Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   Tarih (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=79)
-   -   Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=22228)

imparator 10-02-2007 14:24

Açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, yalnız --devrimci bir önder--
değil, aynı zamanda --devrimin önderi--dir.
Hukuksal Başkanlık, Gerçek Liderlik
Devrimci eylemin uygulamadaki gerçek lideri Mustafa Kemal Paşa, bu rolünü,
hukuksal olarak da desteklemek için hiçbir fırsatı kaçırmak niyetinde değildi.
Örneğin, Sivas Kongresi'nin açılışında, kendisinin başkan seçilmesini önlemek
isteyenlerin öne sürdüğü, Ali Fuat Cebesoy'un babası İsmail Paşa'nın ortaya
attığı harf sırasına göre başkanlık yapılması önerisine hemen ve sert bir
biçimde, şu sözlerle karşı çıkmış ve oylamayı kazanmıştı:
--Paşa Hazretleri şahsiyattan, müsavattan bahsediyorlar. Fakat ne yazık ki,
daha dün İstanbul'dan gelen en yakın arkadaşlarım vaziyete gayrı vakıf ve
şahıslarına karşı pek ziyade hürmetkar olduğum bir ihtiyarı tavsit ederek
(aracı kılarak) bilfiil şahsiyat yapıyorlar.-- (Kansu, 1966:217) .
Mustafa Kemal Atatürk, bir yandan tam bir komitacı gibi fiilen duruma
egemen oluyor, öte yandan tam bir meşruiyetçi gibi, bütün yasal
mekanizmalardan sonuna dek yararlanıyordu. Örneğin, Osmanlı Meclis-i
Mebusanı'nın son toplantısında Meclis Reisi seçilmek bile istemişti. Kendisi
Anadolu'da bulunduğu halde, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na başkan seçilmek
istemesinin gerekçelerini şöyle sıralıyordu:

imparator 10-02-2007 14:25

--Kuvayi Milliye'nin, millet tarafından kabul edildiğini teyid etmek, Meclis
fesholunduğu halde riyasete ait vezaifi emniyetle ifa eylemek, hayatımızla
gayrikabili telif bir sulh teklifi karşısında kıyamı milli yapılırsa riyaset
vaziyetiyle milletin maddi ve manevi kuvvetlerini müdafaaya tevcih etmek
mülahazalarıdır.-- (Atatürk,tarihsiz: 374-375) .
Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, ulusal liderliği yürütürken, dış dünya
ve Osmanlı yenilgisi hiçbir zaman aklından çıkmıyordu. Zaten Atatürk,
toplumsal bir ihtilal ile ulusal bir bağımsızlık savaşını birlikte yürüten
ilk liderdi dünyada.
Manda Konusunun Tartışılmasındaki Taktikler
Sivas Kongresi'nin hukuk açısından en önemli yönü, nasıl, ulusal çapta bir
temsil mekanizmasının kabul edilmesi idiyse, siyasal bakımdan da en çarpıcı
kararı, manda olayının oldukça kesin bir çözüme bağlanmış bulunmasıdır (Manda
olayının temelini oluşturan Wilson'un ünlü ilkeleri için, Berkes bunların
komünizmi önlemek amacına yönelik biçimde Osmanlı'nın egemenliğine son
verdikleri gibi çok ilginç (ve bence haksız olmayan) bir görüş öne sürüyor
(Berkes, 1979).

imparator 10-02-2007 14:25

Manda konusunun Erzurum Kongresi'nden beri süren bir tartışma olduğu ve
Sivas Kongresi sırasında da Mustafa Kemal'in pek çok yakın arkadaşı dahil,
güçlü bir yandaş kadrosunca desteklendiği düşünülürse, bağımsızlığa uygun ve
çözüm sağlayıcı bir sonucun alınmasının zorluğu ortaya çıkar.
Manda konusunun tartışıldığı oturuma da Mustafa Kemal Paşa başkanlık
etmektedir. Henüz tartışmalara geçmeden, önemli bir sorun hakkında
açıklamalarda bulunacağını belirtir ve şöyle der:
--Malumu alileri, bir Mister Bravn'dan bahsedilmektedir. Mister Bravn'ın
manda meselesi hakkında temaslar yapmak ve kat'i netice almak üzere Sivas'a
kadar geldiği kat'iyet ve ciddiyetle söylenmiş olduğu yüksek heyetinize
sunulan muhtırada da Mister Bravn'dan ve 50 bin kişilik bir amele ordusu
getireceğinden, bu husustaki resmi ifadelerinden bahsolunmaktadır.
Vaki olan müracaat ve talebi üzerine Mister Bravn'ı kabul ettim ve
kendisiyle uzun uzun konuştum. Amerikalı bir gazeteci olan Mister Bravn,
bana: --Hiçbir resmi sıfat ve memuriyetim yoktur. Tamamiyle hususi ve şahsi
mahiyette olarak sizinle görüşüyorum,-- dedi.

imparator 10-02-2007 14:25

Kendisiyle manda mevzuu üzerinde de görüştüm. Mister Bravn, Amerika'nın
mandaterlik gibi bir vaziyet ve vasfı asla kabul etmeyeceğini, buna kendisinin
de taraftar olmadığını, hürriyet ve demokrasi memleketi olan Amerika'nın bir
milleti nasıl esir halinde tutabileceğinin düşünülebildiğini bana esefleriyle
nakletti. Hatta şöyle söyledi: --Manda kelimesine Amerikalılar ve Amerika gibi
ben dahi tamamiyle yabancıyım. Manda'nın tam bir tarifini dahi yapmaya
muktedir olmadığımdan emin olabilirsiniz.--
Arkadaşlarım, vaziyet böyle olduğuna ve muhtırada da Mister Bravn ve
mandadan bahsedildiğine göre, hadiseyi etüt etmekliğiniz için celseye on
dakikalık bir ara veriyorum.-- (Kansu, 1966:240).
Görülüyor ki, Mustafa Kemal Paşa, oturum başkanlığının bütün
ayrıcalıklarından, duraksamasız yararlanmaktadır. Tartışmalara bile geçmeden,
kendi düşüncelerini, yandaşlarınca açık seçik anlaşılacak biçimde
özetlemiştir.

imparator 10-02-2007 14:25

Ayrıca, burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, propagandanın ve karşı
propagandanın kullanılış biçimleridir. Bilindiği gibi, çağdaş propaganda
tekniğinde, gerçeğe uygun olmayan karşı propagandanın ögeleri abartılır,
güçlendirilir, iyice etkili duruma sokulur ve sonra, tam bir darbe ile,
gerçeğin karşısında yok edilir. İşte Mr. Bravn'ın durumu ve Amerikan mandası
konusunda da Mustafa Kemal öyle yapmıştır. Amerikan mandası ve yardımı
konusunda en abartmalı haberleri kabul etmiş, daha sonra, gerçek karşısında
bunları yokedivermiştir.
Dikkat edilecek bir başka nokta, Mustafa Kemal Paşa'nın kullandığı
terimlerdir. --Manda-- teriminin --esaret-- terimiyle yer değiştirmiş olması
herhalde bir rastlantı değildir. Hele hele, --Hürriyet ve Demokrasi aşığı bir
ülke--nin buna karşı olduğunun söylenmesi hiç rastlantı değildir. Benim,
Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmasını çağdaş propaganda ilkeleri açısından
değerlendirmem, belki pek çok okura, bir abartma olarak görünebilir. --Mustafa
Kemal Paşa, o günlerde, bunları ne bilirdi, ne de bunlarla uğraşacak durumu
vardı-- diye bir itiraz ileri sürülebilir. Oysa bakın, kendisi oturuma ara
verdikten sonra ne diyor?

imparator 10-02-2007 14:25

--Mister Bravn hakkında yapılan propagandanın yanlışlığını tebarüz ettirmek
için kongreyi keyfiyetten haberdar ettim. Bu hakikat üzerine manda isteyen
muhtıra sahipleri de bir an düşünsünler. On dakikalık ara, bu düşünmeyi temine
kafidir.-- (Kansu, 1966:240).
8 Eylül'de başlayıp 10 Eylül günü bir karara bağlanan --manda-- tartışmaları,
uzun konuşmalardan sonra, yine bir taktikle son buldu: Rauf Bey'in önerdiği
çözüm, Amerikalıların, yardım olanaklarını araştırmak ve yıllardan beri
hakkımızda yapılan olumsuz propagandanın doğruluğunu incelemek üzere
Anadolu'ya çağrılmasıydı. Mustafa Kemal Atatürk'ün --bu mektubun gönderilip
gönderilmediğini çok iyi hatırlamıyorum-- dediğine bakılırsa, konu, onun
istediği biçimde, belli bir taktik sonunda, çözüme ulaştırılmıştı
(Atatürk, tarihsiz:114) .
Bütün bu tartışmalar olagelirken, Amerikalıların tutumu hep Osmanlıların
lehine olarak algılanmıştı. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Wilson'un,
--kendi kendini yönetim-- anlayışını savunduğu ünlü 14 ilkeyi öne sürmüş
olmasıydı. Böylece Anadolu halkı da, kendi yazgısını kendisinin belirleme
arzusunun A.B.D. tarafından kabul edileceğini sanıyordu. Oysa, A.B.D. çok
başka bir görüş sahibiydi. Türkiye'yi denetlemek istiyordu (Duru, 1978:44) .

