![]() |
Ekonomik özellikleri bakımından bu ülkeler ya tarıma ya da montaj aşamasında sanayiye dayalı toplumlardan oluşurlar. Gerek teknolojik girdiler, gerekse doğrudan hammadde girdilerinin önemli bir bölümü ya dolaylı ya da çoğu zaman olduğu gibi, doğrudan, gelişmiş teknolojiye sahip ülkelerce bağımlıdır. Tasarruflar ve buna bağlı olarak yatırımlar düşüktür. Dışsatım olanakları sınırlı olduğundan, dış ticaret sürekli açık verir. Ekonominin her dalında verimlilik düşüktür. Toplumsal özellikleri bakımından bu ülkelerdeki sınıflar, çağdaş bir kapitalist toplumdaki sınıflardan farklıdır. Ne sermaye sınıfı, ne de işçi sınıfı, ileri teknoloji ülkelerinde görülenlere benzer. Her ikisi de kendi arasında küçük parçalara bölünmüştür. Bu yüzden, burjuvazinin gelişmemiş bir bölümü, --ulusal-- bir görüntüye bile sahip olabilir. Öte yanda, işçi sınıfı, kendi sınıfının hemen hemen tüm öznel (sübjektif) koşullarından yoksundur. Ya da öznel koşullar (ideolojik öğeler) tümüyle, nesnel koşullardan bağımsız bir biçimde gelişmiştir. Önemli ve etkin bir biçimde feodal kalıntılar vardır. Her ne kadar, bunlar, artık yok olmakta iseler de güncel olarak, toplumsal ittifaklarda ağırlıklarını duyururlar. |
Bu tür toplumlarda, kentleşme, sanayileşme oranını aşmıştır. Bu yüzden kentler, işçi ve küçük-büyük burjuva ve teknokrat-bürokratlardan çok, işsiz-güçsüz takımından oluşur. Bir başka deyişle, bu kentlerde, en kalabalık kesim, lumpenproleteryadır. Kültürel özellikleri bakımından bu ülkeler, hızla değişen bir değerler ve inançlar sistemine sahiptir. Bu nedenle, bu toplumlarda geleneksel ve çağ gerisi değer ve inançlarla birlikte yaşayan çağdaş değer ve inançlar da görülür. Özellikle tüketim kalıpları bakımından, gelişmiş sanayi ülkelerinin taklitçisidirler. Beklentiler yüksek, bunları karşılamak için yollar sınırlıdır. Eğitimden konuta, giyimden toplumsal güvenliğe dek, yüksek beklenti düzeyleri, toplumun normal sistemi içinde çok zor yerine getirilir. Oktay Rıfat'ın uazgelişmişliğin sadece çalışanların, daha çok yoksul halkın sırtına abanmış bir geri kalmışlık sorunu olduğunu sanmak yanlıştır.-- savı son derece doğrudur (Rıfat, 1976:10) . Teknolojik bakımdan geri kalmışlık, toplumun tüm kesimlerinde ve tüm alanlarda kendini duyurur. |
Tütengil, geri teknolojik ülkelerin en önemli özelliğinin, toplumun çeşitli ögeleri arasındaki dengesizlikler olduğunu vurguluyor (Tütengil, 1971:129) . Bu dengesizlikler yalnız --eski yapı-- ile --değişen yapı-- arasındaki dengesizlikler değil, aynı zamanda --nüfus artışı--, --coğrafi hareketlilik-- gibi süreçler bakımından da görülen sürtüşmelerde ortaya çıkar. Böylece, teknolojik bakımdan geri ülkelerin en önemli özelliklerinden biri, --istikrarsızlık-- olmaktadır. Ayrıca, bu ülkelerdeki tüm toplumsal ve teknolojik göstergeler, dünya standartlarının altındadır (Kongar, 1978:190) . İşte bu niteliklere sahip olan teknolojik bakımdan geri ülkeler, gerek dünya siyasal arenasında Birleşmiş Milletler yoluyla güçlenen rollerinden, gerekse kapsadıkları büyük nüfus miktarından dolayı, artık insanoğlunun temel sorun alanlarından birini oluşturmaya başlamışlardır. Türkiye'nin de içinde yer aldığı bu grup ülkelerin yazgıları, ileri teknolojiye sahip ülkelerin tarihlerinden ve geleceklerinden ayrılamaz. Nasıl ki, bu ülkelerin yapılarını tarihsel olarak, ileri teknoloji ülkeleri belirlemişlerse, bu ülkeler de ileri teknoloji ülkelerinin geleceklerini aynı oranda etkileyeceklerdir. |
