![]() |
Açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, yalnız --devrimci bir önder-- değil, aynı zamanda --devrimin önderi--dir. Hukuksal Başkanlık, Gerçek Liderlik Devrimci eylemin uygulamadaki gerçek lideri Mustafa Kemal Paşa, bu rolünü, hukuksal olarak da desteklemek için hiçbir fırsatı kaçırmak niyetinde değildi. Örneğin, Sivas Kongresi'nin açılışında, kendisinin başkan seçilmesini önlemek isteyenlerin öne sürdüğü, Ali Fuat Cebesoy'un babası İsmail Paşa'nın ortaya attığı harf sırasına göre başkanlık yapılması önerisine hemen ve sert bir biçimde, şu sözlerle karşı çıkmış ve oylamayı kazanmıştı: --Paşa Hazretleri şahsiyattan, müsavattan bahsediyorlar. Fakat ne yazık ki, daha dün İstanbul'dan gelen en yakın arkadaşlarım vaziyete gayrı vakıf ve şahıslarına karşı pek ziyade hürmetkar olduğum bir ihtiyarı tavsit ederek (aracı kılarak) bilfiil şahsiyat yapıyorlar.-- (Kansu, 1966:217) . Mustafa Kemal Atatürk, bir yandan tam bir komitacı gibi fiilen duruma egemen oluyor, öte yandan tam bir meşruiyetçi gibi, bütün yasal mekanizmalardan sonuna dek yararlanıyordu. Örneğin, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın son toplantısında Meclis Reisi seçilmek bile istemişti. Kendisi Anadolu'da bulunduğu halde, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na başkan seçilmek istemesinin gerekçelerini şöyle sıralıyordu: |
--Kuvayi Milliye'nin, millet tarafından kabul edildiğini teyid etmek, Meclis fesholunduğu halde riyasete ait vezaifi emniyetle ifa eylemek, hayatımızla gayrikabili telif bir sulh teklifi karşısında kıyamı milli yapılırsa riyaset vaziyetiyle milletin maddi ve manevi kuvvetlerini müdafaaya tevcih etmek mülahazalarıdır.-- (Atatürk,tarihsiz: 374-375) . Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, ulusal liderliği yürütürken, dış dünya ve Osmanlı yenilgisi hiçbir zaman aklından çıkmıyordu. Zaten Atatürk, toplumsal bir ihtilal ile ulusal bir bağımsızlık savaşını birlikte yürüten ilk liderdi dünyada. Manda Konusunun Tartışılmasındaki Taktikler Sivas Kongresi'nin hukuk açısından en önemli yönü, nasıl, ulusal çapta bir temsil mekanizmasının kabul edilmesi idiyse, siyasal bakımdan da en çarpıcı kararı, manda olayının oldukça kesin bir çözüme bağlanmış bulunmasıdır (Manda olayının temelini oluşturan Wilson'un ünlü ilkeleri için, Berkes bunların komünizmi önlemek amacına yönelik biçimde Osmanlı'nın egemenliğine son verdikleri gibi çok ilginç (ve bence haksız olmayan) bir görüş öne sürüyor (Berkes, 1979). |
Manda konusunun Erzurum Kongresi'nden beri süren bir tartışma olduğu ve Sivas Kongresi sırasında da Mustafa Kemal'in pek çok yakın arkadaşı dahil, güçlü bir yandaş kadrosunca desteklendiği düşünülürse, bağımsızlığa uygun ve çözüm sağlayıcı bir sonucun alınmasının zorluğu ortaya çıkar. Manda konusunun tartışıldığı oturuma da Mustafa Kemal Paşa başkanlık etmektedir. Henüz tartışmalara geçmeden, önemli bir sorun hakkında açıklamalarda bulunacağını belirtir ve şöyle der: --Malumu alileri, bir Mister Bravn'dan bahsedilmektedir. Mister Bravn'ın manda meselesi hakkında temaslar yapmak ve kat'i netice almak üzere Sivas'a kadar geldiği kat'iyet ve ciddiyetle söylenmiş olduğu yüksek heyetinize sunulan muhtırada da Mister Bravn'dan ve 50 bin kişilik bir amele ordusu getireceğinden, bu husustaki resmi ifadelerinden bahsolunmaktadır. Vaki olan müracaat ve talebi üzerine Mister Bravn'ı kabul ettim ve kendisiyle uzun uzun konuştum. Amerikalı bir gazeteci olan Mister Bravn, bana: --Hiçbir resmi sıfat ve memuriyetim yoktur. Tamamiyle hususi ve şahsi mahiyette olarak sizinle görüşüyorum,-- dedi. |
Kendisiyle manda mevzuu üzerinde de görüştüm. Mister Bravn, Amerika'nın mandaterlik gibi bir vaziyet ve vasfı asla kabul etmeyeceğini, buna kendisinin de taraftar olmadığını, hürriyet ve demokrasi memleketi olan Amerika'nın bir milleti nasıl esir halinde tutabileceğinin düşünülebildiğini bana esefleriyle nakletti. Hatta şöyle söyledi: --Manda kelimesine Amerikalılar ve Amerika gibi ben dahi tamamiyle yabancıyım. Manda'nın tam bir tarifini dahi yapmaya muktedir olmadığımdan emin olabilirsiniz.-- Arkadaşlarım, vaziyet böyle olduğuna ve muhtırada da Mister Bravn ve mandadan bahsedildiğine göre, hadiseyi etüt etmekliğiniz için celseye on dakikalık bir ara veriyorum.-- (Kansu, 1966:240). Görülüyor ki, Mustafa Kemal Paşa, oturum başkanlığının bütün ayrıcalıklarından, duraksamasız yararlanmaktadır. Tartışmalara bile geçmeden, kendi düşüncelerini, yandaşlarınca açık seçik anlaşılacak biçimde özetlemiştir. |
Ayrıca, burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, propagandanın ve karşı propagandanın kullanılış biçimleridir. Bilindiği gibi, çağdaş propaganda tekniğinde, gerçeğe uygun olmayan karşı propagandanın ögeleri abartılır, güçlendirilir, iyice etkili duruma sokulur ve sonra, tam bir darbe ile, gerçeğin karşısında yok edilir. İşte Mr. Bravn'ın durumu ve Amerikan mandası konusunda da Mustafa Kemal öyle yapmıştır. Amerikan mandası ve yardımı konusunda en abartmalı haberleri kabul etmiş, daha sonra, gerçek karşısında bunları yokedivermiştir. Dikkat edilecek bir başka nokta, Mustafa Kemal Paşa'nın kullandığı terimlerdir. --Manda-- teriminin --esaret-- terimiyle yer değiştirmiş olması herhalde bir rastlantı değildir. Hele hele, --Hürriyet ve Demokrasi aşığı bir ülke--nin buna karşı olduğunun söylenmesi hiç rastlantı değildir. Benim, Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmasını çağdaş propaganda ilkeleri açısından değerlendirmem, belki pek çok okura, bir abartma olarak görünebilir. --Mustafa Kemal Paşa, o günlerde, bunları ne bilirdi, ne de bunlarla uğraşacak durumu vardı-- diye bir itiraz ileri sürülebilir. Oysa bakın, kendisi oturuma ara verdikten sonra ne diyor? |
--Mister Bravn hakkında yapılan propagandanın yanlışlığını tebarüz ettirmek için kongreyi keyfiyetten haberdar ettim. Bu hakikat üzerine manda isteyen muhtıra sahipleri de bir an düşünsünler. On dakikalık ara, bu düşünmeyi temine kafidir.-- (Kansu, 1966:240). 8 Eylül'de başlayıp 10 Eylül günü bir karara bağlanan --manda-- tartışmaları, uzun konuşmalardan sonra, yine bir taktikle son buldu: Rauf Bey'in önerdiği çözüm, Amerikalıların, yardım olanaklarını araştırmak ve yıllardan beri hakkımızda yapılan olumsuz propagandanın doğruluğunu incelemek üzere Anadolu'ya çağrılmasıydı. Mustafa Kemal Atatürk'ün --bu mektubun gönderilip gönderilmediğini çok iyi hatırlamıyorum-- dediğine bakılırsa, konu, onun istediği biçimde, belli bir taktik sonunda, çözüme ulaştırılmıştı (Atatürk, tarihsiz:114) . Bütün bu tartışmalar olagelirken, Amerikalıların tutumu hep Osmanlıların lehine olarak algılanmıştı. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Wilson'un, --kendi kendini yönetim-- anlayışını savunduğu ünlü 14 ilkeyi öne sürmüş olmasıydı. Böylece Anadolu halkı da, kendi yazgısını kendisinin belirleme arzusunun A.B.D. tarafından kabul edileceğini sanıyordu. Oysa, A.B.D. çok başka bir görüş sahibiydi. Türkiye'yi denetlemek istiyordu (Duru, 1978:44) . |