imparator 10-02-2007 14:25

Amerika'da egemen propagandanın sürekli olarak Osmanlılar aleyhine
yapıldığını belirten Mine Erol, bu gerçeği şu satırlarla belirtiyor: --Wilson,
yapılan propagandaların o kadar tesiri altında kalmıştı ki, Türklere karşı
olan olumsuz tutumunu, Paris Sulh Konferansı'nda da sürdürdü.--
(Erol, 1976:71.). Nitekim, o dönem A.B.D. kamuoyunun egemen tutumu da bu
yargıları desteklemektedir (Ulagay, 1974:16) .
Manda Sorunu ile Başkanlık Sorunu Arasındaki İlişkiler
Sivas Kongresi'nde olup bitenler için, iki ayrı kaynak vardır: Birinci
kaynak, Atatürk'ün Nutuk adlı yapıtıdır. İkinci kaynak ise, olayları onunla
birlikte yaşayanların anıları ve yorumlarıdır. Bu ikinci tür kaynaklar da
kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. Bağımsızlık Savaşı sırasında ve sonra,
onunla sürekli düşünce ve eylem birliğinde olanlar (Mazhar Müfit, İsmet İnönü
gibi) bir gruptur. İkinci grup ya savaş sırasında, ya da sonra, onunla ters
düşenlerdir (Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve hatta Ali Fuat Cebesoy gibi) .
Bu her üç tür kaynağa da yakından baktığımızda Sivas Kongresi başkanlığı ile
mandacılık arasında bazı ilişkiler görüyoruz.

imparator 10-02-2007 14:25

Bu ilişkiler; Mustafa Kemal Atatürk'e göre, kendisi mandaya karşı olduğu
için, mandacı olanların onun başkan olmasını istememeleri biçimindeydi. Bekir
Sami'nin evinde yapılan ünlü toplantıda, kendisinin başkan olmaması yolunda
alınan kararı bütünüyle böyle yorumlamaktadır Mustafa Kemal Paşa.
Oysa, bütün kaynakların bize öğrettiğine göre, Mustafa Kemal Paşa ile
çevresindeki bazı kimselerin sorunu, temeli kişilik çatışmasına kadar inen
bir yöntem ve anlayış uzlaşmazlığıydı. Kişisel olarak Mustafa Kemal'in güçlü
kişiliğine, yöntemsel olarak da, ödün vermez tepeden inmeci laik
devrimciliğine ayak uyduramıyorlardı.
Aslında aşağıdaki satırlar, durumu oldukça güzel yansıtır:
Atatürk'ün, Söylev'deki anlatışıyla, --Milli Mücadele'ye beraber başlayan
yolculardan bazıları... Kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu
bittikçe... Mukavemet ve muhalefete geçiyordu.--
Atatürk, o yolcuları, yüreğinde büyük kırgınlık da duymaksızın aşıp veya
etkisiz duruma getirip yoluna devam ediyordu. Çünkü, --milletin vicdanında ve
istikbalinde-- sezdiği büyük gelişme eğilimini, kendi vicdanında --bir milli
sır-- gibi taşıyarak, adım adım gerçekleştirmekle yükümlü sayıyordu
kendini.-- (Ecevit, 1977).

imparator 10-02-2007 14:26

Bu durumu, Mustafa Kemal Paşa, kişisel gücüyle, düşüncelerini birbirini
destekler bir biçimde kullanmak için, kendine göre yorumluyor. Amacı, belli
doğrultuda olan düşüncelerini, o güne dek, kazandığı zaferlerle güçlendirdiği
kişiliğinin liderlik kuvvetiyle desteklemek. Örneğin, Sivas Kongresi'nin
açılışından önce Bekir Sami Bey'in evinde yapılan ve kendisinin Kongre
Başkanı seçilmemesi için karar alınan toplantıyı bakın nasıl yorumluyor:
--Anlaşılıyor ki, bu arkadaşlar, kendi aralarında --manda-- fikrini kabul
etmiş bulunuyorlar. Beni reis seçtirmemeye gayret sarfetmelerinin ve politik
taktiklere sapmalarının tek izahı: Kendilerinden bir, reise mandayı el
çabukluğuna getirip kongre kararına bağlanmak... arzusundan ibarettir. Ama,
hakikaten şayanı hayret ve teessüf bir manevra...-- (Kansu, 1966:233) .
Oysa, --bu arkadaşlar-- arasında olan ve onların lideri durumunda bulunan
Rauf Bey için, yukarıdaki anıları aktaran Mazhar Müfit, bakın ne diyor:
--Hakikat bu ve böyleyken, Rauf Bey'in mandacı olduğunu, manda istediğini
nereden çıkardılar ve bu şayiayı nasıl yaydılar?.. Hiç şüphe yok ki, Rauf
Bey'e --mandacı--lık izafe edenler, onun gıyabında kendi propagandaları
bakımından faydalanmak isteyenler ve Mustafa Kemal'le arasındaki münasebetleri
zedelemeye çalışanlardır.-- (Kansu, 1966:250-251).
Bütün bu çözümlemelerin ortaya çıkardığı nokta, Mustafa Kemal'in aman bilmez
bir taktisyen olduğudur.

imparator 10-02-2007 14:26

Örgüt ve Genel Strateji Açısından Sivas Kongresi
Sivas Kongresi, Bağımsızlık Savaşı içinde belli bir yere sahip olmakla
birlikte, asıl anlamını, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrim stratejisi içinde
kazanır.
Bilindiği gibi, bu kongrede ulusun temsil edilme olayı, genişletilmiş, o
zamanki dernekler yasasına göre kurulmuş olan derneğin adı --Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti-- olarak saptanmıştır. Böylece artık, Mustafa Kemal
Paşa, bu derneğin yürütme kurulu üyesi ve başkanı olarak gerektiğinde tüm
ulus adına söz söyleyebilecek ve eylem yapabilecek yetkilere sahip oluyordu.
Bir anlamda, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı Başkanlığına seçilememekten dolayı
yitirmiş göründüğü olanaklara, bu yolla sahip olmuştu (Vahdettin ile Damat
Ferit, Sivas Kongresi'nin toplanmasını önleyemeyince hem Anadolu'ya karşı
eylemı şiddetlendirmiş, hem de İngilizlerle İngiliz manda'sını kabul eden bir
anlaşma imzalamışlardı (Akşin, tarihsiz:5).).
Bu durumun, genel strateji içinde, Padişah'a karşı sürdürülecek olan savaşta
Mustafa Kemal'e sağladığı büyük güç açıktır (Birçok yabancı gözlemci de
Erzurum ve Sivas Kongrelerini --halk egemenliği-- kavramının temeli sayar.
Örneğin, bkz. Wortham, 1930:89-96.-- ).

imparator 10-02-2007 14:26

Aslında, Mustafa Kemal Paşa'nın işin en başından beri, ülke çapında,
kendiliğinden ortaya çıkan pek çok tepkiye yön verdiği açıktır.
Bu konudaki en belirgin örneklerden biri, Kazım Özalp'ın anılarında görülür.
Özalp şöyle anlatıyor:
--Ayda bir kere, İzmir'in şimal mıntıkası cephelerinden ve cepheye yakın
kazalardan gelen temsilciler, Balıkesir'de toplanırlardı. Bu toplantılarda
muhtelif milli meseleler görüşülür ve mühim kararlar alınırdı. Anzavur
çarpışmasından sonra 19.11.1919'da toplanan kongre, Anzavur'a karşı yapılan
hareketi tasvip ile bu hareket sırasında gayret ve fedakarlık gösterenleri
takdir etmişti. Aynı zamanda bu kongre heyeti, General Milne hattının kabul
edilmeyeceğini ilan ile, cephelerde büyük çapta faaliyete geçilmesine ve bunun
için de çok büyük bir miting yapılmasına karar almıştı.
Üç gün devam eden bu kongrenin aldığı en mühim karar, Anadolu'daki Heyeti
Temsiliye ile muhabere edilerek --Redd-i İlhak-- unvanının bundan sonra
--Müdafaa-i Hukuk-- olarak değiştirilmesinin kabul edilmesidir. Bu suretle,
bütün Anadolu'nun müşterek bir gaye uğrunda tek bir kitle halinde hareket
ettiği ve bu mukaddes gayeye erişebilmek için Erzurum'dan İzmir'e kadar bütün
memleket halkının aynı heyecanla mücadeleye atıldığı ilan edilmiş oluyordu.

imparator 10-02-2007 14:26

Bu yüksek işbirliğinin, memleket içerisinde ve dışarısında bizim için ne
kadar önemli olduğu ve kuvvetimizin değerini ne kadar çok arttırdığı açıktır.
Bu zamana kadar milli harekatın karşısında olanlar, Anadolu'nun ikiye
ayrılmış bulunduğu görüşündeydiler. Biz, bu kafada olanları büyük bir hayal
kırıklığına uğrattık.-- (Özalp, 1971:75).
Sivas Kongresi, Mustafa Kemal'e o güne dek düşlediği eylemi yapabilmesi
için yasal yetkilerin de verildiği bir olay niteliği taşır.
Nitekim, Velidedeoğlu da Erzurum ve Sivas Kongrelerini Milli Mücadele
örgütlenmesinin yeni bir aşaması sayar (Velidedeoğlu, 1981:9).
Sivas Kongresi ve İttihatçılar
Mustafa Kemal Paşa'nın yaşamında örgüt dönemlerinden üçüncüsü olan
Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak dönemi, Sivas Kongresi ile kapanıyordu. Bu
dönem aslında denetimin kendi elinde olmadığı İttihatçı dönem ile bir
hesaplaşmayı da içeriyordu.

