Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   Tarih (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=79)
-   -   Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=22228)

imparator 10-02-2007 10:54

Bu durumun sonunda, değişik toplumsal gruplar arasındaki farklılıklar daha
da vurgulanmaya başlamıştı. Bir yandan siyasal ayrılık hesapları yapılıyor,
öte yandan, Müslüman-Türk halk ile öteki kesimler arasında düşmanlık tohumları
yeşertiliyordu.
İlerde siyasal nedenler bölümünde görüleceği gibi, bu ayrılıkçı eğilimler
hem Avrupa'daki ulusçuluk akımları ile destekleniyor, hem de İmparatorluk
üzerinde belli hesapları olan büyük devletlerce körükleniyordu.
Böylece, İmparatorluğun yapısından gelen farklı toplumların birarada
yaşaması olayı, son dönemlerde artık bütünlüğü bozucu ve siyasal birliği
zedeleyici bir özellik kazanmıştı.
i) Toplumun bireyleri, gerek sade tebalar, gerekse liderler olarak,
İmparatorluğun batışını tüm boyutları ile algılıyorlardı. Bu yüzden de herkes
bir anlamda --başının çaresine bakmaya-- çalışırken, lider kadro da
İmparatorluğu kurtarmak için kendi görüşleri doğrultusunda hazırlık
yapıyordu.
Örneğin, Mustafa Kemal Paşa da, ülkeyi kurtarmak için kendi kendini
hazırlayan liderlerden biriydi.

imparator 10-02-2007 10:54

3) Siyasal Koşullar
Türk Devrimi'ne yol açan koşullar arasında siyasal koşulların, hiç kuşkusuz,
çok özel bir yeri vardır. Tüm ekonomik çıkmazlara ve iflasa, toplumsal olarak
bütünüyle dağınık görünüme sahip olmasına karşın, İmparatorluğun asıl
çöküşünü noktalayan ve dolayısıyla Türk Devrimi'ni doğuran nesnel koşullar,
siyasal koşullardır denilebilir.
a) İmparatorluğun son zamanlarında siyasal iktidarın oluşumu tam bir
kargaşa içindeydi. Bir kez hemen belirtmek gerekir ki, toplumun güç dengesi
tümüyle bozulduğu için, böyle bir dengenin siyasal iktidara da sağlıklı
olarak yansıması son derece zorlaşmıştı. Ayrıca, toplumdaki en güçlü varlığı
iktidara getirecek bir düzenden, ya da tümüyle sağlıklı bir düzenden söz etme
olanağı yoktu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun, Sultan-Halife, yeniçeriler de dahil olmak üzere
merkezi bürokrasi ve sipahi üzerine kurulu üçlü düzeninden ve bu düzenin
dengesinden geriye pek bir şey kalmamıştı.

imparator 10-02-2007 10:54

Sivil ve asker bürokratlar bir ölçüde güçlenmiş ve padişahın gücünü
dengeler duruma gelmişti. Yeniçeriler ortadan kaldırıldıktan sonra, merkezi
otorite artık bürokratlar ile Sultan-Halife arasındaki güç dengesinin saray
entrikaları çerçevesinde belirlenmesi ile varlığını sürdürüyordu.
Birinci ve İkinci Meşrutiyetler, İttihat ve Terakki Partisi içinde bir
sivil-asker-aydın koalisyonu doğurmuştu. Fakat bu parti de kendi içinde
tutarlı ve homojen bir bütünlüğe sahip değildi. Ayrıca tek başına toplumun
güç dengesini ne denli temsil ettiği de ayrı bir sorundu.
Böylece, hem toplumdaki güç dengesi belirsiz olduğundan, hem herhangi bir
gücü sağlıklı biçimde iktidara yansıtacak mekanizmalar bulunmadığından, hem
de fiili iktidar, küçük darbeler, suikastler yoluyla ele geçirildiğinden,
toplumdaki güç dağılımı ile siyasal iktidar arasında ciddi bir kopukluk vardı.
Bu durum ise ortamı iç siyaset bakımından tümüyle bir devrim için her an açık
tutuyordu.
b) Siyasal iktidarın nasıl değişeceği sorunu da hem geleneksel Osmanlı
yönteminden sapmış, hem de çağdaş kurallara henüz bağlanamamıştı. Osmanlı
hanedanının artık gücü kalmadığından aile içi hesaplaşmada kimin padişah
olacağı konusu önemini yitirmişti. Çünkü, padişah artık, saray içi entrikalar
ve darbeler sonunda belirleniyordu.

imparator 10-02-2007 10:55

Öte yandan, Meşrutiyet ilan edilmiş olmakla birlikte, gerek seçimlerin
oldukça baskı altında yapılması, gerekse İttihatçıların uyguladıkları
darbesel yöntemler, siyasal iktidarın ne biçimde el değiştireceği konusunda
meşru ve geleneksel kurallar oluşturamamıştı.
Gerek İkinci Meşrutiyet'in ilan ediliş biçimi, gerekse İttihatçıların
hükümete el koydukları --Bab-ı Ali Baskını-- ve daha sonra Mahmut Şevket
Paşa'nın öldürülüşü, iktidarın el değiştirme biçimini adeta darbelere bağlı
bir duruma getirmişti. Bunun ise, darbeye bağlı bir devrim açısından ortamı
son derece hazırladığı açıktı.
c) Osmanlı siyasal sistemi oldukça kapalı bir sistemdi. Her ne kadar
devşirme sistemi ile, Ortodoks Hıristiyan tebanın çocukları eğitilerek
İmparatorluğun en yüksek bürokratik kademelerine dek getiriliyorlardıysa da,
bu düzen, --reaya--nın yönetime katılma şansı bakımından fazla bir anlam
taşımıyordu. Üstelik, İmparatorluğun son zamanlarında artık herhangi bir
--sistem--den söz etme olanağı da kalmamıştı.

imparator 10-02-2007 10:55

Buna karşılık, çağdaş eğitim kurumlarının kurulmuş olması, birtakım
--halk çocuklarının-- da özellikle askeri eğitim kurumları yoluyla iktidar
içinde yer almasına olanak sağlamıştı. Fakat yine de padişah ailesinin daha
çocukluktan önemli mevkilere atanmaları, yönetimi bir yandan yozlaştırıyor,
öte yandan da halka kapalı bir görünüm kazandırıyordu.
Yine de Osmanlının son zamanları, --halk çocuklarının-- eğitim yoluyla
yükselmelerine en çok olanak tanıyan bir niteliğe kavuşmuştu denilebilir. Ne
var ki bu nitelik, ancak tarihsel açıdan ve yalnızca karşılaştırmalı olarak
bir anlam taşıyordu. Yoksa güncel gerekler açısından, yine de Osmanlı
bürokrasisi, belli sınıf ve gruplar dışındaki --teba--ya kapalı özelliğini en
azından görüntüsel olarak sürdürüyordu. Bir başka deyişle, --halkın-- yönetime
katılma duygusu ya da şansı yok gibi gözüküyordu. Bu durum, üyeleri bakımından
en --halkçı-- görünüme sahip İttihat ve Terakki yönetimi döneminde de varlığını
aynıyla sürdürmüştü. Bunun en önemli nedenlerinden biri, pek çok
--halk çocuğunu-- bağrında barındırmasına karşın, İttihatçıların
--tepeden inmeci-- ve seçkinci yaklaşımlarıydı. Bu açıdan, geniş kitleler,
iktidarı kendilerinden gerek ilgi, gerekse ilişki bakımından, oldukça uzak
görüyorlardı.

imparator 10-02-2007 10:55

d) Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yönetime gelenlerin kimleri temsil
ettikleri pek belli değildi. Bu açıdan yöneticilerin temsil ettikleri kişi,
grup ve sınıflarla bağlarının kopması çok önemli bir devrim nedeni oluşturur
gibi gözükmemektedir. Bu gerçeğin temelinde, Osmanlı yönetim geleneğinin,
genellikle --toplumdan kopuk-- olması, bir başka deyişle, yönetimin Padişah'tan
başka kimseyi temsil etmemesi ilkesi yatmaktadır.
Yine de özellikle İttihat ve Terakki döneminde, Parti'nin, anlamı son
derece muğlak olan bir --aydın-- ve --bürokrat-- kesimi temsil ettiği ve
Meşrutiyetçi düşünceleri yansıttığı düşünülebilir. Bu açıdan İttihatçı
yönetimin yaptıkları kendisini destekleyenler açısından hiç de umut verici
değildir. Örneğin, Meşrutiyet adına yönetime el koyan İttihatçılar, siyasal
suikastler dönemini başlatmışlardır. Ayrıca, Meşrutiyetçiliğin bir ön koşulu
olan meşruiyetçilik konusunda da titiz oldukları söylenemez. Bu açıdan,
ülkede artık varlığını duyurmaya başlayan --Batıcı--, --İlerici--, --Meşrutiyetçi--
ve --Meşrutiyetçi-- diye nitelenebilecek düşünceler açısından İttihatçıların
temsil güçlerini yitirdiklerini söylemek çok yanlış olmaz.