Amerika'da egemen propagandanın sürekli olarak Osmanlılar aleyhine yapıldığını belirten Mine Erol, bu gerçeği şu satırlarla belirtiyor: --Wilson, yapılan propagandaların o kadar tesiri altında kalmıştı ki, Türklere karşı olan olumsuz tutumunu, Paris Sulh Konferansı'nda da sürdürdü.-- (Erol, 1976:71.). Nitekim, o dönem A.B.D. kamuoyunun egemen tutumu da bu yargıları desteklemektedir (Ulagay, 1974:16) . Manda Sorunu ile Başkanlık Sorunu Arasındaki İlişkiler Sivas Kongresi'nde olup bitenler için, iki ayrı kaynak vardır: Birinci kaynak, Atatürk'ün Nutuk adlı yapıtıdır. İkinci kaynak ise, olayları onunla birlikte yaşayanların anıları ve yorumlarıdır. Bu ikinci tür kaynaklar da kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. Bağımsızlık Savaşı sırasında ve sonra, onunla sürekli düşünce ve eylem birliğinde olanlar (Mazhar Müfit, İsmet İnönü gibi) bir gruptur. İkinci grup ya savaş sırasında, ya da sonra, onunla ters düşenlerdir (Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve hatta Ali Fuat Cebesoy gibi) . Bu her üç tür kaynağa da yakından baktığımızda Sivas Kongresi başkanlığı ile mandacılık arasında bazı ilişkiler görüyoruz. |
Bu ilişkiler; Mustafa Kemal Atatürk'e göre, kendisi mandaya karşı olduğu için, mandacı olanların onun başkan olmasını istememeleri biçimindeydi. Bekir Sami'nin evinde yapılan ünlü toplantıda, kendisinin başkan olmaması yolunda alınan kararı bütünüyle böyle yorumlamaktadır Mustafa Kemal Paşa. Oysa, bütün kaynakların bize öğrettiğine göre, Mustafa Kemal Paşa ile çevresindeki bazı kimselerin sorunu, temeli kişilik çatışmasına kadar inen bir yöntem ve anlayış uzlaşmazlığıydı. Kişisel olarak Mustafa Kemal'in güçlü kişiliğine, yöntemsel olarak da, ödün vermez tepeden inmeci laik devrimciliğine ayak uyduramıyorlardı. Aslında aşağıdaki satırlar, durumu oldukça güzel yansıtır: Atatürk'ün, Söylev'deki anlatışıyla, --Milli Mücadele'ye beraber başlayan yolculardan bazıları... Kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu bittikçe... Mukavemet ve muhalefete geçiyordu.-- Atatürk, o yolcuları, yüreğinde büyük kırgınlık da duymaksızın aşıp veya etkisiz duruma getirip yoluna devam ediyordu. Çünkü, --milletin vicdanında ve istikbalinde-- sezdiği büyük gelişme eğilimini, kendi vicdanında --bir milli sır-- gibi taşıyarak, adım adım gerçekleştirmekle yükümlü sayıyordu kendini.-- (Ecevit, 1977). |
Bu durumu, Mustafa Kemal Paşa, kişisel gücüyle, düşüncelerini birbirini destekler bir biçimde kullanmak için, kendine göre yorumluyor. Amacı, belli doğrultuda olan düşüncelerini, o güne dek, kazandığı zaferlerle güçlendirdiği kişiliğinin liderlik kuvvetiyle desteklemek. Örneğin, Sivas Kongresi'nin açılışından önce Bekir Sami Bey'in evinde yapılan ve kendisinin Kongre Başkanı seçilmemesi için karar alınan toplantıyı bakın nasıl yorumluyor: --Anlaşılıyor ki, bu arkadaşlar, kendi aralarında --manda-- fikrini kabul etmiş bulunuyorlar. Beni reis seçtirmemeye gayret sarfetmelerinin ve politik taktiklere sapmalarının tek izahı: Kendilerinden bir, reise mandayı el çabukluğuna getirip kongre kararına bağlanmak... arzusundan ibarettir. Ama, hakikaten şayanı hayret ve teessüf bir manevra...-- (Kansu, 1966:233) . Oysa, --bu arkadaşlar-- arasında olan ve onların lideri durumunda bulunan Rauf Bey için, yukarıdaki anıları aktaran Mazhar Müfit, bakın ne diyor: --Hakikat bu ve böyleyken, Rauf Bey'in mandacı olduğunu, manda istediğini nereden çıkardılar ve bu şayiayı nasıl yaydılar?.. Hiç şüphe yok ki, Rauf Bey'e --mandacı--lık izafe edenler, onun gıyabında kendi propagandaları bakımından faydalanmak isteyenler ve Mustafa Kemal'le arasındaki münasebetleri zedelemeye çalışanlardır.-- (Kansu, 1966:250-251). Bütün bu çözümlemelerin ortaya çıkardığı nokta, Mustafa Kemal'in aman bilmez bir taktisyen olduğudur. |
Örgüt ve Genel Strateji Açısından Sivas Kongresi Sivas Kongresi, Bağımsızlık Savaşı içinde belli bir yere sahip olmakla birlikte, asıl anlamını, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrim stratejisi içinde kazanır. Bilindiği gibi, bu kongrede ulusun temsil edilme olayı, genişletilmiş, o zamanki dernekler yasasına göre kurulmuş olan derneğin adı --Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti-- olarak saptanmıştır. Böylece artık, Mustafa Kemal Paşa, bu derneğin yürütme kurulu üyesi ve başkanı olarak gerektiğinde tüm ulus adına söz söyleyebilecek ve eylem yapabilecek yetkilere sahip oluyordu. Bir anlamda, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı Başkanlığına seçilememekten dolayı yitirmiş göründüğü olanaklara, bu yolla sahip olmuştu (Vahdettin ile Damat Ferit, Sivas Kongresi'nin toplanmasını önleyemeyince hem Anadolu'ya karşı eylemı şiddetlendirmiş, hem de İngilizlerle İngiliz manda'sını kabul eden bir anlaşma imzalamışlardı (Akşin, tarihsiz:5).). Bu durumun, genel strateji içinde, Padişah'a karşı sürdürülecek olan savaşta Mustafa Kemal'e sağladığı büyük güç açıktır (Birçok yabancı gözlemci de Erzurum ve Sivas Kongrelerini --halk egemenliği-- kavramının temeli sayar. Örneğin, bkz. Wortham, 1930:89-96.-- ). |
Aslında, Mustafa Kemal Paşa'nın işin en başından beri, ülke çapında, kendiliğinden ortaya çıkan pek çok tepkiye yön verdiği açıktır. Bu konudaki en belirgin örneklerden biri, Kazım Özalp'ın anılarında görülür. Özalp şöyle anlatıyor: --Ayda bir kere, İzmir'in şimal mıntıkası cephelerinden ve cepheye yakın kazalardan gelen temsilciler, Balıkesir'de toplanırlardı. Bu toplantılarda muhtelif milli meseleler görüşülür ve mühim kararlar alınırdı. Anzavur çarpışmasından sonra 19.11.1919'da toplanan kongre, Anzavur'a karşı yapılan hareketi tasvip ile bu hareket sırasında gayret ve fedakarlık gösterenleri takdir etmişti. Aynı zamanda bu kongre heyeti, General Milne hattının kabul edilmeyeceğini ilan ile, cephelerde büyük çapta faaliyete geçilmesine ve bunun için de çok büyük bir miting yapılmasına karar almıştı. Üç gün devam eden bu kongrenin aldığı en mühim karar, Anadolu'daki Heyeti Temsiliye ile muhabere edilerek --Redd-i İlhak-- unvanının bundan sonra --Müdafaa-i Hukuk-- olarak değiştirilmesinin kabul edilmesidir. Bu suretle, bütün Anadolu'nun müşterek bir gaye uğrunda tek bir kitle halinde hareket ettiği ve bu mukaddes gayeye erişebilmek için Erzurum'dan İzmir'e kadar bütün memleket halkının aynı heyecanla mücadeleye atıldığı ilan edilmiş oluyordu. |
Bu yüksek işbirliğinin, memleket içerisinde ve dışarısında bizim için ne kadar önemli olduğu ve kuvvetimizin değerini ne kadar çok arttırdığı açıktır. Bu zamana kadar milli harekatın karşısında olanlar, Anadolu'nun ikiye ayrılmış bulunduğu görüşündeydiler. Biz, bu kafada olanları büyük bir hayal kırıklığına uğrattık.-- (Özalp, 1971:75). Sivas Kongresi, Mustafa Kemal'e o güne dek düşlediği eylemi yapabilmesi için yasal yetkilerin de verildiği bir olay niteliği taşır. Nitekim, Velidedeoğlu da Erzurum ve Sivas Kongrelerini Milli Mücadele örgütlenmesinin yeni bir aşaması sayar (Velidedeoğlu, 1981:9). Sivas Kongresi ve İttihatçılar Mustafa Kemal Paşa'nın yaşamında örgüt dönemlerinden üçüncüsü olan Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak dönemi, Sivas Kongresi ile kapanıyordu. Bu dönem aslında denetimin kendi elinde olmadığı İttihatçı dönem ile bir hesaplaşmayı da içeriyordu. |