imparator 10-02-2007 14:30

İttihatçılar döneminde gerek partiyi, gerekse hükümeti denetlemek için
yaptığı girişimler sonuçsuz kalınca bir süre sessiz kalmayı yeğ tutan Mustafa
Kemal, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra artık sırasının kendisine
gelmiş olduğunun farkındaydı ( Mustafa Kemal Paşa'nın hükümete girme çabaları,
Vahdettin'in Padişah olması ile hız kazanır. Veliahtlığından tanıdığı
Vahdettin'i etkileyerek İmparatorluğu çıkmazdan kurtarmaya çalışır. Siyasal
çözümler arama ve iktidara el koyma arzusu, aslında daha da erken başlar. Bir
olayı kendi ağzından Asım Us şöyle anlatıyor: --Mustafa Kemal, Birinci Dünya
Harbi'nde Çanakkale, İngiliz ve Fransız donanmaları tarafından zorlandığı
zaman İstanbul'u kurtardıktan sonra bu kurtuluşun muvakkat olduğuna
inanıyordu. Almanya'nın mağlup olacağına ve onun yanında Türkiye'nin de
tehlikeye uğrayacağına kani bulunuyordu. Bunun için Almanya mağlup olmazdan
önce Osmanlı Devleti'nin münferit sulh yapması çaresini düşünüyordu. Mustafa
Kemal bir gün bu maksatla o zaman Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa ile mülakat
yapmış ve maksadını anlatmıştır. Cemal Paşa, bunun nasıl yapılabileceğini
sorunca, --Benim elimde bir ordu var, düşmanı buradan kovan askerler icabederse
İstanbul üzerine yürür, mesele halledilir,-- demiştir.
Cemal Paşa, iptida buna muvafakat eder görünmüştür. Münferit sulh yapabilmek
için bir hükümet değişikliği olacaktı. Yeni hükümette Cemal Paşa Sadrazam,
Mustafa Kemal Harbiye Nazırı olacaktı. Bir idari inkılap yapılacaktı. Bu
şekilde aralarında sözleştikten sonra Cemal Paşa korkmuş, verdiği sözden
dönmüştür. Sözünden dönmekle beraber hadiseyi Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya da
duyurmuştur. Mustafa Kemal bundan çok sıkılmış, hatta hiddetini yenemeyerek,
Cemal Paşa'yı düelloya davet etmiştir. Mustafa Kemal, Cemal Paşa'dan tarziye
vermesini istiyor. Şartlarını söylüyor. Aksi takdirde rast geldiği yerde
Cemal Paşa'yı vuracağını söylüyor. Hadise bu şekli alınca Enver Paşa da
vaziyetten memnun olur. Gerek Mustafa Kemal'i, gerek Cemal Paşa'yı kendine
rakip gördüğü için, her ikisinden de bu suretle kurtulacağını hesap ediyordu.
Bu sırada Mustafa Kemal'in arkadaşı Fethi Bey araya giriyor. Cemal Paşa,
Mustafa Kemal'e tarziye vermeye razı oluyor. Mustafa Kemal, Beyoğlu'nda
Perapalas Oteli'ne geliyor. Muayyen bir saatte Cemal Paşa da orada bulunur.
Mustafa Kemal'in tayin ettiği şartlar dairesinde kendisini kabul ediyor.

imparator 10-02-2007 14:31

Hadise bu suretle kapanıyor.
Gazi, yukarıda not halinde kaydettiğim hatıralardan bahsettikten sonra
kendisine şu suali sormuştum:
--Paşam şayet Cemal Paşa verdiği sözde durmuş olsaydı ne yapacaktınız?-- Şu
cevabı verdi: --Hükümeti değiştirecek, derhal İtilaf Devletleri ile iyi şartlar
altında sulh yapacaktım. Bu suretle sonradan başımıza gelen felaketlerin
önüne geçecektim. O zaman yalnız bir bela kalacaktı. O da saltanat ve
sultanlar belası ve o belayı da mutlaka memleketin başından atacaktım. Fakat
onu başka türlü bir tedbirle atacaktım.-- (Us, 966:32-33).).
--Vatanı kurtarma-- görevi sırasında --İttihatçılık-- ve --İttihatçılar--, onun
hem en büyük desteği, hem de en büyük kösteğiydi. En büyük desteğiydi, çünkü
Bağımsızlık Savaşı'nın örgütlenmesi ancak siyasal bakımdan aktif kadroların
desteğiyle olabilirdi ve bu kadrolar genellikle --İttihatçılar--dan oluşuyordu.
Buna karşılık, İttihatçı-İtilafçı çatışması ve ayırımı topluma o denli
işlemişti ki, Bağımsızlık Savaşı'nın bu gruplardan birinin tekelinde ya da en
azından denetiminde olması, öteki grubun eyleme karşı tutum takınmasına yol
açacaktı. Nitekim uzun süre, Mustafa Kemal'in İttihatçı olduğu propagandası
etkin bir biçimde kullanılmıştı.

imparator 10-02-2007 14:31

Oysa, gerçek tam tersineydi. Mustafa Kemal Paşa, çoktan --İttihatçılık--
dönemini kapamış, zaten hiçbir zaman denetleyemediği bu örgüte karşı olumsuz
bir tutuma girmişti.
İstanbul gazetelerinin de, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nı İttihatçılara mal
etmesi üzerine, Sivas Kongresi'nde, kongreye bütün katılanlarca edilecek bir
yemin kabul edildi. Bu yeminin metni şöyleydi:
--Saadet ve selameti vatan ve milletten başka hiçbir maksadı şahsi takip
etmeyeceğime, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma,
mevcut fırakı siyasiyeden hiçbirinin emeli siyasiyesine hadim olmayacağıma
vallahi billahi...-- ( Bu yemini yalnız Mazhar Müfit Kansu etmemişti.
Kendisinin Mustafa Kemal'in en yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğunu
düşünen ve içtenliğine inanan Kongre onu dışlamadı. Mazhar Müfit'in bu yemini
etmeme gerekçesi, daha önce, İttihat ve Terakkiye ve her fırsatta, her sahada
onun menfaatine çalışacağına yemin etmiş olmasıydı.
Sivas Kongresi'nin ortamını belirtme bakımından, değerli tarihçi Uluğ
İğdemir'in yayımladığı Sivas Kongresi tutanaklarından, bu yemin metninin ilk
önerildiği biçimi ile sonradan değiştirilen ifadesine bakmak ilginç olacaktır.

imparator 10-02-2007 14:31

4 Eylül 1335 (1919) tarihinde yapılan birinci genel toplantıda önerilen
yemin metni şöyle: --Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, islamiyete, devlete,
millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip
etmeyerek her türlü ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden
münezzeh bir azm-ü iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah,
billah.-- (İğdemir. 1969:3).
Daha sonra --hilafet ve saltanat-- sözleri çıkarılıyor ve İttihat ve
Terakki'yi suçlayıcı ifadeler konuyor: --Saadet ve selamet-i vatan ve milletten
başka kongrede hiçbir maksad-ı şahsi takip etmeyeceğime; vatanın bugün duçar
olduğu mesaib ve felaketin müsebbibi bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
ihyasına çalışmayacağıma ve mevcut fırak-ı siyasiyeden hiçbirisinin amal-i
siyasiyesine hadim olmayacağıma vallahi, billahi.-- (İğdemir, 1969:18).
Daha sonra, İttihat ve Terakki'nin yalnız adı bırakılarak, onu suçlayıcı
ifadeler de yeminden çıkarılıyor (İğdemir, 1969:21).) (Kansu, 1966:219).
Hiç kuşkusuz, bu durum, başında bulunduğu eylemi, bütün siyasal çekişmelerin
üstünde tutmak ve ulusu, ardında yekvücut olarak birleştirmek isteyen Mustafa
Kemal'in çok işine gelmişti. Böylece, hem kendi eyleminin bütünlüğünü
sağlıyor, güç kazanıyor, hem de İttihat ve Terakki ile tarihsel hesabını
görmüş oluyordu.
Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi'nden sonra, İstanbul Meclis-i Mebusan'ı
dağıtılana dek, ülkeyi Heyeti Temsiliye Başkanı olarak yönetmişti. İçinde
komutanların da bulundukları bu heyet, günlük işlerle de, askeri ve siyasal
konularla da uğraşıyordu (İğdemir, 1975 ve Baykal, 1974).

imparator 10-02-2007 14:31

IV-) DÖRDÜNCÜ DÖNEM: --TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ--
İstanbul Meclis-i Mebusanı'nın dağıtılmış olması, Mustafa Kemal Paşa'nın çok
işine yaramıştı.
O güne dek, sürekli biçimde tüm Anadolu için tek yönetimin temsilcisi olma
savaşımında ve savında bulunan --Kuvay-ı Milliyeciler--, yalnız belli
derneklerin biraraya gelmesi yoluyla değil, --Ulusal Meclis--i Anadolu'da
toplama yoluyla da toplumun tek ve biricik temsilcisi olduklarını --dünya
aleme-- ilan etmiş olacaklardı.
İstanbul'daki Meclis işgalci güçler tarafından dağıtıldıktan sonra, Mustafa
Kemal Paşa hemen Ankara'da bir Meclis toplama hazırlığına başladı.