2-) Merkez-Çevre Kuramına Dayalı Karşı-Emperyalist Devrim Modeli ve Türk Devrimi Ondokuzuncu yüzyılda özellikle Batı Avrupa'yı altüst eden sanayi devrimi sonrası devrim kuramları, pek doğal olarak gerçeklik ve geçerliliklerini günümüzde önemli ölçüde yitirdiler. Çünkü bir yandan ileri teknoloji ülkeleri, kendilerini bu kuramlara göre ayarladılar. Öte yandan, geri teknoloji ülkeleri de dünyanın siyasal sahnesinde önemli yerlerini aldılar. Bu durumda Marcuse gibi düşünürler, Batı Dünyası için yeni kuramsal çalışmalar yaparken, Fanon, Debray gibi eylemciler de, bir anlamda --eylemlerinin felsefesi--ni oluşturmak için çaba harcıyorlardı. Durum hiç kuşkusuz, yeni bir dünya düzeni ve yeni olgular çerçevesinde özellikle --geri teknoloji ülkeleri--nin --köklü ve hızlı ilişki değişmesi-- (devrim) açısından yeniden ele alınmalarını gerektiriyordu. |
--Geri teknoloji ülkelerin pek çok nedenle artık tek başlarına ele alınamazlar. Özellikle, haberleşme ve ulaşımın son derece yoğunluk kazandığı günümüz dünyasında, gerek üretimin özellikleri, gerekse pazar bulma sorunları tüm ülkeleri tek bir sistemin çeşitli parçaları yapmıştır. İşte --geri teknoloji ülkeleri--ni böyle bir sistemin bağımlı değişkenleri olarak gören ve bu ülkelerdeki çözümü ancak karşı-emperyalist bir devrime bağlayan yaklaşım, son yıllarda sözünü ettiğim değişmeleri dikkate alarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımın dünya çözümlemesi --merkez-çevre-- (center-periphery) kuramı adı ile bilinir. A) Merkez-Çevre Kuramının Determinist Niteliği Tüm öteki devrim kuramları gibi, --merkez-çevre-- kuramı da determinist niteliktedir. Yalnız bu kuramdaki determinizm, belli bir ekonomik düzeni veri olarak aldıktan sonra işlemeye başlar. Bu ekonomik düzen de --kapitalist-- düzendir. Kuramın belkemiği şöyle oluşmaktadır: |
Kapitalist dünyada ilişkiler, birbirine bağımlı bir biçimde gelişir. Bu ilişki ağı içinde gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki ilişki artık bir sermaye ilişkisine dönüşmüştür. Gelişmiş ülkeler --merkez-- ya da --metropol-- ülkelerini, gelişmemiş ülkeler ise --çevre-- ya da --uç-- ülkelerini oluştururlar. Birtakım iddiaların tersine kapitalizm, devletin ekonomik olayları serbest bırakması değil, tam tersine, ekonomik olaylara belli bir biçimde müdahalesi sonunda ortaya çıkmıştır (Wallerstein, 1974:348). İşte bu --merkez-- ya da --metropol-- ülkelerle --çevre-- ya da --uç-- ülkeler arasındaki ilişki, temelde bir --sermaye-- ilişkisidir. Çünkü, tekelci kapitalist aşamada, durgunluğa doğru olan eğilim sonucu, gelişmemiş ülkelere doğru yapılan ihracat temel olarak bir sermaye ihracıdır. Bu ihracata dayalı olan emperyalizm ise, --çevre-- ya da --uç-- ülkelerdeki sanayileri, kendi ülkesindeki sanayilere rakip değil, destek olarak geliştirir. Bir başka deyişle, çevre ülkelerinin ekonomileri, ancak merkez ülkelerinin ekonomilerine destek oluşturmaları için, bu ülkelerce denetlenirler (Dobb, 1937:230-235). Hiç kuşkusuz, kapitalizmin, emperyalizm yolu ile de olsa, bir ülkeye girmesi, o ülkede, üretici güçleri geliştirici etkiler yapacaktır. Örneğin, feodal kalıntıları simgeleyen toprak ağalığının çöküşünü hızlandıracaktır. Montaj aşamasında bir sanayileşmeyi destekleyecektir. |
Gelişmemişliğin Kapanı Oysa, gelişmiş ülkelerle ilişkiye giren gelişmemiş ülkeler, bu ülkeler tarafından sömürüldükleri için, bir türlü yukarıdaki bu aşamaları geçip, gerçek bir sanayileşme düzeyine ulaşamıyorlardı. Çünkü, gelişmiş ülkeler, büyük kar oranlarına bağlı olan bir sömürü ilişkisi ile bu ülkelerdeki artı değeri kendi ülkelerine aktarıyorlardı (Baran, 1974). Fakat, sömürü yalnız yüksek karlardan, yani gelen sermayeyi bile aşan karlardan dolayı oluşmuyor. Ayrıca, geri teknolojiye sahip ülkeler daha büyük ölçüde emek yoğun, yani işgücü oranı yüksek mal üretip sattığı halde, gelişmiş ülkeler, daha çok sermaye yoğun (makine yoğun) mal üretip sattıklarından, iki tür ülke arasındaki alışverişte, fiyatlar, daha çok sermaye yoğun (makine yoğun) malların lehine oluştuklarından, sürekli olarak, fiyat düzeni yoluyla azgelişmiş ülkelerden, gelişmiş ülkelere artı değer aktarılması oluyor (Keyder, 1976:41-48). |