İttihatçılar döneminde gerek partiyi, gerekse hükümeti denetlemek için yaptığı girişimler sonuçsuz kalınca bir süre sessiz kalmayı yeğ tutan Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra artık sırasının kendisine gelmiş olduğunun farkındaydı ( Mustafa Kemal Paşa'nın hükümete girme çabaları, Vahdettin'in Padişah olması ile hız kazanır. Veliahtlığından tanıdığı Vahdettin'i etkileyerek İmparatorluğu çıkmazdan kurtarmaya çalışır. Siyasal çözümler arama ve iktidara el koyma arzusu, aslında daha da erken başlar. Bir olayı kendi ağzından Asım Us şöyle anlatıyor: --Mustafa Kemal, Birinci Dünya Harbi'nde Çanakkale, İngiliz ve Fransız donanmaları tarafından zorlandığı zaman İstanbul'u kurtardıktan sonra bu kurtuluşun muvakkat olduğuna inanıyordu. Almanya'nın mağlup olacağına ve onun yanında Türkiye'nin de tehlikeye uğrayacağına kani bulunuyordu. Bunun için Almanya mağlup olmazdan önce Osmanlı Devleti'nin münferit sulh yapması çaresini düşünüyordu. Mustafa Kemal bir gün bu maksatla o zaman Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa ile mülakat yapmış ve maksadını anlatmıştır. Cemal Paşa, bunun nasıl yapılabileceğini sorunca, --Benim elimde bir ordu var, düşmanı buradan kovan askerler icabederse İstanbul üzerine yürür, mesele halledilir,-- demiştir. Cemal Paşa, iptida buna muvafakat eder görünmüştür. Münferit sulh yapabilmek için bir hükümet değişikliği olacaktı. Yeni hükümette Cemal Paşa Sadrazam, Mustafa Kemal Harbiye Nazırı olacaktı. Bir idari inkılap yapılacaktı. Bu şekilde aralarında sözleştikten sonra Cemal Paşa korkmuş, verdiği sözden dönmüştür. Sözünden dönmekle beraber hadiseyi Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya da duyurmuştur. Mustafa Kemal bundan çok sıkılmış, hatta hiddetini yenemeyerek, Cemal Paşa'yı düelloya davet etmiştir. Mustafa Kemal, Cemal Paşa'dan tarziye vermesini istiyor. Şartlarını söylüyor. Aksi takdirde rast geldiği yerde Cemal Paşa'yı vuracağını söylüyor. Hadise bu şekli alınca Enver Paşa da vaziyetten memnun olur. Gerek Mustafa Kemal'i, gerek Cemal Paşa'yı kendine rakip gördüğü için, her ikisinden de bu suretle kurtulacağını hesap ediyordu. Bu sırada Mustafa Kemal'in arkadaşı Fethi Bey araya giriyor. Cemal Paşa, Mustafa Kemal'e tarziye vermeye razı oluyor. Mustafa Kemal, Beyoğlu'nda Perapalas Oteli'ne geliyor. Muayyen bir saatte Cemal Paşa da orada bulunur. Mustafa Kemal'in tayin ettiği şartlar dairesinde kendisini kabul ediyor. |
Hadise bu suretle kapanıyor. Gazi, yukarıda not halinde kaydettiğim hatıralardan bahsettikten sonra kendisine şu suali sormuştum: --Paşam şayet Cemal Paşa verdiği sözde durmuş olsaydı ne yapacaktınız?-- Şu cevabı verdi: --Hükümeti değiştirecek, derhal İtilaf Devletleri ile iyi şartlar altında sulh yapacaktım. Bu suretle sonradan başımıza gelen felaketlerin önüne geçecektim. O zaman yalnız bir bela kalacaktı. O da saltanat ve sultanlar belası ve o belayı da mutlaka memleketin başından atacaktım. Fakat onu başka türlü bir tedbirle atacaktım.-- (Us, 966:32-33).). --Vatanı kurtarma-- görevi sırasında --İttihatçılık-- ve --İttihatçılar--, onun hem en büyük desteği, hem de en büyük kösteğiydi. En büyük desteğiydi, çünkü Bağımsızlık Savaşı'nın örgütlenmesi ancak siyasal bakımdan aktif kadroların desteğiyle olabilirdi ve bu kadrolar genellikle --İttihatçılar--dan oluşuyordu. Buna karşılık, İttihatçı-İtilafçı çatışması ve ayırımı topluma o denli işlemişti ki, Bağımsızlık Savaşı'nın bu gruplardan birinin tekelinde ya da en azından denetiminde olması, öteki grubun eyleme karşı tutum takınmasına yol açacaktı. Nitekim uzun süre, Mustafa Kemal'in İttihatçı olduğu propagandası etkin bir biçimde kullanılmıştı. |
Oysa, gerçek tam tersineydi. Mustafa Kemal Paşa, çoktan --İttihatçılık-- dönemini kapamış, zaten hiçbir zaman denetleyemediği bu örgüte karşı olumsuz bir tutuma girmişti. İstanbul gazetelerinin de, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nı İttihatçılara mal etmesi üzerine, Sivas Kongresi'nde, kongreye bütün katılanlarca edilecek bir yemin kabul edildi. Bu yeminin metni şöyleydi: --Saadet ve selameti vatan ve milletten başka hiçbir maksadı şahsi takip etmeyeceğime, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma, mevcut fırakı siyasiyeden hiçbirinin emeli siyasiyesine hadim olmayacağıma vallahi billahi...-- ( Bu yemini yalnız Mazhar Müfit Kansu etmemişti. Kendisinin Mustafa Kemal'in en yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğunu düşünen ve içtenliğine inanan Kongre onu dışlamadı. Mazhar Müfit'in bu yemini etmeme gerekçesi, daha önce, İttihat ve Terakkiye ve her fırsatta, her sahada onun menfaatine çalışacağına yemin etmiş olmasıydı. Sivas Kongresi'nin ortamını belirtme bakımından, değerli tarihçi Uluğ İğdemir'in yayımladığı Sivas Kongresi tutanaklarından, bu yemin metninin ilk önerildiği biçimi ile sonradan değiştirilen ifadesine bakmak ilginç olacaktır. |
4 Eylül 1335 (1919) tarihinde yapılan birinci genel toplantıda önerilen yemin metni şöyle: --Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, islamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek her türlü ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azm-ü iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah.-- (İğdemir. 1969:3). Daha sonra --hilafet ve saltanat-- sözleri çıkarılıyor ve İttihat ve Terakki'yi suçlayıcı ifadeler konuyor: --Saadet ve selamet-i vatan ve milletten başka kongrede hiçbir maksad-ı şahsi takip etmeyeceğime; vatanın bugün duçar olduğu mesaib ve felaketin müsebbibi bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma ve mevcut fırak-ı siyasiyeden hiçbirisinin amal-i siyasiyesine hadim olmayacağıma vallahi, billahi.-- (İğdemir, 1969:18). Daha sonra, İttihat ve Terakki'nin yalnız adı bırakılarak, onu suçlayıcı ifadeler de yeminden çıkarılıyor (İğdemir, 1969:21).) (Kansu, 1966:219). Hiç kuşkusuz, bu durum, başında bulunduğu eylemi, bütün siyasal çekişmelerin üstünde tutmak ve ulusu, ardında yekvücut olarak birleştirmek isteyen Mustafa Kemal'in çok işine gelmişti. Böylece, hem kendi eyleminin bütünlüğünü sağlıyor, güç kazanıyor, hem de İttihat ve Terakki ile tarihsel hesabını görmüş oluyordu. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi'nden sonra, İstanbul Meclis-i Mebusan'ı dağıtılana dek, ülkeyi Heyeti Temsiliye Başkanı olarak yönetmişti. İçinde komutanların da bulundukları bu heyet, günlük işlerle de, askeri ve siyasal konularla da uğraşıyordu (İğdemir, 1975 ve Baykal, 1974). |
IV-) DÖRDÜNCÜ DÖNEM: --TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ-- İstanbul Meclis-i Mebusanı'nın dağıtılmış olması, Mustafa Kemal Paşa'nın çok işine yaramıştı. O güne dek, sürekli biçimde tüm Anadolu için tek yönetimin temsilcisi olma savaşımında ve savında bulunan --Kuvay-ı Milliyeciler--, yalnız belli derneklerin biraraya gelmesi yoluyla değil, --Ulusal Meclis--i Anadolu'da toplama yoluyla da toplumun tek ve biricik temsilcisi olduklarını --dünya aleme-- ilan etmiş olacaklardı. İstanbul'daki Meclis işgalci güçler tarafından dağıtıldıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa hemen Ankara'da bir Meclis toplama hazırlığına başladı. Daha önce belirtmiş olduğum gibi, bu Meclis'in seçimi, bugün alışageldiğimiz yöntemden oldukça farklıydı. Mustafa Kemal'in Meclis'in toplanmasıyla ilgili bildirisine dikkatle bakıldığında, seçilecek kişilerin --güvenilir ikinci seçmenler--ce seçilmesinin öngörüldüğü anlaşılır. --Heyeti Temsiliye-- adına imzaladığı bildiride, Mustafa Kemal seçimi yapacak olanları şöyle sıralıyordu: 1) Kazalardan çağrılacak olan ikinci seçmenler. 2) Liva merkezindeki ikinci seçmenler. 3) Liva idare meclisleri ve belediye meclisleri üyeleri. 4) Liva Müdafaa-i Hukuk İdare Heyeti üyeleri. 5) Vilayet merkez heyeti üyeleri, vilayet idare meclisi üyeleri ve belediye meclisi üyeleri. 6) Vilayet merkezi, merkez kazası ve merkeze bağlı kazaların ikinci seçmenleri. Bütün bu kişiler biraraya gelip toplanacaklar ve seçimi tek oturumda yapacaklardır. Görüldüğü gibi, Meclis'e seçilecek olanların seçim işlemi, genellikle, resmi niteliği olan kişilerce ve bir ölçüde Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarının denetiminde yapılacaktı. Bildirinin Kolordu Komutanlıklarına da gönderilmiş olınası, bu seçim işinin önemli ölçüde denetim altında tutulduğunun bir işareti olarak alınabilir. |
