![]() |
Bu durumun sonunda, değişik toplumsal gruplar arasındaki farklılıklar daha da vurgulanmaya başlamıştı. Bir yandan siyasal ayrılık hesapları yapılıyor, öte yandan, Müslüman-Türk halk ile öteki kesimler arasında düşmanlık tohumları yeşertiliyordu. İlerde siyasal nedenler bölümünde görüleceği gibi, bu ayrılıkçı eğilimler hem Avrupa'daki ulusçuluk akımları ile destekleniyor, hem de İmparatorluk üzerinde belli hesapları olan büyük devletlerce körükleniyordu. Böylece, İmparatorluğun yapısından gelen farklı toplumların birarada yaşaması olayı, son dönemlerde artık bütünlüğü bozucu ve siyasal birliği zedeleyici bir özellik kazanmıştı. i) Toplumun bireyleri, gerek sade tebalar, gerekse liderler olarak, İmparatorluğun batışını tüm boyutları ile algılıyorlardı. Bu yüzden de herkes bir anlamda --başının çaresine bakmaya-- çalışırken, lider kadro da İmparatorluğu kurtarmak için kendi görüşleri doğrultusunda hazırlık yapıyordu. Örneğin, Mustafa Kemal Paşa da, ülkeyi kurtarmak için kendi kendini hazırlayan liderlerden biriydi. |
3) Siyasal Koşullar Türk Devrimi'ne yol açan koşullar arasında siyasal koşulların, hiç kuşkusuz, çok özel bir yeri vardır. Tüm ekonomik çıkmazlara ve iflasa, toplumsal olarak bütünüyle dağınık görünüme sahip olmasına karşın, İmparatorluğun asıl çöküşünü noktalayan ve dolayısıyla Türk Devrimi'ni doğuran nesnel koşullar, siyasal koşullardır denilebilir. a) İmparatorluğun son zamanlarında siyasal iktidarın oluşumu tam bir kargaşa içindeydi. Bir kez hemen belirtmek gerekir ki, toplumun güç dengesi tümüyle bozulduğu için, böyle bir dengenin siyasal iktidara da sağlıklı olarak yansıması son derece zorlaşmıştı. Ayrıca, toplumdaki en güçlü varlığı iktidara getirecek bir düzenden, ya da tümüyle sağlıklı bir düzenden söz etme olanağı yoktu. Osmanlı İmparatorluğu'nun, Sultan-Halife, yeniçeriler de dahil olmak üzere merkezi bürokrasi ve sipahi üzerine kurulu üçlü düzeninden ve bu düzenin dengesinden geriye pek bir şey kalmamıştı. |
Sivil ve asker bürokratlar bir ölçüde güçlenmiş ve padişahın gücünü dengeler duruma gelmişti. Yeniçeriler ortadan kaldırıldıktan sonra, merkezi otorite artık bürokratlar ile Sultan-Halife arasındaki güç dengesinin saray entrikaları çerçevesinde belirlenmesi ile varlığını sürdürüyordu. Birinci ve İkinci Meşrutiyetler, İttihat ve Terakki Partisi içinde bir sivil-asker-aydın koalisyonu doğurmuştu. Fakat bu parti de kendi içinde tutarlı ve homojen bir bütünlüğe sahip değildi. Ayrıca tek başına toplumun güç dengesini ne denli temsil ettiği de ayrı bir sorundu. Böylece, hem toplumdaki güç dengesi belirsiz olduğundan, hem herhangi bir gücü sağlıklı biçimde iktidara yansıtacak mekanizmalar bulunmadığından, hem de fiili iktidar, küçük darbeler, suikastler yoluyla ele geçirildiğinden, toplumdaki güç dağılımı ile siyasal iktidar arasında ciddi bir kopukluk vardı. Bu durum ise ortamı iç siyaset bakımından tümüyle bir devrim için her an açık tutuyordu. b) Siyasal iktidarın nasıl değişeceği sorunu da hem geleneksel Osmanlı yönteminden sapmış, hem de çağdaş kurallara henüz bağlanamamıştı. Osmanlı hanedanının artık gücü kalmadığından aile içi hesaplaşmada kimin padişah olacağı konusu önemini yitirmişti. Çünkü, padişah artık, saray içi entrikalar ve darbeler sonunda belirleniyordu. |
Öte yandan, Meşrutiyet ilan edilmiş olmakla birlikte, gerek seçimlerin oldukça baskı altında yapılması, gerekse İttihatçıların uyguladıkları darbesel yöntemler, siyasal iktidarın ne biçimde el değiştireceği konusunda meşru ve geleneksel kurallar oluşturamamıştı. Gerek İkinci Meşrutiyet'in ilan ediliş biçimi, gerekse İttihatçıların hükümete el koydukları --Bab-ı Ali Baskını-- ve daha sonra Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülüşü, iktidarın el değiştirme biçimini adeta darbelere bağlı bir duruma getirmişti. Bunun ise, darbeye bağlı bir devrim açısından ortamı son derece hazırladığı açıktı. c) Osmanlı siyasal sistemi oldukça kapalı bir sistemdi. Her ne kadar devşirme sistemi ile, Ortodoks Hıristiyan tebanın çocukları eğitilerek İmparatorluğun en yüksek bürokratik kademelerine dek getiriliyorlardıysa da, bu düzen, --reaya--nın yönetime katılma şansı bakımından fazla bir anlam taşımıyordu. Üstelik, İmparatorluğun son zamanlarında artık herhangi bir --sistem--den söz etme olanağı da kalmamıştı. |
Buna karşılık, çağdaş eğitim kurumlarının kurulmuş olması, birtakım --halk çocuklarının-- da özellikle askeri eğitim kurumları yoluyla iktidar içinde yer almasına olanak sağlamıştı. Fakat yine de padişah ailesinin daha çocukluktan önemli mevkilere atanmaları, yönetimi bir yandan yozlaştırıyor, öte yandan da halka kapalı bir görünüm kazandırıyordu. Yine de Osmanlının son zamanları, --halk çocuklarının-- eğitim yoluyla yükselmelerine en çok olanak tanıyan bir niteliğe kavuşmuştu denilebilir. Ne var ki bu nitelik, ancak tarihsel açıdan ve yalnızca karşılaştırmalı olarak bir anlam taşıyordu. Yoksa güncel gerekler açısından, yine de Osmanlı bürokrasisi, belli sınıf ve gruplar dışındaki --teba--ya kapalı özelliğini en azından görüntüsel olarak sürdürüyordu. Bir başka deyişle, --halkın-- yönetime katılma duygusu ya da şansı yok gibi gözüküyordu. Bu durum, üyeleri bakımından en --halkçı-- görünüme sahip İttihat ve Terakki yönetimi döneminde de varlığını aynıyla sürdürmüştü. Bunun en önemli nedenlerinden biri, pek çok --halk çocuğunu-- bağrında barındırmasına karşın, İttihatçıların --tepeden inmeci-- ve seçkinci yaklaşımlarıydı. Bu açıdan, geniş kitleler, iktidarı kendilerinden gerek ilgi, gerekse ilişki bakımından, oldukça uzak görüyorlardı. |
d) Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yönetime gelenlerin kimleri temsil ettikleri pek belli değildi. Bu açıdan yöneticilerin temsil ettikleri kişi, grup ve sınıflarla bağlarının kopması çok önemli bir devrim nedeni oluşturur gibi gözükmemektedir. Bu gerçeğin temelinde, Osmanlı yönetim geleneğinin, genellikle --toplumdan kopuk-- olması, bir başka deyişle, yönetimin Padişah'tan başka kimseyi temsil etmemesi ilkesi yatmaktadır. Yine de özellikle İttihat ve Terakki döneminde, Parti'nin, anlamı son derece muğlak olan bir --aydın-- ve --bürokrat-- kesimi temsil ettiği ve Meşrutiyetçi düşünceleri yansıttığı düşünülebilir. Bu açıdan İttihatçı yönetimin yaptıkları kendisini destekleyenler açısından hiç de umut verici değildir. Örneğin, Meşrutiyet adına yönetime el koyan İttihatçılar, siyasal suikastler dönemini başlatmışlardır. Ayrıca, Meşrutiyetçiliğin bir ön koşulu olan meşruiyetçilik konusunda da titiz oldukları söylenemez. Bu açıdan, ülkede artık varlığını duyurmaya başlayan --Batıcı--, --İlerici--, --Meşrutiyetçi-- ve --Meşrutiyetçi-- diye nitelenebilecek düşünceler açısından İttihatçıların temsil güçlerini yitirdiklerini söylemek çok yanlış olmaz. |