imparator 10-02-2007 10:55

Ayrıca, bir süre sonra İttihatçıların kendi içinde de önemli bölünmeler
olmuştur. Bu nedenle de, iktidardaki grubun, daha geniş bir tabana dayalı
olan partinin tüm üyelerini ve destekçilerini temsil yeteneklerini
yitirdikleri söylenebilir. Hiç kuşkusuz, devrimci ve hatta darbeci nitelik
taşıyan bir partideki bu bölünmeler çok önemlidir. Nitekim partinin vurucu
gücünü oluşturan gruptan Yakup Cemil'in idam edilmesi bu bölünmelerden yalnız
bir tanesinin göstergesidir.
e) Yönetim mekanizmasının yetersizliği, Osmanh'nın çökmesinde en önde gelen
ögelerden biridir. İktidardaki kişi, grup ve sınıflardan bağımsız olarak,
Osmanlı Devleti'nin yönetim mekanizması tüm etkinliğini yitirmiş
gözükmektedir. Bürokrasi hemen hemen hiçbir alanda duruma egemen
olamamaktadır. Siyasal iktidar ile bürokrasi arasındaki bağların gevşekliği
bir yana, bürokrasi kendi içinde de güçsüz ve yetersizdir.
Yönetim mekanizmasının yetersizliği Osmanlı'nın çöküşünün ve Türk
Devrimi'nin en önemli hazırlayıcılarından biridir. Askeri yönetim başta olmak
üzere mali yönetim ve sivil yönetimin öteki alanları tam bir kargaşa
içindedir. Yabancıların denetiminde olan --Düyunu Umumiye--, --devlet içinde
devlet-- özelliği kazanmıştır. Rüşvet her alanda ve her düzeyde bürokrasinin
önemli bir ögesi durumuna gelmiştir. Memurların etkin olmaları bir yana,
maaşları bile ödenememektedir.

imparator 10-02-2007 10:55

Devleti yönetenler de bu durumun farkındadırlar. Örneğin Enver Paşa, sırf
bürokrasinin etkinliğini arttırmak için Arap alfabesinin yazılış biçiminde,
okuma ve yazmayı kolaylaştırıcı bir reform bile düşünmüştür.
Yönetim mekanizmasının bu yetersizliği, hangi iktidar olursa olsun, onun
güçsüzleşmesine ve merkezi otoritenin tüm gücünü yitirmesine yol açıcı bir
ögeydi. Bu bakımdan herhangi amaçlı bir devrimi son derece kolay ve hatta
zorunlu kılıyordu.
f) Siyasal çatışmaların barışçı yollara kanalize edilebilmesi de hiç
olanaklı gözükmüyordu. Meclis gerçek işlevlerini yapmaktan çok uzaktı.
İttihatçıların iktidara gelişlerinden kısa bir süre sonra işçi eylemlerini
tümüyle yasaklamış olmaları ve iş yaşamını düzenleyen yasaların eksikliği bu
alanda da (cılız da olsa hak arama çabaları açısından) sorun çözücü değil,
sorun yaratıcı bir nitelik taşıyordu.
Ayrıca, bu konudaki en önemli gelişme, daha önce belirtildiği gibi, siyasal
çatışmaların barışçı yollar yerine, tam tersine darbeler ve suikastlerle
çözülme geleneğinin gittikçe yerleşmekte oluşuydu.
Bu açıdan, toplumdaki çeşitli çatışma ve çelişkilerin barışçı yollara
kanalize edilmesi yerine, devrim yoluyla çözülmesinin güncel beklentilere
daha uygun olduğu rahatlıkla söylenebilir.

imparator 10-02-2007 10:55

g) Bir devrime yol açan nesnel siyasal koşullar arasında, sistemin
karşıtlarına meşru yollar tanımaması olayı, sanki Osmanlı'nın son dönemi için
söylenmiş gibidir. Bir yanda mutlakiyetçi bir yönetimin meşrutiyet adına
sınırlandırılması ile başa geçen İttihatçıların varlığı, öte yanda, bizzat
İttihatçıların her türlü muhalefeti susturucu ve bastırıcı önlemleri, ortamı
siyasal devrim açısından iyice hazır duruma getirmiştir.
h) İmparatorluk içinde kimse artık mevcut siyasal yönetimin, uzun dönemli
sorunlara çözüm getireceğine inanmıyordu. Bu yüzden de çözümler mevcut
siyasal yapının dışında aranmaya başlanmıştı.
Hemen herkes, mevcut siyasal yapıyı değiştirerek vatanı kurtarma reçeteleri
hazırlıyordu. Birbirlerinden oldukça farklı ilkelere göre hazırlanmış olan bu
reçetelerin tek ortak yanı, hepsinin, mevcut siyasal rejimden umut kesmiş
olmalarıydı.
ı) Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış nedenleri arasında hem siyasal, hem de
ideolojik nitelikli olanı milliyetçilik akımlarıdır. Batı Avrupa'da sanayi
devrimi sonrası geliştirilmiş ve Osmanlı'ya bütünüyle yabancı olan
milliyetçilik ideolojisi önce Balkanlarda etkisini gösterdi. Daha sonra Arap
yarımadasına da atlayan milliyetçilik akımları, en sonunda, İmparatorluğun
sahibi olan Türkleri tek başına bıraktı.

imparator 10-02-2007 10:55

Aslında, milliyetçilik ideolojisi, Osmanlı'yı yıkmak, ya da zayıflatmak
için en etkili araçtı. Farklı dinsel ve etnik gruplardan oluşan İmparatorluk,
bu gruplara milliyetçilik ruhunun aşılanması ile kaçınılmaz olarak
çözülecekti.
İşin ilginç yanı, Osmanlı'yı zayıflatan ve sonunda yıkılışa dek götüren
milliyetçilik eylemlerinin hemen tümünün altında ya da arkasında İngiliz ya da
Rus desteği gibi emperyalist ülkelerin oyunları yatıyordu. Fakat burada hemen
belirtilmeli ki, emperyalist ülkelerin oyunları, tek başlarına, milliyetçilik
akımlarını başlatıp, etkili duruma getiremez. Hiç kuşkusuz, asıl neden,
sanayi devrimi sonrası Avrupa'daki toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler
ve milliyetçiliğin bir ideoloji olarak bunların sonucunda biçimlenmiş
olmasıdır.
i) Siyasal düzenin savaş nedeniyle zayıflamış olması, Osmanlı Devleti'nin
çöküş nedenlerinden biridir. Aslında tümüyle zayıflamış İmparatorluk, 1912'de
başlayan Balkan Savaşı ile artık tam bir çöküş dönemini yaşıyordu. Balkan
Savaşı'nda kısmi zaferlerle biraz morali düzelen İmparatorluk, Birinci Dünya
Savaşı ile siyasal tarih sahnesinden çekilmeye hazırlandı.
--Bizi ancak Mısır'ın pamuğu ile Baku'nun petrolü kurtarır-- sloganı ve
hayali ile Almanların yanında savaşa giren İmparatorluk (Beyatlı, 1973:132)
bu savaşı da kaybedince, tarih sahnesinden silinmeye mahkum oldu.