--İleri teknolojiye sahip ülkeler-- ile --geri teknolojiye sahip ülkeler-- arasındaki sömürü ilişkisinin mekanizmaları bununla da bitmiyor. Dünya ülkelerinde işçi ücretleri, birbirlerinden farklı oldukları için, aynı saat çalışan işçilere ödenen ücret farklıdır. Malların değerleri ve fiyatları, genelde dünya ekonomisinde eşitlendiğinden, düşük ücretle çalışan işçilerin ülkelerindeki kapitalistler, üIkelerinde büyük sömürü oranlarından elde ettikleri karları, yüksek ücretli işçilerin ülkelerindeki kapitalistlere kaptırmaktadırlar (Emmanuel, 1972). Üstelik, çevre ülkelerinde imalat, biri kapitalist, öteki kapitalizm öncesi; tarım da, biri makineleşmiş, öteki makineleşmemiş tarım olarak iki ayrı kesimden oluştuğundan, bu süreç daha da pekişen bir biçimde kendini göstermektedir (Emmanuel, 1976:63-64). İşte merkez-çevre kuramının determinizmi bu noktada belirlenmektedir: Bütün bu sömürü ilişkisi, kapitalist bir ortamda yer almaktadır. Daha doğru bir deyişle, --kapitalizm, merkez ve uydu ülkeler arasındaki bu hiyerarşik sömürü ilişkisidir.-- (Frank, 1967;Gülalp, 1979:30) . Böylece, sömürü ve --merkez-çevre-- hiyerarşisi, kapitalist dünya içindeki gelişmemiş ya da azgelişmiş ülkelerin yazgısı olmaktadır. |
Bu nedenle, şimdiye kadar üretilmiş bulunan kalkınma modelleri, geri teknolojiye sahip ülkeler tarafından kullanılabilir modeller olmak niteliğine sahip değillerdir (Dos Santos, 1968:60). Bu yüzden geri teknolojiye sahip ülkeler, içinde bulundukları sömürü ilişkisini kırabilmek ve ileri teknolojiye sahip ülkelerle yarışabilmek için kendi aralarında işbirliğini sıkılaştırmak ve geliştirmek zorundadırlar (Kongar, 1979-c) . Bu çözüm, --merkez-çevre-- kuramının determinizminin getirdiği kaçınılmaz bir uluslararası gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeğin altında, ister ticaret, isterse yardım ilişkisi adı altında olsun, dünya kapitalist sistemine bağımlı olan gelişmemiş ülkelerin yalnız ekonomilerinin değil, sınıfsal yapılarının da kalkınma için gerekli niteliklerden uzaklaşması yatmaktadır (Arrighi ve Saul, 1968). Siyasal Şövenizm İşin ilginç yanı, genellikle emperyalizm kuramına dayalı olarak geliştirilen --merkez-çevre-- çözümlemesi ve buna dayalı olan --karşı emperyalist devrim-- tezi, ekonomik olduğu kadar, siyasal gerekliliklere de dayanmaktadır. Lenin'in çalışmasıyla ekonomik temelleri açısından olgunluk düzeyine erişen --emperyalizm kuramı-- bir süre sonra, yine siyasal yönleri açısından ele alınmaya başlandığında görüldü ki, olayın altında salt kapitalizmin iç dinamiğinden doğan gerekler değil, şöven bir milliyetçiliğin izleri de vardır (Fieldhouse, 1968) . Emmanuel'in de dediği gibi, --Uluslararası antagonizmler her zaman otomatik olarak sınıf mücadelesine indirgenemez. Bazen fabrikadaki antagonizmlerden ulusal antagonizmlere geçmemiz gerekir. Bu düzeyde, bir yandan, büyük uluslararası sermayeyle azgelişmiş halklar arasında; öte yandan da beyaz yerlilerin ve onların devletlerinin bu halkları tam olarak kolonileştirme tehdidinde bulundukları topyekün köleleştirme ve hatta fiziksel imha arasında ortak bir ölçü yoktur.-- (Emmanuel, 1975:41). |