Ayrıca, bir süre sonra İttihatçıların kendi içinde de önemli bölünmeler olmuştur. Bu nedenle de, iktidardaki grubun, daha geniş bir tabana dayalı olan partinin tüm üyelerini ve destekçilerini temsil yeteneklerini yitirdikleri söylenebilir. Hiç kuşkusuz, devrimci ve hatta darbeci nitelik taşıyan bir partideki bu bölünmeler çok önemlidir. Nitekim partinin vurucu gücünü oluşturan gruptan Yakup Cemil'in idam edilmesi bu bölünmelerden yalnız bir tanesinin göstergesidir. e) Yönetim mekanizmasının yetersizliği, Osmanh'nın çökmesinde en önde gelen ögelerden biridir. İktidardaki kişi, grup ve sınıflardan bağımsız olarak, Osmanlı Devleti'nin yönetim mekanizması tüm etkinliğini yitirmiş gözükmektedir. Bürokrasi hemen hemen hiçbir alanda duruma egemen olamamaktadır. Siyasal iktidar ile bürokrasi arasındaki bağların gevşekliği bir yana, bürokrasi kendi içinde de güçsüz ve yetersizdir. Yönetim mekanizmasının yetersizliği Osmanlı'nın çöküşünün ve Türk Devrimi'nin en önemli hazırlayıcılarından biridir. Askeri yönetim başta olmak üzere mali yönetim ve sivil yönetimin öteki alanları tam bir kargaşa içindedir. Yabancıların denetiminde olan --Düyunu Umumiye--, --devlet içinde devlet-- özelliği kazanmıştır. Rüşvet her alanda ve her düzeyde bürokrasinin önemli bir ögesi durumuna gelmiştir. Memurların etkin olmaları bir yana, maaşları bile ödenememektedir. |
Devleti yönetenler de bu durumun farkındadırlar. Örneğin Enver Paşa, sırf bürokrasinin etkinliğini arttırmak için Arap alfabesinin yazılış biçiminde, okuma ve yazmayı kolaylaştırıcı bir reform bile düşünmüştür. Yönetim mekanizmasının bu yetersizliği, hangi iktidar olursa olsun, onun güçsüzleşmesine ve merkezi otoritenin tüm gücünü yitirmesine yol açıcı bir ögeydi. Bu bakımdan herhangi amaçlı bir devrimi son derece kolay ve hatta zorunlu kılıyordu. f) Siyasal çatışmaların barışçı yollara kanalize edilebilmesi de hiç olanaklı gözükmüyordu. Meclis gerçek işlevlerini yapmaktan çok uzaktı. İttihatçıların iktidara gelişlerinden kısa bir süre sonra işçi eylemlerini tümüyle yasaklamış olmaları ve iş yaşamını düzenleyen yasaların eksikliği bu alanda da (cılız da olsa hak arama çabaları açısından) sorun çözücü değil, sorun yaratıcı bir nitelik taşıyordu. Ayrıca, bu konudaki en önemli gelişme, daha önce belirtildiği gibi, siyasal çatışmaların barışçı yollar yerine, tam tersine darbeler ve suikastlerle çözülme geleneğinin gittikçe yerleşmekte oluşuydu. Bu açıdan, toplumdaki çeşitli çatışma ve çelişkilerin barışçı yollara kanalize edilmesi yerine, devrim yoluyla çözülmesinin güncel beklentilere daha uygun olduğu rahatlıkla söylenebilir. |
g) Bir devrime yol açan nesnel siyasal koşullar arasında, sistemin karşıtlarına meşru yollar tanımaması olayı, sanki Osmanlı'nın son dönemi için söylenmiş gibidir. Bir yanda mutlakiyetçi bir yönetimin meşrutiyet adına sınırlandırılması ile başa geçen İttihatçıların varlığı, öte yanda, bizzat İttihatçıların her türlü muhalefeti susturucu ve bastırıcı önlemleri, ortamı siyasal devrim açısından iyice hazır duruma getirmiştir. h) İmparatorluk içinde kimse artık mevcut siyasal yönetimin, uzun dönemli sorunlara çözüm getireceğine inanmıyordu. Bu yüzden de çözümler mevcut siyasal yapının dışında aranmaya başlanmıştı. Hemen herkes, mevcut siyasal yapıyı değiştirerek vatanı kurtarma reçeteleri hazırlıyordu. Birbirlerinden oldukça farklı ilkelere göre hazırlanmış olan bu reçetelerin tek ortak yanı, hepsinin, mevcut siyasal rejimden umut kesmiş olmalarıydı. ı) Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış nedenleri arasında hem siyasal, hem de ideolojik nitelikli olanı milliyetçilik akımlarıdır. Batı Avrupa'da sanayi devrimi sonrası geliştirilmiş ve Osmanlı'ya bütünüyle yabancı olan milliyetçilik ideolojisi önce Balkanlarda etkisini gösterdi. Daha sonra Arap yarımadasına da atlayan milliyetçilik akımları, en sonunda, İmparatorluğun sahibi olan Türkleri tek başına bıraktı. |
Aslında, milliyetçilik ideolojisi, Osmanlı'yı yıkmak, ya da zayıflatmak için en etkili araçtı. Farklı dinsel ve etnik gruplardan oluşan İmparatorluk, bu gruplara milliyetçilik ruhunun aşılanması ile kaçınılmaz olarak çözülecekti. İşin ilginç yanı, Osmanlı'yı zayıflatan ve sonunda yıkılışa dek götüren milliyetçilik eylemlerinin hemen tümünün altında ya da arkasında İngiliz ya da Rus desteği gibi emperyalist ülkelerin oyunları yatıyordu. Fakat burada hemen belirtilmeli ki, emperyalist ülkelerin oyunları, tek başlarına, milliyetçilik akımlarını başlatıp, etkili duruma getiremez. Hiç kuşkusuz, asıl neden, sanayi devrimi sonrası Avrupa'daki toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler ve milliyetçiliğin bir ideoloji olarak bunların sonucunda biçimlenmiş olmasıdır. i) Siyasal düzenin savaş nedeniyle zayıflamış olması, Osmanlı Devleti'nin çöküş nedenlerinden biridir. Aslında tümüyle zayıflamış İmparatorluk, 1912'de başlayan Balkan Savaşı ile artık tam bir çöküş dönemini yaşıyordu. Balkan Savaşı'nda kısmi zaferlerle biraz morali düzelen İmparatorluk, Birinci Dünya Savaşı ile siyasal tarih sahnesinden çekilmeye hazırlandı. --Bizi ancak Mısır'ın pamuğu ile Baku'nun petrolü kurtarır-- sloganı ve hayali ile Almanların yanında savaşa giren İmparatorluk (Beyatlı, 1973:132) bu savaşı da kaybedince, tarih sahnesinden silinmeye mahkum oldu. |