imparator 10-02-2007 10:56

Burada hemen, Anadolu'nun işgali sorununa da değinmek yerinde olur.
On yılı aşkın süredir sürekli savaşta olan Anadolu halkı, İstiklal
Savaşı'na da çok olumlu bakmıyordu. Ne zaman ki düşmanın süngüsü çoluk çocuk
demeden tüm halkı katletmeye başladı, o zaman, başta İstiklal Savaşı'na soğuk
davranan eşraf ve ayan olmak üzere tüm halk, Mustafa Kemal Paşa'nın ne denli
haklı olduğunu gördü.
Bu açıdan Türk Devrimi'ni incelerken, savaş ögesini iki biçimde dikkate
almak gereği ortaya çıkar. Birinci olarak savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nu
zayıflatmış, hatta yıkmıştır. Fakat, savaşın rolü bununla bitmez. Yine aynı
savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkarak, yerine yeni bir devlet kurmak için
devrim yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün de en önemli psikolojik yardımcısı
olmuş, düşman tehdidini somut olarak halka tattırarak, yeni devleti kurmaya
yönelik devrime, sıcak savaş içinde yoğrulmuş bir halk kitlesini taraftar
olarak kazandırmıştır. (İşgalin devrimi engelleyici özelliğine aşağıda
değinilecektir.)
j) İmparatorluk, son zamanlarda artık gerek ekonomik, gerekse siyasal
bakımdan bir sömürge durumuna dönüşmüştü. Yabancı güçler, İmparatorluğun
maliyesine el koymuşlardı. Ayrıca ticaret ve (ne kadar varsa) sanayi ya
yabancıların ya da ekonomik oIarak dışarı bağımlı kişilerin elindeydi. Ortaya
adeta bir --Levanten İmparatorluğu-- çıkmıştı (Rustow, 1981:11).
Yabancı denetimi, bu temel alanlara ek olarak Bab-ı Ali'yi de boyunduruğuna
almıştı. Gün geçmiyordu ki bir yabancı ülkenin elçisi Osmanlı Hükümeti'ne bir
ültimatom vermesin.

imparator 10-02-2007 10:56

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, işin en acıklı tarafı, Osmanlı vezirlerinin
de (sadrazamlar da dahil) , yabancı ülkelerden medet umar duruma gelmiş
olmalarıydı. Bu yabancı hayranlığı ve taraftarlığı öyle boyutlara ulaşmıştı
ki, büyük ülkeler kendi taraftarı olan kişilerin sadaret makamına gelmesi
için nüfuzlarını kullanır olmuşlardı. Son dönemde görev almış kişiler
arasında Mithat Paşa İngiliz, Mahmut Nedim Paşa Rus, Enver Paşa Alman
taraftarlarına birer örnek olarak verilebilir. (Burada yalnız ülkesine ve
halkına güvenen Mustafa Kemal Atatürk'ün önemi bir kez daha ortaya
çıkmaktadır.)
:::::::::::::::::::
4) Sonuç
Görüldüğü gibi, nesnel koşullar açısından Osmanlı İmparatorluğu'nun bir
devrim ile yıkılması kaçınılmaz bir toplumbilimsel olgu niteliği taşıyordu.
Gerek ekonomik, gerek toplumsal, gerekse siyasal yapı ve koşullar tümüyle bir
devrim için hazırdı.
Yine de Türk Devrimi olmayabilirdi. Örneğin, Sevr Antlaşması sonunda
parçalanan ve işgal edilen Anadolu ve Osmanlılara bırakılan topraklar, yine
bir kukla Padişah yönetiminde sanki Osmanlı'nın devamıymış gibi tarih
sahnesindeki varlığını sürdürebilirdi.

imparator 10-02-2007 10:56

Aslında bu seçenek, Anadolu düşman tarafından fiili denetime alındığı, yani
askeri güçle denetlendiği için en olası seçenek niteliği de taşıyordu. Bir
başka deyişle, nesnel koşulların tümünün bir devrimi hazırlamasına karşılık,
düşmanın işgali, böyle bir devrim olanağım birdenbire son derece kısıtlamıştı. -
İşte bu noktada, bir devrimin öznel koşullarının önemi ortaya çıkmaktadır.
Bir lider olmasaydı, bu lider bir örgüt kurmasaydı ve halkı bir ideoloji
çevresinde birleştirmeseydi, Türk Devrimi'nden söz etmek olanaksız olurdu.
Mustafa Kemal Atatürk'e halk desteğinin verilmesinde büyük yardımı olan
düşman işgali, temelde, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimini ve bu devrimin bir
parçası olan İstiklal Savaşı'nı son derece güçleştirici bir ögeydi.
Savaşların ülkeleri devrime daha açık duruma getirdikleri doğrudur. Fakat
unutmayalım ki, 1919 yılında Anadolu'daki durum bir savaş durumu değil,
yenilmiş bir ülkenin işgal altındaki durumudur. Mustafa Kemal Atatürk, belki
de toplumun devrime uygunluğunu sağlayan tüm nesnel koşulları olumsuz anlamda
dengeleyen böyle bir işgale karşın (ve büyük liderliğiyle, bu işgali bile
kendi amaçları için işlevsel kılarak) Türk Devrimi'ni gerçekleştirmiştir.
:::::::::::::::::::

imparator 10-02-2007 10:56

İKİNCİ KİTAP
Bir Devrimin Öznel Koşulları ve Türk Devrimi
Akılla beş duyu insana rehber
Yıldızlar içinde dünya bir nokta
Gerçeğe susamak beterden beter
Hayalimiz susar meçhul bir yokta
İBRAHİM AGAH ÇUBUKÇU, --Hayalimiz Susar--dan.
:::::::::::::::::::
I
LİDERLİK
Bir vakti vardı Mustafa Kemal'in
Aydınlık, hafif, cesur, sonsuz,
Büıün sıkıntılı anlarda,
Yaşamazdı onsuz.
Bulurdu onu her zaferden.
FAZIL HÜZNÜ DAĞLARCA, --Mustafa Kemal'in Vakti--nden.
Her toplumsal eylemde en önemli ögelerden biri de liderliktir. Liderini
bulamamış bir eylemin etkinliğini sürdürmesi olanaksızdır. Öte yandan, kimi
zaman yetenekli bir lider, umutsuz gibi görülen bir eylemi hedefine
ulaştırabilir.
Devrim açısından da durum bütünüyle böyledir. Lidersiz bir devrim
düşünülemez. Lider ile devrim, bir insan ile bir toplumsal eylemin
içiçeliğini, tam anlamıyla bir bütünleşmeyi simgeler. Lider ve eylem, devrim
süreci içinde birbirlerini tamamlayan, birbirlerinin kimliklerine kendi
özelliklerinin damgalarını vuran iki ögedir.

imparator 10-02-2007 10:57

Tarihe baktığımızda gerek birçok toplumsal eylemin, gerekse pek çok
devrimin, liderlerinin adıyla anıldığını görürüz. Roma İmparatorluğu'ndaki
köle ayaklanmasına ismini veren Spartaküs, Osmanlı İmparatorluğu'nu sarsan pek
çok ayaklanmalar içinde Şeyh Bedreddin, İtalyan Birliği'ni kuran Garibaldi,
Fransız Devrimi'ne damgalarını vuran Mirabeau, Robespierre, Danton, Amerikan
Bağımsızlık Savaşı'nı gerçekleştiren Washington, Sovyet Devrimi'nde Lenin ve
Troçki, Çin'de Mao, Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk, toplumsal eylemlere
isimlerinin damgasını vurmuş olan liderlerden yalnızca birkaç örnektir.
Tarihçiler ve toplumbilimciler için toplumsal eylemlerle, liderler
arasındaki ilişkinin araştırılması, ilginçliğini sürekli koruyan bir konudur.
Toplumsal oluşumların ve tarihin mi liderleri yarattığı, yokşa liderlerin mi
toplumsal oluşumları ve tarihi yaptığı, aslında anlamsız, fakat konunun
ilginçliğini belirleyen bir tartışmadır. Tartışmanın anlamsızlığı, olayın tek
yönlü bir etkileme olmamasından gelir. Toplum ve lider, birbirlerini etkiler
ve tarihi birlikte biçimlendirirler. Hiç kuşkusuz bu etkileşimin altında,
tarihin yadsınamaz belirleyiciliği vardır. Fakat liderler de gerek doğru
teşhisleriyle, gerekse güçlü kişilikleriyle bu oluşumları kendi görüşleri
çerçevesinde etkilerler.

