![]() |
Mustafa Kemal'in İttihatçılara Karşı Tutumu Bütün bu örgüt ilişkileri içinde, Mustafa Kemal, sonradan, hep İttihatçılara kuşkuyla bakmayı öğrenmiştir. Bunun dört nedeni vardır: Birinci neden İttihatçıların Mustafa Kemal'i hiçbir zaman benimsememiş olmalarıdır. İkinci neden bir İmparatorluğun batışından sorumlu tutulmalarıdır. Üçüncü neden ise, toplumu İttihatçı-İtilafçı diye bölmüş olduklarından, Bağımsızlık Savaşı sırasında gereksinme duyulan dayanışma ve birliği zedeleyici etki yapabilecekleri kaygısıdır. Dördüncü neden de Mustafa Kemal'in kendisinin denetimi dışına kayabilecek herhangi bir örgütsel ilişkiye izin vermeyecek denli gerçekçi ve devrimci bir lider olmasıdır (Selek, Mustafa Kemal'e karşı olan İttihatçıları iki gruba ayırır: --Bazıları memleket kurtuluncaya kadar Mustafa Kemal Paşa'yı desteklemenin lüzumuna inanıyorlardı. Sonra ilk fırsatta onu devirip İttihatçıları memlekete hakim kılmak niyetindeydiler. Daha aceleci olanları ise memleket dışındaki İttihatçı liderlerle, ezcümle Enver Paşa ile temastaydılar ve bir an önce Enver Paşa'nın memlekete gelerek işin başına geçmesi için gizlice çalışıyorlardı.-- (Selek, 1973:575).). Bütün bu gerçeklere karşın, yine de, ilerde göreceğimiz gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı büyük ölçüde eski İttihatçıların da desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Çünkü, ülkenin özellikle sivil ve aydın kesiminin büyük bir kısmı İttihatçıydı. Düşmana karşı yürütülen savaşta, bu insan gücünden yararlanmamak, (hele Atatürk gibi geniş cepheci bir lider için) düşünülemezdi. ::::::::::::::::::: |
III-) ÜÇÜNCÜ DÖNEM: --REDD-İ İLHAK VE MÜDAFAA-İ HUKUK CEMİYETLERİ-- Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük şanslarından biri hiç kuşkusuz, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi kadar, ülkenin düşman tarafından işgal edilmesiydi. Bu eylem, ona, kafasındaki bütün planı gerçekleştirmesine yardımcı olacak bir toplum desteği sağlamıştı. İttihatçısıyla, İtilafçısıyla, eşrafı, ayanı ve halkıyla, bütün bir Anadolu, ancak düşman tehdidi karşısında onun liderliği altında birleşebilmiştir. Aslında bu dönemin --örgüt-- sorunu, önceki iki dönemden çok farklıdır. Çünkü, artık temsil ilkesine dayalı bir --üst örgütlenme-- sorunu olarak ele alınmaktadır. Temeldeki --örgütlenme--; düşmanın işgali dolayısıyla kendiliğinden oluşmuştur. Yapılacak iş, bu tepkileri bütünleştirmek ve kendi devrimci eylemine destek olacak toplumsal, siyasal ve hukuksal temellerin oluşturulmasında kullanmaktı. Oysa, daha önce --örgüt-- sorunu, devrimi gerçekleştirecek bir çekirdek oluşturmak ya da böyle bir çekirdeği geliştirerek devleti denetim altına almak biçiminde algılanıyordu. |
Kendiliğinden Gelişen Örgütler Birinci Dünya Savaşı'nı noktalayan Mondros'dan sonra, yurt topraklarını savunmak için hemen birtakım örgütler kurulmaya başlanır. Örneğin, Mondros'dan hemen iki gün sonra, 2 Kasım 1918'de Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi adlı bir örgüt kurulmuştu bile (Bu arada Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler adlı yapıtında anlattığı aydınlar da İstanbul'da boş durmuyorlardı. (Tanpınar, 1973).Örneğin, İzmir'in işgali üzerine İstanbul Darülfünun'unda, Fatih'te Üsküdar'da, Sultanahmet Camii'nde, Kadıköy'de, Sultanahmet'te (iki kez) yedi büyük toplantı ve miting yapılmıştı. Bu miting ve toplantılarda, Halide Edip'ten, Rıza Nur'a kadar hemen hemen o dönemin bütün aydınları rol ve söz almışlardı (Arıburnu, 1975).). (Karaçam, 1970:145). Bu örgütün 22 Ocak 1919'da İstanbul'da yapılan toplantısında: 1) Trakyalılara birlik ruhunun, içinde bulunulan durumdan çıkmak için tek yol olduğunu anlatmak, 2) Trakya'nın toprak bütünlüğünü ve nüfusunun yüzde 75 Türk olmasından dolayı, bölgenin Türklere ait olduğunu dünyaya duyurmak, 3) Doğu Trakya'ya (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ) gelen Yunan askerinin topraklarımızdan çıkarılması için gerekli girişimlerde bulunmak gibi önemli kararlar alınıyordu. Fakat, yurdun her yerindeki tepkiler aynı değildi. Örneğin, İzmir'deki Redd-i İlhak örgütünün kurucularının aktardıklarına göre, Ege bölgesinin pek çok yerinde, İzmir'in işgalinden sonra bile, düşmana karşı ancak Padişah hükümetinin önlem alabileceği, Redd-i İlhak üyelerinin geldikleri yerlere geri dönmeleri ve milletin başını belaya sokmamaları gerektiği söylenmiştir (Ülkenin pek çok yerindeki durum İzmir'den çok farklı değildi. Örneğin, Kocagöz'ün bir romancı olarak Gerede için çizdiği resim de aynı görüntüyü verir (Kocagöz, 1962:267).) (Aydemir, 1964:146). |
Atatürk, bu girişimleri yakından izliyor ve onları belli bir çerçevede toparlamayı düşünüyordu. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim Trakya-Paşaeli örgütünün ileri gelenleri ile İstanbul'da görüşmüş olduğu anlaşılıyor. Kendi ifadesine göre bunlar, --Osmanlı Devleti'nin izmihlalini çok kuvvetli bir ihtimal dahilinde görüyorlardı. Vatanı Osmani'nin inkısama uğrayacağı tehlikesi karşısında, Trakya'yı, mümkün olursa Garbi Trakya'yı da zaptederek, bir kül olarak İslam ve Türk camiası halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Fakat bu maksadın temini için o zaman varidi hatırları olan yegane çare İngiltere'nin, bu mümkün olmazsa Fransa'nın muavenetini temin etmekti. Bu maksatla bazı ecnebi rical ile temas ve mülakatlar da aramışlardı. Hedeflerinin bir Trakya Cumhuriyeti teşkili olduğu anlaşılıyordu.-- (Atatürk, tarihsiz:3-4). Bu arada, bir üyesine, --geldiği yere dönüp, başlarını belaya sokmamasının söylendiği-- İzmir Redd-i İlhak örgütü de, hemen İzmir'in işgali üzerine kurulmuştu. Atatürk'ün belirttiğine göre, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, kurulan örgütler arasında genel merkezi İstanbul'da olan --Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti-- de vardı. Ayrıca, Trabzon'da da --Muhafaza-i Hukuk-- adıyla bir örgüt kurulmuş ve İstanbul'da --Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti-- diye bir başka dernek oluşturulmuştu. |