Yeni Meclis'in toplanma kararı ve seçim genelgesi, İstanbul'un 16 Mart 1920'de işgalinden hemen üç gün sonra Anadolu'ya yayılmıştır. Bu tarih, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışından tam on ay sonradır. On ayda, Mustafa Kemal Paşa gibi bir devrimcinin sivil ve asker yönetime egemen olmakta çok büyük bir güçlük çekmemiş olduğu düşünülebilir. Nitekim, kendisinin belirttiğine göre, Dersim, Malatya, Elaziz, Konya, Diyarbekir ve Trabzon dışındaki yerlerde, hiçbir güçlükle karşılaşılmadan seçimler yapılmış ve milletvekilleri Ankara'ya yollanmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu yerlerdeki direnişi, oralardaki --rüesayi memurini mülkiyeye-- bağlıyor ve halkın gerçeği anlar anlamaz, seçime katıldığını söylüyor (Atatürk, tarihsiz:427-428) . TBMM'de Başkanlık Sorunu Mustafa Kemal Paşa bir yandan --Heyeti Temsiliye-- Başkanı olarak, yeni Meclis'in toplanma çağrısını yapıyor, öte yandan da özellikle dış güçler karşısındaki meşruiyeti düşünerek, dağıtılan İstanbul Meclis-i Mebusan'ı Başkanı Celalettin Arif Bey'e aynı çağrıyı onaylatmak istiyordu. Aslında, işin en başında, İstanbul Meclisine başkan seçilmek istemesinin ardında böyle pratik nedenler de yatmaktaydı. Nitekim, daha o zaman, bunu açıkça Mazhar Müfit'e söylemişti (Kansu, 1968:566-567) . Oysa Celalettin Arif Bey, hiç oralı değildi. Henüz Düzce'de olan Celalettin Arif Bey ile yapılan telgraf haberleşmesi sonunda Mustafa Kemal durumu şöyle görüyordu: |
--Ben fevkalade selahiyeti haiz bir meclisin, Ankara'da içtimasına karar verirken bizim Kanunu Esasi'mizde böyle bir meclisin toplanabilmesine dair bir işaret olmadığını elbette bilirdim. Fakat kararımı verebilmek için böyle bir işaretin mevcudiyet ve ademi mevcudiyetini düşünmek, asla hatırıma gelmedi. Bundan başka, duçarı taarruz olan meclis azalarından kurtulabilenler ile vilayet ve elviye mecalisi idaresinden intihab olunacak ikişer aza ile birlikte Meclis-i Mebusan'ın yeniden, eski şekil ve mahiyetinde toplanmasını asla hatırıma getirmedim. Bilakis büsbütün başka mahiyet ve salahiyette, daimi bir meclis teşkil etmeyi ve bu meclisle tasavvur ettiğim inkılap safahatını beraber geçirmeyi düşündüm.(Atatürk,tarihsiz:425) . Bu satırlarından da açıkça anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa, devrimini yapmak için yeni bir Meclis kurmak ve buna dayanmak istiyordu. Kafasındaki asıl kurum ise, gerçek anlamıyla bir --Kurucu Meclis--ti. (Atatürk buna kendi deyimiyle Meclis-i Müessisan-- diyor.) Çünkü amaç, rejimi değiştirmektir. Model ise, Fransız Devrimi modelidir. |
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanınca yine, kimin başkan olacağı sorunu hemen gündeme gelir. Durum, Erzurum Kongresi'nden beri gözlenen durumdur: Birçok kişi, farklı nedenlerle, Mustafa Kemal'in başkanlığına karşı çıkmaktadır. İşin ilginç yönü, Mustafa Kemal'in buna karşı koyuş yönteminin eski taktikleriyle aynı oluşudur: İlk sözü alır, nesnel koşullar içinde önerdiği çözümleri ve yaptığı işleri gözler önüne serer, kendisinin doğal ve eylemli lider olduğunu vurgular. Ayrıca, kendine karşı alınan tutumları açıklayıp, bir anlamda, kendi seçmenlerinin yargıçlığına ve vatanperverliklerine sığınır. Yine ilk sözü alır Mustafa Kemal Paşa. Önce Ankara mebusu olarak söz aldığı halde, genel durum hakkında uzun açıklamalarda bulunur. Bu açıklamalarında vurguladığı nokta, izledikleri siyasetin --Milli Siyaset-- olduğudur. Mustafa Kemal Paşa, --milli siyaset--i, Panislamizm ve Panturanizm karşıtı olarak kullanmaktadır. Bir başka deyişle, gerek tarihsel, gerekse güncel koşullar çerçevesinde, o gün için her türlü yayılmacılığı ve serüvenciliği yadsımaktadır. --Bizim vuzuh ve kabiliyeti tatbikıye gördüğümüz mesleki, siyasi, milli siyasettir-- ifadesinin hemen ardından, hayalperestliğe karşı çıkmakta, --Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.-- demektedir (Atatürk, tarihsiz:436). |
Bu genel açıklamalardan sonra Mustafa Kemal Paşa, Meclis'e, bir hükümet kurulmasının zorunlu olduğunu belirtir. Yeni açılan Meclis'e yetki ve sorumluluklarını bildiren bir konuşma niteliği taşıyan söylevinin bu kısmında Mustafa Kemal Paşa, çeşitli duraksamaları ortadan kaldırmak için belli ilkeleri açıklamaktadır: 1) Hükümetin kurulması bir zorunluluktur. 2) Geçici olarak bir hükümet başkanı ya da bir Padişah kaymakamı belirlemek, kabul edilemez. 3) Mecliste odaklaşan Ulusal İradenin vatanın yazgısına egemen olduğunu kabul etmek esas ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir güç yoktur. 4) Türkiye Büyük Millet Meclisi hem yasama, hem de yürütme yetkilerine sahiptir. Atatürk, Nutuk'ta, daha sonra gizli bir oturumda, kendisinin başkan seçilmesinin sakıncalarını belirterek, dikkatleri çektiğini söylüyor. Bugün artık gizli oturumların tutanakları elimizdedir. Atatürk'ün Nutuk'ta söz ettiği gizli oturum, 24 Nisan 1920 tarihinde yapılan ikinci birleşimin dördüncü oturumudur. Bu oturumdaki konuşması, genellikle olduğu gibi, bir mantık ve taktik olayıdır. Turanizm ve İslamizme, yabancılar korktukları için sahip çıkmadığını anlatarak işe başlıyor Paşa. Böylece, hem Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nın siyasal açıdan da başarıyla ulaştırılması için gerekli koşulları düşündüğünü belirtiyor, hem de (kendi deyimiyle) hudud-u milli'ye içerden karşı çıkılması olasılıklarına karşı önlem almış oluyor. |
Burada ilginç bir yaklaşımı var Mustafa Kemal'in: Bir Ehl-i Salip Muharebesi'ni önlemek için İslamizm yapmadıklarını belirtmekle birlikte, --Bittabi, selamet ve necat için yegane memba, kuvay-i alem-i İslamiyet olmuştur.-- diyor. Daha sonra, bütün sınırlardaki durumları çözümleyerek, bir anlamda ulusal sınırların gerekçesini anlatıyor. Bu çerçevede, Araplarla olan ilişkilerimizi uzun uzun irdeledikten sonra, Ermeniler ve Ruslarla olan gelişmelere de dikkati çekiyor. Özellikle bolşevikler hakkında söylediği şu sözler çok ilginç yaklaşımları belirtmektedir: --İşte bu itibarla alelıtlak bizimle Bolşeviklik arasındaki münasebat şayan-ı tetkik ve teemmül olur. Bir zamanlar oldu ki Bolşevikler nokta-i nazarlarını daha umumileştirdiler. Hiçbir kimsenin, hiçbir milletin adat, ahlak-ı hususiyetlerine ve milliyet esaslarına muarız değiliz. Yanlız istibdada karşı, emperyalistlere karşı düşmanız. Biz, Avrapalıların Bolşevizmden korktuklarını ve bizim Bolşeviklerle tevhid-i efkar ve hareket edeceğimizden daima kuşkulanmakta olduklarını nazar-ı dikkate alıyor ve daima düşünüyorduk ki, böyle bir şeye mecbur olmaksızın amali milliyemiz dahilinde muayyen bir hudutta bizim şeraiti hayatiyemiz, şeraiti istiklalimiz temin olunursa...-- (T.B.M.M. 1:4) . |