imparator 10-02-2007 10:59

Bu konudaki tartışmaya şu soru ile ışık tutalım: Küçük Mustafa, 1881'de
dünyaya geleceğine, 1781'de ya da 1931'de doğsaydı, acaba yine, Mustafa Kemal
Atatürk olur muydu? Sorunun yanıtı hiç kuşkusuz --hayır--dır. Öte yandan bir
başka soru, konuyu daha da açıklığa kavuşturabilir: 1918-1923 arası Anadolu'da
bir Muştafa Kemal Paşa olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulabilir miydi? Bu
sorunun yanıtı da, biraz daha kuşkulu olmakla birlikte, yine --hayır-- dır.
Özellikle Mustafa Kemal Atatürk'ün 29 Ekim 1923'e dek gerek kendi grubu
içinde, gerekse tüm toplumsal ve siyasal yapı içinde karşılaştığı düşmanlık
ve muhalefet düşünülürse, bu --hayır-- yanıtı daha da anlam kazanır. Bırakınız
Halife-Sultan'ı ve onun yandaşlarını; bırakınız dış güçleri ve Anadolu
toprağını işgal etmiş olan yabancı düşmanı, Kurtuluş Savaşı'nın sivil ve
asker lider kadrosu bile Cumhuriyet konusunda Mustafa Kemal Paşa ile aynı
düşünmüyordu. Sivil kadroyu bir yana itsek bile, zafer kazanmış ordu
komutanlarının ve Atatürk'ün en yakın silah arkadaşlarının tutumu açıkça,
Cumhuriyet'e karşıdır. Üstelik bu muhalefet, Mustafa Kemal Paşa'nın varlığına,
başarısına ve yadsınmaz liderlik yeteneklerine rağmen böylesine şiddetli ve
etkilidir. Bütün bu tarihsel koşullar düşünüldüğünde, Mustafa Kemal
Atatürk'süz bir Türkiye Cumhuriyeti'nin düşünülemeyeceği açığa çıkar.

imparator 10-02-2007 10:59

İşte bu soruya verilen yanıtlar, toplumsal ve tarihsel koşullar ile
liderler arasındaki etkileşimi, Türkiye tarihinin somutunda da, genel tarih
yaklaşımı içinde de belirler: Liderler ile toplumsal koşullar araşındaki
ilişki, bir etkileşimdir. Koşulların yarattığı liderler, döner, kendilerini
yaratan koşulları yeniden biçimlendirirler.
Liderin devrimciliği de tam bu noktada yatar: Devrimci lider, kendini
yaratan koşulları doğru değerlendirebilen ve onları yeniden biçimlendirebilen
kişidir. Liderliği, kendini yaratan koşulları doğru değerlendirebilmesinde;
devrimciliği ise, onları yeniden biçimlendirebilmesinde yatar. Bir başka
deyişle, koşulları doğru değerlendirmek, liderlik için yeterli, devrimcilik
için yetersizdir. Yeniden biçimlendirme işlemi için gerekli olan doğru
değerlendirme liderliği belirleyebilir ama, devrimciliğin ancak önkoşuludur.
Lider, ancak doğru değerlendirdiği koşulları, yeniden biçimlendirebildiği
ölçüde devrimcilik niteliği kazanır.
Genelde bir liderin hem başarılı bir lider, hem de başarılı bir devrimci
olması, örgüt ve ideoloji olarak, iki temel öge dışında, doğru teşhise, doğru
zamanlamaya, işlevsel ittifaklara ve hedeften ödün vermemeye bağlıdır. Örgüt
ve ideoloji, devrimin liderlik yanında incelenecek olan iki temel ögesini
oluşturduğundan, bunlar üzerinde ilerde ayrıca durulacaktır.
:::::::::::::::::::

imparator 10-02-2007 11:00

I-) LİDERLİK KONUSUNDA TOPLUMBİLİMSEL YAKLAŞIMLAR
Toplumbilim tarihine baktığımız zaman, toplumsal değişmeyi tümüyle bireye
dayayan hemen hiçbir kuram ya da yaklaşım görmüyoruz. Ancak, bazı
düşünürlerin, toplumsal değişme süreci içinde bireylerin rolleri üzerine
özellikle eğildikleri çalışmalar vardır.
Liderlerin toplumsal değişme içindeki rolünü belirleyen düşünürler,
toplumu genellikle inançlar doğrultusunda, ideolojik planda ortaya çıkan
birikimler sonucu değişen bir varlık olarak ele alıp, liderin bu süreç
içindeki rolünü belirtmeye çalışırlar. Yaklaşımın bu niteliği, temelde
ideolojik ve siyasal bir nitelik taşıyan Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimci
eylemine oldukça uygun bir yapı taşır. Yalnız burada hemen, Mustafa Kemal
Atatürk'ün devrimciliğinin tek bir kuram ya da model çerçevesinde
çözümlenmesinin olanaksız olduğunu hatırlatmak isterim. --Türk Devrimi-- ya da
--Anadolu İhtilali-- tek bir modele sığmayacak ayrıntılarla ve çeşitlemelerle
dolu bir eylemdir. Bu nedenle, Atatürk'ün devrimciliğinin ancak toplumsal,
ekonomik, siyasal, örgütsel, psikolojik pek çok ögenin birarada ele
alınmasıyla anlaşılabileceği hiç unutulmamalıdır. İncelenen her bir kuram ve
model, Atatürk eyleminin ancak bir bölümüne ışık tutabilir.

imparator 10-02-2007 11:00

Karizma Kavramı
Burada hemen, toplumsal değişmenin genelde teknoloji ve ideoloji arasında
bir dengeye doğru gelişen bir süreç olduğu hatırlanmalıdır. Bu açıdan,
liderlerin toplumsal değişme içindeki rolü ne denli inançlara bağlı olarak
alınırsa alınsın, altyapısal ögelerin hiçbir zaman dışarıda bırakılamayacağı
gerçeği hiç unutulmamalıdır.
Toplumsal değişmede liderin rolünü açıklamaya çalışan görüşlerin en
önemlilerinden biri, kültürel yapı-toplumsal yapı ayırımına dayalı bir model
geliştirir. Bu modele göre, her toplumun inançları ve değerleri gibi ögeler,
toplumun kültürel yapısını oluşturur. Buna karşılık, toplumsal kurumlar,
bunların yapıları, işleyişleri, birbirleriyle olan ilişkileri de toplumsal
yapı adını ahr.
Kültürel yapı daha esnek, toplumsal yapı daha katıdır, bu görüşe göre. Bu
yüzden, değişmenin ilk tohumları kültürel yapı alanında ortaya çıkar.
Toplumsal yapı daha katı ve değişmez olduğu halde, kültürel yapı, doğrusal
bir biçimde sürekli olarak akılcı bir çizgide gelişir (Weber, 1958:23-27).
Oysa, kurumsal ve örgütsel yapı, eski değerleri ve inançları yansıtmaktadır.
Böylece değişen kültürel yapı ile durgun toplumsal yapı arasında sürtüşme ve
çatışmalar ortaya çıkar.

imparator 10-02-2007 11:00

İşte Weber, bu noktada ortaya çıkarak, kültürel değişmeler sonunda
meşruluğunu kaybetmiş olan toplumsal yapıyı değiştiren kişiye karizmatik
lider diyor. Karizma, Weber'e göre, lideri, öteki insanlardan ayıran
niteliklerin tümüdür. Bu nitelikler, başka insanların lidere mal ettikleri
doğaüstü ya da insanüstü niteliklerin toplamından oluşur (Weber, 1947:358) .
Bir başka deyişle, karizmatik lider, kendisine doğaüstü ya da insanüstü
nitelikler yakıştırılan kişidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta,
liderde gerçekten böyle nitelikler bulunmasının değil, ona böyle nitelikler
yakıştırılmasının önemli olduğudur.
Bir Karizmatik Lider Olarak Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik liderliği iki açıdan incelenebilir:
Birinci olarak, içinde bulunduğu toplumun toplumsal ve kültürel yapıları
arasındaki sürtüşme ve çatışmayı çözmeşi, ikinci olarak da, kendisine
yakıştırılan insanüstü, doğaüstü nitelikler açısından Mustafa Kemal'in
yaptıklarının gerçekten Weber'in modeli bakımından çok ilginç sonuçlar
vermesidir.
Atatürk'ün yetiştiği toplumun koşullarına toplumsal yapı-kültürel yapı
ayırımı açısından baktığımızda oldukça keskin hatlarla belirlenmiş özellikler
görmekteyiz.