B) Merkez-Çevre Kuramındaki Toplum Modeli Günümüzdeki azgelişmiş toplum modellerinin temelinde iki farklı görüş yatar. Birinci görüşe göre, bugünün azgelişmiş toplumları, yine bugünün gelişmiş toplumlarının geçmişleriyle aynı yapıya sahiptirler. Bir başka deyişle, bugünkü azgelişmiş toplumlar, yarınki gelişmiş toplumlardır. Gerekli zaman geçtiğinde, onlar da gelişme çizgisinde, ileri teknoloji ülkelerinin yapılarına kavuşacaklardır. Genellikle Batılılaşma ve modernleşme kuramlarının temelini oluşturan bu görüş artık çok önemli eleştirilere konu olmaktadır. İkinci görüşe göre, azgelişmişlik ne geleneksel, ne de özgün bir olgudur. Azgelişmiş ülkelerin bugünkü durumlarının ise gelişmiş ülkelerin dünkü durumlarıyla uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. --Bugünün gelişmiş ülkeleri bir zamanlar gelişmemiş olsalar da hiçbir zaman azgelişmiş olmamışlardır.-- (Frank, 1975:104). Çünkü, bugünkü azgelişmiş ülkeler, çok gelişmiş ülkelerle etkileşim içinde bu noktaya gelmişlerdir. Bir başka deyişle, bugünkü azgelişmiş ülkeler, merkez ülkelerinin ürünüdürler. Çevre ülkelerini, yani azgelişmiş ülkeleri bu duruma getiren olay, bunların merkez ülkeleriyle olan ilişkileridir. --Bu ilişkiler kapitalist sistemin, dünya çapındaki yapı ve gelişmesinin zorunlu bir parçasıdır.-- (Frank, 1975:105). Görüldüğü gibi, birinci görüş, daha çok iç dinamiğe, ikinci görüş ise daha çok dış dinamiğe önem vermektedir. |
Günümüzdeki azgelişmiş ülkelerin, yine, günümüzdeki gelişmiş ülkelerin geçmişlerine benzemediği çok açıktır. Teknolojik bakımdan, bugünkü sanayi ülkelerinden yüz yıl önceki aşamayı yaşayan azgelişmiş ülkeler belki vardır ama, o toplumlarda, yüz yıl önce dünyada bulunmayan televizyon, elektronik beyin ve uçak gibi araç ve gereçler de vardır. Bunlar, bir yandan günümüzdeki azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarını, iç dinamik açısından etkilerken, öte yandan, dış dinamik bakımından da, onları dış dünyaya çok daha bağımlı duruma getirmektedir. Dış Yapının Yansıması Olarak İç Yapı Merkez-çevre kuramı, azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarını tümüyle, merkezedeki metropol ülkelerin uzantısı olarak görür. Bu anlayışa göre, bir azgelişmiş ülkedeki yapıyı, --çağdaşlaşmış-kapitalistleşmiş-- ve --geleneksel-feodal-- olarak ikili bir sistem içinde düşünmek yanlıştır. Çünkü bu ikili sistem, tümüyle, dünya, emperyalizminin, bir ülkeyi sömürmek için yaptığı etkilerin uzantısıdır. Bir başka deyişle, --ikisi sistem--, --tek bir varlığın, emperyalizmin-- uzantısıdır. Bu nedenle de, ülkenin --geri kalmış-- bölümünü, --çağdaş-- bölümüne yaklaştırmaya çalışmak, hem çok kolay değildir, hem de emperyalizmle bütünleşmeyi güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Merkez-çevre kuramının, bir ülkenin iç dinamiğini de, dış ilişkilerinin belirlediğine ilişkin görüşü şu satırlarda iyice belirginleşir: |
Teşekkürler... |
--Metropol-uydu ilişkileri sadece emperyalizm ya da uluslararası düzeye indirgenemez: Bu ilişkiler Latin Amerika'daki sömürgelerin ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşamına da girer ve bu yapıyı kurar. Sömürgeci ve ulusal sermaye ve bunların ihracat sektörü, nasıl İberik (ve sonraları başka) dünya metropollerinin uydusu haline gelmişlerse, uluslararası düzeydeki bu uydular da iç yörelerin üretken sektörlerine ve halkına göre bir iç sömürge ve gider ek de ulusal bir metropol olurlar. Bundan başka, ulusal metropolün -ve bunun aracılığıyla dünya metropolünün- uydularının yer aldığı taşra merkezlerine dönüşürler. Böylece, bir metropoller ve uydular kümeleşmeleri zinciri, sistemin Avrupa ya da A.B.D.'deki metropol merkezlerinden Latin Amerika'daki en ücra köşeye kadar bütün parçaları birbirine bağlar.-- (Frank, 1975:107). C) Merkez-Çevre Kuramı ve Karşı-Emperyalist Devrim Modelinin Özellikleri Bütün açıklamalardan sonra, çevre ülkelerinin yazgıları birtakım ilkelerle belirlenmektedir. Birinci ilke, her çevre ülkesinin, ancak, merkez ülkelerinin izin verdiği oranda ve biçimde sanayileşebileceğidir. |