Örgütsel Yapının Güçlendirilmesi Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçer geçmez, ilk iş olarak; halkın kendi içinden geliştirdiği tepki ile kurduğu bu --örgütsel yapı--yı yaygınlaştırmaya ve güçlendirmeye çalışmıştır (Örneğin, Mut Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı, 12'nci kolordu topçu komutanı Yarbay İzzet'in girişkenliği ile örgütlenmişti. Bu teşkilatın 2 Ocak 1920'de aldığı bir kararla subaylara ve erlere verilecek maaşları saptadığı anlaşılıyor. İlginç olduğu için belirtiyorum : Bölük komutanı 31.50 lira. takım subayları 30 lira, başçavuş 24 lira, çavuş 21 lira, onbaşı 18 lira, piyade sabit erat 15 lira, piyade seyyar erat ve postalar 25 lira, katip ve veznedarlar 20 lira (Kurtuluş Savaşı'nda İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971:124).). Burada hem taktik, hem stratejik amaç vardır. Taktik olarak, Rumların ve Ermenilerin kurdukları ayrılıkçı örgütlerin dengelenmesi, strateji olarak ise, --ulusal egemenlik-- kavramının geliştirilmesi, bu --örgütçülük--ün ardında yatan nedenlerdir. Mustafa Kemal, Havza'ya gelir gelmez hemen --örgütlenme-- ile uğraşmaya başlar. Hem Havzalılara örgütlenmenin gereğinden söz eder, hem de Diyarbakır, Erzurum, Van, Bitlis, Mamuretülaziz, Sivas Vilayetleri ile Erzincan ve Kayseri Müstakil Mutasarrıflıkları'na şu telgrafı çeker: |
--Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin vilayet merkezleriyle livalarında ve mülhakatında teşkilatı var mıdır? Belli başlı müessis ve mümessilleri kimlerdir? Civar vilayetlerdeki teşkilatı ile haizi irtibat ve muhabere midir? Başka cemiyet var mıdır? Bitahkik iş'arına inayetlerini rica ederim. Mustafa Kemal.-- (Atatürk,tarihsiz: 901) . Görüldüğü gibi, --örgütçü lider-- hemen örgüt durumunu saptamak üzere eyleme geçmiştir. Soruları da oldukça ilginçtir. Hem bütün örgütlenmeyi öğrenmek istemekte, hem örgütün merkezi ile şubeleri arasındaki ilişkiye dikkat etmekte, hem de olayı kişileştirerek, isim sormaktadır. Hiç kuşkusuz, girişeceği ölüm-kalım savaşında, bireylerin kişilikleri de, içinde bulunacakları örgütsel yapı denli önemlidir. Bunu en iyi bilenlerden biri ise, daha öğrencilik yıllarında ihbar edilmiş olmanın acısını yaşayan Mustafa Kemal'dir. Aslında, Anadolu'ya geçer geçmez, İstanbul'da edindiği bilgilere göre örgütlenmeyi yaymak peşinde olan Mustafa Kemal, Trabzon'a da şu telgrafı çeker: |
1- Trabzon'da müteşekkil Ademi Merkeziyet Cemiyeti'nin tarihi teesüsü ve programı nedir? Hükümetin müsaadesine mazhar mıdır? Müessisleri kimlerdir? Şimdiye kadar hükümetçe mazbut olan ef'aliyle hattı hareketleri nedir? 2- Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Trabzon'daki merkez ve mümessilleri kimlerdir? 3- Her iki cemiyetin merkez ve mülhakatı vilayetteki teşkilatı ne derecededir? Bu iki cemiyetten başka cemiyet var mıdır? Müsaraaten inba buyurulmasını rica ederim.-- (Atatürk, tarihsiz: 902). Yanlış Anlaşmalar İşin ilginç yanı, hemen Haziran başında giriştiği bu çabalara son derece duyarlı yanıtlar almış olmasıdır. Aslında, İttihatçıların çoğunlukta olduğu yöneticiler, --örgüt--ün öneminin çok iyi farkındaydılar. Bakın o sırada Bitlis Valisi olan Mazhar Müfit, 44 sayı ve 1 Haziran 1335 tarihini ve --Üçüncü Ordu Müfettişi Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal-- imzasını taşıyan telgrafı aldıktan sonra nasıl düşünüyor: |
--Damat Paşa'nın Şark vilayetlerinin Ermenistan'a terki hakkındaki yumuşak ve mütemayil hareket tavrı sezilir sezilmez, teşekkül eden --Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti-- anlaşılan Mustafa Kemal Paşa'nın eli ile tasfiye edilecek. Paşa telgrafında başka cemiyetlerden bahsederken de herhalde --İttihat ve Terakki--yi kastediyor. Anlaşılan, hem Müdafaa-i Hukuk'u, hem de --İttihatçı-- diye hepimizi ortadan yok edecek.-- (Kansu, 1966:12). Görüldüğü gibi Mustafa Kemal'in İttihatçılarla arasının iyi olmadığı bilinen bir gerçektir. Ayrıca liderleri yurt dışına kaçmış olmakla birlikte, İttihat ve Terakki'nin --örgüt-- olarak gücünü hala sürdürdüğü de Mazhar Müfit'in anılarından açıkça anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal'in çektiği telgraflara ilginç yanıtlar gelir. Örneğin, Trabzon'dan gelen yanıt oldukça umut vericidir (Erdaha, 1975:179): --Trabzon'da Ademi Merkeziyet Cemiyeti yoktur. Dersaadette müteşekkil Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti tarafından birkaç ay evvel gelip, geçenlerde avdet eden Nazmi Efendi isminde bir murahhasın teşebbüsü üzerine Of kazasıyla Lazistan livası dahilinde Ademi Merkeziyet şubeleri açılmıştır. Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti memleketin ileri gelen eşraf ve mütehayyizanı meyanından müntehap ve Murathanzade Ziya ve Nemlizade Sabri ve Çulhazade Kadri ve Hacı Ali, Hafızzade Mehmet Salih ve Kazazzade Hüseyin ve Abanozzade Hüseyin ve Hatipzade Emin Efendilerden mürekkeptir ve bu heyetin ikdamatı, rabıtai Osmaniye'nin muhafazası gibi bir hissi vatanperveraneden mülhemdir. Bu cemiyetin bütün mülhakatta birer şubesi bulunuyor. Bundan maada Trabzon'da bir de İhtiyat Zabitan Cemiyeti olduğunu arzeylerim.-- |
Böyle olumlu telgrafların yanında, Mazhar Müfit'inki gibi ne olduğu belirsiz yanıtlar da vardır. Öyküyü yine bu inanmış İttihatçı'nın (ki sonradan inanmış bir Mustafa Kemalci olmuştur) ağzından dinleyelim: --Tabii her şeyden gafil ve şüphelere boğulu bir halde, kendisine telgrafla cevap verdim ve cemiyetlerden maksadının ne olduğunu, neleri ve kimleri kasdettiğini sordum. Gerçi, Bitlis'teki üçdört yüz nüfus arasında henüz Müdafaa-i Hukuk teşekkül etmemişti ama, memurlar ve halk arasında İttihatçı olanlar vardı ve bunlar İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni kendi aralarında hala yaşatıyorlardı. Zannetmiştim ki, Mustafa Kemal Paşa bize: --Bitlis'te İttihat ve Terakki Cemiyeti devam etmektedir-- dedirtmek ve arkasından da hepimizi tevkif ettirmek istiyor. Hem vakit kazanmak, hem tedbir sağlamak bakımından, --Şifreli telgrafınızı halledemedim-- diyen ve izahat isteyen telgrafımı çekerken bilhassa bu noktanın aydınlanmasına büyük bir ehemmiyet veriyor ve Erzurum'daki Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin durumunu da şiddetle merak ediyordum.-- (Kansu, 1966:12-13). |
