumhuriyet, Proletarya Diktatörlüğü gibi sorunları bir çırpıda yepyeni bir ışık altında çözmektedir.
Temel yanlışımız, bu yazılarda ulusu, ulusçular gibi tanımlamamızdır. Yani bir dil, etni ya da tarihle. Böylece sanki ortada iki farklı sorun varmış gibi görülmektedir. Bir yanda azınlık sorunu, bir yanda da ulusal sorun. Ulusal sorununun çözümü için Ulusların Kaderini Tayin Hakkı; Azınlık sorunu için, dil, kültür, ulus ve etnilerin eşitliği.
Peki, eğer politik olan dil, etni, soy, kavime vs. göre tanımlanmamışsa, azınlık mı olur?
Ayın şey demokratik cumhuriyet bağlamında da görülür. Bir yandan, Ulusların kaderini Tayın hakkının aslında ulusal sorunla ilgili değil; nasıl bir devlet biçimiyle ilgili olduğunu söyleriz; yani bir tek köyün bile ayrılma hakkı olması gerektiğinden; ayrılmak için bir ulus olmanın şart olmadığından söz ederiz; diğer yanda ulusların kaderini tayin hakkından söz ederiz. Ulusların kaderini tayin hakkının aslında dile, dine dayanan ulusal devletler kurmak hakkı olduğunu göremeyiz.
Peki bu küçük adımı niçin bir türlü atamayız? Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibilerin üzerimizdeki otoritesi öyle büyüktür ki, Onların hepsinin bu sloganı savunmuş olması, o sloganı eleştiri ateşinden geçirmemizi engellemektedir. Bunun yanı sıra Türkiye’deki Kürt mücadelesine verdiğimiz destek de bu ilkeye dayandığından, bu ilkenin nesnel ilerici yönü nedeniyle, ideolojik olarak gerici olduğunu göremeyiz.
Bu nedenle, aslında 1990’ların en geç ortalarında atmamız gereken adımı ancak on sene sonra atabiliriz. Bu nedenle aşağıdaki yazılar bu çelişkileriyle birlikte ve bu çelişkinin çözümünde bir aşama, belli bir tıkanıklığın manevi bir otorite yüzünden aşılamamasının; zihnin bilinmeyen yerlere adım atarken nasıl korkak ve ürkek hareket ettiğinin bir örneği olarak da okunabilir.
Ulusal Sorun ve Azınlıklar sorunu (Türkiye’deki tartışmalarda Ulusal sorun ve Milliyetler sorunu diye ayrılan şey) iki ayrı sorun değildir. Ya da daha doğrusu şöyle diyelim. Dile, dine, etniye dayanan ulusçuluk açısından, bir ulusal sorun bir de azınlıklar ya da milliyetler sorunu vardır. Milliyetler, azınlıklar yüzdeki sivilceler gibi katlanılması gereken sorunlardır. Ya da sivilceleri sağlık işareti gören bir anlayışla sivilceler zamanın modasına göre, sivilceler bir sağlık ve güzellik işareti olarak da alınabilir. Bu günün azınlıkları renklilik ve çeşitlilik olarak tanımlayan anlayış, asılında bütün o ilerici görünüşünün ardında; gerici ulusçuluğun bütün varsayımlarını paylaşır. Azınlığı yok etmez, sadece onun karşısındaki tavrını değiştirir. Sorun olarak değil zenginlik olarak görmeye başlar. Yani azınlıklar zenginlik olmasa derhal tavrını değiştirecektir.
Halbuki, ulusu, dil, din, etni, tarih vs, ile tanımlamayı reddeden; tüm dillerin, kültürlerin, etnilerin eşitliğine dayanan; bunların politik olanın tanımından dışlandığı bir devrimci demokratik ulusçulukta, çoğunluk olmadığı için (Dile dine etniye dayanan bir millet olmadığı için), azınlıklar da (milliyetler de) olmaz.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:05   #8
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Ama tam da bunların olmadığı yerde, kelimenin gerçek anlamıyla “azınlıklar sorunu”, gerçekten aritmetik ya da sayısal anlamıyla azınlık olmaktan doğun sorunlar gündeme gelebilir.
*