İkinci ilke, her çevre ülkesinin ancak, merkez ülkelerle ilişkilerinin en zayıf olduğu sıralarda, klasik kapitalist kalkınmasını sağlayabileceğidir. Çağdaş dönemlerde, önemli krizler, Birinci Dünya Savaşı'nda, 1930 yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanmıştır. İşte bu krizler sırasında çevre ülkeleri en hızlı kalkınma dönemlerine girmişlerdir. Çünkü, dünya kapitalizminin bunalımından dolayı, bu ülkeler ekonomik açıdan en bağımsız devrelerini yaşamışlardır. Bu durumda, üçüncü bir ilke, dünya kapitalizmine en yoğun biçimde bağlı olmuş bulunan ülkelerin, bugün en yoksul nitelik taşımalarıdır. Böylece, tüm çevre ülkelerindeki çiftlikler ve öteki ekonomik gelişmeler, ulusal ve uluslararası ticari girişimler olarak doğarlar. Bunların verimlerinin azalması ise ekonomik hareketlilikleri azalan bölgelerde bulunmalarından doğmaktadır (Frank, 1975:111-116). Yarı Çevre Kavramı Kapitalist dünyanın merkez-çevre ilişkisi, --yarı çevre-- ülke kavramı ve işlevi ile daha da pekişir. Bu tür ülkeler, merkez ülkelerinin, çevre ülkelerine --dolaylı-- yapacakları ihracatı düzenlemek için kullandıkları yarı sanayileşmiş ülkelerdir. Wallerstein bu yarı çevre ülkelerine ekonomik olmaktan çok siyasal bir işlev verir. Bu işlev, mevcut kapitalist dünya sisteminin sömürüsünün istikrarını sürdürmektir: --Yarı-çevresiz dünya ekonomisi kutuplaşmış bir dünya sistemi anlamına geleceğinden, siyasi olarak çok daha az kararlı olacaktır.--(Wallerstein, 1978-217). |
İşte dünya kapitalist sisteminin sömürü düzeni böylece, merkez ülkeleri, yarı-çevre ülkeleri, en dışta da çevre ülkeleri olmak üzere hiyerarşik bir biçimde örgütlenmiştir. Böylece belirlenen bir hiyerarşik sömürü düzeni içinde, benim --geri teknolojiye sahip ülkeler-- dediğim, ya da merkez-çevre kuramı içinde, --çevre ülkeleri-- denen azgelişmiş ülkeler için tek kurtuluş yolu kalmaktadır: Ekonomik olarak, olabildiğince dışa kapanmak, bunu yapabilmek için de dünya kapitalist sisteminden olabildiğince soyutlanmak, yani karşı-emperyalist bir devrim gerçekleştirmek. Bu sonuç, daha önce de belirtildiği gibi, --merkez-çevre-- kuramı açısından zorunlu bir aşama gibi gözükmektedir. Çünkü, 1930 bunalımı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında gelişmiş olan çevre ülkelerindeki ulusal burjuvazi, gelişmeyi sürdürmek için ancak dışa bağımlılığı arttırmak zorundadır. Bu sistem, çok uluslu şirketler, patent anlaşmaları ve benzeri --yeni sömürgeci-- yöntemlerle kurulmuştur. |
Ulusal Burjuvazi Kavramı --Merkez-çevre-- kuramı, --ulusal burjuvazi-- kavramını tümüyle yadsımaktadır. Çünkü, hiçbir ulusal sermaye, bir azgelişmiş ülkede, iç kitleleri sömürerek, dış sermayeye karşı rekabetini sürdüremez. Bu nedenle, siyasal olarak ne denli bağımsız bir --ulusal devlet-- kurulmuş olursa olsun, ya da ne ölçüde --devlet kapitalizmi-- uygulanmış bulunursa bulunsun, sonuç değişmeyecek, azgelişmiş ülke, merkez ülkeleri sisteminin uydusu olacaktır. --Fakat, yeni sömürge yapısı, (eski klasik) sömürge yapısından farklı olarak dinamik bir süreç içerir. Bu süreç, özgül olarak sınırlı da olsa bir sanayileşme ve sınıf yapısının (feodaliteden) farklılaşması sürecidir. Toplum içinde sınıflar arasındaki çelişki, geniş yığınları emperyalizm ve toplumdaki gerici güçlerle karşı karşıya getiren, gelişme ile durağanlık arasındaki çelişkinin yerini almaya başlar (Petras, 1975:306-307) . (Eski) Sömürge yapısındaki dağınık sınıf bileşiminden farklı olarak yeni sömürge yapısındaki kapitalist birikim süreci, ötekilerin arasından iki sınıfı ayrıştırır; sanayi sermayesi ile ücretli emek. Bu iki sınıf arasındaki çelişki, toplumdaki belirleyici çelişki halini alır. --Sosyalist ideoloji--nin egemen ve sosyalist alternatiiin geçerli ve gerçekçi hale gelmesi ise, ancak işçi sınıfı yığınların önderliğini üstlenebileceai ölçüde gerçekleşir.(Gülalp, 1979:86). Görüldüğü gibi Gülalp, merkez-evre kuramına bağlı karşı-emperyalist devrimi sosyalist bir devrimle özdeşleştiriyor. |