Daha önce belirtmiş olduğum gibi, bu Meclis'in seçimi, bugün alışageldiğimiz
yöntemden oldukça farklıydı. Mustafa Kemal'in Meclis'in toplanmasıyla ilgili
bildirisine dikkatle bakıldığında, seçilecek kişilerin --güvenilir ikinci
seçmenler--ce seçilmesinin öngörüldüğü anlaşılır.
--Heyeti Temsiliye-- adına imzaladığı bildiride, Mustafa Kemal seçimi yapacak
olanları şöyle sıralıyordu: 1) Kazalardan çağrılacak olan ikinci seçmenler.
2) Liva merkezindeki ikinci seçmenler. 3) Liva idare meclisleri ve belediye
meclisleri üyeleri. 4) Liva Müdafaa-i Hukuk İdare Heyeti üyeleri. 5) Vilayet
merkez heyeti üyeleri, vilayet idare meclisi üyeleri ve belediye meclisi
üyeleri. 6) Vilayet merkezi, merkez kazası ve merkeze bağlı kazaların ikinci
seçmenleri.
Bütün bu kişiler biraraya gelip toplanacaklar ve seçimi tek oturumda
yapacaklardır. Görüldüğü gibi, Meclis'e seçilecek olanların seçim işlemi,
genellikle, resmi niteliği olan kişilerce ve bir ölçüde Müdafaa-i Hukuk
kuruluşlarının denetiminde yapılacaktı. Bildirinin Kolordu Komutanlıklarına da
gönderilmiş olınası, bu seçim işinin önemli ölçüde denetim altında
tutulduğunun bir işareti olarak alınabilir.

imparator 10-02-2007 14:31

Yeni Meclis'in toplanma kararı ve seçim genelgesi, İstanbul'un 16 Mart
1920'de işgalinden hemen üç gün sonra Anadolu'ya yayılmıştır. Bu tarih,
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışından tam on ay sonradır. On ayda,
Mustafa Kemal Paşa gibi bir devrimcinin sivil ve asker yönetime egemen
olmakta çok büyük bir güçlük çekmemiş olduğu düşünülebilir.
Nitekim, kendisinin belirttiğine göre, Dersim, Malatya, Elaziz, Konya,
Diyarbekir ve Trabzon dışındaki yerlerde, hiçbir güçlükle karşılaşılmadan
seçimler yapılmış ve milletvekilleri Ankara'ya yollanmıştı. Mustafa Kemal
Paşa, bu yerlerdeki direnişi, oralardaki --rüesayi memurini mülkiyeye--
bağlıyor ve halkın gerçeği anlar anlamaz, seçime katıldığını söylüyor
(Atatürk, tarihsiz:427-428) .
TBMM'de Başkanlık Sorunu
Mustafa Kemal Paşa bir yandan --Heyeti Temsiliye-- Başkanı olarak, yeni
Meclis'in toplanma çağrısını yapıyor, öte yandan da özellikle dış güçler
karşısındaki meşruiyeti düşünerek, dağıtılan İstanbul Meclis-i Mebusan'ı
Başkanı Celalettin Arif Bey'e aynı çağrıyı onaylatmak istiyordu. Aslında,
işin en başında, İstanbul Meclisine başkan seçilmek istemesinin ardında böyle
pratik nedenler de yatmaktaydı. Nitekim, daha o zaman, bunu açıkça Mazhar
Müfit'e söylemişti (Kansu, 1968:566-567) .
Oysa Celalettin Arif Bey, hiç oralı değildi. Henüz Düzce'de olan Celalettin
Arif Bey ile yapılan telgraf haberleşmesi sonunda Mustafa Kemal durumu şöyle
görüyordu:

imparator 10-02-2007 14:31

--Ben fevkalade selahiyeti haiz bir meclisin, Ankara'da içtimasına karar
verirken bizim Kanunu Esasi'mizde böyle bir meclisin toplanabilmesine dair
bir işaret olmadığını elbette bilirdim. Fakat kararımı verebilmek için böyle
bir işaretin mevcudiyet ve ademi mevcudiyetini düşünmek, asla hatırıma
gelmedi. Bundan başka, duçarı taarruz olan meclis azalarından kurtulabilenler
ile vilayet ve elviye mecalisi idaresinden intihab olunacak ikişer aza ile
birlikte Meclis-i Mebusan'ın yeniden, eski şekil ve mahiyetinde toplanmasını
asla hatırıma getirmedim. Bilakis büsbütün başka mahiyet ve salahiyette,
daimi bir meclis teşkil etmeyi ve bu meclisle tasavvur ettiğim inkılap
safahatını beraber geçirmeyi düşündüm.(Atatürk,tarihsiz:425) .
Bu satırlarından da açıkça anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa, devrimini
yapmak için yeni bir Meclis kurmak ve buna dayanmak istiyordu. Kafasındaki
asıl kurum ise, gerçek anlamıyla bir --Kurucu Meclis--ti. (Atatürk buna kendi
deyimiyle Meclis-i Müessisan-- diyor.) Çünkü amaç, rejimi değiştirmektir. Model
ise, Fransız Devrimi modelidir.

imparator 10-02-2007 14:32

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanınca yine, kimin başkan olacağı
sorunu hemen gündeme gelir. Durum, Erzurum Kongresi'nden beri gözlenen
durumdur: Birçok kişi, farklı nedenlerle, Mustafa Kemal'in başkanlığına karşı
çıkmaktadır. İşin ilginç yönü, Mustafa Kemal'in buna karşı koyuş yönteminin
eski taktikleriyle aynı oluşudur: İlk sözü alır, nesnel koşullar içinde
önerdiği çözümleri ve yaptığı işleri gözler önüne serer, kendisinin doğal ve
eylemli lider olduğunu vurgular. Ayrıca, kendine karşı alınan tutumları
açıklayıp, bir anlamda, kendi seçmenlerinin yargıçlığına ve
vatanperverliklerine sığınır.
Yine ilk sözü alır Mustafa Kemal Paşa. Önce Ankara mebusu olarak söz aldığı
halde, genel durum hakkında uzun açıklamalarda bulunur. Bu açıklamalarında
vurguladığı nokta, izledikleri siyasetin --Milli Siyaset-- olduğudur. Mustafa
Kemal Paşa, --milli siyaset--i, Panislamizm ve Panturanizm karşıtı olarak
kullanmaktadır. Bir başka deyişle, gerek tarihsel, gerekse güncel koşullar
çerçevesinde, o gün için her türlü yayılmacılığı ve serüvenciliği
yadsımaktadır. --Bizim vuzuh ve kabiliyeti tatbikıye gördüğümüz mesleki,
siyasi, milli siyasettir-- ifadesinin hemen ardından, hayalperestliğe karşı
çıkmakta, --Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.--
demektedir (Atatürk, tarihsiz:436).

imparator 10-02-2007 14:32

Bu genel açıklamalardan sonra Mustafa Kemal Paşa, Meclis'e, bir hükümet
kurulmasının zorunlu olduğunu belirtir. Yeni açılan Meclis'e yetki ve
sorumluluklarını bildiren bir konuşma niteliği taşıyan söylevinin bu kısmında
Mustafa Kemal Paşa, çeşitli duraksamaları ortadan kaldırmak için belli
ilkeleri açıklamaktadır: 1) Hükümetin kurulması bir zorunluluktur. 2) Geçici
olarak bir hükümet başkanı ya da bir Padişah kaymakamı belirlemek, kabul
edilemez. 3) Mecliste odaklaşan Ulusal İradenin vatanın yazgısına egemen
olduğunu kabul etmek esas ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde
bir güç yoktur. 4) Türkiye Büyük Millet Meclisi hem yasama, hem de yürütme
yetkilerine sahiptir.
Atatürk, Nutuk'ta, daha sonra gizli bir oturumda, kendisinin başkan
seçilmesinin sakıncalarını belirterek, dikkatleri çektiğini söylüyor.
Bugün artık gizli oturumların tutanakları elimizdedir. Atatürk'ün Nutuk'ta
söz ettiği gizli oturum, 24 Nisan 1920 tarihinde yapılan ikinci birleşimin
dördüncü oturumudur. Bu oturumdaki konuşması, genellikle olduğu gibi, bir
mantık ve taktik olayıdır.
Turanizm ve İslamizme, yabancılar korktukları için sahip çıkmadığını
anlatarak işe başlıyor Paşa. Böylece, hem Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nın
siyasal açıdan da başarıyla ulaştırılması için gerekli koşulları düşündüğünü
belirtiyor, hem de (kendi deyimiyle) hudud-u milli'ye içerden karşı çıkılması
olasılıklarına karşı önlem almış oluyor.

imparator 10-02-2007 14:32

Burada ilginç bir yaklaşımı var Mustafa Kemal'in: Bir Ehl-i Salip
Muharebesi'ni önlemek için İslamizm yapmadıklarını belirtmekle birlikte,
--Bittabi, selamet ve necat için yegane memba, kuvay-i alem-i İslamiyet
olmuştur.-- diyor.
Daha sonra, bütün sınırlardaki durumları çözümleyerek, bir anlamda ulusal
sınırların gerekçesini anlatıyor. Bu çerçevede, Araplarla olan ilişkilerimizi
uzun uzun irdeledikten sonra, Ermeniler ve Ruslarla olan gelişmelere de
dikkati çekiyor. Özellikle bolşevikler hakkında söylediği şu sözler çok
ilginç yaklaşımları belirtmektedir:
--İşte bu itibarla alelıtlak bizimle Bolşeviklik arasındaki münasebat
şayan-ı tetkik ve teemmül olur. Bir zamanlar oldu ki Bolşevikler nokta-i
nazarlarını daha umumileştirdiler. Hiçbir kimsenin, hiçbir milletin adat,
ahlak-ı hususiyetlerine ve milliyet esaslarına muarız değiliz. Yanlız
istibdada karşı, emperyalistlere karşı düşmanız. Biz, Avrapalıların
Bolşevizmden korktuklarını ve bizim Bolşeviklerle tevhid-i efkar ve hareket
edeceğimizden daima kuşkulanmakta olduklarını nazar-ı dikkate alıyor ve daima
düşünüyorduk ki, böyle bir şeye mecbur olmaksızın amali milliyemiz dahilinde
muayyen bir hudutta bizim şeraiti hayatiyemiz, şeraiti istiklalimiz temin
olunursa...-- (T.B.M.M. 1:4) .