imparator 10-02-2007 11:00

Ondokuzuncu yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başı, Osmanlı'nın altı yüz
yıllık görkemli, birikiminin iç ve dış ögeler sonundaki iflasına tanık
olmaktadır: Toplumsal yapının tüm ögeleri geçmişin İslam Devleti'ni ya da bu
devletin kalıntılarını yansıtmaktadır. Buna karşılık kültürel yapı bir yandan
yüzyılların getirdiği evrimi, öte yandan Fransız Devrimi ile tüm dünyayı
etkileyen değerleri bir ölçüde de olsa kendisine mal etmiştir. Böylece,
İslam'ın, merkezi feodal yapıyı yansıtan devlet biçimi ile, Fransız
Devrimi'nin kapitalist gelişmeyi yansıtan akılcı, eşitlikçi ve dayanışmacı
değer ve inançları tam bir sürtüşme içine girmişlerdi. Bu uyumsuzluğa, bir de
İmparatorluğun Batı karşısında önce askeri, daha sonra da mali ve ekonomik
alanlarda algılanan güçsüzlüğü eklenince, ortaya çıkan durum toplumsal yapı
ile kültürel yapı arasında tam bir çatışmaya dönüşmüştü. Bu çatışma içinde,
İmparatorluğun geleneksel güçleri, eski kurumsal düzen içindeki etkili yerleri
tutmuş olduklarından ve bu yerlere ilişkin çıkarları somut bir biçimde
tehlikede bulunduğundan, toplumsal yapının değişmeden sürmesi yönünde çaba
harcıyorlardı. Buna karşılık, Batı etkisine açık olan ve bu yüzden yeni
kültürel değerleri benimseme şansı yüksek olan asker bürokrasi ve, bir kısım
sivil aydınlar, bir yandan da tarihsel olarak kendilerine yüklenmiş olan
--İmparatorluğu kurtarma-- görevinin baskısı altında, yeni inançların, yani
değişmekte olan kültürel yapının temsilcisi durumundaydılar.
İşte bu uyumsuzluk içinde Weber'in deyimiyle artık meşruluğunu kaybetmiş
olan toplumsal yapının savunucuları, ideolojik planda ne yazık ki İslam'a
sığındılar. Buna karşılık, yeni gelişmekte olan kültürel değerlerin
savunucuları da ideolojik planda, eylemlerini --Batılılaşma-- çerçevesinde
topluma sundular. Böylece günümüze dek uzanan talihsiz Batıcı-İslamcı
çatışması İmparatorluğun yıkılış döneminde iyice billurlaştı. Çatışmanın
talihsizliği, Batıcıların, İslam'ın günümüzde bile işlevsel olabilecek,
barış, kardeşlik, paylaşma gibi kavramlarını dahi, tüm İslam'a karşı
oldukları için yeterince kullanamamalarında; İslamcıların ise, Batıcılığa
karşı oldukları için pek çok çağdaş değer ve uygulamayı yadsımalarında
görülmektedir. Bu konudaki tartışmayı ilerdeki bölümlerde sürdüreceğimizi
belirterek, şimdi, Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik liderlik işlevini
çözümlemeyi sürdürelim.

imparator 10-02-2007 11:00

Osmanlı Toplum Yapısında Durum
Osmanlı'nın toplumsal yapısının önemli bir bölümü olan siyasal mekanizmalar
da artık işlevselliğini kaybetmişti. Peygamber'in Halifesi olarak devlet
başkanlığını sürdüren Padişah ve onun simgelediği siyasal erk, artık toplumun
gereksinmelerine yanıt veremiyordu. Her ne kadar, Birinci ve İkinci Meşrutiyet
eylemleri, siyasal erke bir ölçüde de olsa, bazı payandalar getirmişse de,
bunlar yeterli olmaktan çok uzaktı. Bu açıdan, geleneksel yapı anlamında
değil, fakat Weber'in terimleriyle, siyasal iktidar da yeni kültürel değerler
karşısında meşruluğunu kaybetmişti. Fransız Devrimi ile, bütün dünyaya
yayılan ve yeni gelişen kapitalist sınıfın siyasal bakımdan da işlevsel
olmasını sağlayan, --kardeşlik--, --eşitlik--, --adalet--, --dayanışma-- gibi
kavramlar, Osmanlı siyasal yapısı içinde yeterli yansıma bulamıyordu. Oysa,
aynı kavramlar, asker bürokrasi ve sivil aydınlar arasında oldukça geniş bir
biçimde taraftar bulmuştu.
Toplumsal yapı ile kültürel yapı arasındaki sürtüşme eğitim alanında da
belirginleşmişti. Bir yandan İslam'a dayalı temel eğitim egemenliğini
sürdürürken, öte yandan birçok Batı türü yüksek eğitim kurumu topluma
aşılanmıştı. Tüm toplumsal yapı eskiye göre örgütlenmiş olduğundan pek doğal
olarak bu yeni eğitim kurumları ancak birer yama gibi kalmış, sürtüşmeyi
şiddetlendirmekten başka bir işe yaramamıştı. 31 Mart olayının,
alaylı-mektepli ekseni üzerinde odaklaşması, toplumsal yapı-kültürel yapı
uyumsuzluğunun eğitim alanında belirginleşmiş olduğunun en güzel kanıtlarından
biridir. Meşruluğunu kaybetmiş bir toplumsal yapının kurumu olarak eğitimin
bir başka değerlendirilmesi de yazı konusunda görülmektedir. Arap alfabesinin
kültürel yetersizliği belirgin bir biçimde ortaya çıkmış ve bu yetersizliği
gidermek için çeşitli çabalara girişilmişti. Ahunzade'nin önerilerinden,
Enver Paşa'nın ayrık yazısına, kadar pek çok girişim, toplumsal yapı-kültürel
yapı çatışmasının görünümleri olarak ortaya çıkmıştı.

imparator 10-02-2007 11:00

Meşruluğunu kaybetmiş toplumsal yapının bir başka görüntüsü de, hukuktu.
Daha İmparatorluğun güçlü dönemlerinden başlayan örfi hukuk olayı bile,
değişen dünyanın gereklerini yerine getirmekte yetersiz kalıyordu. Dışa
bağımlı olarak gelişmekte bulunan kapitalist filizler için bile Mecelle
yetersiz kalmıştı. Çalışma dünyası yanında, evlilik, mülkiyet gibi kurumlar
da, yasal yetersizlikleri yaşıyorlardı.
İşte, Weber'in deyişiyle, karizmatik lider Mustafa Kemal Atatürk,
meşruluğunu kaybetmiş bu toplumsal yapı ile yeni değerleri içeren kültürel
yapı çatışmasını çözen bir kişi olarak ortaya çıktı. Yıpranmış, günün
gereklerine yanıt veremeyen, eski değerlere göre örgütlenmiş olan, bu yüzden
de Weber'in --meşruluğunu kaybetmiş-- olarak nitelediği toplumsal yapıyı, yeni
oluşan kültürel yapıya uygun olarak değiştirdi. İslam'a göre kurulmuş ve
işlevşelliğini kaybetmiş toplumşal yapının yerine, Fransız Devrimi'nin
getirdiği düşüncelere dayalı yeni Batılı kültürel yapıya uygun toplumsal
örgütlenme biçimlerini ve yeni kurumsal düzeni yerleştirdi. Bir yandan
siyasal erki geleneksel kaynaktan meşru kaynağa kaydırırken, öte yandan
--Atatürk Devrimleri-- denen reformlarla bütün toplumsal, hukuksal, kültürel
yaşamı yeniden düzenlemişti. Sanırım, tarihte, toplumbilimsel işlev anlamında
Weber'in --karizmatik lider-- tipine Mustafa Kemal Atatürk'ten daha uygun bir
kişi yoktur.

imparator 10-02-2007 11:01

Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik bir lider olarak ortaya çıkması ve
topluma egemen olması yanında yeni bir toplumsal yapı oluşturması da Weber'in
modeline bütünüyle uymaktadır. Bilindiği gibi Weber, toplumsal yapının
meşruluğunu kaybetmesi sonunda ortaya çıkan liderin bir süre sonra
izleyicileriyle birlikte yeni bir yapı kuracağını söyler ve buna,
--karizmanın kurumlaşması-- ya da --karizmanın olağanlaşması-- (routinization of
charisma) der (Weber, 1947:358-373). İşte Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1923
tarihinden başlayarak yaptığı reformlarla --karizmasını olağanlaştırmış ve
kurumlaştırmıştır--.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Kişisel Karizması
Bir liderin karizması, toplumsal işlevi ile birlikte, ona yakıştırılan
insanüstü ya da doğaüstü özelliklerde kişisel olarak da belirlenir. Burada
önemli olan nokta, herkesin lidere yakıştırdığı bu insanüstü ya da doğaüstü
niteliklerin varlığına liderin kendisinin inanmamasıdır. Çünkü, kendinde
insanüstü ya da doğaüstü nitelikler vehmeden bir kişinin, liderliğin önde
gelen niteliklerinden biri olan gerçekçiliğini koruyabilmesi olanaksızdır.
Şimdi Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmasına kişisel açıdan bakalım.