Yeni Sol Yaklaşım Gülalp'ın bu yorumuna karşın, merkez-çevre kuramına bağlı devrim modeli, genellikle --yeni sol-- denilen, sömürgelerde, Latin Amerika'da ve Batı Avrupa'da bir süre etkili olan bir başka düşünce ve (daha önemlisi) eylem akımıyla koşutluklar gösterdi. Kanımca, merkez-çevre kuramı ve karşı-emperyalist devrim modelinin asıl önemi (bizim incelediğimiz, Atatürk ve devrim toplumbilimi açısından) buradan kaynaklanmaktadır. Durum aslında oldukça ilginçtir. Bir yanda Frantz Fanon, Che Guevera, Regis Debray (aralarında önemsiz zaman farkları bulunmasına karşın) Afrika ve Latin Amerika'da devrim eylemi ve kuramını işçi sınıfının dışında ve şiddete dayalı olarak geliştirirken, öte yandan Marcuse, Batı Avrupa'da işçi sınıfının nasıl burjuvazinin tutsağı olduğunu belirtiyordu. Böylece, mevcut durumun eleştirisi ve devrim uygulaması açısından oldukça tutarlı bir bütün oluşuyordu. Bütünün eksik kalan yanı, bunları evrensel bir kuram içinde yorumlamaktı. İşte merkez-çevre kuramı bunu gerçekleştirdi. Böylece, yeni sol ile yeni Marxçılık karşı-emperyalizm içinde birleşiyordu. |
Tarihsel diyalektik bir kez daha hükmünü gerekleştirmişti: Kapitalizm ile Marxizmin etkileşiminden doğan yeni kapitalizm ve yeni emperyalizm de karşıtını doğurmuştu. Böylece, --kurtuluş savaşları yolu ile devrim-- genel anlamda da bir evrensel kurama oturmuş bulunuyordu. Marx'ın Hindistan ve İrlanda sorunlarını ele alışından (Marx and Engels; 1974) bu yana, aynı konuda, sınıfsal devrim kuramına yapılan ilk ciddi katkı (Türkiye'de oluşturulmasından 30-40 yıl kadar sonra) yeniden dünyanın dikkatini çekti. Siyasal anlamda dünyanın gündemindeki önemli kalemlerden birini oluştururken, özellikle ekonomik ve siyasal kuram açısından da tartışma konusu oldu. D) Merkez-Çevre Kuramının ve Karşı-Emperyalist Devrim Modelinin Eleştirisi Merkez-çevre kuramı konusunda, eleştirisi de dahil olmak üzere, gerek Türk bilim adamlarının çalışmaları, gerekse Türkçedeki yapıtlar gerçekten, evrensel kurama katkı değerindedir. Keyder (Birinci basım, 1976, ikinci basım, 1979) (Keyder'in kitabının iki baskısı arasında önemli farklar olduğundan her iki baskıyı da belirttim. E.K.) ve Gülalp (1979) hemen akla gelenlerden. Aksoy'un derlemesi ise, bir yandan aktardığı yazılardan, öte yandan da kendi özgün yorumlarından dolayı son derece önemli ve aydınlatıcı (1975) . |
Bu durumun en önemli nedenlerinden biri, Türkiye'de toplumsal bilimlerin ve (bu arada doğal olarak) siyasal bilimlerin gelişmesi ve bilim adamlarının yüksek düzeyidir. İkinci bir neden, Türkiye'nin de --geri teknoloji ülkelerin kuşağında yer alması olarak düşünülebilir. Hiç kuşkusuz, bir ülkenin bilim adamlarının en yüksek önceliği, kendi toplumlarının sorunları olacaktır. Üçüncü nedeni, emperyalizme karşı ilk sıcak savaşı vermiş bir ülke olmamızda aramamız gerekir. Bu nedene eklenecek bir başka öge ise, Atatürk'ün gerçekleştirdiği bu savaşın evrensel kuramını da üretmek çabasının yine ilk kez Türkiye'nin düşün ve bilim adamlarına ait olması onurudur. Kadro hareketi (biraz ilerde ayrıntılı bir biçimde üzerinde duracağımız gibi) bu --kuramlaştırma-- olayının dünyadaki ilk girişimidir. Merkez-çevre kuramı genellikle, yeni sol'un devrim yöntemi dışında ele alınır. Bu nedenle de yeni sol'un konu olduğu eleştirilerin çoğu bu kurama yöneltilmez. Siyasal devrim yöntemi ve bu yönteme ilişkin tezler dışarda bırakılınca, eleştiriler genellikle ekonomik modele yönelmektedir. Ekonomik modele yöneltilen eleştiriler, genellikle konumuz dışında kaldığından ve yukarıda belirttiğim kitaplarda mükemmel bir biçimde açıklandığından dolayı, burada, bunların üzerinde fazla durmayacağız. |