Bu satırlardan açıkça anlaşılan, gerek Ulusal Bağımsızlığa olan düşkünlük, gerekse bunu Batı dünyası içinde gerçekleştirmek arzusudur. Bu noktada Atatürk'ün Batı'ya karşı yürüttüğü, fakat Batı içinde gerçekleştirmek istediği Bağımsızlık Savaşı'nın bütün diyalektik ögelerini görmek olanaklıdır. Paşa, daha sonra İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerle olan ilişkiler üzerinde de durur. Padişah hükümetlerinin, onlarla olan işbirliğini sergiler. Yunanlıların da ancak büyük devletlerin desteğiyle varlıklarını sürdürdüğünü belirtir. Bu arada başta Anzavur olmak üzere, ihanetler üzerinde de durur. Padişah'ın durumuna da değinen Mustafa Kemal, Vahdettin'le doğrudan temas yanlılarına şöyle sesleniyor: --Farzedelim ki, resmi ve hususi her türlü temas mümkündür. Ne anlamak istiyoruz bu temastan? Millet, istiklalini, tamamiyet-i mülkiyesini makam-ı hilafet ve saltanatın müstakil ve masun olmasını vicdani bir emel telakki etmiştir. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Halife-i Müsliminin bundan başka bir şey düşünmesine imkan tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Zat-i Şahanenin ağzından aksini işitsem mutlaka bunun icbar ve tazyik altında olduğuna hükmederim.-- (Borak, 1977:31). |
Vahdettin'i saf dışı bırakmak için çok güzel bir fırsatı da, Fevzi Paşa'nın (Mareşal Fevzi Çakmak) Anadolu eylemine katılmak istemesi üzerine yakalıyor ve bunu, hemen konuşmasında değerlendiriyor: Önce Padişah'ın kendilerine karşı ilan ettiği fetvayı --düzmece-- (sania) diye niteliyor, daha sonra şu örneği veriyor: --Bu kabineden evvel Harbiye Nazırı Fevzi Paşa Hazretleri namus ve haysiyet ve şerefi itibariyle kendisini yakından tanıyan arkadaşlarımızın taht-ı tasdikında olduğu üzere şüphe ve tereddüt edilmeyecek evsaf-ı güzideye maliktir. Bir emrinde: --İngilizlere hürmet edeceksiniz, İngilizlerin emrini dinleyeceksiniz. Böyle hareket etmediğiniz takdirde mahvolacağız. Bu tarz-ı hareketi hamiyet-i vataniyenizden rica ederim.-- diyor. Ve bazı zayıf muhakemeli insanlar: --İhtimal ki vaziyet başka türlüdür; bu kadar muhterem bir arkadaş böyle desin.-- Biz, böyle bir teenniye lüzum görmedik ve bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. --Kaçırdığı yaveri Salih Bey buraya geldi ve: --Aman-- dedi, --Harbiye Nazırı süngü altındadır. Zorla imla ve imza ettiriyorlar. Evamire ehemmiyet verilmemesi lüzumunu bildirmek için beni gönderdi.-- |
Ve bugün o zat-ı şerif tahlis-i giriban ediyor, Geyve'de bulunuyor. Bir saat evvel kendisiyle görüştüm.-- (TBMM, 1:9; Borak, 1977:32), Görüldüğü gibi, Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in açısından --tam zamanında-- Anadolu'ya geçmektedir. Tam Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır ve Meclis'in Padişah karşısındaki tutumu tartışılırken, İstanbul'da kalanların baskı altında olduğunu belirten canlı bir kanıt olarak; Padişah'ın etkisini yok edici bir görev yapmıştır Fevzi Paşa. Atatürk'ün kendisine olan saygısını buna bağlamak gerekir. Fevzi Paşa'nın önceleri yalnız Anadolu eylemine değil, Mustafa Kemal Paşa'nın kişiliğine de önemli itirazları vardı (Karabekir, 1960:391-392) . Bu nedenle Fevzi Paşa'nın Anadolu'ya katılmasının önemi çok büyüktür. Pek doğal olarak, İstanbul hükümetinin ve Halife-Sultan'ın bu durumu, Mustafa Kemal Paşa tarafından, Padişah ile doğrudan temas isteyenlere karşı da bir koz olarak kullanılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bütün bu açıklamaların sonunda, kendisinin başkanlığı konusuna geliyor. Önce arkadaşlarının hepsinin (kullandığı terim --tekmil arkadaşlarım--dır) kendisinin başkanlığından yana olduğunu söylüyor. Daha sonra, ulusun iradesinin en önemli gerçek olduğunu ve bunun Meclisce temsil edildiğini belirtiyor. Sonra da konuşmasını şöyle sürdürüyor: |
--Daima bu vahdetleri, bu mevcudiyetleri şu veya bu şahsın üzerinde temerküz ettirmek, hatta İngilizlerin yeni günlerde, yani İstanbul'u işgal sırasında İngilizlerin hükümete verdikleri notada benim ismim zikredilmiştir. --Bu adamı reddediniz--, --Bu adamı tel'in ediniz-- denilmiştir. Bu adam red ve tel'in olunursa, mevcudiyet-i milliye esasen yoktur. İkincisi, dahil-i memlekette bütün millete karşı menfi propagandalarda bulunuluyormuş. Esası yoktur. Bu, hakikat olmamakla beraber düşmanların elinde bir silahtır. Binaenaleyh, bu mahzuru nazarı dikkat-i alinize arzediyorum. Millete yapılan menfi propagandalardan yine mesele şahsi olarak gösterilmektedir. Bu da bittabi fevkalade tesirat yapar. Bu itibarla maksadımızın istihsali için düşmanlarımıza silah verecek her türlü hususattan tevakkü etmeniz iktiza eder. Yalnız ve yalnız bir şey düşünmeye mecburuz: O da, memleketin halasıdır. Burada mevzubahis olacak şahıs meselesi, hatır meselesi değildir. (Alkışlar.) Binaenaleyh, bütün hakayıka vuzuhla vakıf olarak isabetli kararlarınızı vermenizi maruzat-ı selifemde işaret ettiğim gibi, memleketin menafii namına temenni ederim. |
Millete istiklal temin edileceği güne kadar bir fert olarak bütün mevcudiyetimle çalışmaya mukaddesatım namına söz vermişimdir. Bu sözü burada tekrar etmekle kesb-i şeref eylerim (Alkışlar).-- (TBMM, 1:9-10; Borak, 1977:34) . Görüldüğü gibi, Paşa, bu etkileyici ve kapsamlı konuşmasında, aynı paragrafta, yabancıların isteğine uyularak kendisi reddedilirse ulusal varlığın da reddedilmiş olacağını söyledikten sonra; son derece belirsiz bir menfi propaganda kavramından söz etmekte ve bunu --seçilmesinin sakıncası-- olarak dikkate sunmaktadır. Bu konuşma aslında kendisinin Nutuk'ta ifade ettiği gibi Meclis'i --seçilmesinin sakıncaları hakkında uyarmaktan-- çok, seçilmesinin gerekçelerini ve seçilmemesinin sakıncalarını belirtmeye yönelikti. Nitekim, hemen konuşmasından sonra söz alan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi (ünlü hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver), --Reisin intihabı ruznamemize dahil olan mevat arasındadır. Fakat, Paşa Hazretlerinin verdiği izahattan anlaşılıyor ki, yavaş yavaş büyüyen tehlikeye karşı emir verecek, zatı veya zevatı aramızdan terhis etmek ve ona selahiyet vermektir.-- diyerek, Meclis'in bu konuşmadan nasıl etkilendiğini açıkça belirtiyor (TBMM, 1:10). Başkan seçtikten sonra, Meclis'in yaptığı ilk işlerden biri, 29 Nisan tarihinde --Hıyanet-i Vataniye-- yasasını kabul etmek oldu. Böylece, yasama hakkı ile birlikte yargı hakkının da kullanılması için İstiklal Mahkemelerinin temeli atılıyordu (Aybars, 1975:46). Mustafa Kemal, Meclis'i göstermelik olarak değil, iş görmek için kurmuştu. |
Meclis İradesine Karşı Mustafa Kemal'in İradesi Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni topladıktan sonra, onu, günün değişen ve her yöne çekilebilecek akımlarına karşı sürüklenmeye bırakmak niyetinde değildi. Tam tersine, Türkiye Büyük Millet Meclisi, onun için, kendi deyimiyle, --inkılapların birlikte gerçekleştirileceği-- bir araçtı. Yalnız eylem birliği açısından değil, aynı zamanda otoritesinin de hukuksal kaynağını oluşturan bir araç. Bu yüzden, belli durumlar ortaya çıktığı ve Meclis'in iradesi kendi iradesine ters düştüğü zaman, hiç duraksamadan, doğru bildiği biçimde kendi eylemini sürdürmüş ve Meclis'i de kendisini izlemek zorunda bırakmıştı. Bu konudaki en doğru yargılardan birini yine Falih Rıfkı dile getirmiştir: --Söyler, inandırır, zora getirir, susturur, fakat Meclissiz yapamaz.-- (Atay, 1969:289). Açılıştan hemen sonra, Kavaklı Fevzi Paşa'nın (Fevzi Çakmak) , İstanbul'dan gelmesi ve Meclis'te Padişah'ın aciz durumunu anlatarak, Mustafa Kemal'i destekleyici bir konuşma yapması, Atatürk'e çok yardımcı olmuştur (Gençosman, 1980:119-125) . Meclis'le Mustafa Kemal arasındaki ilk önemli çatışma, 4 Eylül 1920 tarihinde çıkar. Bu tarihte, Tokat Milletvekili Nazım Bey, 89'a karşı 98 oy ile İçişleri Bakanlığına seçilir (Bilindiği gibi, o dönemde, Bakanlar doğrudan doğruya ve tek tek Meclis tarafından seçilmektedir) . |