Burada hemen, Anadolu'nun işgali sorununa da değinmek yerinde olur. On yılı aşkın süredir sürekli savaşta olan Anadolu halkı, İstiklal Savaşı'na da çok olumlu bakmıyordu. Ne zaman ki düşmanın süngüsü çoluk çocuk demeden tüm halkı katletmeye başladı, o zaman, başta İstiklal Savaşı'na soğuk davranan eşraf ve ayan olmak üzere tüm halk, Mustafa Kemal Paşa'nın ne denli haklı olduğunu gördü. Bu açıdan Türk Devrimi'ni incelerken, savaş ögesini iki biçimde dikkate almak gereği ortaya çıkar. Birinci olarak savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nu zayıflatmış, hatta yıkmıştır. Fakat, savaşın rolü bununla bitmez. Yine aynı savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkarak, yerine yeni bir devlet kurmak için devrim yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün de en önemli psikolojik yardımcısı olmuş, düşman tehdidini somut olarak halka tattırarak, yeni devleti kurmaya yönelik devrime, sıcak savaş içinde yoğrulmuş bir halk kitlesini taraftar olarak kazandırmıştır. (İşgalin devrimi engelleyici özelliğine aşağıda değinilecektir.) j) İmparatorluk, son zamanlarda artık gerek ekonomik, gerekse siyasal bakımdan bir sömürge durumuna dönüşmüştü. Yabancı güçler, İmparatorluğun maliyesine el koymuşlardı. Ayrıca ticaret ve (ne kadar varsa) sanayi ya yabancıların ya da ekonomik oIarak dışarı bağımlı kişilerin elindeydi. Ortaya adeta bir --Levanten İmparatorluğu-- çıkmıştı (Rustow, 1981:11). Yabancı denetimi, bu temel alanlara ek olarak Bab-ı Ali'yi de boyunduruğuna almıştı. Gün geçmiyordu ki bir yabancı ülkenin elçisi Osmanlı Hükümeti'ne bir ültimatom vermesin. |
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, işin en acıklı tarafı, Osmanlı vezirlerinin de (sadrazamlar da dahil) , yabancı ülkelerden medet umar duruma gelmiş olmalarıydı. Bu yabancı hayranlığı ve taraftarlığı öyle boyutlara ulaşmıştı ki, büyük ülkeler kendi taraftarı olan kişilerin sadaret makamına gelmesi için nüfuzlarını kullanır olmuşlardı. Son dönemde görev almış kişiler arasında Mithat Paşa İngiliz, Mahmut Nedim Paşa Rus, Enver Paşa Alman taraftarlarına birer örnek olarak verilebilir. (Burada yalnız ülkesine ve halkına güvenen Mustafa Kemal Atatürk'ün önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.) ::::::::::::::::::: 4) Sonuç Görüldüğü gibi, nesnel koşullar açısından Osmanlı İmparatorluğu'nun bir devrim ile yıkılması kaçınılmaz bir toplumbilimsel olgu niteliği taşıyordu. Gerek ekonomik, gerek toplumsal, gerekse siyasal yapı ve koşullar tümüyle bir devrim için hazırdı. Yine de Türk Devrimi olmayabilirdi. Örneğin, Sevr Antlaşması sonunda parçalanan ve işgal edilen Anadolu ve Osmanlılara bırakılan topraklar, yine bir kukla Padişah yönetiminde sanki Osmanlı'nın devamıymış gibi tarih sahnesindeki varlığını sürdürebilirdi. |
Aslında bu seçenek, Anadolu düşman tarafından fiili denetime alındığı, yani askeri güçle denetlendiği için en olası seçenek niteliği de taşıyordu. Bir başka deyişle, nesnel koşulların tümünün bir devrimi hazırlamasına karşılık, düşmanın işgali, böyle bir devrim olanağım birdenbire son derece kısıtlamıştı. - İşte bu noktada, bir devrimin öznel koşullarının önemi ortaya çıkmaktadır. Bir lider olmasaydı, bu lider bir örgüt kurmasaydı ve halkı bir ideoloji çevresinde birleştirmeseydi, Türk Devrimi'nden söz etmek olanaksız olurdu. Mustafa Kemal Atatürk'e halk desteğinin verilmesinde büyük yardımı olan düşman işgali, temelde, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimini ve bu devrimin bir parçası olan İstiklal Savaşı'nı son derece güçleştirici bir ögeydi. Savaşların ülkeleri devrime daha açık duruma getirdikleri doğrudur. Fakat unutmayalım ki, 1919 yılında Anadolu'daki durum bir savaş durumu değil, yenilmiş bir ülkenin işgal altındaki durumudur. Mustafa Kemal Atatürk, belki de toplumun devrime uygunluğunu sağlayan tüm nesnel koşulları olumsuz anlamda dengeleyen böyle bir işgale karşın (ve büyük liderliğiyle, bu işgali bile kendi amaçları için işlevsel kılarak) Türk Devrimi'ni gerçekleştirmiştir. ::::::::::::::::::: |
İKİNCİ KİTAP Bir Devrimin Öznel Koşulları ve Türk Devrimi Akılla beş duyu insana rehber Yıldızlar içinde dünya bir nokta Gerçeğe susamak beterden beter Hayalimiz susar meçhul bir yokta İBRAHİM AGAH ÇUBUKÇU, --Hayalimiz Susar--dan. ::::::::::::::::::: I LİDERLİK Bir vakti vardı Mustafa Kemal'in Aydınlık, hafif, cesur, sonsuz, Büıün sıkıntılı anlarda, Yaşamazdı onsuz. Bulurdu onu her zaferden. FAZIL HÜZNÜ DAĞLARCA, --Mustafa Kemal'in Vakti--nden. Her toplumsal eylemde en önemli ögelerden biri de liderliktir. Liderini bulamamış bir eylemin etkinliğini sürdürmesi olanaksızdır. Öte yandan, kimi zaman yetenekli bir lider, umutsuz gibi görülen bir eylemi hedefine ulaştırabilir. Devrim açısından da durum bütünüyle böyledir. Lidersiz bir devrim düşünülemez. Lider ile devrim, bir insan ile bir toplumsal eylemin içiçeliğini, tam anlamıyla bir bütünleşmeyi simgeler. Lider ve eylem, devrim süreci içinde birbirlerini tamamlayan, birbirlerinin kimliklerine kendi özelliklerinin damgalarını vuran iki ögedir. |
Tarihe baktığımızda gerek birçok toplumsal eylemin, gerekse pek çok devrimin, liderlerinin adıyla anıldığını görürüz. Roma İmparatorluğu'ndaki köle ayaklanmasına ismini veren Spartaküs, Osmanlı İmparatorluğu'nu sarsan pek çok ayaklanmalar içinde Şeyh Bedreddin, İtalyan Birliği'ni kuran Garibaldi, Fransız Devrimi'ne damgalarını vuran Mirabeau, Robespierre, Danton, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı gerçekleştiren Washington, Sovyet Devrimi'nde Lenin ve Troçki, Çin'de Mao, Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk, toplumsal eylemlere isimlerinin damgasını vurmuş olan liderlerden yalnızca birkaç örnektir. Tarihçiler ve toplumbilimciler için toplumsal eylemlerle, liderler arasındaki ilişkinin araştırılması, ilginçliğini sürekli koruyan bir konudur. Toplumsal oluşumların ve tarihin mi liderleri yarattığı, yokşa liderlerin mi toplumsal oluşumları ve tarihi yaptığı, aslında anlamsız, fakat konunun ilginçliğini belirleyen bir tartışmadır. Tartışmanın anlamsızlığı, olayın tek yönlü bir etkileme olmamasından gelir. Toplum ve lider, birbirlerini etkiler ve tarihi birlikte biçimlendirirler. Hiç kuşkusuz bu etkileşimin altında, tarihin yadsınamaz belirleyiciliği vardır. Fakat liderler de gerek doğru teşhisleriyle, gerekse güçlü kişilikleriyle bu oluşumları kendi görüşleri çerçevesinde etkilerler. |