imparator 10-02-2007 14:32

Bu satırlardan açıkça anlaşılan, gerek Ulusal Bağımsızlığa olan düşkünlük,
gerekse bunu Batı dünyası içinde gerçekleştirmek arzusudur. Bu noktada
Atatürk'ün Batı'ya karşı yürüttüğü, fakat Batı içinde gerçekleştirmek
istediği Bağımsızlık Savaşı'nın bütün diyalektik ögelerini görmek olanaklıdır.
Paşa, daha sonra İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerle olan ilişkiler
üzerinde de durur. Padişah hükümetlerinin, onlarla olan işbirliğini sergiler.
Yunanlıların da ancak büyük devletlerin desteğiyle varlıklarını sürdürdüğünü
belirtir.
Bu arada başta Anzavur olmak üzere, ihanetler üzerinde de durur. Padişah'ın
durumuna da değinen Mustafa Kemal, Vahdettin'le doğrudan temas yanlılarına
şöyle sesleniyor:
--Farzedelim ki, resmi ve hususi her türlü temas mümkündür. Ne anlamak
istiyoruz bu temastan? Millet, istiklalini, tamamiyet-i mülkiyesini makam-ı
hilafet ve saltanatın müstakil ve masun olmasını vicdani bir emel telakki
etmiştir. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Halife-i Müsliminin
bundan başka bir şey düşünmesine imkan tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen
hiçbir şey düşünmem. Zat-i Şahanenin ağzından aksini işitsem mutlaka bunun
icbar ve tazyik altında olduğuna hükmederim.-- (Borak, 1977:31).

imparator 10-02-2007 14:32

Vahdettin'i saf dışı bırakmak için çok güzel bir fırsatı da, Fevzi Paşa'nın
(Mareşal Fevzi Çakmak) Anadolu eylemine katılmak istemesi üzerine yakalıyor
ve bunu, hemen konuşmasında değerlendiriyor: Önce Padişah'ın kendilerine
karşı ilan ettiği fetvayı --düzmece-- (sania) diye niteliyor, daha sonra şu
örneği veriyor: --Bu kabineden evvel Harbiye Nazırı Fevzi Paşa Hazretleri
namus ve haysiyet ve şerefi itibariyle kendisini yakından tanıyan
arkadaşlarımızın taht-ı tasdikında olduğu üzere şüphe ve tereddüt
edilmeyecek evsaf-ı güzideye maliktir. Bir emrinde:
--İngilizlere hürmet edeceksiniz, İngilizlerin emrini dinleyeceksiniz. Böyle
hareket etmediğiniz takdirde mahvolacağız. Bu tarz-ı hareketi hamiyet-i
vataniyenizden rica ederim.-- diyor.
Ve bazı zayıf muhakemeli insanlar: --İhtimal ki vaziyet başka türlüdür; bu
kadar muhterem bir arkadaş böyle desin.-- Biz, böyle bir teenniye lüzum
görmedik ve bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik.
--Kaçırdığı yaveri Salih Bey buraya geldi ve: --Aman-- dedi, --Harbiye Nazırı
süngü altındadır. Zorla imla ve imza ettiriyorlar. Evamire ehemmiyet
verilmemesi lüzumunu bildirmek için beni gönderdi.--

imparator 10-02-2007 14:32

Ve bugün o zat-ı şerif tahlis-i giriban ediyor, Geyve'de bulunuyor. Bir
saat evvel kendisiyle görüştüm.-- (TBMM, 1:9; Borak, 1977:32),
Görüldüğü gibi, Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in açısından --tam zamanında--
Anadolu'ya geçmektedir. Tam Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır ve Meclis'in
Padişah karşısındaki tutumu tartışılırken, İstanbul'da kalanların baskı
altında olduğunu belirten canlı bir kanıt olarak; Padişah'ın etkisini yok
edici bir görev yapmıştır Fevzi Paşa. Atatürk'ün kendisine olan saygısını
buna bağlamak gerekir.
Fevzi Paşa'nın önceleri yalnız Anadolu eylemine değil, Mustafa Kemal
Paşa'nın kişiliğine de önemli itirazları vardı (Karabekir, 1960:391-392) . Bu
nedenle Fevzi Paşa'nın Anadolu'ya katılmasının önemi çok büyüktür.
Pek doğal olarak, İstanbul hükümetinin ve Halife-Sultan'ın bu durumu,
Mustafa Kemal Paşa tarafından, Padişah ile doğrudan temas isteyenlere karşı
da bir koz olarak kullanılmıştır.
Mustafa Kemal Paşa, bütün bu açıklamaların sonunda, kendisinin başkanlığı
konusuna geliyor. Önce arkadaşlarının hepsinin (kullandığı terim --tekmil
arkadaşlarım--dır) kendisinin başkanlığından yana olduğunu söylüyor. Daha
sonra, ulusun iradesinin en önemli gerçek olduğunu ve bunun Meclisce temsil
edildiğini belirtiyor. Sonra da konuşmasını şöyle sürdürüyor:

imparator 10-02-2007 14:32

--Daima bu vahdetleri, bu mevcudiyetleri şu veya bu şahsın üzerinde temerküz
ettirmek, hatta İngilizlerin yeni günlerde, yani İstanbul'u işgal sırasında
İngilizlerin hükümete verdikleri notada benim ismim zikredilmiştir. --Bu adamı
reddediniz--, --Bu adamı tel'in ediniz-- denilmiştir.
Bu adam red ve tel'in olunursa, mevcudiyet-i milliye esasen yoktur.
İkincisi, dahil-i memlekette bütün millete karşı menfi propagandalarda
bulunuluyormuş. Esası yoktur. Bu, hakikat olmamakla beraber düşmanların elinde
bir silahtır. Binaenaleyh, bu mahzuru nazarı dikkat-i alinize arzediyorum.
Millete yapılan menfi propagandalardan yine mesele şahsi olarak
gösterilmektedir. Bu da bittabi fevkalade tesirat yapar. Bu itibarla
maksadımızın istihsali için düşmanlarımıza silah verecek her türlü hususattan
tevakkü etmeniz iktiza eder. Yalnız ve yalnız bir şey düşünmeye mecburuz: O
da, memleketin halasıdır. Burada mevzubahis olacak şahıs meselesi, hatır
meselesi değildir. (Alkışlar.) Binaenaleyh, bütün hakayıka vuzuhla vakıf
olarak isabetli kararlarınızı vermenizi maruzat-ı selifemde işaret ettiğim
gibi, memleketin menafii namına temenni ederim.

imparator 10-02-2007 14:33

Millete istiklal temin edileceği güne kadar bir fert olarak bütün
mevcudiyetimle çalışmaya mukaddesatım namına söz vermişimdir. Bu sözü burada
tekrar etmekle kesb-i şeref eylerim (Alkışlar).-- (TBMM, 1:9-10; Borak,
1977:34) .
Görüldüğü gibi, Paşa, bu etkileyici ve kapsamlı konuşmasında, aynı
paragrafta, yabancıların isteğine uyularak kendisi reddedilirse ulusal
varlığın da reddedilmiş olacağını söyledikten sonra; son derece belirsiz bir
menfi propaganda kavramından söz etmekte ve bunu --seçilmesinin sakıncası--
olarak dikkate sunmaktadır. Bu konuşma aslında kendisinin Nutuk'ta ifade
ettiği gibi Meclis'i --seçilmesinin sakıncaları hakkında uyarmaktan-- çok,
seçilmesinin gerekçelerini ve seçilmemesinin sakıncalarını belirtmeye
yönelikti. Nitekim, hemen konuşmasından sonra söz alan Antalya Milletvekili
Hamdullah Suphi (ünlü hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver), --Reisin intihabı
ruznamemize dahil olan mevat arasındadır. Fakat, Paşa Hazretlerinin verdiği
izahattan anlaşılıyor ki, yavaş yavaş büyüyen tehlikeye karşı emir verecek,
zatı veya zevatı aramızdan terhis etmek ve ona selahiyet vermektir.-- diyerek,
Meclis'in bu konuşmadan nasıl etkilendiğini açıkça belirtiyor (TBMM, 1:10).
Başkan seçtikten sonra, Meclis'in yaptığı ilk işlerden biri, 29 Nisan
tarihinde --Hıyanet-i Vataniye-- yasasını kabul etmek oldu. Böylece, yasama
hakkı ile birlikte yargı hakkının da kullanılması için İstiklal Mahkemelerinin
temeli atılıyordu (Aybars, 1975:46). Mustafa Kemal, Meclis'i göstermelik
olarak değil, iş görmek için kurmuştu.

imparator 10-02-2007 14:33

Meclis İradesine Karşı Mustafa Kemal'in İradesi
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni topladıktan sonra, onu,
günün değişen ve her yöne çekilebilecek akımlarına karşı sürüklenmeye
bırakmak niyetinde değildi. Tam tersine, Türkiye Büyük Millet Meclisi, onun
için, kendi deyimiyle, --inkılapların birlikte gerçekleştirileceği-- bir araçtı.
Yalnız eylem birliği açısından değil, aynı zamanda otoritesinin de hukuksal
kaynağını oluşturan bir araç. Bu yüzden, belli durumlar ortaya çıktığı ve
Meclis'in iradesi kendi iradesine ters düştüğü zaman, hiç duraksamadan, doğru
bildiği biçimde kendi eylemini sürdürmüş ve Meclis'i de kendisini izlemek
zorunda bırakmıştı.
Bu konudaki en doğru yargılardan birini yine Falih Rıfkı dile getirmiştir:
--Söyler, inandırır, zora getirir, susturur, fakat Meclissiz yapamaz.--
(Atay, 1969:289).
Açılıştan hemen sonra, Kavaklı Fevzi Paşa'nın (Fevzi Çakmak) , İstanbul'dan
gelmesi ve Meclis'te Padişah'ın aciz durumunu anlatarak, Mustafa Kemal'i
destekleyici bir konuşma yapması, Atatürk'e çok yardımcı olmuştur
(Gençosman, 1980:119-125) .
Meclis'le Mustafa Kemal arasındaki ilk önemli çatışma, 4 Eylül 1920
tarihinde çıkar. Bu tarihte, Tokat Milletvekili Nazım Bey, 89'a karşı 98 oy
ile İçişleri Bakanlığına seçilir (Bilindiği gibi, o dönemde, Bakanlar
doğrudan doğruya ve tek tek Meclis tarafından seçilmektedir) .