Kansu'nun anlattığına göre, Mustafa Kemal bu telgrafı alınca Erkanıharbiye Reisliği'ni yapmakta olan Miralay Kazım'a (Dirik) : --Bu vali galiba bizden değil, yahut da bize itimat etmiyor.-- demiş. Bu zor koşullar altında, Mustafa Kemal bir yandan çevresindeki tüm ordu birlikleriyle temas kuruyor, bilgi alıyor, bir yandan da halk düzeyinde (yani, kamuoyu liderleri düzeyinde) genel bir --örgütlenme--nin çatısını oluşturmaya çalışıyordu. Yine ilk çektiği, örgütler hakkında bilgi isteyen, 44 numaralı şifreye verilen yanıtlardan birinde Diyarbakır'daki durum şöyle anlatılmıştı: --Burada Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşekkül etmemiştir. Ancak bu yakınlarda Erzurum ve Trabzon'dan vilayet belediyesine keşide olunan Kürdistan hakkındaki heyecanamiz telgrafnamelerden telaşa düşen ahalii Hıristiyaniyenin bu bapta bazı teşebbüsatta bulundukları meşhuttur. Diyarbekir'de bazı... gençlerden teşekkül eden Kürt Cemiyeti, İngiliz himayesinde bir Kürdistan istiklaliyetini takip eden propaganda yapması üzerine buraya gelen Süleymaniye hakimi siyasisi Mister Nowill'in efkarına kapılarak beynelahali bunun şiddetle reddi ve bu teşebbüsatın cemiyetler kanununa ademi mutabakatı hasebiyle mezkur cemiyet sed ve vilayetçe takibatı kanuniye yapılmakta bulunmuştur. Elyevm Diyarbekir'de İtilaf ve Hürriyet Fırkası mevcut olup, bundan başka cemiyet yoktur Efendim.-- (Atatürk, tarihsiz:903-904). |
Bu umutsuz durumu bildiren telgrafa, Mustafa Kemal'in verdiği karşılık, --örgüt-- konusunda Üçüncü Ordu Müfettişliği görevini nasıl kullandığına oldukça iyi bir örnektir: --Bütün milletin beka ve istiklalini kurtarmak için birleştiği şu tarihi günlerde bir ecnebi devletin himayesine sığınarak zelil ve esir yaşamayı tercih eden her türlü içtihadatın, memleketi tefrikaya düşürecek her nevi cemiyatın dağıtılması pek vatani ve zaruri bir vazife olmakla Kürt Kulübü hakkındaki tarzı hareket acizlerince de pek muvafık görülmüştür. Şu kadar ki, İtilaf Devletlerinin hakşikenane muamelatı İzmir'in Yunanlılara işgal ettirilmesi tesiriyle memleketin en ücra köşesinde bile husule gelen intibahı azim her türlü ihtirasatı siyasiye ve makasıdı menfaatcuyaneden münezzeh olmak üzere --Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak-- Cemiyetlerini tevlid etmiş ve bu cemiyetlere hangi zümrei siyasiyeye mensup olursa olsun, her Türk, her Müslüman iştirak etmiş ve vicdanı millinin tezahüratı fiiliyesi bütün cihana bu suretle ilan edilmekte bulunmuştur. Binaenaleyh Diyarbekir ve mülhakatında teşekkül ve teessüsüne delalet buyurulmasını ehemmiyetle tavsiye eylerim. Ve bilhassa Kürt Kulübü'nün azasıyla bugünkü telgrafnamei acizi dairesinde müzakere ederek uzlaşmak muvafıktır, Efendim.-- (Atatürk, tarihsiz:904-905). |
Devrimci Bildirilerde Kullandığı Taktikler Yine Üçüncü Ordu Müfettişi ve Fahri Yaver-i Hazreti Şehriyari olarak imzalanmış olan bu telgrafın, örgütlenme konusunda, Mustafa Kemal'in tüm taktiğini yansıttığına dikkati çekmek isterim. Telgrafa bakıldığında görülen ögeler kısaca şunlardır: 1) Mustafa Kemal; içinde yaşadığı günleri --tarihi günler-- olarak nitelemektedir. Bilindiği gibi, bütün büyük liderler, izleyicilerini etkilemek için olduğu kadar, gerçeği de yansıtan biçimde, yaptıkları bütün işlere tarihi tanık tutmuşlar ve izleyicilerine tarih bilinci aşılayarak onları hem atalarının, hem de torunlarının önünde sorumlu tutmak ve böylece bir devrim ruhu aşılamak konusunda hemen hemen ortak bir davranış içinde olmuşlardır (Hoffer, 1958: 60-64) . Mustafa Kemal Paşa da içinde yaşadığı günleri --tarihi-- diye niteleyerek aynı yaklaşımı (bütün öteki bildirilerinde olduğu kadar) bu telgrafında da kullanmaktadır. 2) Ulusun geleceğinin ve bağımsızlığının tehlikede olduğunu belirtmektedir. Bu, hiç tartışmasız bir gerçektir. Bütün iç ve dış olaylara uygun, tarihsel, siyasal ve toplumbilimsel olguları yansıtan bir yargıdır. Fakat, hemen bu noktada belirtmeliyim ki; bütün kitle eylemlerinin yaratılmasında rol almış olan liderler, ilk başta, mensup oldukları ulusun ya da toplumun geleceğinin ve bağımsızlığının tehlikede olduğunu vurgulamışlardır. Böylece, yalnız birleşme ve bütünleşme gerekliliğini değil, aynı zamanda, tehlikede olan varlığın kendi varlıkları olduğunu da belirtmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa bu noktaya da dikkati çekmektedir. |
3) Her türlü ayrılıkçı düşünceye ve bölünmeye yol açacak örgütlenmeye karşı çıkmaktadır. Taktik olarak tek merkezden yönetilemeyecek bütün örgütleri zararlı ilan etmektedir. 4) Birleşmeyi ve bütünleşmeyi Türklük ve Müslümanlık çevresinde gerçekleştirmek istemektedir. Böylece, ulusal ve dinsel ölçütleri, siyasal bölünmelerin önüne geçirerek, tek merkezden yönetilen bir örgütlenmenin ideolojik temellerini koymaya çalışmaktadır. 5) Birleşmeyi, soyut bir amaca değil, somut bir düşmana karşı önermekte ve hedef göstermektedir: İtilaf Devletleri, İzmir'i Yunanlılara işgal ettirmişlerdir. Savaş, birlik içinde bu somut düşmana karşı yapılmalıdır. |
6) Sonunda içinde birleşilecek olan örgütün adını da koymakta ve bunun ulusun kendiliğinden gösterdiği tepkilerle biçimlenmekte olduğunu vurgulamaktadır. Burada son olarak belirtmek istediğim nokta; bu telgrafta kısaca değindiğim ögelerin, Atatürk'ün tüm bildiri ve yaklaşımlarında egemen olan tepe noktalarını sergilemekte oluşudur. Daha ayrıntılı incelemeler bize, Mustafa Kemal Atatürk'ün sürekli olarak bu taktik ögeleri hiçbir zaman ihmal etmediğini göstermektedir. Mustafa Kemal, --Örgütlenme--yi Askeri Eylemle Birlikte Yürütüyordu Anadolu'ya geçer geçmez, büyük bir titizlikle --toplumsal örgütlenme-- olayına eğilen Mustafa Kemal Paşa, acaba yalnız bir --romantik halk aşığı-- rolünde miydi? Bu sorunun yanıtı kesin bir --hayır--dır. Mustafa Kemal Paşa, her şeyden önce, bir askerdi. Özellikle düşmanın askeri bir güçle vatana saldırdığı bu dönemde, olayın yalnız bir --halk örgütlenmesi-- sorunu olmadığını çok iyi biliyordu. Bu nedenle, bir yandan, ülkenin çeşitli yer ve kesimlerinde --örgütlü bir tepki--yi oluşturmaya çalışırken, öte yandan da eylemin askeri yönünü hiç ihmal etmiyordu. Anadolu'ya geçtikten sonra yaptığı temaslara baktığımızda bu gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkar. |