Bu konudaki tartışmaya şu soru ile ışık tutalım: Küçük Mustafa, 1881'de dünyaya geleceğine, 1781'de ya da 1931'de doğsaydı, acaba yine, Mustafa Kemal Atatürk olur muydu? Sorunun yanıtı hiç kuşkusuz --hayır--dır. Öte yandan bir başka soru, konuyu daha da açıklığa kavuşturabilir: 1918-1923 arası Anadolu'da bir Muştafa Kemal Paşa olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulabilir miydi? Bu sorunun yanıtı da, biraz daha kuşkulu olmakla birlikte, yine --hayır-- dır. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk'ün 29 Ekim 1923'e dek gerek kendi grubu içinde, gerekse tüm toplumsal ve siyasal yapı içinde karşılaştığı düşmanlık ve muhalefet düşünülürse, bu --hayır-- yanıtı daha da anlam kazanır. Bırakınız Halife-Sultan'ı ve onun yandaşlarını; bırakınız dış güçleri ve Anadolu toprağını işgal etmiş olan yabancı düşmanı, Kurtuluş Savaşı'nın sivil ve asker lider kadrosu bile Cumhuriyet konusunda Mustafa Kemal Paşa ile aynı düşünmüyordu. Sivil kadroyu bir yana itsek bile, zafer kazanmış ordu komutanlarının ve Atatürk'ün en yakın silah arkadaşlarının tutumu açıkça, Cumhuriyet'e karşıdır. Üstelik bu muhalefet, Mustafa Kemal Paşa'nın varlığına, başarısına ve yadsınmaz liderlik yeteneklerine rağmen böylesine şiddetli ve etkilidir. Bütün bu tarihsel koşullar düşünüldüğünde, Mustafa Kemal Atatürk'süz bir Türkiye Cumhuriyeti'nin düşünülemeyeceği açığa çıkar. |
İşte bu soruya verilen yanıtlar, toplumsal ve tarihsel koşullar ile liderler arasındaki etkileşimi, Türkiye tarihinin somutunda da, genel tarih yaklaşımı içinde de belirler: Liderler ile toplumsal koşullar araşındaki ilişki, bir etkileşimdir. Koşulların yarattığı liderler, döner, kendilerini yaratan koşulları yeniden biçimlendirirler. Liderin devrimciliği de tam bu noktada yatar: Devrimci lider, kendini yaratan koşulları doğru değerlendirebilen ve onları yeniden biçimlendirebilen kişidir. Liderliği, kendini yaratan koşulları doğru değerlendirebilmesinde; devrimciliği ise, onları yeniden biçimlendirebilmesinde yatar. Bir başka deyişle, koşulları doğru değerlendirmek, liderlik için yeterli, devrimcilik için yetersizdir. Yeniden biçimlendirme işlemi için gerekli olan doğru değerlendirme liderliği belirleyebilir ama, devrimciliğin ancak önkoşuludur. Lider, ancak doğru değerlendirdiği koşulları, yeniden biçimlendirebildiği ölçüde devrimcilik niteliği kazanır. Genelde bir liderin hem başarılı bir lider, hem de başarılı bir devrimci olması, örgüt ve ideoloji olarak, iki temel öge dışında, doğru teşhise, doğru zamanlamaya, işlevsel ittifaklara ve hedeften ödün vermemeye bağlıdır. Örgüt ve ideoloji, devrimin liderlik yanında incelenecek olan iki temel ögesini oluşturduğundan, bunlar üzerinde ilerde ayrıca durulacaktır. ::::::::::::::::::: |
I-) LİDERLİK KONUSUNDA TOPLUMBİLİMSEL YAKLAŞIMLAR Toplumbilim tarihine baktığımız zaman, toplumsal değişmeyi tümüyle bireye dayayan hemen hiçbir kuram ya da yaklaşım görmüyoruz. Ancak, bazı düşünürlerin, toplumsal değişme süreci içinde bireylerin rolleri üzerine özellikle eğildikleri çalışmalar vardır. Liderlerin toplumsal değişme içindeki rolünü belirleyen düşünürler, toplumu genellikle inançlar doğrultusunda, ideolojik planda ortaya çıkan birikimler sonucu değişen bir varlık olarak ele alıp, liderin bu süreç içindeki rolünü belirtmeye çalışırlar. Yaklaşımın bu niteliği, temelde ideolojik ve siyasal bir nitelik taşıyan Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimci eylemine oldukça uygun bir yapı taşır. Yalnız burada hemen, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimciliğinin tek bir kuram ya da model çerçevesinde çözümlenmesinin olanaksız olduğunu hatırlatmak isterim. --Türk Devrimi-- ya da --Anadolu İhtilali-- tek bir modele sığmayacak ayrıntılarla ve çeşitlemelerle dolu bir eylemdir. Bu nedenle, Atatürk'ün devrimciliğinin ancak toplumsal, ekonomik, siyasal, örgütsel, psikolojik pek çok ögenin birarada ele alınmasıyla anlaşılabileceği hiç unutulmamalıdır. İncelenen her bir kuram ve model, Atatürk eyleminin ancak bir bölümüne ışık tutabilir. |
Karizma Kavramı Burada hemen, toplumsal değişmenin genelde teknoloji ve ideoloji arasında bir dengeye doğru gelişen bir süreç olduğu hatırlanmalıdır. Bu açıdan, liderlerin toplumsal değişme içindeki rolü ne denli inançlara bağlı olarak alınırsa alınsın, altyapısal ögelerin hiçbir zaman dışarıda bırakılamayacağı gerçeği hiç unutulmamalıdır. Toplumsal değişmede liderin rolünü açıklamaya çalışan görüşlerin en önemlilerinden biri, kültürel yapı-toplumsal yapı ayırımına dayalı bir model geliştirir. Bu modele göre, her toplumun inançları ve değerleri gibi ögeler, toplumun kültürel yapısını oluşturur. Buna karşılık, toplumsal kurumlar, bunların yapıları, işleyişleri, birbirleriyle olan ilişkileri de toplumsal yapı adını ahr. Kültürel yapı daha esnek, toplumsal yapı daha katıdır, bu görüşe göre. Bu yüzden, değişmenin ilk tohumları kültürel yapı alanında ortaya çıkar. Toplumsal yapı daha katı ve değişmez olduğu halde, kültürel yapı, doğrusal bir biçimde sürekli olarak akılcı bir çizgide gelişir (Weber, 1958:23-27). Oysa, kurumsal ve örgütsel yapı, eski değerleri ve inançları yansıtmaktadır. Böylece değişen kültürel yapı ile durgun toplumsal yapı arasında sürtüşme ve çatışmalar ortaya çıkar. |
İşte Weber, bu noktada ortaya çıkarak, kültürel değişmeler sonunda meşruluğunu kaybetmiş olan toplumsal yapıyı değiştiren kişiye karizmatik lider diyor. Karizma, Weber'e göre, lideri, öteki insanlardan ayıran niteliklerin tümüdür. Bu nitelikler, başka insanların lidere mal ettikleri doğaüstü ya da insanüstü niteliklerin toplamından oluşur (Weber, 1947:358) . Bir başka deyişle, karizmatik lider, kendisine doğaüstü ya da insanüstü nitelikler yakıştırılan kişidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, liderde gerçekten böyle nitelikler bulunmasının değil, ona böyle nitelikler yakıştırılmasının önemli olduğudur. Bir Karizmatik Lider Olarak Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik liderliği iki açıdan incelenebilir: Birinci olarak, içinde bulunduğu toplumun toplumsal ve kültürel yapıları arasındaki sürtüşme ve çatışmayı çözmeşi, ikinci olarak da, kendisine yakıştırılan insanüstü, doğaüstü nitelikler açısından Mustafa Kemal'in yaptıklarının gerçekten Weber'in modeli bakımından çok ilginç sonuçlar vermesidir. Atatürk'ün yetiştiği toplumun koşullarına toplumsal yapı-kültürel yapı ayırımı açısından baktığımızda oldukça keskin hatlarla belirlenmiş özellikler görmekteyiz. |