imparator 10-02-2007 14:33

Seçim sonrasını Atatürk şöyle anlatmakta:
--Nazım Bey, dakika fevtetmeksizin büyük istical ile Vekalet makamına gidip
ifayı vazifeye başladı. Badehu, Heyeti İcraiye Reisi de bulunmam hasebiyle
beni ziyarete geldi.
Ben, Nazım Bey'i kabul etmedim. Meclisi Alinin, mazharı itimat ve intihabı
olan bir vekili kabul etmemekle, ihtiyar ettiğim muamelenin mahiyet ve
nezaketini elbette takdir ediyordum. Fakat, memleketin büyük menfaati, beni
bu yolda harekete mecbur tutuyordu. Bittabi, hareketimin sebebini izah ve
ispat edeceğimden ve izalı edeceğim noktanın Meclis-i Alice de mühim
görüleceğinden emindim.-- (Atatürk, tarihsiz:500).
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, tıpkı Falih Rıfkı'nın dediği gibi
davranmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa'nın bütün kararları, ince taktik hesaplarıyla birlikte
gerçekleştirilmiştir. Örneğin, dağınık Kuvayi Milliye'den örgütlü ordu
sistemine gitme düşüncesini bile, Ali Fuat Paşa'yı Moskova Elçiliğine
yollayarak gerçekleştirmeye başlamıştı (Atatürk, tarihsiz:504) .

imparator 10-02-2007 14:33

Mustafa Kemal Paşa'nın Çerkez Etem karşısındaki tutumu da aynı biçimdedir.
Son ana dek, öğüt heyetleri göndermiş, karşılıklı konuşmalarda bulunmuş,
sonunda, Tevfik ve Etem kardeşleri kendi kendilerinin hatalarıyla köşeye
sıkıştırarak, sorunu çözmüştür. Örneğin, Birinci İnönü Savaşı'nda, Çerkez
Etem, Yunanlılara katılıp, ihaneti kesinleştikten sonra, Mustafa Kemal'in
söylediği, --Ben zaten biliyordum. İş çoktan bu vaziyetteydi. Fakat işleri
vakitsiz nasıl bozabilirdim.-- sözü, onun bu zamanlamasının kesin kanıtlarından
biridir (Nadi, 1955:10). Bir anlamda Çerkez Etem'e başka seçenek bırakmamış
olması, dikkatle uygulanmış bir taktiğin zaman içindeki sonucu değil midir?
Mustafa Kemal bir yandan Meclis içi taktiklerle uğraşırken, öte yandan dış
ilişkiler de özel bir dikkat istiyordu, Padişah hükümetinin varlığını
sürdürmesi, örneğin Londra Konferansı'nda sorunlar çıkarmıştı. Atatürk,
içişlerde gösterdiği dikkati ve beceriyi, dış ilişkilerde de koruyordu. Esas
olarak Sevr Andlaşması'nın küçük değişikliklerle kabul ettirilmesi amacına
dönük bu konferansta İstanbul hükümetini temsil eden heyet, asıl söz sahibinin
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına gelenler olduğunu bildirince, dış ülkeler
açısından Mustafa Kemal eyleminin önemi ve yasallığı büyük ölçüde artmıştı.
Buna karşılık, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin Dışişleri Bakanı
Bekir Sami Bey'in, Meclis'in onayı dışında yabancı ülkelerle ikili anlaşmalar
yapmaya kalkması Atatürk tarafından uygun karşılanmamıştı (Özellikle
Sovyetler'in bu durumdan çok rahatsız oldukları anlaşılıyor. Çiçerin ile o
zamanki Moskova Büyükelçimiz Ali Fuat Paşa arasında ilginç yazışmalar olmuş
(Yerasimos, 1979;301, 311-313). (Afetinan, 1977:82). Nitekim bu durumu,
sonradan Atatürk, gerekçelerini de uzun uzun anlatarak, Nutuk'ta, açıkça
kınamıştır (Atatürk, tarihsiz:537-593) . Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tam
bağımsızlığa gölge düşürecek hiçbir anlaşmaya tahammülü yoktu. Mustafa Kemal,
bütün bu noktaları büyük bir duyarlılıkla izliyordu.

imparator 10-02-2007 14:33

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun Kurulması
Gerek seçimlerin yapılış biçimleri, gerekse İstanbul'dan katılanlarla,
yeniden seçilip gelenler arasındaki farklılıklar, Mustafa Kemal'in Meclis
Başkanı olarak, istediği yolda çalışmalar yapmasını güçleştiriyordu.
Günümüzde, --Oligarşinin Demir Yasası-- diye bilinen ve genellikle gerek
kapitalist, gerekse sosyalist sistemlerde, bürokratikleşme eğilimlerinin her
türlü örgüt içinde bir azınlığın yönetim ve denetimine gittiği görüşü, 1920
Türkiye'sinde işlevsel bir niteliğe sahipti.
Aslında, Michels'in büyüyen örgüt yapıları için geliştirdiği --Oligarşinin
Demir Yasası--, iki temel değişmeye dayalıdır. Birinci temel değişme büyümedir.
Örgüt zamanla o denli büyür ki, artık, siyasal bir parti içinde bile herkesin
doğrudan doğruya yönetime katılması olanaksızlaşır. İkinci temel değişme
uzmanlaşmadır. Gerek yönetim, gerek iletişim sorunları, o denli
karmaşıklaşmıştır ki, bunların içinden ancak yüksek uzmanlık düzeyinde olanlar
çıkabilirler. Üstelik bu eğilimler nesnel ve zorunludur. Tümüyle demokratik
katılmadan yana olan ve bu inancı güçlü nitelik taşıyan örgütlerde bile ister
istemez ortaya çıkar (Michels, 1962).

imparator 10-02-2007 14:33

İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla, bir yandan Mustafa Kemal
Atatürk'ün özellikle dışarıya karşı istediği meşruiyet sağlanırken, öte
taraftan, --Oligarşinin Demir Yasası-- işlemeye başlıyordu. Bu kaçınılmaz
olmanın da ötesinde, zorunlu bir gelişmeydi.
Bağımsızlık Savaşı sonrası reformlar kadar, bağımsızlık savaşının
kendisinin başarılmasında da kaçınılmaz bir işlev sahibi olan Türkiye Büyük
Millet Meclisi, aslında son derece hızlı ve etkin kararlar alınması gereken
bir savaş döneminde, özellikle eşcinsten olmayan niteliğiyle önemli bir
--ayak bağı-- olabilirdi. Bir --ayak bağı-- olmak için her özelliğe de sahipti:
Ayrı cinsten olmanın ötesinde, çok üye, Mustafa Kemal'i anlamaktan da,
anlayınca onaylamaktan da çok uzaktı. Düşmanın kovulma yöntemleri dahil,
hiçbir konuda düşünce birliği yoktu. Birçok serüvenci ve çıkarcı da Meclis
sandalyelerini kapabilmişti.
Mustafa Kemal Atatürk, Michels'i bilmiyordu ama, devrim yöntemlerini ve
örgütsel alışmanın yarar ve zararlarını, erdem ve sıkıntılarını biliyordu.
Mustafa Kemal bir yandan TBMM'nin kendisine sağlıyacağı yararları biliyor,
öte yandan, savaş içinde gerekli olan hızlı karar alma mekanizmasını
engelleyeceğinden korkuyordu. Bir kaygısı da, sonradan yapacağı reformlara
karşı çıkılmasıydı. Bu nedenle, daha baştan birtakım önlemler almıştı.
Bunların başında, Meclis'in seçim mekanizmasına kendi görüşünü
benimseyenlerin egemen olmasını sağlamak geliyordu. Bu çalışmamda ben,
özellikle Meclis için yapılan seçim mekanizmasını aynıyla aktararak bu konuya
dikkatleri çekmek istedim. Çünkü, Mustafa Kemal'in devrimci dehası ve örgütçü
niteliğini en iyi belirleyen örneklerden biridir yeni Meclis'in seçilmesi.
İşin ilginç yanı, olayın önemini kendisi de büyük Nutuk'ta belirtmektedir:

imparator 10-02-2007 14:34

--Malumu alinizdir ki, Birinci Büyük Millet Meclisi'ne milletçe aza
intihabolunurken Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin heyetleri de
müntehibi saniler meyanında bulundular. Buna nazaran denilebilirdi ki, Büyük
Millet Meclisi; heyeti umumiyesiyle, aynı zamanda Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti'nin siyasi bir grubu mahiyetindeydi.-- (Atatürk, tarihsiz:593).
Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, açıkça, kendisiyle --hemfikir-- bir
Meclis oluşturınaya çalışmıştı. Bu Meclis, kendisinin tümüyle denetlediği
--Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti--nin bir --siyasi grubu-- olacaktı. Nitekim, Tunaya,
TBMM'e, Sivas Kongresi'nin genişletilmiş bir biçimi olarak bakar
(Tunaya, 1981:219) .
Oysa, işler beklenildiği gibi gelişmedi. Atatürk, Nutuk'ta beş ayrı gruptan
ve --hususi maksatlar etrafında bazı küçük teşekküllerin hali faaliyette
bulundukları--ndan söz etmektedir (Atatürk, tarihsiz:594) .
Devrimlerin ve savaşın, hele ikisi içiçe geçmiş ise, tartışmayla yitirecek
fazla zamanı yoktur. Nitekim, saltanatın kaldırılması tartışmaları sırasında
Atatürk, bunu son derece kesin ve açık bir biçimde belirtmiştir (Atatürk,
tarihsiz:690-691).