Zaten kendisi de bu gereği, --ilk olmak üzere bütün ordu ile temasa gelmek lazımdı.-- diye, genel bir stratejik ilke olarak belirtmiştir (Atatürk, tarihsiz: 16) . Samsun'a ayak bastıktan iki gün sonra, Erzurum'daki Onbeşinci Kolordu'nun Komutanı olan Kazım Karabekir Paşa ile haberleşmeye başlar. Doğrudan doğruya emrinde olan İkinci Kolordu, Sivas'taki Üçüncü Kolordu'dur. Onun komutanı olan Miralay Refet'i de birlikte getirmiştir zaten. Yine aynı günlerde Ankara'da bulunan Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile bilgi alışverişi başlamıştır. Bütün bunlar, belgelerden anladığımıza göre, hep Mayıs ayı içinde gerçekleştirilmiş olan adımlardır. Oysa, --sivil örgütlenme--ye ilişkin haberleşme 1 Haziran tarihinde çekilen telgraflarla başlar. (Pek doğal olarak gerek askeri, gerekse sivil temaslar Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmeden çok daha önce başlamıştır. Burada, yalnız, Samsun'a çıkıştan hemen sonra girişilen etkinliklerdeki zamanlamaya ve bunun anlamına işaret etmek istiyorum.) |
Örgütlenme Stratejisi: Cafer Tayyar'a Yazılan Telgraf Mustafa Kemal bir yandan Anadolu'yu örgütlemeye çahşırken, öte yandan Trakya'yı da bu örgütlemenin içine sokmak için çaba harcıyordu. İstanbul'dayken, Dünya Savaşı yenilgisi sonunda hemen oluşmuş bulunan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin yöneticileriyle temasları olmuştu (Mustafa Kemal, bu derneğe, yalnızca --Trakya-Paşaeli Cemiyeti-- diyor (Atatürk, tarihsiz:20).). Samsun'a çıktıktan kısa bir süre sonra, zamanın Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'ya aralarında kararlaştırdıkları özel bir şifre ile Edirne'deki Kolordu Komutanının kim olduğunu ve Cafer Tayyar'ın nerede olduğunu sordu. Gelen yanıtta, Cafer Tayyar'ın Birinci Kolordu Komutanı olarak Edirne'de bulunduğu bildiriliyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal, sonradan arasının iyice açılacağı Cafer Tayyar'a aşağıdaki telgrafı yolladı. Bu telgraf, henüz alınmamış kararları alınmış olarak göstermesi ve Mustafa Kemal Paşa'nın genel eylem stratejisini açıkça ortaya koyması bakımından çok ilginçtir. Bir başka deyişle, telgrafın kendisi bir --taktik--, içeriği ise genel --strateji--dir. Bu açıdan, üzerinde dikkatle durulması gereken telgraf şöyleydi: |
--İstiklali millimizi boğan ve inkısamı vatan tehlikelerini ihzar eden Düveli İtilafiyenin icraatı ve hükümeti merkeziyenin esir ve aciz vaziyeti malumunuzdur. Millet mukadderatını bu mahiyette bir hükümete teslim etmek maazallah inkıraza münkat olmak demektir. Tekmil Anadolu ahalisi istiklali milliyi tahlis için baştan aşağı yekvücut bir hale getirilmiş ve bilaistisna tekmil kumanda heyetleri ve arkadaşlarımız yüksek bir fedakari ile müştereken ittihazı karar eylemiştir. Vali ve mutasarrıfların hemen kaffesi de bu halka etrafına alınmıştır. Bu ali hedef için Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyeti'nin unvanı şamili kabul edilmiştir. Anadolu'daki teşkilat, kaza ve nahiyelere kadar tevessü ediyor. İngiliz himayesinde bir müstakil Kürdistan teşkili hakkındaki İngiliz propagandası ve bunun taraftaranı da bertaraf edildi. Kürtler de Türklerle birleşti. |
Trakya Cemiyeti ve Edirne Vilayeti Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti ile de elele vermek ve umum Anadolu ve Trakya Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetlerini tevhid etmek ve Anadolu ve Rumeli umum vilayatının murahhaslarından mürekkep kuvvetli bir heyeti merkeziye teşkil etmek takarrür etti. Bu heyetin İstanbul'un murakabesinden ve ecnebi devletlerin nüfuz ve tesirinden tamamiyle azade kalacak ve sadayı milliyi gür bir sesle cihana duyuracak veçhile Anadolu'nun merkezinde ve en münasip olarak Sivas'ta in'ikadı münasip görülmüştür. Lüzumuna göre İstanbul'da haizi selahiyet olmamak üzere bir heyeti mümessile bulundurulabilir. Ben İstanbul'dayken Trakya Cemiyeti azasıyla teatii efkar etmiştim. Şimdi zamanı geldi, icap edenlerle mahremane görüşerek derhal teşkilatta bulunulmasını ve buraya kıymettar bir iki zatın murahhas olarak ve fakat ketmi hüviyetle Samsun veya şimendifer tarikiyle yola çıkarılmasını ve onlar gelinceye kadar da Edirne vilayetinin vekil ve müdafaai olmak üzere Anadolu'da beni tevkil ettiklerine dair imzaları tahtında bir vesikanın imzayi alinizle ve şifreli telgrafla bildirilmesini rica ederim. Bu gayei istiklal tahsil olununcaya kadar tamamiyle milletle birlikte fedakarane çalışacağımı mukaddesatım namına yemin ve bunu gördüğüm arzuyu milli üzerine her tarafa tamim ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek kat'idir. Bu karar umum arkadaşlarımızın karar ve kanaatina tamamiyle müstenittir. Gözlerinizden öperim. Telgrafın vüsulünün de sürati iş'arına muntazırım.-- (Atatürk, tarihsiz:910-911). Bu telgrafı da --Üçüncü Ordu Müfettişi, Fahri Yaver-i Hazreti Şehriyari, Mirliva Mustafa Kemal-- olarak imzalamıştır. |