Ondokuzuncu yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başı, Osmanlı'nın altı yüz yıllık görkemli, birikiminin iç ve dış ögeler sonundaki iflasına tanık olmaktadır: Toplumsal yapının tüm ögeleri geçmişin İslam Devleti'ni ya da bu devletin kalıntılarını yansıtmaktadır. Buna karşılık kültürel yapı bir yandan yüzyılların getirdiği evrimi, öte yandan Fransız Devrimi ile tüm dünyayı etkileyen değerleri bir ölçüde de olsa kendisine mal etmiştir. Böylece, İslam'ın, merkezi feodal yapıyı yansıtan devlet biçimi ile, Fransız Devrimi'nin kapitalist gelişmeyi yansıtan akılcı, eşitlikçi ve dayanışmacı değer ve inançları tam bir sürtüşme içine girmişlerdi. Bu uyumsuzluğa, bir de İmparatorluğun Batı karşısında önce askeri, daha sonra da mali ve ekonomik alanlarda algılanan güçsüzlüğü eklenince, ortaya çıkan durum toplumsal yapı ile kültürel yapı arasında tam bir çatışmaya dönüşmüştü. Bu çatışma içinde, İmparatorluğun geleneksel güçleri, eski kurumsal düzen içindeki etkili yerleri tutmuş olduklarından ve bu yerlere ilişkin çıkarları somut bir biçimde tehlikede bulunduğundan, toplumsal yapının değişmeden sürmesi yönünde çaba harcıyorlardı. Buna karşılık, Batı etkisine açık olan ve bu yüzden yeni kültürel değerleri benimseme şansı yüksek olan asker bürokrasi ve, bir kısım sivil aydınlar, bir yandan da tarihsel olarak kendilerine yüklenmiş olan --İmparatorluğu kurtarma-- görevinin baskısı altında, yeni inançların, yani değişmekte olan kültürel yapının temsilcisi durumundaydılar. İşte bu uyumsuzluk içinde Weber'in deyimiyle artık meşruluğunu kaybetmiş olan toplumsal yapının savunucuları, ideolojik planda ne yazık ki İslam'a sığındılar. Buna karşılık, yeni gelişmekte olan kültürel değerlerin savunucuları da ideolojik planda, eylemlerini --Batılılaşma-- çerçevesinde topluma sundular. Böylece günümüze dek uzanan talihsiz Batıcı-İslamcı çatışması İmparatorluğun yıkılış döneminde iyice billurlaştı. Çatışmanın talihsizliği, Batıcıların, İslam'ın günümüzde bile işlevsel olabilecek, barış, kardeşlik, paylaşma gibi kavramlarını dahi, tüm İslam'a karşı oldukları için yeterince kullanamamalarında; İslamcıların ise, Batıcılığa karşı oldukları için pek çok çağdaş değer ve uygulamayı yadsımalarında görülmektedir. Bu konudaki tartışmayı ilerdeki bölümlerde sürdüreceğimizi belirterek, şimdi, Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik liderlik işlevini çözümlemeyi sürdürelim. |
Osmanlı Toplum Yapısında Durum Osmanlı'nın toplumsal yapısının önemli bir bölümü olan siyasal mekanizmalar da artık işlevselliğini kaybetmişti. Peygamber'in Halifesi olarak devlet başkanlığını sürdüren Padişah ve onun simgelediği siyasal erk, artık toplumun gereksinmelerine yanıt veremiyordu. Her ne kadar, Birinci ve İkinci Meşrutiyet eylemleri, siyasal erke bir ölçüde de olsa, bazı payandalar getirmişse de, bunlar yeterli olmaktan çok uzaktı. Bu açıdan, geleneksel yapı anlamında değil, fakat Weber'in terimleriyle, siyasal iktidar da yeni kültürel değerler karşısında meşruluğunu kaybetmişti. Fransız Devrimi ile, bütün dünyaya yayılan ve yeni gelişen kapitalist sınıfın siyasal bakımdan da işlevsel olmasını sağlayan, --kardeşlik--, --eşitlik--, --adalet--, --dayanışma-- gibi kavramlar, Osmanlı siyasal yapısı içinde yeterli yansıma bulamıyordu. Oysa, aynı kavramlar, asker bürokrasi ve sivil aydınlar arasında oldukça geniş bir biçimde taraftar bulmuştu. Toplumsal yapı ile kültürel yapı arasındaki sürtüşme eğitim alanında da belirginleşmişti. Bir yandan İslam'a dayalı temel eğitim egemenliğini sürdürürken, öte yandan birçok Batı türü yüksek eğitim kurumu topluma aşılanmıştı. Tüm toplumsal yapı eskiye göre örgütlenmiş olduğundan pek doğal olarak bu yeni eğitim kurumları ancak birer yama gibi kalmış, sürtüşmeyi şiddetlendirmekten başka bir işe yaramamıştı. 31 Mart olayının, alaylı-mektepli ekseni üzerinde odaklaşması, toplumsal yapı-kültürel yapı uyumsuzluğunun eğitim alanında belirginleşmiş olduğunun en güzel kanıtlarından biridir. Meşruluğunu kaybetmiş bir toplumsal yapının kurumu olarak eğitimin bir başka değerlendirilmesi de yazı konusunda görülmektedir. Arap alfabesinin kültürel yetersizliği belirgin bir biçimde ortaya çıkmış ve bu yetersizliği gidermek için çeşitli çabalara girişilmişti. Ahunzade'nin önerilerinden, Enver Paşa'nın ayrık yazısına, kadar pek çok girişim, toplumsal yapı-kültürel yapı çatışmasının görünümleri olarak ortaya çıkmıştı. |
Meşruluğunu kaybetmiş toplumsal yapının bir başka görüntüsü de, hukuktu. Daha İmparatorluğun güçlü dönemlerinden başlayan örfi hukuk olayı bile, değişen dünyanın gereklerini yerine getirmekte yetersiz kalıyordu. Dışa bağımlı olarak gelişmekte bulunan kapitalist filizler için bile Mecelle yetersiz kalmıştı. Çalışma dünyası yanında, evlilik, mülkiyet gibi kurumlar da, yasal yetersizlikleri yaşıyorlardı. İşte, Weber'in deyişiyle, karizmatik lider Mustafa Kemal Atatürk, meşruluğunu kaybetmiş bu toplumsal yapı ile yeni değerleri içeren kültürel yapı çatışmasını çözen bir kişi olarak ortaya çıktı. Yıpranmış, günün gereklerine yanıt veremeyen, eski değerlere göre örgütlenmiş olan, bu yüzden de Weber'in --meşruluğunu kaybetmiş-- olarak nitelediği toplumsal yapıyı, yeni oluşan kültürel yapıya uygun olarak değiştirdi. İslam'a göre kurulmuş ve işlevşelliğini kaybetmiş toplumşal yapının yerine, Fransız Devrimi'nin getirdiği düşüncelere dayalı yeni Batılı kültürel yapıya uygun toplumsal örgütlenme biçimlerini ve yeni kurumsal düzeni yerleştirdi. Bir yandan siyasal erki geleneksel kaynaktan meşru kaynağa kaydırırken, öte yandan --Atatürk Devrimleri-- denen reformlarla bütün toplumsal, hukuksal, kültürel yaşamı yeniden düzenlemişti. Sanırım, tarihte, toplumbilimsel işlev anlamında Weber'in --karizmatik lider-- tipine Mustafa Kemal Atatürk'ten daha uygun bir kişi yoktur. |
Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmatik bir lider olarak ortaya çıkması ve topluma egemen olması yanında yeni bir toplumsal yapı oluşturması da Weber'in modeline bütünüyle uymaktadır. Bilindiği gibi Weber, toplumsal yapının meşruluğunu kaybetmesi sonunda ortaya çıkan liderin bir süre sonra izleyicileriyle birlikte yeni bir yapı kuracağını söyler ve buna, --karizmanın kurumlaşması-- ya da --karizmanın olağanlaşması-- (routinization of charisma) der (Weber, 1947:358-373). İşte Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinden başlayarak yaptığı reformlarla --karizmasını olağanlaştırmış ve kurumlaştırmıştır--. Mustafa Kemal Atatürk'ün Kişisel Karizması Bir liderin karizması, toplumsal işlevi ile birlikte, ona yakıştırılan insanüstü ya da doğaüstü özelliklerde kişisel olarak da belirlenir. Burada önemli olan nokta, herkesin lidere yakıştırdığı bu insanüstü ya da doğaüstü niteliklerin varlığına liderin kendisinin inanmamasıdır. Çünkü, kendinde insanüstü ya da doğaüstü nitelikler vehmeden bir kişinin, liderliğin önde gelen niteliklerinden biri olan gerçekçiliğini koruyabilmesi olanaksızdır. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk'ün karizmasına kişisel açıdan bakalım. |