imparator 10-02-2007 14:34

Mustafa Kemal, her büyük örgütçü gibi, önce, oluşmuş bulunan gruplarla
işbirliği yollarını arıyor. Bunlar da hiç kuşkusuz iki ana yöntem çerçevesinde
toplanmaktadır: Grupların tümünü, ortak noktalar çerçevesinde toplamak ya da
birini güçlendirerek, ötekilerin onu izlemesini sağlamak. Fakat, bu
yöntemlerin ikisi de sonuç vermeyince, Mustafa Kemal Paşa, Meclis'te --Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurmaya karar veriyor. Yeni
kurduğu gruptan iki görev beklemektedir Mustafa Kemal Paşa: Birinci görev
--Misakı Milli esasatı dairesinde memleketin tamamiyetini ve milletin
istiklalini temin edecek sulhü müsalemeti istihsal için, milletin bilumum
kuvayı maddiye ve maneviyesini icabeden hedeflere tevcih ve istimal edecek ve
memleketin resmi ve hususi bilumum teşkilat ve tesisatım bu maksadı esasiye
hadim kılmaya-- çalışmaktır .
Görüldüğü gibi birinci amaç, tümüyle düşmanın ülkeden kovulmasına
yöneliktir. Üzerinde herhangi bir tartışma da yoktur. İkinci nokta ise
oldukça ilginçtir. Buna göre, yeni grup --devlet ve milletin teşkilatını,
Teşkilatı Esasiye Kanunu dairesinde şimdiden peyderpey tesbit ve ihzara--
çalışacaktır (Atatürk, tarihsiz:595) .
10 Mayıs 1921 günü bu iki madde ve öteki maddeler, grubun örgütlenmesine
esas olarak kabul edildi. Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal, kendi eylemini
sürekli iki amaçlı düşünmüştü: Kurtuluş Savaşı ve yeni bir devletin kurulması.
Bu nedenle de, yeni grubun esas ilkelerini bu iki amaca göre belirlemişti.
Oysa, karşıtları, işin ta başından beri, onun, savaşı kazandıktan sonra
devlete el koyacağından ve tüm düzeni değiştireceğinden kuşku duyuyorlardı.
Nitekim Hoca Raif Efendi -ki, Mustafa Kemal Paşa'ya zamanında en büyük desteği
vermiş olan vatanseverlerden biridir-. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin
adını Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti diye değiştirerek, hilafetin ve
saltanatın korunmasını amaçları arasına alıyor. Bununla da yetinmeyerek
Mustafa Kemal'in taktiklerini izleyen bir biçimde, bu yaptıklarını, çevre
illere de bildirip, örneğin, Kazım Karabekir Paşa gibi askerlerle de temasa
geçiyor. Kendisinin grup kurmasının gerekçesi olarak savunduğu ana düşünce,
--Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun maksadının hilafet ve saltanat şeklinin
Cumhuriyet'i inkılabını istihdaf eylediği--dir.

imparator 10-02-2007 14:34

Buna karşrlık, Cumhuriyet'i ilana kararlı olan ve tüm hazırlıklarını ona
göre yapan Mustafa Kemal Paşa, durumu kendinden soran ve --fırkalar üstü--
kalmasını öğütleyen Kazım Karabekir'e hiç duraksamadan: --Raif Efendi'nin
saltanat şeklinin Cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri
vehimdir.-- diye yanıt veriyordu (Atatürk, tarihsiz: 599) . Yine bu yanıt
çerçevesinde, kendisinin --icrai bir meclis--in başkanı olduğu için, çoğunluk
fırkası başkanı bulunmasının da doğal olduğunu bildiriyor ve kurduğu grubun
başkanlığından ayrılmaya hiç niyeti olmadığını belirtiyordu. Ayrıca, bu
grubun fırka benzeri niteliğini de kabul etmiş oluyordu.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması Birinci Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin tarihinde de, Mustafa Kemal'in eyleminde de bir dönüm
noktasıdır. Böylece artık, --çoğunluk adına-- iş gören Mustafa Kemal, bunu,
--küçük bir azınlık--la yönetmek olanaklarına kavuşmuş oluyordu.
Başkumandanlık:
Oligarşinin Demir Yasasından Mustafa Kemal Yönetimine
Aslında, tüm küçük gruba bağlı yönetim çabaları pek de geçerli değildi.
Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi'nden beri hep çevresinde --temsil-- niteliği
olan küçük gruplar bulundurmuş ve kararlarını genelilikle bu grupların
başkanı olma gibi yasal bir dayanağa bağlamıştı. Fakat, yine kendisinin
ifadelerinden anlıyoruz ki, aslında bu --temsil-- niteliği olan küçük gruplar
hemen hemen hiçbir zaman tam anlamıyla oluşmuyor. Onların başkanı olarak,
Mustafa Kemal, onların --temsil-- yetkilerini de kullanıyor. Böylece, aslında
bir temsil hiyerarşisi ile --Oligarşinin Demir Yasası--na giden olay, Mustafa
Kemal eyleminde, bir devrimcinin temel taktiği oluyordu.

imparator 10-02-2007 14:34

Üstelik, Mustafa Kemal bu uygulamaya zorlanıyordu da. Bir başka deyişle,
gerek dayandığı büyük gruplar, gerekse küçük --temsili-- gruplar özellikle
bunalım anlarında kendisinin kayıtsız koşulsuz sorumluluk yüklenmesini
istiyorlardı. Bunun altında, hiç kuşkusuz, onun bütün çevresini aşan
devrimcilik nitelikleri yatıyordu. Bir başka neden de, lidere duyulan güven
duygusu kadar zor durumlarda liderin de zorlanacağını ve belki de
yıpranacağını umut edenlerin varlığından geliyordu. Çünkü, ona inananlar
kadar, inanmayanlar da Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde etkin
gözüküyorlardı.
Nedenleri çeşitli olmakla ve kimi zaman da çelişik amaçlardan kaynaklanmakla
birlikte, Mustafa Kemal'i --Tek Adam--lığa zorlayan durumların ve kişilerin
sürekli gündemde bulunduğu bir gerçektir. İşin ilginç yanı, Mustafa Kemal'in
bu önerileri değerlendirmekteki ustalığıdır. Gerek zamanlamayı, gerekse
koşulların olgunlaşmasını hiç gözardı etmemiş, uygun zaman geldiğinde hemen
kendi ilkelerine göre eyleme geçmiştir. Bunun en güzel bir örneklerinden biri,
başkomutanlık sorunudur.
Meclisteki uzun tartışmalardan sonra Mustafa Kemal'in başkomutanlığı kabul
edip etmemesi, sanki savaşın, yazgısını önemli bir biçimde etkileyecek bir
öge olarak belirmişti. Hiç kuşkusuz, bu sonucun ortaya çıkmasında Mustafa
Kemal'in önceleri sessiz kalarak, olayların gelişmesini beklemesi de etkin
olmuştu. Aslında, orduları zaten güvendiği arkadaşları aracılığıyla yönettiği
için, başkomutanlığı hukuken de yüklenmesi, durumu çok değiştirmeyecekti.
Bunu bilen Mustafa Kemal, hem Meclis içinde ve dışında oynanan oyunları
bozmak, hem de ülkenin genel durumu çerçevesinde ciddi önlemler almak için,
başkomutanlığı özel koşullarla kabul edeceğini bildirdi. 4 Ağustos 1921
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına şöyle bir önerge verdi:
--Meclis azayı kiramının umumi surette tezahür eden arzu ve talebi üzerine,
Başkumandanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi; şahsen deruhte etmekten tahassül
edecek fevaidi, azami süratle istihsal edebilmek ve ordunun maddi ve manevi
kuvvetini azami süratte tezyit ve ikmal ve sevki idaresini bir kat daha
tarsin için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu salahiyeti, fiilen
istimal etmek şartıyla deruhte ediyorum. Müddeti ömrümde, hakimiyeti
milliyenin en sadık bir hadimi olduğumu nazarı millete bir defa daha teyid
için bu salahiyetin üç ay gibi kısa bir müddetle takyid edilmesini ayrıca
talep ederim.-- -- (Atatürk, tarihsiz: 611).