imparator 10-02-2007 11:01

Önce, Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek doğal yetenekler, gerekse kendini
bilinçli olarak hazırladığı sıralarda kazandığı özellikler açısından
gerçekten bir insanın sahip olabileeeği en üstün ve en seçkin niteliklere
sahip olduğunu belirtmeliyiz. Burada, doğanın kendine verdikleriyle, kendi
kendini hazırlarken edindikleri, tümüyle birbirini pekiştirmektedir.
İşte gerçekten seçkin niteliklere sahip bir kişi olan Mustafa Kemal Atatürk,
kazandığı zaferler ve başardığı işlerle de desteklenince, kolayca adeta
mitolojik bir kişiliğe büründü. Gerek yaşarken, gerek yaşamından sonra, onun
hakkında anlatılanlar, kişiliğinin bütünüyle --karizmatik-- bir özellik
kazandığının kanıtıdır.
Kişisel gelişimi sırasında, karizmasının ilk tohumları, matematik hocası
Mustafa'nın, kendisine Kemal adını takmasıyla başlar. Olayı, Kılıç Ali şöyle
anlatır:

imparator 10-02-2007 11:01

--Mustafa, Askeri Rüştiyesine devama başladıktan sonra kendisinde riyaziyeye
karşı bir merak peyda olmuş ve bu merakı günden güne çoğalmaya başlamış.
Sınıf arkadaşları amali erbaaya çalışırken o, cebir meselelerini halletmeye
koyulmuş. Tesadüfen mektepteki riyaziye hocasının da ismi Mustafa imiş. Hoca,
talebesi Mustafa'daki bu büyük istidadı gördükçe kendisine mektep usul ve
kaidelerine uygun tarzda verdiği --Aferin-- ve --Tahsin-- gibi mükafat
varakalarını az görmüş. Aynı zamanda onu aynı ismi taşıyan diğer talebe
arkadaşlarından da ayırdetmeyi düşünerek Mustafa'ya bir gün, --Oğlum, senin de
ismin Mustafa, benim de... Bu böyle olmayacak. Aramızda bir fark olmalıdır.
Bundan sonra senin adın --Mustafa Kemal-- olsun,-- demiş. Riyaziye hocası
Mustafa Efendi'nin bu ileri görüşü cidden şayanı hayrettir.--
(Kılıç Ali, 1955:,11-12).
Görüldüğü gibi, zeka gibi doğal yeteneklerle, ilgi ve çalışkanlık gibi
sonradan kazanılan özelliklerin birlikte geliştirdiği karizma Mustafa Kemal'i
henüz okul çağındayken yakalamıştı. Şimdi, üretilen karizmasına, mahalleden
iki katkıyı görelim. Çocukluk arkadaşı ve Ankara eski belediye başkanlarından
Asaf İlbay anlatıyor:
--Evimizin bahçesi büyüktü. Sık sık mahalle arkadaşları toplanır ve o
zamanlar Selanik'te pek moda olan --Mançık-- oyununu oynardık. Bu bir nevi
--Birdirbir-- oyunuydu. Bir kişi eğiliyor ve diğerleri sırayla üzerinden
atlıyorlar. Oyuna iştirak etmezdi, ama seyrine de bayılırdı. Hele içimizde
düşenler filan olursa, keyfine payan olmazdı. Bir gün kararlaştırdık. Yaka
paça zorla oyuna iştirak ettirdik. Sırayla hepimizin üzerinden atladı ve sıra
kendisine gelince, eğilmeden dimdik durdu ve: --Haydi, atlayın!-- dedi. Biz
başını yere doğru eğmesi için ısrar ettikçe, o: --Ben eğilmem! Böyle
atlarsanız atlayın!-- diyordu.-- (Sel Yayınları, 1955:100-101).

imparator 10-02-2007 11:01

Aynı olay, yine İlbay'ın ağzından tekrarlandığında, --Onu eğilmeye razı
edemediğimizi gayet iyi hatırlıyorum. Ömrünün sonuna, kadar da eğilmedi.--
eklemeleri yapılmıştır (Gençosman, Banoğlu, 1971:36).
Bu olayda da Mustafa Kemal Atatürk'ün doğuştan getirdiği ve sonradan
kazandığı özelliklerin bir belirtisi olan --eğilmezlik-- bir liderlik niteliği
olarak vurgulanmaktadır. İşin ilginç yanı, Atatürk'ün bu niteliğinin bütün
yaşamına egemen oluşudur. Örneğin, İttihat ve Terakki ile hem liderlik, hem
de ordunun politikada yeri konusunda çatıştığı sıralarda Enver Paşa, onun
--dikkafalı-- oluşundan yakınmaktadır. Bir başka tipik olay, İmparatorluğun
çöküşünü durdurmak için yaptığı girişimler sırasında İttihat ve Terakki'nin
önemli liderlerinden, Hariciye Nazırı Halil Bey ile görüşmek istemesi
sırasında olur. Nazır, kendisini çok bekletince kızan Mustafa Kemal, uzun bir
süreden sonra kabul edileceği haberini alınca, Nazır'ın muavini ile
konuşmasını bahane ederek, odacıya: --Beklesinler! -- yanıtını verir
(Aydemir, 1963:264-265) .
--Eğilmezlik-- simgesi, Osmanlı'nın yıkıntısı üzerine Türk ulusçuluğunu
yaratmaya çalıştığı sıralarda, kişisellikten çok, ulusal bir nitelik olarak
da kullanıldı. Örneğin, Banoğlu'nun Enver Behnan Şapolyo'dan aktarma olarak,
Cemal Granda'nın ise doğrudan tanık olduğu biçimde anlattığı şu ünlü fıkrayı
hatırlayalım: Olay, İngiltere Kralı VIII'inci Edward'ın yurdumuza gelişi
sırasında Dolmabahçe Sarayı'nda verilen bir şölende geçer:

imparator 10-02-2007 11:01

--Yemek sırasında hoş mu, yoksa nahoş mu demek gerek, kestiremeyeceğim bir
olay geçti. Garsonlardan biri, fazla heyecanlandığı için mi nedir, elindeki
büyük porselen tabakla yere yuvarlandı. Sofradakilerin utanç içinde önlerine
baktıkları anda Atatürk, sanki hiçbir şey olmamış gibi Kral'a doğru eğilerek:
--Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim-- diye hem meseleyi
kapattı, hem de ortalığı neşeye boğdu. Garsona da: --Vazifene devam et!--
emrini verdi.-- (Granda, 1973:362-363; Banoğlu,1954-a:76).
Kişisel karizması ile toplumsal eyleminin iç içe geçmişliği, bu
--eğilmezlik-- ana düşüncesi çevresinde çok iyi görülebilir. --Hürriyet ve
istiklal benim karakterimdir-- sözü yine ulusal bağımsızlığı pekiştirmek için,
Bağımsızlık Savaşı sırasında söylenmiş bir sözdür (Hakimiyet-i Milliye,
23 Nisan 1921).
Kişisel Karizmanın Yaratılması
Mustafa Kemal Atatürk'ün kişisel karizması yakınlarının anılarıyla,
özellikle, ölümünden sonra çok daha güçlendirilmiştir. Örneğin, kağıt oyunu
öyküleri bile bu karizmaya katkıda bulunur. Hikayenin birini Şükrü Kaya'nın
özel kalem müdürü Nejat Saner anlatıyor:

imparator 10-02-2007 11:01

--Atatürk, İran Şah'ı, İsmet İnönü, İngiltere Büyükelçisi Sir Percy Lorraine,
Şükrü Saraçoğlu poker oynuyorlardı. (Sonradan Şükrü Saraçoğlu yerini,
Orgeneral Fahrettin Altay'a bırakacaktı.) Heyecanla seyrediyoruz. Bir kağıt
dağılışında oyun açılmış, İsmet İnönü ve Sir Percy Lorraine ellerindeki
kağıtlara göre oyuna girmişlerdi. Birdenbire Atatürk, kendi kağıtlarına
bakmadan İran Şah'ına, --Ali Biraderim, müsaade ederseniz ben sizin
kağıtlarınızla bu oyuna gireyim-- dedi. Buna karşı Şah, --Memnuniyetle Ali
Biraderim-- diyerek kağıtlarını Atatürk'e verdi. Kağıt istenildiği zaman
İsmet İnönü iki kağıt aldı. Sir Percy Lorraine ise hiç kağıt istemedi.
Atatürk de iki kağıt alarak bakmadan, --Rest-- dedi. İsmet İnönü, elinde küçük
bir üç olduğu için kaçtı. İngiliz Büyükelçisinde ise servi bir küçük ful
varmış, --Gördüm-- diye cevap verdi. Kağıtlar açılınca, Atatürk'ün üç asına,
iki dam gelmiş olduğu görüldü ve tabii bütün potu Şah adına Atatürk aldı ve
gülerek İsmet Paşa'ya, --İnönü! Sefir Cenaplarına söyle, benim şansımla Şah
Hazretlerinin şansı birleşince, işte böyle kuvvetli olur-- dedi ve ilave etti:
--Ama kendileri de bize katılırsa cihanda kuvvetli oluruz. Değil mi?--
(Saner, 1975:60-61).
Görüldüğü gibi bu öyküde, Atatürk'ün şansının bile ötekilerden iyi olduğu
ve kişisel yetenekleriyle de bu şansı politika alanında bile değerlendirdiği
belirtiliyor. Hüsrev Gerede'nin anlattığı bir başka poker öyküsü de kişisel
yetenekleri oldukça vurgular:

imparator 10-02-2007 11:02

--Atatürk, hiçbir zaman talih oyunlarını sevmez, arkadaşlarını da kumardan
uzak görmek isterdi. Bazen vakit geçirmek için poker oynadığı olurdu. Bizzat
bana anlattığına göre, sevdiği ve takdir ettiği bir yabancı sefir ve madam ile
bir akşam yemeğini müteakip pokere oturmuşlar. Şakadan oynandığını sezemeyen
sefirin madamı, Atatürk'ün kaybetmeye başladığını görünce kendi diliyle:
--Türk liraları bizim memlekete akıyor-- diye memnuniyetini belirtmiş. Bu sözü
güzelce anlayan Atatürk, hiç anlamamış görünerek, oyuna gayret vermiş.
Saatler geçtikçe, fevkalbeşer mütehammil bir vücut ve kafanın ezici ve
bunaltıcı hakimiyeti altında sefir cenapları yavaş yavaş çökmeye ve nihayet
alabildiğine kaybetmeye başlamış. Zavallı madam, betbeniz atmış bir halde, bu
kadar borcun altından nasıl kalkabileceklerini düşünürken, Atatürk,
--Madam...Şimdi de sizin paracıklarınız Türkiye'ye akıyor!-- demiş. Fakat
kadıncağızı fazla üzmemek için de, hemen oyunun, ciddi..olmadığını, bir
şakadan ibaret olduğunu söyleyerek, misafirlerinin yüreğine kibarca su
serpmiş...-- (Banoğlu, 1954-a:85).
Bu hikayedeki --fevkalbeşer-- sözcüğü bilindiği gibi, doğrudan doğruya
--insanüstü-- demektir. Bu açıdan, Anadolu'ya geçerken yanına kurmay başkanı
olarak aldığı Hüsrev Gerede'nin bu anısını, tam --karizma yapıcı-- bir öge
olarak ele almak olanağı vardır. İran Şah'ı ile birlikte oynanan poker ile
birleştirildiğinde, öykünün mesajı ve önemi daha da belirginleşir.
Hıfzı Veldet de Atatürk'ü şöyle anlatıyor:
--Bence Meclis'in en iyi konuşan ve olayları en doyurucu biçimde anlatan
hatibi Muştafa Kemal Paşa'ydı. Kesin ifadeli, çok etkili, kararlı, zaman
zaman sertlik taşıyan, fakat batmayan, ürkütmeyen bir konuşma tarzı vardı
Reis Paşa'nın.

imparator 10-02-2007 11:02

O, seyrek, fakat özlü konuşurdu.
Meclis'e başkanlık ettiği günler, laf meraklısı kimi milletvekillerinin
konu dışına çıkmalarına müsade etmez, görüşmeleri, her zaman, tartışılan
konunun doğrultusunda yürütür ve böylece çalışmalardan daha çabuk sonuç
alınır, işler daha çabuk yürürdü.-- (Velidedeoğlu, 1971: 201).
:::::::::::::::::::
II-) KARİZMATİK LİDER OLARAK MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖZELLİKLERİ
Atatürk'ün --insanüstü-- ya da --doğaüstü-- kişiliği hakkında anı, öykü, olay,
söylenti ve yorumlar hep birlikte, onun --karizma--sını oluşturur.
Mustafa Kemal Atatürk hakkında anlatılanları ve kendisinin anlattıklarını
dikkatli bir gözle incelersek şu noktalarda yoğunlaşan --karizmatik ögeler--
görürüz.
1) Gerektiğinde adeta yemez içmez ve uyumazdı. Bunun en tipik örnekleri
Bağımsızlık Savaşı sıralarında ve Büyük Nutuk'unu yazarken görülmüştür. Hatta
genellikle geceleri uyumaktan hoşlanmadığı ve sofrası dağıldıktan sonra,
odasına çekilip uyumak yerine okuduğu ve bu yüzden Mahmut Esat Bozkurt
tarafından ona --Türk Milletinin Gece Bekçisi-- adı takıldığı söylenir.
Bu konuda kendisine uzun yıllar hizmet etmiş olan Cemal Granda (Çelebi) şu
öyküyü aktarıyor:

imparator 10-02-2007 11:02

--Atatürk için --içkiyi bırakmaz-- diyenler, acaba bir gün gelip
aldanacaklarını hiç düşünmüşler midir? O'na içkiyi bıraktırmak isteyenler, o
zaman kimbilir nasıl şaşırmışlardır? Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan
ayrılmaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden de durabiliyor.
Atatürk hiç kimsede bulunmayan büyük bir irade gücüne sahipti. Eğlenmesini
de, içmesini de, çalışmasını da çok iyi bilirdi. Büyük Nutuk'unu yazarken ben
bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofra kuruluyor, herkes karşısında yiyor,
içiyor, fakat O, ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken
herkesin içkisini gülümsemeyle seyredişi hala, gözümün önündedir. Oysa ben
içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım.
Atatürk'ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte tüm
çevresindekiler de şaşıp kalmışlardı. Bu da O'nun görev aşkını ve
sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en
güzel örneklerinden biridir.
Atatürk'ün sevdiği ve güvendiği insanlardan otuzbeş yıllık arkadaşı İzmit
Milletvekili Süreyya Yiğit, bir anısında şunları anlatmıştı: --Atatürk, büyük
işler hazırlarken asla alkole ilgi göstermezdi. Nitekim Erzurum'dayken biz
içerdik, o içki teklifimizi kabul etmez, kahve içmekle yetinirdi. Korkunç
derecede irade gücü vardı. İçkiyi irade zaafından değil, düpedüz sarhoş
olmak için içerdi.--

imparator 10-02-2007 11:02

Çankaya Köşkü'nde Büyük Nutuk'unu hazırlarken, hiç içki içmediği gibi,
kırksekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle
ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat O binlerce belge arasından
ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten
çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur,
sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kah oturarak kah ayakta,
çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışmanın, insan gücünün nasıl üstüne
çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır.
Atatürk'ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de görmüş ve gözlerime
inanamamıştım. Cephede değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek
önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat O, bir işe, ama ciddi
bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi.
Atatürk, çalışmaları sırasında yer ve zaman ögeleriyle ilgili değildi.
Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir
görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende
ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlence
anında sofrada bile karşısında görevlilerden birini gördü mü sohbeti,
konuşmayı hemen yarıda keser, --Beni mi istiyorsun ?-- diye kalkıp giderdi.
Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de
yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu,
kırksekiz saat aralıksız çalıştığı da olmuştur. Çankaya Köşkü'nde eline
geçirdiği bir tarih kitabını bitirmek için iki gün, iki gece hiç yatağa
girmemiş, şezlongta dinlenmekle yetinmişti. Yalnız kaldığı ya da okuduğu
zamanlar masaya pek iltifat etmez, koltuğa babdaş kurup oturmayı daha çok
severdi.