Dış Dinamiğe Verilen Önem Her şeyden önce belirtilmesi gereken nokta, --merkez-çevre-- kuramının ve bu kurama koşut bir biçimde gelişmiş olan --kurtuluş savaşı yoluyla sosyalist devrim-- modelinin, dış dinamiğe çok ağırlık vermesidir. Dış dinamiğe verilen bu ağırlık o düzeye gelmiştir ki, iç dinamik ögelerinin tümünün dış dünya tarafından belirlendiği gibi, toplumların kendi özgün niteliklerini bütünüyle yadsıyan bir tutum bile ortaya çıkmıştır: --Azgelişmiş toplumun içsel yapısı, bu dışsal ilişkiler sorununa kaçınılmaz oIarak bağlıdır. Azgelişmişlik basitçe bu tür ilişkilerin varlığı demek değildir; bu tür ilişkilerin bir ürünüdür.-- (Gülalp, 1979:49). Bu görüşe göre, emperyalizm ile feodalite, --çevre-- ülkesinin sanayileşmesini engellemek için ittifak durumundadır. Oysa, her ne olursa olsun, pazar ekonomisine geçişin, er ya da geç feodaliteyi tasfiye edeceği açıktır. Bu nedenle, sözü edilen ittifak, ancak --geçici-- olarak düşünülebilir. Özellikle --yarı çevre-- ülkeleri bakımından, feodalitenin --montaj-- aşamasında bile olsa, sanayileşmeden etkilenmemesi ve tüm ağırlığı ile siyasal belirleyiciliğini sürdürmesi düşünülemez. Hele hele, aynı emperyalizmin, bir yandan işbirlikçisi sermaye ile, öte yandan da onun en büyük rakibi olan feodalite ile aynı ittifak içinde yer alması, tarım-sanayi arasındaki artı değer çekişmesinin ön planda olduğu bir --çevre-- ülkesi ekonomisi çerçevesinde, beş-on yıllık çok kısa zarnan süreleri dışında hiç düşünülemez. Bu açıdan Baran'ın (1974) ve Dobb'un (1937) tezleri, dış dinamik bakımdan doğru olmakla birlikte, iç dinamik bakımdan ancak --özel-- ve --geçici-- durumları açıklayıcıdırlar. |
Teşekkürler... |
kili Yapı Merkez-çevre kuramında, emperyalizmin hem kapitalist, hem de feodal kesim ile bütünleşme içinde olduğu savı, temelde onun kurucularından olan Frank'ın, kapitalizmi ve feodalizmi bir üretim biçimi değil, bir sömürü ilişkisi olarak tanımlamasından doğmaktadır. Oysa salt sömürü, her zaman vardır ve tek başına ne bir üretim biçiminin ne de bir dış ilişkinin ayırt edici niteliği olabilir. Nitekim Laclau da aynı noktaya takılmış ve Frank'ı, tüm kuramındaki tanımlamalarda belirsiz olmakla eleştirmiştir (Laclau, 1975). İkili toplum ya da bir toplumdaki ikili yapı konusunda ise, özellikle Osmanlı geleneğini yaşamış olan Türk bilim adamlarının son derece dikkatli olması gerekir. Hiç kuşkusuz, toplumları kesin ve net çizgilerle, --geleneksel-çağdaş--, --feodal-kapitalist-- biçiminde ayırmak son derece zordur. Her toplumdaki egemen üretim biçiminin yanında geçmişin kalıntıları ve geleceğin filizleri olarak, üç üretim biçimine ilişkin ögeler birlikte görülür. Ayrıca, geleneksel değerlerle, çağdaş değerler de aynı anda aynı toplumlarda egemenliklerini sürdürür. Çünkü, toplumsal değişme, bir toplumun bütün kesim, sınıf ve kurumlarında, altyapısında ve üstyapısında eşit hızla oluşmaz (Kongar, 1979-a: 345-347). Bu nedenle de herhangi bir zaman kesitinde tüm bir toplumda tek bir üretim biçiminin, ya da tek bir özelliğin (geleneksellik gibi) saf olarak egemen bulunduğunu söylemek büyük bir yanlıştır. |
İşte bütün bu nedenlerle, toplumları --ideal tipler--e göre sınıflamak ne denli zorlama ise, bir toplumu, bu --ideal tipler--e göre ikiye bölmek de o denli, hatta ondan da sakıncalıdır. Bu açıdan, --merkez-çevre-- kuramının önemli bir gerçeği dile getirdiğini kabul etmeliyiz. Bir toplumun iki kesimi, iki ayrı nitelik ya da özellik çevresinde örgütlenmiş bile olsa (kır-kent, geleneksel-çağdaş, feodal-kapitalist) herhangi bir toplumun belli bir bütünlük içinde olduğu kesindir. Bu bütünlüğü sağlayan olay, etkileşimdir. Ne denli farklı örgütlenmeler içinde bulunursa bulunsun, aynı toplumun tüm kesimleri, aralarındaki etkileşim sürdüğü