imparator 10-02-2007 14:34

Açıkça görüldüğü gibi, bu yazısıyla Mustafa Kemal, --Tek Adam-- olmaya
talipti. Onun bu isteğine karşı çıkanlar, yine kendi ifadesine göre, iki
noktada kuşku duyuyorlardı: Birinci nokta, tüm yetkileri Mustafa Kemal
üzerine aldığı için, artık Meclis'i gereksiz sayıp kapatabileceğiydi. İkinci
nokta ise, o dönem Meclisinin havasını aktarabilmesi bakımından çok ilginçti:
Birtakım milletvekilleri, kendi güvenliklerinden kaygı duyuyorlardı. Hiç
kuşkusuz, bunlar, kendilerini Mustafa Kemal'e açıkça karşıt gören ve bu
yüzden şu ya da bu biçimde tasfiye edilmelerinden korkan milletvekilleriydi.
Mustafa Kemal Paşa iyi bir taktisyendir. Tüm bu kaygıları dinler, hak verir;
bunların hepsine çare bulan bir yasa önerisinde bulunur. 5 Ağustos'ta bu
öneri kabul edilir. Böylece, artık yalnız fiilen değil, yasal olarak da.
Mustafa Kemal --Tek Adam--dır. Üstelik bunu, hiçbir zorlamaya başvurmadan,
tümüyle, Meclis'in isteğiyle, adeta --lütfen-- kabul etmiştir. Tarihteki öteki
--liderler--in tek adam olabilmek için başvurdukları yollar akla gelirse,
Mustafa Kemal'in onlara olan taktik üstünlüğü hemen ortaya çıkar.
Kısaca, Mustafa Kemal'in Meclis'in tüm yetkilerini kendinde topladıktan
sonra yaptıklarına bakarsak, bu yetkilerin hiç de --lafta kalmadığını-- ve
sonuna kadar, işlevsel bir biçimde kullanıldığını görürüz. Hemen 7 ve 8
Ağustos tarihlerinde on adet emir çıkartıyor. --Tekalifi Milliye-- emirleri
elenen bu emirler, ordunun gereksinmesi olan araç, gereç ve uzmanların
sağlanması için ülke halkının topyekun seferberliğini öngörüyordu. Ayrıca,
son derece önemli bir nokta olarak da, İstiklal Mahkemeleri oluşturup, bunları
Kastamonu, Samsun, Konya ve Eskişehir'e yollamıştı. Bu arada, hükümette de
bir iki değişiklik yaparak, ordunun yönetimini daha etkin bir biçime sokmuştu.
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal için --örgüt--
ancak devrimci eylemine güç kattığı oranda işlevseldi. Bu güç ise en kısa
biçimde, önce küçük grupların oluşturulması, daha sonra da bu küçük gruplar
içinde --lider--in yetkisinin --meşru--laştırılması açısından anlam taşıyordu.

imparator 10-02-2007 14:34

Nitekim, Başkomutanlığın uzatılması kabul edilmediği zaman, hemen --işlevsel
devrimcilik--i ön plana çıkmış ve --Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız
bırakılamazdı. Binaenaleyh, bırakmadım, bırakamam ve bırakamayacağım.--
demiştir (Atatürk, tarihsiz:662).
Mustafa Kemal'in Başkomutanlık yetkileri konusunda çok hassas olduğu
bilinen gerçeklerdendir. Örneğin, Nureddin Paşa'nın neden olduğu Koçgiri olayı
üzerine Meclis'te yapılan tartışmalarda, Mustafa Kemal çok titizdir. Artık
açıklanmış olan bu gizli oturumların tutanaklarına göre, Meclis kendisine
güven duymuyorsa, yetkilerinin üzerinden alınabileceğini, fakat Başkomutanlık
yasası yürürlükte olduğu sürece; işlerine hiç kimsenin, Meclis'in bile
karışmaya hakkı olmadığını söylüyor (Borak, 1977:242-243).
TBMM Döneminin Değerlendirilmesi
Mustafa Kemal Atatürk'ün eylem süreci içinde en önemli örgüt dönemi TBMM
dönemidir. Bunun iki nedeni vardır. Birinci neden, düşmanın bu dönem içinde
yenilmiş olmasıdır. İkinci neden ise, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinin
gerek yasal ilkelere oturması, gerekse uygulamada birçok kez kanıtlanması
açısından tam anlamıyla meşruluğuna bu dönemde kavuşmuş olmasıdır.
Meclis döneminin önemli özelliklerinden biri, artık bağımsızlık eyleminin
yurt içinde de tümüyle bir devlet örgütü eliyle yönetilmeye başlanmış
olmasıdır. Bu devlet örgütü anlayışı, tüm alanlarda etkinliğini gösteriyordu.
Örneğin, basın, bilinçli biçimde desteklenmeye başlanmıştı. Bir yandan yeni
kurulan resmi Anadolu Ajansı'nın elemanları ile yurt dışına haber verilirken,
öte yandan Hakimiyet-i Milliye ve Yeni Dünya gazetelerine maddi yardım
yapılıyordu (Öztoprak, 1981:32-33) .

imparator 10-02-2007 14:35

Gerek düşmanın yenilmesi, gerekse kurulacak olan yeni siyasal ve toplumsal
yapı içinde meşru tek adam kimliğinin kazanılması, çok büyük ölçüde onun
örgütçülüğüne bağlı olaylardır. Konuya bu açıdan bakıldığında, örgütün
belirleyiciliği açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne önemli bir yer
vermek gerekir. Çünkü, ondan önceki örgüt denemeleri ya ilk girişimler olduğu
için sonuçsuz kalmış, ya da ancak Meclis dönemindeki başarılara hazırlık
niteliği taşıdığından belirleyici olamamıştır. Parti dönemi olarak ele
alacağım beşinci ve son dönem de yalnızca Meclis döneminin işlevsel bir
uzantısı sayılabilir.
:::::::::::::::::::
V-) BEŞİNCİ DÖNEM: --PARTİ DÖNEMİ- DEVRİMİN YAYGINLAŞTlRILMASI--
Her devrimci eylemin bir kurumlaşma dönemi vardır. Eylem başarılmış,
iktidara el konulmuştur. Artık; sahip olunan ideoloji doğrultusunda yeni
toplumun yaratılması için uygulamalara geçme zamanı gelmiştir.
Bu konuda Atatürk şöyle diyor:
--... Her yerde siyasi fırka teşkili hakkında da halk ile uzun hasbihallerde
bulundum... Bu fırkanın nasıl ,bir program takibetmesi lazım geleceği
hakkında bilcümle vatanperveranın, erbabı ilmü fennin müzaheret ve müşaretine
müracaat etmiştim. Gerek bazı zevattan aldığım tahriri mütalaattan ve gerek
halk ile müdavelei efkardan çok istifade ettim.-- (Atatürk, tarihsiz:718) .
Görülüyor ki Atatürk, partisini kurmadan önce çok kişiyle konuşmuş,
uzmanlara ve halka danışmış, onlardan yazılı ve sözlü olarak düşünceler
almıştır. Bu düşüncelerden ne denli yararlandığı ya da gerçekten bir --danışma--
yapıp yapmadığı çok önemli değildir. Önemli olan, arkasından tarihe mal olacak
bir metinde partiyi kurarken, bütün bunları yapmış olduğunu belirtmesidir. Bu
durum, onun, olayı nasıl gördüğünü ve nasıl göstermek istediğini belirtir:
Doğru ya da yanlış, Mustafa Kemal Paşa, --Halk Partisi'ni, halkla birlikte
kurduğunu-- vurgulamak istemektedir.

imparator 10-02-2007 14:35

İşin ilginç yanı, --zamanlama kavramı-- burada da kendini göstermişti
(Atatürk'ün bir zamanlama üstadı oluşu, Webster'e --General Quintus Fabius
Maximus, General Mustafa Kemal'i kıskanırdı-- dedirtmiştir (1981: 7). Bakınız
Mustafa Kemal Paşa, daha Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet'i ilan
edeceğini söyleyen kararlı devrimci, yeni partinin programı için ne diyor:
--Bu program, bugüne kadar, icra ve intaç ettiğimiz (uyguladığımız ve
sonuçlandırdığımız) esaslı bilcümle hususatı ihtiva ediyordu. Maahaza programa
ithal edilmemiş, mühim ve esaslı bazı meseleler de vardı. Mesela Cumhuriyet'in
ilanı, hilafetin ilgası, Şer'iye Vekaletinin lağvı, medreseler ve tekkelerin
kaldırılması, şapka iksası gibi...
Bu meseleleri programa ithal ederek, vaktinden evvel, cahil ve mürtecilerin,
bütün milleti tesmime (zehirlemeye) fırsat bulmalarını muvafık bulmadım.
Çünkü, bu mesailin (işlerin) zamanı münasibinde, hallolunabileceğinden ve
milletin binnetice memnun olacağından kat'iyen emindim.--
(Atatürk, tarihsiz: 718).
Bu satırlardan da açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, kafasında
tasarladığı en önemli atılımları, yeni kurduğu partinin programına, sırf
strateji ve taktik açısından uygun görmediği için almamıştı.
İlginç olan nokta, Mustafa Kemal'in tek tek atılım saymak yerine, temel
ilkeler üzerinde odaklaşmış olmasıdır. Örneğin, Cumhuriyet'in ilanını
belirtmiyor, fakat --hakimiyet milletindir--, --Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
haricinde hiçbir makam, mukadderatı milliyeye hakim olamaz--, gibi bir genel
stratejinin anahatlarını vurguluyor.
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Devamı Olarak Halk Fırkası
Mustafa Kemal Paşa, bu partiyi, artık amacını gerçekleştirmiş olan
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yerine kurmuştu. Vatan, düşman işgalinden
kurtulduğuna göre, --Redd-i İlhak-- ve --Müdafaa-i Hukuk-- gibi kavramların
anlamı da kalmamıştı. Oysa, artık başlayan yeni dönemde de halkın katkısına
ve desteğine gerek vardı. Bu yüzden Mustafa Kemal, --Milli Kurtuluş Savaşı
sırasında olduğu gibi, milli saadetimizi sağlayacak bu çalışma devresinde de
milletin yardımını ve bütün aydınların ve vatanseverlerin bu işe ortak
olacaklarını ümit ederim.-- diyordu (CHP, 1963:6-7).


Türkiye`de Saat: 16:13 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580