Seçim sonrasını Atatürk şöyle anlatmakta: --Nazım Bey, dakika fevtetmeksizin büyük istical ile Vekalet makamına gidip ifayı vazifeye başladı. Badehu, Heyeti İcraiye Reisi de bulunmam hasebiyle beni ziyarete geldi. Ben, Nazım Bey'i kabul etmedim. Meclisi Alinin, mazharı itimat ve intihabı olan bir vekili kabul etmemekle, ihtiyar ettiğim muamelenin mahiyet ve nezaketini elbette takdir ediyordum. Fakat, memleketin büyük menfaati, beni bu yolda harekete mecbur tutuyordu. Bittabi, hareketimin sebebini izah ve ispat edeceğimden ve izalı edeceğim noktanın Meclis-i Alice de mühim görüleceğinden emindim.-- (Atatürk, tarihsiz:500). Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, tıpkı Falih Rıfkı'nın dediği gibi davranmaktadır. Mustafa Kemal Paşa'nın bütün kararları, ince taktik hesaplarıyla birlikte gerçekleştirilmiştir. Örneğin, dağınık Kuvayi Milliye'den örgütlü ordu sistemine gitme düşüncesini bile, Ali Fuat Paşa'yı Moskova Elçiliğine yollayarak gerçekleştirmeye başlamıştı (Atatürk, tarihsiz:504) . |
Mustafa Kemal Paşa'nın Çerkez Etem karşısındaki tutumu da aynı biçimdedir. Son ana dek, öğüt heyetleri göndermiş, karşılıklı konuşmalarda bulunmuş, sonunda, Tevfik ve Etem kardeşleri kendi kendilerinin hatalarıyla köşeye sıkıştırarak, sorunu çözmüştür. Örneğin, Birinci İnönü Savaşı'nda, Çerkez Etem, Yunanlılara katılıp, ihaneti kesinleştikten sonra, Mustafa Kemal'in söylediği, --Ben zaten biliyordum. İş çoktan bu vaziyetteydi. Fakat işleri vakitsiz nasıl bozabilirdim.-- sözü, onun bu zamanlamasının kesin kanıtlarından biridir (Nadi, 1955:10). Bir anlamda Çerkez Etem'e başka seçenek bırakmamış olması, dikkatle uygulanmış bir taktiğin zaman içindeki sonucu değil midir? Mustafa Kemal bir yandan Meclis içi taktiklerle uğraşırken, öte yandan dış ilişkiler de özel bir dikkat istiyordu, Padişah hükümetinin varlığını sürdürmesi, örneğin Londra Konferansı'nda sorunlar çıkarmıştı. Atatürk, içişlerde gösterdiği dikkati ve beceriyi, dış ilişkilerde de koruyordu. Esas olarak Sevr Andlaşması'nın küçük değişikliklerle kabul ettirilmesi amacına dönük bu konferansta İstanbul hükümetini temsil eden heyet, asıl söz sahibinin Türkiye Büyük Millet Meclisi adına gelenler olduğunu bildirince, dış ülkeler açısından Mustafa Kemal eyleminin önemi ve yasallığı büyük ölçüde artmıştı. Buna karşılık, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey'in, Meclis'in onayı dışında yabancı ülkelerle ikili anlaşmalar yapmaya kalkması Atatürk tarafından uygun karşılanmamıştı (Özellikle Sovyetler'in bu durumdan çok rahatsız oldukları anlaşılıyor. Çiçerin ile o zamanki Moskova Büyükelçimiz Ali Fuat Paşa arasında ilginç yazışmalar olmuş (Yerasimos, 1979;301, 311-313). (Afetinan, 1977:82). Nitekim bu durumu, sonradan Atatürk, gerekçelerini de uzun uzun anlatarak, Nutuk'ta, açıkça kınamıştır (Atatürk, tarihsiz:537-593) . Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tam bağımsızlığa gölge düşürecek hiçbir anlaşmaya tahammülü yoktu. Mustafa Kemal, bütün bu noktaları büyük bir duyarlılıkla izliyordu. |
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun Kurulması Gerek seçimlerin yapılış biçimleri, gerekse İstanbul'dan katılanlarla, yeniden seçilip gelenler arasındaki farklılıklar, Mustafa Kemal'in Meclis Başkanı olarak, istediği yolda çalışmalar yapmasını güçleştiriyordu. Günümüzde, --Oligarşinin Demir Yasası-- diye bilinen ve genellikle gerek kapitalist, gerekse sosyalist sistemlerde, bürokratikleşme eğilimlerinin her türlü örgüt içinde bir azınlığın yönetim ve denetimine gittiği görüşü, 1920 Türkiye'sinde işlevsel bir niteliğe sahipti. Aslında, Michels'in büyüyen örgüt yapıları için geliştirdiği --Oligarşinin Demir Yasası--, iki temel değişmeye dayalıdır. Birinci temel değişme büyümedir. Örgüt zamanla o denli büyür ki, artık, siyasal bir parti içinde bile herkesin doğrudan doğruya yönetime katılması olanaksızlaşır. İkinci temel değişme uzmanlaşmadır. Gerek yönetim, gerek iletişim sorunları, o denli karmaşıklaşmıştır ki, bunların içinden ancak yüksek uzmanlık düzeyinde olanlar çıkabilirler. Üstelik bu eğilimler nesnel ve zorunludur. Tümüyle demokratik katılmadan yana olan ve bu inancı güçlü nitelik taşıyan örgütlerde bile ister istemez ortaya çıkar (Michels, 1962). |
İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla, bir yandan Mustafa Kemal Atatürk'ün özellikle dışarıya karşı istediği meşruiyet sağlanırken, öte taraftan, --Oligarşinin Demir Yasası-- işlemeye başlıyordu. Bu kaçınılmaz olmanın da ötesinde, zorunlu bir gelişmeydi. Bağımsızlık Savaşı sonrası reformlar kadar, bağımsızlık savaşının kendisinin başarılmasında da kaçınılmaz bir işlev sahibi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, aslında son derece hızlı ve etkin kararlar alınması gereken bir savaş döneminde, özellikle eşcinsten olmayan niteliğiyle önemli bir --ayak bağı-- olabilirdi. Bir --ayak bağı-- olmak için her özelliğe de sahipti: Ayrı cinsten olmanın ötesinde, çok üye, Mustafa Kemal'i anlamaktan da, anlayınca onaylamaktan da çok uzaktı. Düşmanın kovulma yöntemleri dahil, hiçbir konuda düşünce birliği yoktu. Birçok serüvenci ve çıkarcı da Meclis sandalyelerini kapabilmişti. Mustafa Kemal Atatürk, Michels'i bilmiyordu ama, devrim yöntemlerini ve örgütsel alışmanın yarar ve zararlarını, erdem ve sıkıntılarını biliyordu. Mustafa Kemal bir yandan TBMM'nin kendisine sağlıyacağı yararları biliyor, öte yandan, savaş içinde gerekli olan hızlı karar alma mekanizmasını engelleyeceğinden korkuyordu. Bir kaygısı da, sonradan yapacağı reformlara karşı çıkılmasıydı. Bu nedenle, daha baştan birtakım önlemler almıştı. Bunların başında, Meclis'in seçim mekanizmasına kendi görüşünü benimseyenlerin egemen olmasını sağlamak geliyordu. Bu çalışmamda ben, özellikle Meclis için yapılan seçim mekanizmasını aynıyla aktararak bu konuya dikkatleri çekmek istedim. Çünkü, Mustafa Kemal'in devrimci dehası ve örgütçü niteliğini en iyi belirleyen örneklerden biridir yeni Meclis'in seçilmesi. İşin ilginç yanı, olayın önemini kendisi de büyük Nutuk'ta belirtmektedir: |
--Malumu alinizdir ki, Birinci Büyük Millet Meclisi'ne milletçe aza intihabolunurken Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin heyetleri de müntehibi saniler meyanında bulundular. Buna nazaran denilebilirdi ki, Büyük Millet Meclisi; heyeti umumiyesiyle, aynı zamanda Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin siyasi bir grubu mahiyetindeydi.-- (Atatürk, tarihsiz:593). Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, açıkça, kendisiyle --hemfikir-- bir Meclis oluşturınaya çalışmıştı. Bu Meclis, kendisinin tümüyle denetlediği --Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti--nin bir --siyasi grubu-- olacaktı. Nitekim, Tunaya, TBMM'e, Sivas Kongresi'nin genişletilmiş bir biçimi olarak bakar (Tunaya, 1981:219) . Oysa, işler beklenildiği gibi gelişmedi. Atatürk, Nutuk'ta beş ayrı gruptan ve --hususi maksatlar etrafında bazı küçük teşekküllerin hali faaliyette bulundukları--ndan söz etmektedir (Atatürk, tarihsiz:594) . Devrimlerin ve savaşın, hele ikisi içiçe geçmiş ise, tartışmayla yitirecek fazla zamanı yoktur. Nitekim, saltanatın kaldırılması tartışmaları sırasında Atatürk, bunu son derece kesin ve açık bir biçimde belirtmiştir (Atatürk, tarihsiz:690-691). |