imparator 10-02-2007 11:02

Tarihle uğraştığı sıralarda, Atatürk içerde çalışıyor, ben kapıda oturmuş
bekliyordum. Ara sıra uyumamak için banyoya gidip, yüzüme su vuruyor, sonra
anahtar deliğine gözümü uydurup, bir post üzerinde yüzükoyun uzanıp Nutku
hazırlayan Atatürk'ü gözetliyordum Saat sabahın beşine geliyordu. Uykumu
dağıtmak için elime bir kitap almıştım. Adı --İzmir'in İşgali--ydi. Çok meraklı
olan bu kitaba kendimi kaptırdığım halde, tüm uğraşım boşa gitmiş, şafak
sökerken dayanamamış, yorgunluğun etkişiyle uyuyakalmışım.
Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya
daldığım için uyanamamışım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda
kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış: --Çelebi, Çelebi!-- diye sesleniyor.
Hemen yerimden fırladım, --Paşam. Emrediniz...-- diyebildim.
Ama bendeki korkuyu varın siz hesap edin. Bağıracak, parlayacak diye ödüm
kopuyordu. Ellerimi önüme kavuşturmuş, bekliyordum. Fakat nedense kızmadı.
Gayet sakin yüzüme bakarak, --Bana bir kahve getiriniz-- dedi.

imparator 10-02-2007 11:02

Hemen koştum. Orta şekerli bir kahve yapıp getirdim. Daha kahveyi içmeden,
--Senin tahammülün kalmamış, haydi git yat, arkadaşların gelsin!-- dedi.
Söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kekeleyerek, --Paşam, uyumadım.
Kitap okurken içim geçmiş-- diyebildim. Gidip arkadaşları kaldırdım. Hizmeti
devrettim ve yatmaya gittim.
Akşam nöbet sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki, Atatürk gözünü
kırpmıyordu. Kütüphanede yere serili bir ayı postunun üstüne uzanıyor ve
çalışıyordu. Notların arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu.
Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile
kütüphaneye getiriyorduk. Yüzü hafifçe süzülmüş gibi geldi bana.--
(Granda, 1973:72-75).
2) Son derece cesurdu, ölümden bile korkmazdı. Özellikle savaş alanlarında
gerek birliklerine ve ast komutanlarına, gerekse üst komutanlarına
davranışları bunun kanıtları olarak anlatılır. Ayrıca, Bağımsızlık Savaşı'nı
örgütlerken Ali Galip olayı ve Sivas'a gidişi, küçüklüğündeki savaş
oyunlarında Asaf İlbay'ın anlattığı --baskın girişkenliği--
(Gençosman, Banoğlu, 1971:36), cesaret ögesini kişisel niteliği ile birlikte,
toplumsal ve askeri eylemlerinin bir simgesi yapmıştı. Mahmut Yesari bu
niteliğinden dolayı onu --korku bilmeyen adam olarak tanıdım-- der. Onu tedavi
eden ünlü hekim Mim Kemal, cesaretini kastederek, hastalığı sırasında
--Ölüm ondan korktu-- demiştir.

imparator 10-02-2007 11:03

Aşağıdaki satırlar, bu konudaki karizmasının nasıl oluştuğunu çok iyi
belirler:
--Onu ilk defa siperde gördüm. Çanakkale'de Anafartalar grubu kumandanıydı.
Bizim Fırka vaziyetini tetkike gelmişti.
Kendisi miralaydı, maiyetinde, kolordu kumandanı mirlivalar vardı. --O--,
--Paşalar--a kumanda eden bir --Bey--di.
Siperleri ziyarete gelen başka kumandanlar da görmüştüm. Enver Paşa'nın
cesareti, ataklığı dillere destandı.
Ben lapacı padişaha vekalet eden başkumandan vekilinin gözlerinde, daima
bir komiteci hilekarlığı gördüm.
Çanakkale'de çarpışan Türk kuvvetlerinin başına hangi sakat endişelerle
musallat edildiğine bir türlü akıl erdiremediğim Alman kumandanının, ateş
hattına geldiği zaman, birdenbire yağmaya başlayan şarapnel yağmurlarını
görünce, yere diz çökerek kendi dilince şahadet eder gibi saklandığını da
gördüm.

imparator 10-02-2007 11:03

--O--, sipere bir salona giren bir erkanıharp zabiti gibi girdi. Ve
sıçanyollarında, ona yol gösterdiğim oldu.
Evet, bu yazıların başında, yıllardan beri görmeye alıştığınız imzanın
sahibi, Çanakkale harbinde ihtiyat zabit namzedi Mahmut Esat Efendi'ydi
(Mahmut Yesari).
Ben, ona yol gösterirken, günlerden değil, aylardan beri siper hayatına
alışmış olduğum halde titriyordum, fakat --O--, boyunun uzunluğuna rağmen,
ayaklarının ucuna basarak doğrulur; siperlerin üzerinden düşman siperlerine
bakardı.
--Düşman siperlerine bakmak!-- Bu, hiç kolay değildi. Düşman ateşten göz
açtırmazdı. --O--, bu --göz açtırmayan ateş--e --gözlerini kırpmadan-- bakardı.
--O--nu ben, ilk defa, --Korku bilmeyen adam-- olarak tanıdım.--
(Banoğlu, 1955:75) .

imparator 10-02-2007 11:03

3) Çok iyi bir komutandı. Cephede bulunan komutanların gözleriyle
göremediklerini görürdü. Yunus Nadi şu öyküyü anlatıyor:
--Sakarya muharebesinden sonraydı. Erkanıharp zabiti cepheden alınan
malumatı Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Malumat meyanında
cephe kumandanlarından birinin Seyit Gazi veya Döker'in bilmem ne kadar şark
veya şimalinde bir düşman fırkası görüldüğünden bahsediyordu. Paşa kaşlarını
çatarak, --Hayır, orada düşman fırkası olamaz ve yoktur. Yazınız, iyi
baksınlar!-- dedi. Erkanıharp zabiti gittikten sonra orada iki saat daha kaldı.
Biz öğle yemeği yerken, zabit tekrar geldi.. --Haber aldım filhakika orada
düşman fırkası yokmuş efendim-- dedi. Cephedeki kumandan gözle görülen bir
düşman fırkasından bahsederken, Gazi Paşa, altıyüz kilometre uzaktan orada
düşman fırkası olmadığını görüyor ve ihtar ediyordu
(Banoğlu, 1955:59 ve 92-93). (Banoğlu bu fıkrayı aynı kitabın iki ayrı yerinde
iki ayrı ağızdan ve iki ayrı biçimde aktarmaktadır. İkinci biçim, Muzaffer
Kılıç tarafından anlatılmıştır ve birinciden biraz daha ayrıntılı olmakla
birlikte esas bakımından aynıdır.)
İyi komutanlığı yalnız üstün görüş yeteneğinden değil, cesaretinden ve
askerlik bilgisinin yüksek oluşundan gelirdi. Kendisinin anlattığı şu öykü bu
konudaki özelliğini daha iyi vurgular:

imparator 10-02-2007 11:03

--...Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat
vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak on dakika tevakkuf edecekler,
sonra beni takip edeceklerdi. Ben de, orada bir Aptalgeçidi vardır, o
Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve
sertabip ile oralarda tekrar bulunduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı
olduğu halde evvela atlı olarak yürümeğe teşebbüs ettik, fakat arazi müşait
değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardik. Şimdi burada
tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak'anın en mühim anı
bence budur.
... Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundakii 261 rakımlı tepeden sahilin
tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının
Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi
aynen okuyacağım: Bizzat bu efradın önüne çıkarak: --Niçin kaçıyorsunuz?--
dedim. --Efendim düşman-- dediler. --Nerede?-- --İşte--, diye 261 rakımlı tepeyi
gösterdiler.

imparator 10-02-2007 11:03

Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali
serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi
bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye
gelmiş.... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman,
benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete düçar olacaktı.
O zaman artık bunu bilmiyordum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa sevki
tabii ile midir, bilmiyorum, kaçan efrada: --Düşmandan kaçılmaz-- dedim.
--Cephanemiz kalmadı-- dediler. --Cephaneniz yoksa, süngünüz var-- dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda
Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının
yetişebilen efradının --marş marş--la benim bulunduğum yere gelmeleri için
yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca
düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır..--
(Mustafa Kemal, 1955:13-14), Aktaran: Uluğ İğdemir).
Ayrıca, bir komutanın liderlik niteliklerine de sahipti. Sevr'in
umutsuzluğunu toplumsal bir savaş heyecanına dönüştürecek ölçüde toplumsal
liderlik niteliklerine sahipti (Ansart, 1981).


Türkiye`de Saat: 14:14 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580