Düş ve Gerçek Cafer Tayyar'a yollanan bu telgraftaki ana başlıkları özetleyip, bunların Mustafa Kemal eylemi içinde zamanlamasına baktığımızda oldukça ilginç sonuçlarla karşılaşırız. Şimdi satırbaşları halinde telgrafın içeriğini ayıralım ve bunları tek tek gerçek durumla karşılaştıralım: 1) --Bütün Anadolu halkı ulusal bağımsızlığı elde etmek için birleşmiştir.-- Bu yargı, tümüyle bir özlemdir. Henüz halk ve eşraf, durumun ne olduğunun tam bilincinde değildir. İşgalci güçlerle bile işbirliği yapanlar vardır. 2) --İstisnasız bütün komutanlar durumu İstanbul hükümetine bırakmamak ve bağımsızlığı elde etmek amacıyla çalışmak için ortak karar almışlardır.-- Hele bu noktanın gerçekle uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. Hatta gerçek tam tersinedir. Bilindiği gibi, Cafer Tayyar'a çekilen telgrafın tarihi 18 Haziran'dır. Şimdi 21 Haziran'da, yani telgrafın yollanmasından üç gün sonra, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay ile yaptığı toplantıyı kendi ağzından dinleyelim (Bu toplantı sonunda ünlü --Amasya Tamimi-- yayımlanmıştır. Shaw, bunu resmi görevlerden ayrılma hazırlıklarının ilk adımı sayıyor (Shaw, and Shaw, 1977:343).). Bu toplantıda Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasına ilişkin karar alınmış ve her yere bildirilmiştir. Böylece, Cafer Tayyar'a çekilen telgrafın bir başka --ortak karar--a bağlı ögesi, Sivas'ta ulusu temsil eden bir kongre toplama önerisi, düşünceden uygulamaya aktarılmıştır: --Efendiler, o müsvedde işte aynen şu kağıtlardadır, (göstererek) dört maddeyi ihtiva ediyor, muhteviyatını beyan ettim. Nihayetinde benim imzam vardır. Bir de vazife itibariyle erkanıharbiye reisim bulunan Miralay Kazım Bey'in (elyevm İzmir Valisi Kazım Paşa) , erkanıharbiyeden tebliğe memur, Husrev Bey'in (elyevm sefir) , makamatı askeriyeye şifre eden yaverim Muzaffer Bey'in ve makamatı mülkiyeye şifre eden bir memur efendinin imzaları vardır.-- (Atatürk, tarihsiz:32). |
Görüldüğü gibi, sözü geçen imzalar, Mustafa Kemal Paşa'ya askeri ve siyasal destek veren komutan arkadaşlarının değil, emrinde çalışanların imzalarıdır. Bu bakımdan ne bir --ortak karar--dan, ne de herhangi bir destekten söz etmenin olanağı vardır. Şimdi ünlü --ortak karar-- olayını yine Mustafa Kemal Paşa'nın ağzından dinlemeyi sürdürelim: --Ben, müsveddenin yeni gelen arkadaşlar tarafından da imzalanmasını arzu ettim. O esnada Rauf ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa diğer bir odada bulunuyorlardı. Rauf Bey, misafir olduğundan bu müsveddeye vaz'ı imza için kendinde bir alaka ve selahiyet görmediğini nezaketen ifade etti. Bunun bir hatırai tarihiye olduğunu dermeyan ederek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imza etti. Refet Bey, imzadan istinkaf etti ve böyle bir kongre akdindeki maksat ve faydavı anlayamadığını söyledi. |
İstanbul'dan beri beraber getirdiğim bu arkadaşın -tuttuğumuz yola nazaran- anlaşılması pek basit olan bir meselede, izhar ettiği haleti fikriye ve hissiyeden müteellim oldum. Fuat Paşa'yı çağırttım. Paşa noktai nazarımı anlayınca derhal imza etti. Fuat Paşa'ya Refet Bey'in tereddüdü sebebini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa, Refet Bey'den, biraz ciddi, istizahta bulunduktan sonra, Refet Bey müsveddeyi eline alarak kendine mahsus bir işaret vaz'etti. Öyle bir işaret ki, bunu, bu müsveddede bulmak biraz müşküldür.-- (O dönemde Rauf Bey'in de Mustafa Kemal'in --Anafartalar Kahramanı-- olması gibi --Hamidiye Kahramanı-- adıyla ün yapmış olduğu anımsanmalıdır (Saracoğlu. 1960:48-49).) (Atatürk, tarihsiz: 34). Görüldüğü gibi, Cafer Tayyar'a çekilen telgraftan ancak üç gün sonra yazılan ünlü --Amasya Tamimi-- bile bir komutan tarafından ancak anı olarak, öteki tarafından da okunmaz bir biçimde ve uzun tartışmalardan sonra imzalanabiliyor. Üstelik Refet Bey, Mustafa Kemal'in emrinde bir komutandır o sırada. 3) --Vali ve mutasarrıfların tümü bu halka çevresindedir.-- Bu söz de o sırada ancak bir umuttan, bir istekten başka bir niteliğe sahip değildi. Hem Mustafa Kemal, --Nutuk--da, bu sözünün doğru olmadığını belirten pek çok örnek verir, hem de zaten o sırada böyle bir --birleşik cephe-- için zaman henüz çok erkendir. Örneğin, sonradan kendisinin en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Mazhar Müfit bile, kendisini Damat Ferit'in adamı sanmaktadır. |
4) --Bu yüksek amaç için Müdafaa-i Hukuku Millive ve Redd-i İlhak Cemiyetleri'nin adı altında örgütlenme yapılacaktır. Zaten bunların örgütlenmesi Anadolu'da kaza ve nahiyelere dek kök salmıştır.-- Bu yargı olsa olsa, Mustafa Kemal'in o dönemde İmparatorluğu ikiye bölmüş olan İttihatçı-İtilafçı ayırımını yok ederek, tüm kişileri kendi arkasında düşmana karşı seferber edebilmek için kullanmayı düşündüğü bir taktiğin belirtisidir. Yoksa, o sırada kendiliğinden oluşmuş bulunan örgütler arasında ne eşgüdüm vardı, ne de bunlar Mustafa Kemal Paşa'nın dediği denli yaygın ve köklüydü. 5) --İngilizlerin kışkırtmasıyla ortaya çıkan bağımsız Kürdistan eylemi sona ermiş ve Kürtler, Türklerle birleşmiştir.-- Bu da, yalnız Mustafa Kemal'in telgrafla, Diyarbakır'a bildirdiği emirlerin hemen yerine getirilmiş olduğu varsayımına dayalı bir yargıdır. |
6) --Tüm ülkeyi temsil etmek üzere, Anadolu ve Trakya Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetlerini birleştirmek ve bu örgütün Anadolu ve Rumeli temsilcilerinden kurulu güçlü bir merkez yönetim kurulu oluşturmak kararı alınmıştır.-- Cafer Tayyar'a verilen bu haber gerçeği değil, tam anlamıyla Atatürk'ün kafasındaki modeli belirtiyordu. Telgrafın, bundan sonraki maddeleri, bu ilkeler çerçevesinde Cafer Tayyar'dan neler yapması gerektiğine ilişkin isteklerden oluşmaktadır. Gerçekleşen Düş İşin ilginç yanı, Cafer Tayyar'a çekilen telgrafın o anda gerçeğe uygun olmamasına karşılık, içinde belirtilen bütün yargıların ve haberlerin, zaman geçtikçe, teker teker gerçekleşmiş olmasıdır. |
Bu telgrafın üzerinde bu denli durmamın iki nedeni var : Birinci neden, içinde belirtilen ilkelerin, Atatürk'ün tüm Bağımsızlık Savaşı Stratejisi'ni kapsamakta oluşudur. İkinci neden ise, telgraftaki havanın, Mustafa Kemal'in konuya esas yaklaşımını belirlemesidir. Bütün telgraflar Mustafa Kemal'in belli komutanlar adına ve halk ile birlikte eylem yaptığı havası içinde kaleme alınmıştır. Eylemin genel gelişimi içinde bu hava gerçekten de yaratılmıştır. Fakat telgrafın çekildiği sırada, bu, yalnız Mustafa Kemal'in kafasındaki plandır. Yoksa gerçek değildir. Henüz ne komutanların, ne de kitlelerin desteğini alabilmiştir. O ise İmparatorluğu yıkıp, yerine Cumhuriyet'i kurmaya bile karar vermiştir o aşamada. Dolayısıyla sihirli kelime --temsil--dir. Mustafa Kemal Paşa, Bağımsızlık Savaşı'nı elbette, --Heyeti Temsiliye Reisi-- olmadan da, örneğin, Osmanlı Ordusunun bir generali olarak örgütleyebilir ve yürütebilirdi. Telgrafta dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, genel mantığın, eylemin düşman istilasına karşı başlatıldığı ve mevcut hükümetin yadsınması gerekçesine dayanıldığı biçiminde geliştiğidir. |