Bu günkü tartışmalara gelince. Buraya kadar söylenenler bir de bu bağlamda somutlayalım.
Türkiye’de Azınlıklar konusundaki son tartışmalar hep çoğunluk tarafından yapılmakta ve yanlış varsayımlara dayanarak yapılmaktadır.
Birinci yanlış şudur:
Azınlık sorununu azınlıkları yok ederek değil, azınlıkların varlığına dayanarak çözmek tartışılmaktadır.
Sorunun tartışılmasına en kritik yanlış: matematik olarak azınlık ile hukuki ve politik olarak azınlık kavramının karıştırılmasıdır.
Azınlık sorunu öncelikle, politik ve hukuki bir sorun olarak ele alınabilir.
Politik ve hukuki bir çözüm için, bırakalım sosyalizmi bir yana, “Azınlık sorunu”nun, devrimci demokratik bir çözümü, Azınlıkları yok ederek mümkün olur. Azınlıkları yok etmenin biricik yolu ise, çoğunluğu yok etmektir. Ve bu da bir tek taleple ifade edilebilir: Tüm dillerin, etnilerin, kültürlerin, “ulusların”, kavimlerin eşitliği; devletin dini, etnisi, kültürü, kavmi, “ulusu” olmaması. Tıpkı gerçek bir laiklikte din karşısında nasıl bir konumda olursa, diller, etniler, kültürler, kavimler ve “uluslar” karşısında da aynı konumda bulunması.
Zina tartışmalarındaki geri ve gerici konumlar azınlık tartışmalarına da damgasını vurmuştur.
Aslında sorun son derece kolay ve basit olarak çözülür. Nasıl hukuken evliliğin olmadığı yerde, hukuken zina da olmazsa, politik ya da hukuki olarak tanımlanmış bir kritere göre çoğunluğun olmadığı yerde, azınlık da olmaz.
Konu azınlıklar tartışmasında dinsel, ulusal, dilsel, kültürel azınlıklar olduğuna göre, bu azınlıkları yok etmenin yolu: bu kriterlere dayanan çoğunluğu yok etmekten geçer.
Yani Ulusun ya da devletin tanımından Türklüğü kaldırdığınız zaman Ermeniliği, Süryaniliği, Rumluğu, Zazalığı vs.yi de yok etmiş olursunuz.
Elbette politik ve hukuki anlamı olmayan bir kavram olarak Türkler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler var olmaya devam ederler. Ama devlet ya da politik olan, her hangi bir dil, din, etni, kültür ile tanımlanmadığı için; ortada politik ya da hukuki olarak bir çoğunluk bulunmaz.
İşte gerçek anlamıyla azınlık sorunu, tam da burada, politik olarak tanımlanmış çoğunlukların olmadığı noktada ortaya çıkar.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:05   #9
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Yani ulusun ya da devletin dini, dili, etnisi, tarihi, soyu olmadığı durumda da, politik ya da hukuki anlamı olmamakla birlikte, aritmetiksel olarak azınlıklar var almaya devam ederler.
Aritmetik olarak azınlıkta olmanın kendisi bizzat o azınlıktakilerin, politika ve hukuk dışında ekonomi ve kültür alanlarında baskı altında kalmasına yol açar. Çoğunluk olmanın kendisi zaten bir güç olmayı ifade eder.
Gerçek bir demokraside, yani özel türden bir demokraside, devletin görevi: var olan politik ve hukuki eşitliğe rağmen, politika dışında, sosyal hayatta, her an yeniden ortaya çıkacak eşitsizlikleri dengelemek olmalıdır.
Bunun ne olduğunu hiç de politik olmadığı hemen görülecek, bu gün de politik anlamı olmayan başka bir azınlık örneğiyle açıklamaya çalışalım.
Örneğin, özürlüler, tekerlekli sandalye aracılığıyla hareket edenler. Hukuken ve politik olarak ayaklarıyla yürüyenlerle eşit olmalarına rağmen, bütün yollar, kaldırımlar, tuvaletler vs. hep ayaklarıyla yürüyen çoğunluk gözetilerek yapılır. Tekerlekli sandalye ile hareket edenlerle yürüyenler hukuken ve politik olarak eşit olmasına rağmen, tekerlekli sandalye ile hareket edenler, sürekli bir baskı altında ve daha zor hayat koşullarında yaşarlar.
Burada toplum şu soruyla karşı karşıyadır: özürlülerin bu fiili eşitsizliğini dengeleyecek tedbirler alacak mıdır, yoksa onları bir yük, bir hastalık gibi görüp kendi kaderleriyle baş başa mı bırakacaktır?
Burada, toplum açısından çok büyük bir masrafa yol açsa da, fiili olarak ortaya çıkan eşitsizliği gidermek için özürlülere uyan yollar, tuvaletler vs. yapılması ve onların nüfus içindeki oranları ve katkılarından çok daha büyük bir meblağın bu fiili eşitsizliğin giderilmesi için kullanılması ve kotalama gibi (örneğin özürlülere işlerde öncelik verilmesi veya kota uygulanması) gibi tedbirler, bir ölçüde olsun bu eşitsizliği gidermeye yararlar. Gerçek anlamda azınlıklar sorunu ve çözümü budur.
Aynı durum kolaylıkla, dilsel, dinsel vs. azınlıklara da aktarılabilir. Devletin dilinin, dininin olmadığı; bunların hiçbir politik anlamının bulunmadığı bir toplumda da sadece sayıca azınlık dininden veya dilinden olmak bile bir sürü eşitsizliklerin ve azınlıklar üzerinde fiili kültürel baskıların oluşmasına yol açar.
Örneğin büyük bir çoğunluğu Sünni olan bir ülkede, Alevi veya Hıristiyan olmak, günlük hayatta bir çok kültürel baskı ve dezavantajlı duruma yol açar. Tıpkı özürlüler örneğinde olduğu gibi, devletin görevi, bu fiili dezavantajı dengeleyecek tedbirler almak olmalıdır.
Örneğin, Türkçe büyük çoğunluğun ana dili olduğundan, devletin resmi dili, her hangi bir eşitsizliğe yol açmamak için örneğin İngilizce olsa bile (Bir çok Afrika ülkesinde, bu kaygıyla olmasa da fiilen böyle bir durum vardır.) çoğunluğun günlük hayatta Türkçe konuşması, diğer diller karşısında bu dil ana dili olanların avantajlı bir durumda olmasına ve diğer dillerin zamanla yok oluşuna yol açar. Ana dili Türkçe olmayanların bin bir biçimde kültürel baskı altında olmasına yol açar. Azınlıklar sorunu, bu fiili eşitsizlikleri dengeleyecek bir program sorunudur.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 26-01-2007, 11:06   #10
imparator
Guest
 