Mustafa Kemal, her büyük örgütçü gibi, önce, oluşmuş bulunan gruplarla işbirliği yollarını arıyor. Bunlar da hiç kuşkusuz iki ana yöntem çerçevesinde toplanmaktadır: Grupların tümünü, ortak noktalar çerçevesinde toplamak ya da birini güçlendirerek, ötekilerin onu izlemesini sağlamak. Fakat, bu yöntemlerin ikisi de sonuç vermeyince, Mustafa Kemal Paşa, Meclis'te --Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurmaya karar veriyor. Yeni kurduğu gruptan iki görev beklemektedir Mustafa Kemal Paşa: Birinci görev --Misakı Milli esasatı dairesinde memleketin tamamiyetini ve milletin istiklalini temin edecek sulhü müsalemeti istihsal için, milletin bilumum kuvayı maddiye ve maneviyesini icabeden hedeflere tevcih ve istimal edecek ve memleketin resmi ve hususi bilumum teşkilat ve tesisatım bu maksadı esasiye hadim kılmaya-- çalışmaktır . Görüldüğü gibi birinci amaç, tümüyle düşmanın ülkeden kovulmasına yöneliktir. Üzerinde herhangi bir tartışma da yoktur. İkinci nokta ise oldukça ilginçtir. Buna göre, yeni grup --devlet ve milletin teşkilatını, Teşkilatı Esasiye Kanunu dairesinde şimdiden peyderpey tesbit ve ihzara-- çalışacaktır (Atatürk, tarihsiz:595) . 10 Mayıs 1921 günü bu iki madde ve öteki maddeler, grubun örgütlenmesine esas olarak kabul edildi. Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal, kendi eylemini sürekli iki amaçlı düşünmüştü: Kurtuluş Savaşı ve yeni bir devletin kurulması. Bu nedenle de, yeni grubun esas ilkelerini bu iki amaca göre belirlemişti. Oysa, karşıtları, işin ta başından beri, onun, savaşı kazandıktan sonra devlete el koyacağından ve tüm düzeni değiştireceğinden kuşku duyuyorlardı. Nitekim Hoca Raif Efendi -ki, Mustafa Kemal Paşa'ya zamanında en büyük desteği vermiş olan vatanseverlerden biridir-. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin adını Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti diye değiştirerek, hilafetin ve saltanatın korunmasını amaçları arasına alıyor. Bununla da yetinmeyerek Mustafa Kemal'in taktiklerini izleyen bir biçimde, bu yaptıklarını, çevre illere de bildirip, örneğin, Kazım Karabekir Paşa gibi askerlerle de temasa geçiyor. Kendisinin grup kurmasının gerekçesi olarak savunduğu ana düşünce, --Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun maksadının hilafet ve saltanat şeklinin Cumhuriyet'i inkılabını istihdaf eylediği--dir. |
Buna karşrlık, Cumhuriyet'i ilana kararlı olan ve tüm hazırlıklarını ona göre yapan Mustafa Kemal Paşa, durumu kendinden soran ve --fırkalar üstü-- kalmasını öğütleyen Kazım Karabekir'e hiç duraksamadan: --Raif Efendi'nin saltanat şeklinin Cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir.-- diye yanıt veriyordu (Atatürk, tarihsiz: 599) . Yine bu yanıt çerçevesinde, kendisinin --icrai bir meclis--in başkanı olduğu için, çoğunluk fırkası başkanı bulunmasının da doğal olduğunu bildiriyor ve kurduğu grubun başkanlığından ayrılmaya hiç niyeti olmadığını belirtiyordu. Ayrıca, bu grubun fırka benzeri niteliğini de kabul etmiş oluyordu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tarihinde de, Mustafa Kemal'in eyleminde de bir dönüm noktasıdır. Böylece artık, --çoğunluk adına-- iş gören Mustafa Kemal, bunu, --küçük bir azınlık--la yönetmek olanaklarına kavuşmuş oluyordu. Başkumandanlık: Oligarşinin Demir Yasasından Mustafa Kemal Yönetimine Aslında, tüm küçük gruba bağlı yönetim çabaları pek de geçerli değildi. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi'nden beri hep çevresinde --temsil-- niteliği olan küçük gruplar bulundurmuş ve kararlarını genelilikle bu grupların başkanı olma gibi yasal bir dayanağa bağlamıştı. Fakat, yine kendisinin ifadelerinden anlıyoruz ki, aslında bu --temsil-- niteliği olan küçük gruplar hemen hemen hiçbir zaman tam anlamıyla oluşmuyor. Onların başkanı olarak, Mustafa Kemal, onların --temsil-- yetkilerini de kullanıyor. Böylece, aslında bir temsil hiyerarşisi ile --Oligarşinin Demir Yasası--na giden olay, Mustafa Kemal eyleminde, bir devrimcinin temel taktiği oluyordu. |
Üstelik, Mustafa Kemal bu uygulamaya zorlanıyordu da. Bir başka deyişle, gerek dayandığı büyük gruplar, gerekse küçük --temsili-- gruplar özellikle bunalım anlarında kendisinin kayıtsız koşulsuz sorumluluk yüklenmesini istiyorlardı. Bunun altında, hiç kuşkusuz, onun bütün çevresini aşan devrimcilik nitelikleri yatıyordu. Bir başka neden de, lidere duyulan güven duygusu kadar zor durumlarda liderin de zorlanacağını ve belki de yıpranacağını umut edenlerin varlığından geliyordu. Çünkü, ona inananlar kadar, inanmayanlar da Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde etkin gözüküyorlardı. Nedenleri çeşitli olmakla ve kimi zaman da çelişik amaçlardan kaynaklanmakla birlikte, Mustafa Kemal'i --Tek Adam--lığa zorlayan durumların ve kişilerin sürekli gündemde bulunduğu bir gerçektir. İşin ilginç yanı, Mustafa Kemal'in bu önerileri değerlendirmekteki ustalığıdır. Gerek zamanlamayı, gerekse koşulların olgunlaşmasını hiç gözardı etmemiş, uygun zaman geldiğinde hemen kendi ilkelerine göre eyleme geçmiştir. Bunun en güzel bir örneklerinden biri, başkomutanlık sorunudur. Meclisteki uzun tartışmalardan sonra Mustafa Kemal'in başkomutanlığı kabul edip etmemesi, sanki savaşın, yazgısını önemli bir biçimde etkileyecek bir öge olarak belirmişti. Hiç kuşkusuz, bu sonucun ortaya çıkmasında Mustafa Kemal'in önceleri sessiz kalarak, olayların gelişmesini beklemesi de etkin olmuştu. Aslında, orduları zaten güvendiği arkadaşları aracılığıyla yönettiği için, başkomutanlığı hukuken de yüklenmesi, durumu çok değiştirmeyecekti. Bunu bilen Mustafa Kemal, hem Meclis içinde ve dışında oynanan oyunları bozmak, hem de ülkenin genel durumu çerçevesinde ciddi önlemler almak için, başkomutanlığı özel koşullarla kabul edeceğini bildirdi. 4 Ağustos 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına şöyle bir önerge verdi: --Meclis azayı kiramının umumi surette tezahür eden arzu ve talebi üzerine, Başkumandanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi; şahsen deruhte etmekten tahassül edecek fevaidi, azami süratle istihsal edebilmek ve ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami süratte tezyit ve ikmal ve sevki idaresini bir kat daha tarsin için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu salahiyeti, fiilen istimal etmek şartıyla deruhte ediyorum. Müddeti ömrümde, hakimiyeti milliyenin en sadık bir hadimi olduğumu nazarı millete bir defa daha teyid için bu salahiyetin üç ay gibi kısa bir müddetle takyid edilmesini ayrıca talep ederim.-- -- (Atatürk, tarihsiz: 611). |