Bütün bu noktalar düşünüldüğünde görülecektir ki, Mustafa Kemal'in --örgütçülüğü-- artık tümüyle --temsil-- ilkesine ve stratejisine dayalı bir örgütçülüğe dönüşmüştür: İşte bu örgütçülüktür ki, onun Cafer Tayyar'a yolladığı telgraftaki düşlerini, zaman içinde birer birer gerçeğe dönüştürmüştür. Temsil Stratejisi Mustafa Kemal'in üçüncü dönemindeki --örgüt-- sorunu, artık, stratejik olarak, --Padişah'ın otoritesine karşı bir --Ulusal İrade-- oluşturmak-- biçiminde algılanabilir. Bu dönemde, yukarıda da belirttiğim gibi, artık sorun, --ne yapılacağı-- sorunu olmaktan çıkmıştır. Mustafa Kemal Paşa ne yapacağını çok iyi bilmektedir. Sorun, --nasıl yapılacağı-- sorunudur. Düşman kovulacak, vatan kurtarılacak, İmparatorluğa da el konulacaktır. Ama nasıl? İşte bu noktada --örgüt--ün ardındaki ideoloji işin içine karışmaktadır: Bütün bu işler Fransız Devrimi'nin getirdiği Ulusçuluk ve Cumhuriyet düşüncelerine dayalı olarak yapılacaktır. --Örgüt-- açısından bu düşüncelerin iki işlevi vardır: Birinci işlev Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bu düşünceler çerçevesinde örgütlenerek, Mustafa Kemal'in liderliğinde toplumsal kaynakların seferber edilebilmesidir. İkinci işlev ise, savaş sonrası kurulacak siyasal yapıda, İmparatorluğa el konurken yine bu düşüncelerin kuramsal ve hukuksal temel oluşturmasıdır. |
İşte tam bu noktada, --örgüt--ü başarıya götürecek taktiklerle, --ulusal temsil--in sağlanmasına yönelik strateji arasında bir çatışma gözükmektedir: Hem --örgüt--ü yukarıdan aşağı bir emir-komuta zinciri içinde kuracak ve tüm eylemi tek elden yöneteceksiniz, hem de bunu ulus adına, temsil ilkesine göre yapacaksınız. Üstelik, uluslararası planda da, Batı'nın sahip olduğu çağdaş siyasal değerlerden sapmadığınıza düşmanlarınızı bile inandıracaksınız. Bu, son derece zor, --çatışan-- strateji ve taktik ögelerin --uzlaştırılması--nı, ancak, Mustafa Kemal gibi bir --örgüt dehası-- becerebilirdi. Şimdi bu --genel strateji--nin --özel taktik--lerle nasıl uzlaştırıldığını Atatürk'ün ağzından, Mazhar Müfit'in anılarından görelim: Bilindiği gibi Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919'da toplanmıştır. Oysa Kongre'nin ilk açılış tarihi 10 Temmuz olarak saptanmıştı. Bunu öğrenen İngiliz albayı Ravlenson, 9 Temmuz'da Mustafa Kemal'i görmeye gelir. Ravlenson, mütareke koşullarının Erzurum'daki uygulamasını denetlemekle görevlidir. Emrinde iki manga kadar asker de olan Ravlenson, ayrıca İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Gürzon'un da yeğenidir. Bir anlamda hem askeri, hem siyasal, hem de (mütareke koşullarına göre) hukuksal güç sahibidir Ravlenson. İşte bu albay, Erzurum Kongresi'ni önlemeye kararlıdır. Mustafa Kemal'e açıkça, --Kongreden vazgeçmezseniz, kuvve-i cebriye ile toplantının dağıtılmasına mecburiyet hasıl olacak.-- der. Buna karşılık Mustafa Kemal, --O halde biz de mecburi ve zaruri olarak kuvvete karşı koyar ve herhalde milletin kararını yerine getiririz.-- yanıtını verir. Bunun üzerine de Mazhar Müfit kapıyı açarak, Ravlenson'u dışarı çıkarır. |
Kongrenin selameti için alınması gerekli önlemlerin belirlediği taktiklerle, genel strateji çatışması, bu konuşmanın hemen ardından Mustafa Kemal Paşa'nın şu değerlendirmesinde açığa çıkar: --Pek ihtimal vermiyorum ve ciddi telakki etmiyorum ama, şayet bu zat, kongrenin toplanmasına müdahale etmeye ve mani olmaya kalkışırsa bizim de tedarikli bulunmamız lazım gelir. Aklıma kolordudan biraz muhafız asker istemek gelmiyor değil. Fakat bu iyi bir şey olmaz. Kongreyi millet değil, asker yaptı ve yaptırdı, derler. Ordunun baskısı ve müdahalesi altında Erzurum Kongresi'nin yapılmış olduğu hakkında herhangi bir tahminin yürütülmesi dahi işimize elvermez...-- Görüldüğü gibi, aslında bütünüyle, bir generalin, Mustafa Kemal'in, hemen hemen tümüyle askeri gücüne ve ününe bağlı olan bir eylemi, askerden arındırılmış olarak göstermek, genel stratejinin bir gereğidir. |
Öte yandan, kongre için yalnız içten değil, dıştan da ciddi bir engelleme söz konusudur. Sonunda, bulunan çözüm yolu son derece basit ve etkindir: --Sivil giydirilmiş seçme polis ve jandarmalar, kongrenin açıldığı ve açık kaldığı günlerde o civarda seyirci halkmış gibi bulunacaklar ve herhangi bir müdahale vukuunda silaha silahla mukabele edecekler.-- Bu önlemler karşısında Mustafa Kemal'in şu sözleri, ulus iradesini egemen kılmaya çalışan bir liderin, deneyimli geçmişinin kendisine sağladığı üstünlükleri vurgular: --... Ben bir şey olacağına. İngiliz Kolonel'inin müdahale cesaret ve cür'etini kendinde bulabileceğine asla kani değilim. Sadece, en zayıf ve vukuu en imkansız ihtimalatı dahi güz önünde tutmak daimi itiyadımdır. Sadece bu tedbir ve tertibin mahremiyetine itina etmek ve ortalığı beyhude telaşa vermemek asli şarttır.-- |
Hem önlem alınacak, hem gizlilik içinde uygulanacak!.. Bu tutum, Mustafa Kemal Atatürk'ün bütün yaşamında egemendir. Yanındaki arkadaşlarının bir bölümü aslında İttihat ve Terakki'nin --silahşörlük-- geleneğini sürdüren kişilerdir (İttihatçılar gerek siyasal karşıtlarını susturmak, gerekse siyasal iktidara el koymak için sürekli olarak hem --silahşör-- kullanmışlar, hem de Bab-ı Ali baskınında olduğu gibi bizzat kendileri --silahşörlük-- yapmışlardı. İttihatçı liderlerin evlerinde de koruma görevi yapan --silahşörler--in ev halkından sayıldığını Talat Paşa'nın eşi, anılarında anlatıyor (Barlas, 1980).). Nitekim, yukarıdaki sözlerini şöyle tamamlıyor Mustafa Kemal: --Hoş, bu da olmasaydı, herhangi bir menfi ihtimal karşısında benim, Ali Şevket, Cevat Abbas ve bir iki arkadaşı dahi kongre binası önüne göndermem, kongreyi muhafaza etmek için kafi gelirdi. (Kansu, 1966:45-47). Bütün bu konuşmalar sonunda 23 Temmuz'da Kongre açıldığında her türlü önlem alınmış, --ayrıca Recep Zühtü (eski milletvekillerinden) , Cevat Abbas (Paşa'nın yaveri ve merhum Bolu mebusu), Şevket (eski Bilecik mebusu) Beyler de ayrıca kapıda muhafız olarak yer almış bulunuyorlardı.-- (Kansu, 1966:78). |