Önce, Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek doğal yetenekler, gerekse kendini bilinçli olarak hazırladığı sıralarda kazandığı özellikler açısından gerçekten bir insanın sahip olabileeeği en üstün ve en seçkin niteliklere sahip olduğunu belirtmeliyiz. Burada, doğanın kendine verdikleriyle, kendi kendini hazırlarken edindikleri, tümüyle birbirini pekiştirmektedir. İşte gerçekten seçkin niteliklere sahip bir kişi olan Mustafa Kemal Atatürk, kazandığı zaferler ve başardığı işlerle de desteklenince, kolayca adeta mitolojik bir kişiliğe büründü. Gerek yaşarken, gerek yaşamından sonra, onun hakkında anlatılanlar, kişiliğinin bütünüyle --karizmatik-- bir özellik kazandığının kanıtıdır. Kişisel gelişimi sırasında, karizmasının ilk tohumları, matematik hocası Mustafa'nın, kendisine Kemal adını takmasıyla başlar. Olayı, Kılıç Ali şöyle anlatır: |
--Mustafa, Askeri Rüştiyesine devama başladıktan sonra kendisinde riyaziyeye karşı bir merak peyda olmuş ve bu merakı günden güne çoğalmaya başlamış. Sınıf arkadaşları amali erbaaya çalışırken o, cebir meselelerini halletmeye koyulmuş. Tesadüfen mektepteki riyaziye hocasının da ismi Mustafa imiş. Hoca, talebesi Mustafa'daki bu büyük istidadı gördükçe kendisine mektep usul ve kaidelerine uygun tarzda verdiği --Aferin-- ve --Tahsin-- gibi mükafat varakalarını az görmüş. Aynı zamanda onu aynı ismi taşıyan diğer talebe arkadaşlarından da ayırdetmeyi düşünerek Mustafa'ya bir gün, --Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de... Bu böyle olmayacak. Aramızda bir fark olmalıdır. Bundan sonra senin adın --Mustafa Kemal-- olsun,-- demiş. Riyaziye hocası Mustafa Efendi'nin bu ileri görüşü cidden şayanı hayrettir.-- (Kılıç Ali, 1955:,11-12). Görüldüğü gibi, zeka gibi doğal yeteneklerle, ilgi ve çalışkanlık gibi sonradan kazanılan özelliklerin birlikte geliştirdiği karizma Mustafa Kemal'i henüz okul çağındayken yakalamıştı. Şimdi, üretilen karizmasına, mahalleden iki katkıyı görelim. Çocukluk arkadaşı ve Ankara eski belediye başkanlarından Asaf İlbay anlatıyor: --Evimizin bahçesi büyüktü. Sık sık mahalle arkadaşları toplanır ve o zamanlar Selanik'te pek moda olan --Mançık-- oyununu oynardık. Bu bir nevi --Birdirbir-- oyunuydu. Bir kişi eğiliyor ve diğerleri sırayla üzerinden atlıyorlar. Oyuna iştirak etmezdi, ama seyrine de bayılırdı. Hele içimizde düşenler filan olursa, keyfine payan olmazdı. Bir gün kararlaştırdık. Yaka paça zorla oyuna iştirak ettirdik. Sırayla hepimizin üzerinden atladı ve sıra kendisine gelince, eğilmeden dimdik durdu ve: --Haydi, atlayın!-- dedi. Biz başını yere doğru eğmesi için ısrar ettikçe, o: --Ben eğilmem! Böyle atlarsanız atlayın!-- diyordu.-- (Sel Yayınları, 1955:100-101). |
Aynı olay, yine İlbay'ın ağzından tekrarlandığında, --Onu eğilmeye razı edemediğimizi gayet iyi hatırlıyorum. Ömrünün sonuna, kadar da eğilmedi.-- eklemeleri yapılmıştır (Gençosman, Banoğlu, 1971:36). Bu olayda da Mustafa Kemal Atatürk'ün doğuştan getirdiği ve sonradan kazandığı özelliklerin bir belirtisi olan --eğilmezlik-- bir liderlik niteliği olarak vurgulanmaktadır. İşin ilginç yanı, Atatürk'ün bu niteliğinin bütün yaşamına egemen oluşudur. Örneğin, İttihat ve Terakki ile hem liderlik, hem de ordunun politikada yeri konusunda çatıştığı sıralarda Enver Paşa, onun --dikkafalı-- oluşundan yakınmaktadır. Bir başka tipik olay, İmparatorluğun çöküşünü durdurmak için yaptığı girişimler sırasında İttihat ve Terakki'nin önemli liderlerinden, Hariciye Nazırı Halil Bey ile görüşmek istemesi sırasında olur. Nazır, kendisini çok bekletince kızan Mustafa Kemal, uzun bir süreden sonra kabul edileceği haberini alınca, Nazır'ın muavini ile konuşmasını bahane ederek, odacıya: --Beklesinler! -- yanıtını verir (Aydemir, 1963:264-265) . --Eğilmezlik-- simgesi, Osmanlı'nın yıkıntısı üzerine Türk ulusçuluğunu yaratmaya çalıştığı sıralarda, kişisellikten çok, ulusal bir nitelik olarak da kullanıldı. Örneğin, Banoğlu'nun Enver Behnan Şapolyo'dan aktarma olarak, Cemal Granda'nın ise doğrudan tanık olduğu biçimde anlattığı şu ünlü fıkrayı hatırlayalım: Olay, İngiltere Kralı VIII'inci Edward'ın yurdumuza gelişi sırasında Dolmabahçe Sarayı'nda verilen bir şölende geçer: |
--Yemek sırasında hoş mu, yoksa nahoş mu demek gerek, kestiremeyeceğim bir olay geçti. Garsonlardan biri, fazla heyecanlandığı için mi nedir, elindeki büyük porselen tabakla yere yuvarlandı. Sofradakilerin utanç içinde önlerine baktıkları anda Atatürk, sanki hiçbir şey olmamış gibi Kral'a doğru eğilerek: --Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim-- diye hem meseleyi kapattı, hem de ortalığı neşeye boğdu. Garsona da: --Vazifene devam et!-- emrini verdi.-- (Granda, 1973:362-363; Banoğlu,1954-a:76). Kişisel karizması ile toplumsal eyleminin iç içe geçmişliği, bu --eğilmezlik-- ana düşüncesi çevresinde çok iyi görülebilir. --Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir-- sözü yine ulusal bağımsızlığı pekiştirmek için, Bağımsızlık Savaşı sırasında söylenmiş bir sözdür (Hakimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1921). Kişisel Karizmanın Yaratılması Mustafa Kemal Atatürk'ün kişisel karizması yakınlarının anılarıyla, özellikle, ölümünden sonra çok daha güçlendirilmiştir. Örneğin, kağıt oyunu öyküleri bile bu karizmaya katkıda bulunur. Hikayenin birini Şükrü Kaya'nın özel kalem müdürü Nejat Saner anlatıyor: |
--Atatürk, İran Şah'ı, İsmet İnönü, İngiltere Büyükelçisi Sir Percy Lorraine, Şükrü Saraçoğlu poker oynuyorlardı. (Sonradan Şükrü Saraçoğlu yerini, Orgeneral Fahrettin Altay'a bırakacaktı.) Heyecanla seyrediyoruz. Bir kağıt dağılışında oyun açılmış, İsmet İnönü ve Sir Percy Lorraine ellerindeki kağıtlara göre oyuna girmişlerdi. Birdenbire Atatürk, kendi kağıtlarına bakmadan İran Şah'ına, --Ali Biraderim, müsaade ederseniz ben sizin kağıtlarınızla bu oyuna gireyim-- dedi. Buna karşı Şah, --Memnuniyetle Ali Biraderim-- diyerek kağıtlarını Atatürk'e verdi. Kağıt istenildiği zaman İsmet İnönü iki kağıt aldı. Sir Percy Lorraine ise hiç kağıt istemedi. Atatürk de iki kağıt alarak bakmadan, --Rest-- dedi. İsmet İnönü, elinde küçük bir üç olduğu için kaçtı. İngiliz Büyükelçisinde ise servi bir küçük ful varmış, --Gördüm-- diye cevap verdi. Kağıtlar açılınca, Atatürk'ün üç asına, iki dam gelmiş olduğu görüldü ve tabii bütün potu Şah adına Atatürk aldı ve gülerek İsmet Paşa'ya, --İnönü! Sefir Cenaplarına söyle, benim şansımla Şah Hazretlerinin şansı birleşince, işte böyle kuvvetli olur-- dedi ve ilave etti: --Ama kendileri de bize katılırsa cihanda kuvvetli oluruz. Değil mi?-- (Saner, 1975:60-61). Görüldüğü gibi bu öyküde, Atatürk'ün şansının bile ötekilerden iyi olduğu ve kişisel yetenekleriyle de bu şansı politika alanında bile değerlendirdiği belirtiliyor. Hüsrev Gerede'nin anlattığı bir başka poker öyküsü de kişisel yetenekleri oldukça vurgular: |