Açıkça görüldüğü gibi, bu yazısıyla Mustafa Kemal, --Tek Adam-- olmaya talipti. Onun bu isteğine karşı çıkanlar, yine kendi ifadesine göre, iki noktada kuşku duyuyorlardı: Birinci nokta, tüm yetkileri Mustafa Kemal üzerine aldığı için, artık Meclis'i gereksiz sayıp kapatabileceğiydi. İkinci nokta ise, o dönem Meclisinin havasını aktarabilmesi bakımından çok ilginçti: Birtakım milletvekilleri, kendi güvenliklerinden kaygı duyuyorlardı. Hiç kuşkusuz, bunlar, kendilerini Mustafa Kemal'e açıkça karşıt gören ve bu yüzden şu ya da bu biçimde tasfiye edilmelerinden korkan milletvekilleriydi. Mustafa Kemal Paşa iyi bir taktisyendir. Tüm bu kaygıları dinler, hak verir; bunların hepsine çare bulan bir yasa önerisinde bulunur. 5 Ağustos'ta bu öneri kabul edilir. Böylece, artık yalnız fiilen değil, yasal olarak da. Mustafa Kemal --Tek Adam--dır. Üstelik bunu, hiçbir zorlamaya başvurmadan, tümüyle, Meclis'in isteğiyle, adeta --lütfen-- kabul etmiştir. Tarihteki öteki --liderler--in tek adam olabilmek için başvurdukları yollar akla gelirse, Mustafa Kemal'in onlara olan taktik üstünlüğü hemen ortaya çıkar. Kısaca, Mustafa Kemal'in Meclis'in tüm yetkilerini kendinde topladıktan sonra yaptıklarına bakarsak, bu yetkilerin hiç de --lafta kalmadığını-- ve sonuna kadar, işlevsel bir biçimde kullanıldığını görürüz. Hemen 7 ve 8 Ağustos tarihlerinde on adet emir çıkartıyor. --Tekalifi Milliye-- emirleri elenen bu emirler, ordunun gereksinmesi olan araç, gereç ve uzmanların sağlanması için ülke halkının topyekun seferberliğini öngörüyordu. Ayrıca, son derece önemli bir nokta olarak da, İstiklal Mahkemeleri oluşturup, bunları Kastamonu, Samsun, Konya ve Eskişehir'e yollamıştı. Bu arada, hükümette de bir iki değişiklik yaparak, ordunun yönetimini daha etkin bir biçime sokmuştu. Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal için --örgüt-- ancak devrimci eylemine güç kattığı oranda işlevseldi. Bu güç ise en kısa biçimde, önce küçük grupların oluşturulması, daha sonra da bu küçük gruplar içinde --lider--in yetkisinin --meşru--laştırılması açısından anlam taşıyordu. |
Nitekim, Başkomutanlığın uzatılması kabul edilmediği zaman, hemen --işlevsel devrimcilik--i ön plana çıkmış ve --Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Binaenaleyh, bırakmadım, bırakamam ve bırakamayacağım.-- demiştir (Atatürk, tarihsiz:662). Mustafa Kemal'in Başkomutanlık yetkileri konusunda çok hassas olduğu bilinen gerçeklerdendir. Örneğin, Nureddin Paşa'nın neden olduğu Koçgiri olayı üzerine Meclis'te yapılan tartışmalarda, Mustafa Kemal çok titizdir. Artık açıklanmış olan bu gizli oturumların tutanaklarına göre, Meclis kendisine güven duymuyorsa, yetkilerinin üzerinden alınabileceğini, fakat Başkomutanlık yasası yürürlükte olduğu sürece; işlerine hiç kimsenin, Meclis'in bile karışmaya hakkı olmadığını söylüyor (Borak, 1977:242-243). TBMM Döneminin Değerlendirilmesi Mustafa Kemal Atatürk'ün eylem süreci içinde en önemli örgüt dönemi TBMM dönemidir. Bunun iki nedeni vardır. Birinci neden, düşmanın bu dönem içinde yenilmiş olmasıdır. İkinci neden ise, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinin gerek yasal ilkelere oturması, gerekse uygulamada birçok kez kanıtlanması açısından tam anlamıyla meşruluğuna bu dönemde kavuşmuş olmasıdır. Meclis döneminin önemli özelliklerinden biri, artık bağımsızlık eyleminin yurt içinde de tümüyle bir devlet örgütü eliyle yönetilmeye başlanmış olmasıdır. Bu devlet örgütü anlayışı, tüm alanlarda etkinliğini gösteriyordu. Örneğin, basın, bilinçli biçimde desteklenmeye başlanmıştı. Bir yandan yeni kurulan resmi Anadolu Ajansı'nın elemanları ile yurt dışına haber verilirken, öte yandan Hakimiyet-i Milliye ve Yeni Dünya gazetelerine maddi yardım yapılıyordu (Öztoprak, 1981:32-33) . |
Gerek düşmanın yenilmesi, gerekse kurulacak olan yeni siyasal ve toplumsal yapı içinde meşru tek adam kimliğinin kazanılması, çok büyük ölçüde onun örgütçülüğüne bağlı olaylardır. Konuya bu açıdan bakıldığında, örgütün belirleyiciliği açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne önemli bir yer vermek gerekir. Çünkü, ondan önceki örgüt denemeleri ya ilk girişimler olduğu için sonuçsuz kalmış, ya da ancak Meclis dönemindeki başarılara hazırlık niteliği taşıdığından belirleyici olamamıştır. Parti dönemi olarak ele alacağım beşinci ve son dönem de yalnızca Meclis döneminin işlevsel bir uzantısı sayılabilir. ::::::::::::::::::: V-) BEŞİNCİ DÖNEM: --PARTİ DÖNEMİ- DEVRİMİN YAYGINLAŞTlRILMASI-- Her devrimci eylemin bir kurumlaşma dönemi vardır. Eylem başarılmış, iktidara el konulmuştur. Artık; sahip olunan ideoloji doğrultusunda yeni toplumun yaratılması için uygulamalara geçme zamanı gelmiştir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor: --... Her yerde siyasi fırka teşkili hakkında da halk ile uzun hasbihallerde bulundum... Bu fırkanın nasıl ,bir program takibetmesi lazım geleceği hakkında bilcümle vatanperveranın, erbabı ilmü fennin müzaheret ve müşaretine müracaat etmiştim. Gerek bazı zevattan aldığım tahriri mütalaattan ve gerek halk ile müdavelei efkardan çok istifade ettim.-- (Atatürk, tarihsiz:718) . Görülüyor ki Atatürk, partisini kurmadan önce çok kişiyle konuşmuş, uzmanlara ve halka danışmış, onlardan yazılı ve sözlü olarak düşünceler almıştır. Bu düşüncelerden ne denli yararlandığı ya da gerçekten bir --danışma-- yapıp yapmadığı çok önemli değildir. Önemli olan, arkasından tarihe mal olacak bir metinde partiyi kurarken, bütün bunları yapmış olduğunu belirtmesidir. Bu durum, onun, olayı nasıl gördüğünü ve nasıl göstermek istediğini belirtir: Doğru ya da yanlış, Mustafa Kemal Paşa, --Halk Partisi'ni, halkla birlikte kurduğunu-- vurgulamak istemektedir. |
İşin ilginç yanı, --zamanlama kavramı-- burada da kendini göstermişti (Atatürk'ün bir zamanlama üstadı oluşu, Webster'e --General Quintus Fabius Maximus, General Mustafa Kemal'i kıskanırdı-- dedirtmiştir (1981: 7). Bakınız Mustafa Kemal Paşa, daha Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet'i ilan edeceğini söyleyen kararlı devrimci, yeni partinin programı için ne diyor: --Bu program, bugüne kadar, icra ve intaç ettiğimiz (uyguladığımız ve sonuçlandırdığımız) esaslı bilcümle hususatı ihtiva ediyordu. Maahaza programa ithal edilmemiş, mühim ve esaslı bazı meseleler de vardı. Mesela Cumhuriyet'in ilanı, hilafetin ilgası, Şer'iye Vekaletinin lağvı, medreseler ve tekkelerin kaldırılması, şapka iksası gibi... Bu meseleleri programa ithal ederek, vaktinden evvel, cahil ve mürtecilerin, bütün milleti tesmime (zehirlemeye) fırsat bulmalarını muvafık bulmadım. Çünkü, bu mesailin (işlerin) zamanı münasibinde, hallolunabileceğinden ve milletin binnetice memnun olacağından kat'iyen emindim.-- (Atatürk, tarihsiz: 718). Bu satırlardan da açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, kafasında tasarladığı en önemli atılımları, yeni kurduğu partinin programına, sırf strateji ve taktik açısından uygun görmediği için almamıştı. İlginç olan nokta, Mustafa Kemal'in tek tek atılım saymak yerine, temel ilkeler üzerinde odaklaşmış olmasıdır. Örneğin, Cumhuriyet'in ilanını belirtmiyor, fakat --hakimiyet milletindir--, --Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haricinde hiçbir makam, mukadderatı milliyeye hakim olamaz--, gibi bir genel stratejinin anahatlarını vurguluyor. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Devamı Olarak Halk Fırkası Mustafa Kemal Paşa, bu partiyi, artık amacını gerçekleştirmiş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yerine kurmuştu. Vatan, düşman işgalinden kurtulduğuna göre, --Redd-i İlhak-- ve --Müdafaa-i Hukuk-- gibi kavramların anlamı da kalmamıştı. Oysa, artık başlayan yeni dönemde de halkın katkısına ve desteğine gerek vardı. Bu yüzden Mustafa Kemal, --Milli Kurtuluş Savaşı sırasında olduğu gibi, milli saadetimizi sağlayacak bu çalışma devresinde de milletin yardımını ve bütün aydınların ve vatanseverlerin bu işe ortak olacaklarını ümit ederim.-- diyordu (CHP, 1963:6-7). |
Türkiye`de Saat: 16:13 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2