Kongre Taktikleri Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin son aşaması, Sivas Kongresi ile noktalanmıştır. Padişah'a karşı oluşturulacak siyasal gücün kaynağını ve Bağımsızlık Savaşı'nın tek elden yönetimini sağlamak üzere girişilen bu örgütçülük eylemi, yalnız genel toplum düzeyinde değil, kongre düzenlenmesi ve yönetimi açısından da sürekli bir biçimde özel taktiklerin kullanılmasını gerektirmiştir . Birinci sorun, ulusal iradeyi temsil edecek olan bir kongreye Mustafa Kemal Paşa'nın asker kimliği ile katılmasının sakıncalarıydı. Özellikle dış ülkeler üzerindeki etkiler bakımından çok önemli görülen bu nokta, Mustafa Kemal'in ince bir manevrasıyla görkemli bir biçimde çözülmüştü: Kongrenin açılışı için saptanan (ve sonra onüç gün ertelenen) tarihten iki gün önce, Mustafa Kemal Paşa bütün görevlerinden istifa ediyor ve --bu andan itibaren hiçbir resmi sıfat ve memuriyetim yok, bir millet ferdi olarak ve milletten kuvvet ve kudret alarak vazifeye devam edeceğim.--(Bu noktada, Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul hükümeti tarafından da görevden alındığı unutulmamalıdır.) diyordu. |
İkinci nokta, seçilmiş delegelerden oluşan kongreye, Mustafa Kemal'in hangi yetkiyle katılacağıydı. --Çünkü, kongre delegeleri mahallerinde daha önceden seçilmişlerdi.-- Bu sorunun nasıl çözüldüğünü de Mazhar Müfit'ten dinleyelim yine: --Bu maksatla Hoca Raif Efendi'nin başkanlığında bulunan --Erzurum Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye-- Cemiyetinin bir içtimaı sonunda Mustafa Kemal Paşa'dan bir tezkere ile heyeti faale reisliğini kabul etmesi rica edilmiş ve kendisine beş iş arkadaşı da gösterilmişti. Bu beş arkadaş: Hoca Raif Efendi (bilahare Heyeti Temsiliye azası ve Erzurum milletvekili) , emekli binbaşı Süleyman, Kazım Necati (Erzurum'da çıkan Albayrak gazetesi müdürü) , Dursun Beyzade Cevat (maarifçi ve halen Erzurum milletvekili) Beylerdi. Hüseyin Rauf Bey de heyeti faale ikinci reisliğine seçilmişti. Heyeti faaleyi bu şekilde seçen cemiyet, İstanbul'da bulunan umumi merkeze de bir telgraf çekerek, kongrede umumi merkez adına rey, mütalaa, hak ve yetkilerinin Mustafa Kemal Paşa'ya verilmesini rica etmişti. Bütün bu önlemlerle yetinmeyen --Müdafaa-i Hukukçular-- kesin çözüm sağlayıcı taktik darbeyi de ihmal etmemişlerdi: |
Mustafa Kemal Paşa ile Hüseyin Rauf (Orbay) Bey'in kongre delegelikleri de ayrıca Cevat Dursunoğlu'nun ve Kazım Bey'in kongre murahhaslıklarından istifa eylemeleri ve boşalan iki yere müşarünileyhlerin seçilmesiyle temin edilmişti.-- (Kansu, 1966:?5-?6). Açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa, kongrenin güvenliği konusunda olduğu gibi, hukuksal açıdan da hiçbir noktayı rastlantıya bırakmak niyetinde değildi. Nitekim, kongrenin açılışına bütün yüksek rütbeli komutanları (başta Kazım Karabekir Paşa olmak üzere) yanına alarak gitmişti. Böylece, gücünü kanıtlamış oluyordu. Öte yandan kendisi, sivil giysilerle kongreye katılarak, ulusal irade kavramına gölge düşmesini önlüyordu. Bu yüzden, kongre başlamadan önce, askerler salondan ayrılmışlardı. Üçüncü nokta; kongre başkanlığıydı. O sırada, bir kesimin Mustafa Kemal'in başkanlığını önlemek istediği anlaşılıyor. Bu engelleme, özellikle Mustafa Kemal'in asker oluşuna dayandırılan bir propaganda ile yürütülüyordu. Buna karşılık, eylem arkadaşları, Mustafa Kemal'in de, Rauf Bey'in de ordu ile ilişkileri kalmadığını söyleyerek karşı propaganda yapıyorlardı. Sonunda, yukarıda değindiğim taktiklerle, bu sorun hemen çözülüvermişti. |
Örgütün Niteliği Erzurum Kongresi, yapısı bakımından o günkü eylemi yansıtır. Bu yapı hakkında elimizde kesin bir liste vardır. Mazhar Müfit'in titiz kayıtçılığı sayesinde bu kongreye katılanların isimleri ve meslekleri tarihe geçmiştir. Bu listeye baktığımızda, Mustafa Kemal dahil olmak üzere 57 kişinin adını görüyoruz. Bu 57 kişinin mesleklere göre dökümü şöyle bir görünüm veriyor: 17 kişi sivil ve asker, bürokrat ve eski bürokrat. 9 kişi tüccar. 6 tane çiftçi var. Din adamlarının sayısı da 6. Arkadan 4'er kişi ile onları, eski ve yeni politikacılar, avukat ve dava vekilleri ve doktorlar izliyor. Gazeteci ve yazarların sayısı 3. 2 kişinin yanında yalnızca --eşraftan-- yazılmış. Son olarak 1 şeyh ve 1 de hoca var. |
Bu dağılım bize Erzurum Kongresi'nde, o dönem toplumunun egemen güçlerinin yeterince temsil edildiği izlenimini veriyor. Bürokrat ve eski bürokratların başat bir nitelik taşıması ise, hiç kuşkusuz, Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinde bu kişilerin etken olmasının bir sonucu. Ayrıca, o dönem toplumundaki --egemen güç-- kavramına da oldukça uygun. Kapitalizmin henüz filiz halinde bulunduğu ve dışa bağımlı nitelik taşıdığı düşünülürse, feodal kökenli olanlarla, tarihsel ağırlık taşıyan bürokratların çoğunlukta olduğuna şaşmamak gerek. Unutmayalım ki, Erzurum Kongresi bir Anadolu Kongresi'dir. Bu nedenle feodal nitelikli kişilerin ağırlık taşıması olağandır. Ayrıca hemen dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da, sivil ve asker bürokratlardan sonra, en büyük grubun yine, tüccarlar olduğudur. Taktik Gereği, Saltanata ve Hilafete Karşı Takınılan Tutum Mustafa Kemal Atatürk'ün Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet'i ilan etmeye kararlı olduğunu yine Mazhar Müfit ile konuşmalarından biliyoruz. Şimdi, Cumhuriyet'i ilan etmeye karar vermiş olan, fakat bu kararı kendi deyimiyle --milli bir sır-- olarak saklayan Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi açış konuşmasını nasıl bitirdiğine bakalım: --En son olarak niyazım şudur ki, cenabı vacibül amal hazretleri, Habibi Ekremi hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafaai ve diyaneti celilei ahmediyenin ilayevmilkıyame harisi astakı olan milleti necibemizi ve makamı saltanat ve hilafeti kübrayı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun.-- (Kansu, 1966:85). |