--Atatürk, hiçbir zaman talih oyunlarını sevmez, arkadaşlarını da kumardan uzak görmek isterdi. Bazen vakit geçirmek için poker oynadığı olurdu. Bizzat bana anlattığına göre, sevdiği ve takdir ettiği bir yabancı sefir ve madam ile bir akşam yemeğini müteakip pokere oturmuşlar. Şakadan oynandığını sezemeyen sefirin madamı, Atatürk'ün kaybetmeye başladığını görünce kendi diliyle: --Türk liraları bizim memlekete akıyor-- diye memnuniyetini belirtmiş. Bu sözü güzelce anlayan Atatürk, hiç anlamamış görünerek, oyuna gayret vermiş. Saatler geçtikçe, fevkalbeşer mütehammil bir vücut ve kafanın ezici ve bunaltıcı hakimiyeti altında sefir cenapları yavaş yavaş çökmeye ve nihayet alabildiğine kaybetmeye başlamış. Zavallı madam, betbeniz atmış bir halde, bu kadar borcun altından nasıl kalkabileceklerini düşünürken, Atatürk, --Madam...Şimdi de sizin paracıklarınız Türkiye'ye akıyor!-- demiş. Fakat kadıncağızı fazla üzmemek için de, hemen oyunun, ciddi..olmadığını, bir şakadan ibaret olduğunu söyleyerek, misafirlerinin yüreğine kibarca su serpmiş...-- (Banoğlu, 1954-a:85). Bu hikayedeki --fevkalbeşer-- sözcüğü bilindiği gibi, doğrudan doğruya --insanüstü-- demektir. Bu açıdan, Anadolu'ya geçerken yanına kurmay başkanı olarak aldığı Hüsrev Gerede'nin bu anısını, tam --karizma yapıcı-- bir öge olarak ele almak olanağı vardır. İran Şah'ı ile birlikte oynanan poker ile birleştirildiğinde, öykünün mesajı ve önemi daha da belirginleşir. Hıfzı Veldet de Atatürk'ü şöyle anlatıyor: --Bence Meclis'in en iyi konuşan ve olayları en doyurucu biçimde anlatan hatibi Muştafa Kemal Paşa'ydı. Kesin ifadeli, çok etkili, kararlı, zaman zaman sertlik taşıyan, fakat batmayan, ürkütmeyen bir konuşma tarzı vardı Reis Paşa'nın. |
O, seyrek, fakat özlü konuşurdu. Meclis'e başkanlık ettiği günler, laf meraklısı kimi milletvekillerinin konu dışına çıkmalarına müsade etmez, görüşmeleri, her zaman, tartışılan konunun doğrultusunda yürütür ve böylece çalışmalardan daha çabuk sonuç alınır, işler daha çabuk yürürdü.-- (Velidedeoğlu, 1971: 201). ::::::::::::::::::: II-) KARİZMATİK LİDER OLARAK MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖZELLİKLERİ Atatürk'ün --insanüstü-- ya da --doğaüstü-- kişiliği hakkında anı, öykü, olay, söylenti ve yorumlar hep birlikte, onun --karizma--sını oluşturur. Mustafa Kemal Atatürk hakkında anlatılanları ve kendisinin anlattıklarını dikkatli bir gözle incelersek şu noktalarda yoğunlaşan --karizmatik ögeler-- görürüz. 1) Gerektiğinde adeta yemez içmez ve uyumazdı. Bunun en tipik örnekleri Bağımsızlık Savaşı sıralarında ve Büyük Nutuk'unu yazarken görülmüştür. Hatta genellikle geceleri uyumaktan hoşlanmadığı ve sofrası dağıldıktan sonra, odasına çekilip uyumak yerine okuduğu ve bu yüzden Mahmut Esat Bozkurt tarafından ona --Türk Milletinin Gece Bekçisi-- adı takıldığı söylenir. Bu konuda kendisine uzun yıllar hizmet etmiş olan Cemal Granda (Çelebi) şu öyküyü aktarıyor: |
--Atatürk için --içkiyi bırakmaz-- diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmüşler midir? O'na içkiyi bıraktırmak isteyenler, o zaman kimbilir nasıl şaşırmışlardır? Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden de durabiliyor. Atatürk hiç kimsede bulunmayan büyük bir irade gücüne sahipti. Eğlenmesini de, içmesini de, çalışmasını da çok iyi bilirdi. Büyük Nutuk'unu yazarken ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofra kuruluyor, herkes karşısında yiyor, içiyor, fakat O, ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içkisini gülümsemeyle seyredişi hala, gözümün önündedir. Oysa ben içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk'ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte tüm çevresindekiler de şaşıp kalmışlardı. Bu da O'nun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir. Atatürk'ün sevdiği ve güvendiği insanlardan otuzbeş yıllık arkadaşı İzmit Milletvekili Süreyya Yiğit, bir anısında şunları anlatmıştı: --Atatürk, büyük işler hazırlarken asla alkole ilgi göstermezdi. Nitekim Erzurum'dayken biz içerdik, o içki teklifimizi kabul etmez, kahve içmekle yetinirdi. Korkunç derecede irade gücü vardı. İçkiyi irade zaafından değil, düpedüz sarhoş olmak için içerdi.-- |
Çankaya Köşkü'nde Büyük Nutuk'unu hazırlarken, hiç içki içmediği gibi, kırksekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat O binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kah oturarak kah ayakta, çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışmanın, insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır. Atatürk'ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de görmüş ve gözlerime inanamamıştım. Cephede değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat O, bir işe, ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi. Atatürk, çalışmaları sırasında yer ve zaman ögeleriyle ilgili değildi. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlence anında sofrada bile karşısında görevlilerden birini gördü mü sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, --Beni mi istiyorsun ?-- diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu, kırksekiz saat aralıksız çalıştığı da olmuştur. Çankaya Köşkü'nde eline geçirdiği bir tarih kitabını bitirmek için iki gün, iki gece hiç yatağa girmemiş, şezlongta dinlenmekle yetinmişti. Yalnız kaldığı ya da okuduğu zamanlar masaya pek iltifat etmez, koltuğa babdaş kurup oturmayı daha çok severdi. |