imparator - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Hemen görüleceği gibi, Türkiye’de tartışılan azınlık sorunu değil, ulusun nasıl tanımlanacağı sorunudur.
Ne Türkiye’lilik üst kimliği, ne Kürt Türk kurucu üyeliği, bu konuda tutarlı bir çözüm oluşturmaz. Aynı şekilde, bu gün Türkiye’de resmen azınlık olarak tanımlanmış azınlıkların dinsel olarak tanımlanmış olması, devletin laik olmadığının da zımni bir itirafıdır. Bu günkü azınlık tanımı, laik bir devletle de uyuşmaz.
O halde, azınlıklar sorunuyla karşı karşıya kalabilmek için, politik ve hukuki olarak, tüm azınlıkların dolayısıyla çoğunluğun yok edilmesi gerekir. Ancak bundan sonra gerçek anlamıyla azınlıklar sorunu tartışılabilir hali gelir.
(Gerçek anlamda azınlıklar sorununun tümüyle yok olması ise, demokrasinin ötesindeki özgürlükler aleminde; “herkese emeğine göre” ilkesinin geçerli olmadığı; dolayısıyla her hangi bir yaptırıma artık ihtiyaç duyulmayacak bir toplumda; “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli olduğu zenginliklerin gürül gürül aktığı bir toplumda gerçekleşebilir.)
Bütün bunlar olsa, yani devletin nasıl dini olmaması gerekiyorsa, dili, etnisi, soyu, sopu, kavmi “ulusu” olmasa bile, kimi aklı evvellerin çok sevdiği ifadeyle bu “ulus devletin sonu” değil; etniye, dile, soya dayanan ulusçuluğun ve böyle tanımlanmış bir ulus devletin sonu olur. Ulus ve ulusçuluk, dine, dile, etniye dayanmayan; insan haklarına dayanan bir ulusçuluk ve ulusal devlet olarak var olmaya devam eder.
Yani bu şimdi artık kimsenin hayal bile edemediği çözüm de aslında, ulusçuluğun ve ulusal devletin sonu değildir ve bu günün dünyasının sorunları karşısında gerçekte bir çözüm değil; sorunun ta kendisidir.
Türkiye’deki tartışmalarda, sözde en radikal konumda olanlar arasında bile hiç konu edilmeyen ve tartışılmayan da budur.
Ulus devletin sonu, politik olanın (yani devletin), nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olana göre tanımlanmasının reddi; yani fiilen ulusal devletlerin yıkılması; bu da fiilen dünya çapında bir “Proletarya Diktatörlüğü” demektir. Diğer bir ifadeyle Proletarya Diktatörlüğü, somutta politik olanı ulusal olarak tanımlama üzerinde bir diktatörlük, ulusal olanı politika dışında tutmadır. Yani bu günkü ulusçuluğun klasik dinlere yaptığını ulusçuluğa yapmaktır.
*
Türkiye’deki tartışmaların ikinci özelliği, onların çoğunluk tarafından yapılan bir azınlıklar tartışması olmasıdır. Yani çoğunluk azınlığın nasıl tanımlanacağını ve azınlıkların ne olacağını tartışmaktadır. Azınlıklar tartışmanın öznesi değil nesnesidirler.
Halbuki, Avrupa’daki Türkler, seksenli yıllarda, bir azınlık olarak, hangi hedefler için mücadele edecekleri yönünde tartışmışlardı. Biz de bu tartışmaların içinde yer almıştık. İlişikteki metinler, azınlıkların bir özne olarak sorunu nasıl tartıştıkları ve tartışabilecekleri konusunda önemli dersler içermektedir.
Birinci ders, azınlıkların içinde de, azınlıkların hangi hedefler için nasıl mücadele edileceğine dair bir sınıf mücadelesi olduğudur.
İkincisi, azınlıklar içindeki sosyalistler, azınlıkların sadece kendi sorunlarıyla uğraşmasının en önemli eleştirmeni olmak zorundadır.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Türkiye`de Saat: 23:08 .

Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2

Sitemiz CSS Standartlarına uygundur. Sitemiz XHTML Standartlarına uygundur

Oracle DBA | Kadife | Oracle Danışmanlık



1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580