Bu sözlerden sonra neler olduğunu yine Mazhar Müfit şöyle anlatıyor: --Paşa'nın bu nutku, salonu yerinden sökecek kadar kuvvetli ve sürekli bir surette alkışlanmıştı. Nutkun sonundaki duayı, padişahlık ve hilafet müessesesi hakkındaki temenniyatı belki garip bulursunuz. O zaman ben de aynı hissi duymuştum. Hatta, kongre akşamı Paşa'ya: --Paşam, nutkunuzun sonunu müftü efendinin duası gibi bitirdiniz.-- dedim. Bu tarz konuşmamı hoş gördüğü için sadece güldü ve: --Maksadını anlıyorum, anlıyorum ama, şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir Padişah'ı kurtarmaya inandırmaktan ibarettir.-- cevabını verdi ve ilave etti: --Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiçbir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek, başlıca dikkatimizi teşkil etmelidir.-- (Kansu, 1966:85) . Sanırım, Atatürk'ün taktik açıdan tüm gizi bu tümcede görülebilir: --Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamalı ve zamansız hiçbir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek-- her devrimci eylemin, her devrimci liderin şaşmaz bir ilkesi olmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk, bu ilkeyi sanki kendisi üretmişcesine, büyük bir titizlikle uygulamış, bu yüzden de taktik açıdan, yenilmez bir nitelik kazanmıştır. |
Hiçbir Zaman Toplanmayan Heyet-i Temsiliye Ulusal iradeye dayalı olduğu konusunda hiçbir tereddüt yaratılmamasına özel bir özen gösterilen Erzurum Kongresi sırasında, bütün işlemler mevcut hukuk kurallarına uygun olarak yapılıyordu. Sanırım bu nokta son derece ilginçtir. Devrimci bir lider, devrimci bir kongreyi, ortadan kaldırmak istediği düzenin üstyapı kurallarına göre işletiyordu. Çünkü, meşruiyeti belli bir düzene dayamak zorunluğu duyuluyordu. Bu --meşruiyet--, ilerde, --Padişah'ın dinsel-geleneksel otoritesine karşı, Mustafa Kemal'in halka dayalı otoritesinin-- kabul edilmesi süresince önemli bir görev yapacaktı. İşte bu çerçeve içinde Erzurum Kongresi o sırada yürürlükte olan --Cemiyetler Kanunu--na göre toplanmış, vilayetçe onaylanmış ve örgütlenmesini de buna göre yapmıştı. |
Gerek o sıradaki yasalara göre, gerekse Mustafa Kemal'in istekleri doğrultusunda yapılması gereken işlerden biri, bir --Heyet-i Temsiliye-- seçmekti. Her konuda olduğu gibi, Mustafa Kemal'in heyet-i temsiliye'ye girip girmemesi yine tartışmalıydı. Sonunda, Mustafa Kemal istediğini yaptırdı ve Heyet-i Temsiliye'ye seçildi. Erzurum Valiliğine verilen dilekçe şöyleydi: 24.8.1919 Erzurum Vilayeti Aliyesine Utufetli Efendim Hazretleri, Şarki Anadolu'da mevcut olup, aynı maksat ve gaye ile şimdiye kadar teşekkül etmiş olan bilcümle milli cemiyetler Erzurum'da akdettikleri malum kongre kararıyle --Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti--, namı müştereki altında ittihat ve ittifak eylemişlerdir. |
Cemiyetimizin merkezi elyevm Erzurum'dur. Heyeti idaresi demek olan --Heyeti Temsiliye--si azasının isim ve hüviyetleri berveçhizir derç ve matbu nizamnamei esasisinden iki nüshası merbuten takdim edilmiştir. Cemiyetler Kanunu'na tevfikan ilmühaberinin tarafımıza itası zımnında işbu beyannamemiz makamı ailelerine takdim olunur. Olbapta emrü irade hazreti menlehülemrindir. Mustafa Kemal Mustafa Kemal Paşa : Sabık Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten müstafi. Rauf Bey : Bahriye Nazırı Esbakı İzzet Bey : Sabık Trabzon Mebusu Raif Efendi : Sabık Erzurum Mebusu Servet Bey : Sabık Trabzon Mebusu Şeyh Fevzi Efendi : Erzincan'da Nakşi Şeyhi Bekir Sami Bey : Beyrut Valii Sabıkı Sadulah Efendi : Sabık Bitlis Mebusu Hacı Musa Bey : Mutki Aşiret Reisi |
Bu dilekçeden ve listeden açıkça anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa, yeni bir siyasal güç kaynağı oluşturmak isterken, toplum içindeki mevcut güç piramidini kullanmaktadır. Yalnız mevcut hukuk kurallarına uygun davranmakla kalmamakta, kurduğu yeni örgütteki --temsil-- yetkisini de, zaten o sırada toplumun güç piramidine göre, tepelerde bulunan kişilerden seçmektedir. Burada Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir taktisyen olduğunu bir kez daha görüyoruz. Seçim, genel stratejiye, yani Padişah'ın dinsel-geleneksel gücünün karşısına --ulusal irade-- kavramıyla çıkılmasına son derece uygundur. Ayrıca, çok önemli bir nokta, bu --Heyet-i Temsiliye--nin, Mustafa Kemal'in varlığına bir --meşruiyet-- kazandırmaktan başka işlevi de yoktur. Bakın bu konuda Mustafa Kemal Atatürk ne diyor: |
--Efendiler, istitrat kabilinden şunu arz edeyim ki, bu zevat hiçbir vakit bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan İzzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sivas Kongresi'ne iştirak etmişler ve müteakıp biri Erzurum'a, diğeri Erzincan'a avdet ederek bir daha iltihak eylememişlerdir. Rauf Bey ve Sivas Kongresi'ne ihtihak eden Bekir Sami Bey, İstanbul'da Meclisi Mebusan'a gidinceye kadar, beraber bulunmuşlardır.-- (Atatürk, tarihsiz:67-68) . Görüldüğü gibi, sorun, birlikte çalışıp karar alabilecek bir grup oluşturmaktan çok, Mustafa Kemal Paşa'ya yetki verilmesidir. Nitekim, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin öncülü olan Sivas Kongresi sırasındaki taktikleri içinde, Mustafa Kemal Paşa bu yetkisini duraksamadan kullanmıştır: --Nihayet, Heyeti Temsiliye azası olarak, Erzurum'dan üç kişi, Erzincan'dan bir kişi ve Sivas'ta bulduğumuz Bekir Sami Bey'le beş kişi olduk ve Sivas Kongresi'ni vücuda getiren murahhasların vesikalarını tetkik lüzumu hissolunduğu zaman ben, orada şöyle bir vesika yazdım ve altını Heyeti Temsiliye mühriyle mühürledim. Heyeti Temsiliye'den: Mustafa Kemal Paşa Rauf Bey Ulemadan Raif Efendi Şeyh Fevzi Efendi Bekir Sami Bey Berveçhibala esamisi maruz zevat; Şarki Anadolu namına Sivas Kongresi'nde bulunmak üzere Erzurum Kongresi'nce memur edilmiştir. (Mühür) (Atatürk, tarihsiz:83). |
Türkiye`de Saat: 07:33 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2