Tarihle uğraştığı sıralarda, Atatürk içerde çalışıyor, ben kapıda oturmuş bekliyordum. Ara sıra uyumamak için banyoya gidip, yüzüme su vuruyor, sonra anahtar deliğine gözümü uydurup, bir post üzerinde yüzükoyun uzanıp Nutku hazırlayan Atatürk'ü gözetliyordum Saat sabahın beşine geliyordu. Uykumu dağıtmak için elime bir kitap almıştım. Adı --İzmir'in İşgali--ydi. Çok meraklı olan bu kitaba kendimi kaptırdığım halde, tüm uğraşım boşa gitmiş, şafak sökerken dayanamamış, yorgunluğun etkişiyle uyuyakalmışım. Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya daldığım için uyanamamışım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış: --Çelebi, Çelebi!-- diye sesleniyor. Hemen yerimden fırladım, --Paşam. Emrediniz...-- diyebildim. Ama bendeki korkuyu varın siz hesap edin. Bağıracak, parlayacak diye ödüm kopuyordu. Ellerimi önüme kavuşturmuş, bekliyordum. Fakat nedense kızmadı. Gayet sakin yüzüme bakarak, --Bana bir kahve getiriniz-- dedi. |
Hemen koştum. Orta şekerli bir kahve yapıp getirdim. Daha kahveyi içmeden, --Senin tahammülün kalmamış, haydi git yat, arkadaşların gelsin!-- dedi. Söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kekeleyerek, --Paşam, uyumadım. Kitap okurken içim geçmiş-- diyebildim. Gidip arkadaşları kaldırdım. Hizmeti devrettim ve yatmaya gittim. Akşam nöbet sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki, Atatürk gözünü kırpmıyordu. Kütüphanede yere serili bir ayı postunun üstüne uzanıyor ve çalışıyordu. Notların arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu. Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile kütüphaneye getiriyorduk. Yüzü hafifçe süzülmüş gibi geldi bana.-- (Granda, 1973:72-75). 2) Son derece cesurdu, ölümden bile korkmazdı. Özellikle savaş alanlarında gerek birliklerine ve ast komutanlarına, gerekse üst komutanlarına davranışları bunun kanıtları olarak anlatılır. Ayrıca, Bağımsızlık Savaşı'nı örgütlerken Ali Galip olayı ve Sivas'a gidişi, küçüklüğündeki savaş oyunlarında Asaf İlbay'ın anlattığı --baskın girişkenliği-- (Gençosman, Banoğlu, 1971:36), cesaret ögesini kişisel niteliği ile birlikte, toplumsal ve askeri eylemlerinin bir simgesi yapmıştı. Mahmut Yesari bu niteliğinden dolayı onu --korku bilmeyen adam olarak tanıdım-- der. Onu tedavi eden ünlü hekim Mim Kemal, cesaretini kastederek, hastalığı sırasında --Ölüm ondan korktu-- demiştir. |
Aşağıdaki satırlar, bu konudaki karizmasının nasıl oluştuğunu çok iyi belirler: --Onu ilk defa siperde gördüm. Çanakkale'de Anafartalar grubu kumandanıydı. Bizim Fırka vaziyetini tetkike gelmişti. Kendisi miralaydı, maiyetinde, kolordu kumandanı mirlivalar vardı. --O--, --Paşalar--a kumanda eden bir --Bey--di. Siperleri ziyarete gelen başka kumandanlar da görmüştüm. Enver Paşa'nın cesareti, ataklığı dillere destandı. Ben lapacı padişaha vekalet eden başkumandan vekilinin gözlerinde, daima bir komiteci hilekarlığı gördüm. Çanakkale'de çarpışan Türk kuvvetlerinin başına hangi sakat endişelerle musallat edildiğine bir türlü akıl erdiremediğim Alman kumandanının, ateş hattına geldiği zaman, birdenbire yağmaya başlayan şarapnel yağmurlarını görünce, yere diz çökerek kendi dilince şahadet eder gibi saklandığını da gördüm. |
--O--, sipere bir salona giren bir erkanıharp zabiti gibi girdi. Ve sıçanyollarında, ona yol gösterdiğim oldu. Evet, bu yazıların başında, yıllardan beri görmeye alıştığınız imzanın sahibi, Çanakkale harbinde ihtiyat zabit namzedi Mahmut Esat Efendi'ydi (Mahmut Yesari). Ben, ona yol gösterirken, günlerden değil, aylardan beri siper hayatına alışmış olduğum halde titriyordum, fakat --O--, boyunun uzunluğuna rağmen, ayaklarının ucuna basarak doğrulur; siperlerin üzerinden düşman siperlerine bakardı. --Düşman siperlerine bakmak!-- Bu, hiç kolay değildi. Düşman ateşten göz açtırmazdı. --O--, bu --göz açtırmayan ateş--e --gözlerini kırpmadan-- bakardı. --O--nu ben, ilk defa, --Korku bilmeyen adam-- olarak tanıdım.-- (Banoğlu, 1955:75) . |
3) Çok iyi bir komutandı. Cephede bulunan komutanların gözleriyle göremediklerini görürdü. Yunus Nadi şu öyküyü anlatıyor: --Sakarya muharebesinden sonraydı. Erkanıharp zabiti cepheden alınan malumatı Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Malumat meyanında cephe kumandanlarından birinin Seyit Gazi veya Döker'in bilmem ne kadar şark veya şimalinde bir düşman fırkası görüldüğünden bahsediyordu. Paşa kaşlarını çatarak, --Hayır, orada düşman fırkası olamaz ve yoktur. Yazınız, iyi baksınlar!-- dedi. Erkanıharp zabiti gittikten sonra orada iki saat daha kaldı. Biz öğle yemeği yerken, zabit tekrar geldi.. --Haber aldım filhakika orada düşman fırkası yokmuş efendim-- dedi. Cephedeki kumandan gözle görülen bir düşman fırkasından bahsederken, Gazi Paşa, altıyüz kilometre uzaktan orada düşman fırkası olmadığını görüyor ve ihtar ediyordu (Banoğlu, 1955:59 ve 92-93). (Banoğlu bu fıkrayı aynı kitabın iki ayrı yerinde iki ayrı ağızdan ve iki ayrı biçimde aktarmaktadır. İkinci biçim, Muzaffer Kılıç tarafından anlatılmıştır ve birinciden biraz daha ayrıntılı olmakla birlikte esas bakımından aynıdır.) İyi komutanlığı yalnız üstün görüş yeteneğinden değil, cesaretinden ve askerlik bilgisinin yüksek oluşundan gelirdi. Kendisinin anlattığı şu öykü bu konudaki özelliğini daha iyi vurgular: |
--...Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak on dakika tevakkuf edecekler, sonra beni takip edeceklerdi. Ben de, orada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulunduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeğe teşebbüs ettik, fakat arazi müşait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardik. Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak'anın en mühim anı bence budur. ... Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundakii 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım: Bizzat bu efradın önüne çıkarak: --Niçin kaçıyorsunuz?-- dedim. --Efendim düşman-- dediler. --Nerede?-- --İşte--, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. |
Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş.... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete düçar olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyordum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa sevki tabii ile midir, bilmiyorum, kaçan efrada: --Düşmandan kaçılmaz-- dedim. --Cephanemiz kalmadı-- dediler. --Cephaneniz yoksa, süngünüz var-- dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının --marş marş--la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır..-- (Mustafa Kemal, 1955:13-14), Aktaran: Uluğ İğdemir). Ayrıca, bir komutanın liderlik niteliklerine de sahipti. Sevr'in umutsuzluğunu toplumsal bir savaş heyecanına dönüştürecek ölçüde toplumsal liderlik niteliklerine sahipti (Ansart, 1981). |
Türkiye`de Saat: 14:14 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2