sürece (ki sürmemesi olanaksızdır) belli bir bütünlüğe (diyalektik biçimde de olsa) sahiptirler. Bu açıdan, --merkez-çevre-- kuramının, bir toplumun, hem göreli olarak çağdaş, hem de göreli olarak geri ya da geleneksel kesimini, aynı olgunun, emperyalizmin uzantısı olarak ele alması, kuramsal açıdan çok da yanlış sayılmayabilir. Yalnız burada iki sorun vardır: Sorunlardan biri, biraz yukarıda değindiğim, feodal yapı ile göreli olarak kapitalistleşmiş yapının uzun dönemde ittifak içinde bulunmalarının olanaksızlığı sorunudur. Bir toplumu, belli ideal tiplere göre ikiye bölmek ne denli sakıncalıysa, tüm toplumu, tek bir öge çevresinde bütünleşmiş saymak da o denli yanlış olabilir. Hele toplumun çeşitli kesimleri, birbirlerine rakip toplumsal, ekonomik ve siyasal konumdaysalar, böyle bir --ittifak benzeri bütünleşme-- hiç söz konusu olamaz. Yukarıda açıklamaya çalıştığım, zıt ve rakip ögelerin bile bütünleşmesi ancak --diyalektik bir bütünlük-- çerçevesinde olanaklıdır. |
Anadolu'da İkili Yapı ikinci sorun çok daha önemli ve Türkiye'ye özgü bir sorundur. Bu sorun, Selçuklulardan beri süregelen, Osmanlı döneminde doruk noktasına ulaşan ve Türkiye Cumhuriyeti'nde de varlığını kalıntılar biçiminde duyuran, gerçek bir --ikili yapı--nın var oluşudur. Üstelik de bu --ikili yapı-- başlangıcında, emperyalizmle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan, (ya da ilişkisi, kaba ve özel bir emperyalizmin, sömürülen değil, sömüren ucunda olmaktan doğan) bir nitelik taşır. Bilindiği gibi, gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda, devlet yapısı İslam inancı ve İran geleneğinden de etkilenerek, kendine özgü birtakım nitelikler taşır (Berkes, 1973:23-25). Felsefi ve geleneksel temelleri ne olursa olsun, özellikle Osmanlı devlet yapısı ve kültürü tümüyle --ikilin bir nitelik taşımaktadır. Hiç kuşkusuz, bu durum, önce devlet yapısında ortaya çıkmış, kültüre yansıması ise bir süre sonra olmuştur. İlmiyye ve seyfiyyeden oluşan yönetici sınıf ile halk arasında hem siyasal ve yasal haklar, hem de ekonomik haklar ve görevler bakımından önemli farklar vardı (Akdağ, 1974:119). |
Aslında dikkatle bakıldığı zaman, --ikili yapı--yı Osmanlı devlet geleneğinin pek çok alanında görmek olanaklıdır. Hukuk alanı, bu --ikilik--in en güzel örneklerinden biridir. Kur'an'a dayalı ve İmparatorluğun dinsel niteliğini belirleyen ve yansıtan --şeriat-- ile, devlet yönetimi gereklerinin doğurduğu --Örfi-- hukuk hemen hemen tümüyle --ikili-- bir hukuk sistemini yansıtır (Mumcu, 1963:28-54). Bir yanda --devşirme-- sistemine dayalı yeniçeriler, öte yanda yerel kişilerden oluşan sipahiler, bir başka ikiliğin simgesiydiler. Bir yanda İmparatorluğun --merkez--i, öte yanda --çevre--si yer atmıştı sanki (Mardin, 1973:174). Ayrıca bir başka nokta, yönetim savaşı içinde olan --devşirme-- vezirler ile --asilzade-- vezirler arasında saray entrikaları biçiminde gelişen, fakat tüm toplumsal yapıyı etkileyen --ikilik--ti. Saray kültürü ile halk kültürü arasında ortaya çıkan --ikilik-- ise çok ünlüdür ve buraya dek sayılan tüm siyasal, toplumsal ve ekonomik --ikilik--lerin bir yansıması olduğu için çok da köklü ve belirgindir. |
Mardin bu konuda şöyle diyor: --Gazi sisteminin ortadan kalkmasının ve bürokratlaşmasının sonucunda iki tip yaşantı billurlaştı. Biri Sultan'ın ve Saray'ın etrafında toplananların hayatı, diğeri de --çevre--nin hayatı. Burada --çevre-- kelimesi aşiret kalıntılarını, köylüleri ve hatta İstanbul'daki alt sınıfları bile kapsayabilecek bir genişlikte kullanılmıştır. Bu ikili grubun en bellibaşlı özelliği, birinin vergi toplayıcılarından, diğerinin de vergi ödeyicilerinden meydana gelmesidir. Bu temel iktisadi fark nedeniyle metropolle çevrenin kültürü birbirinden ayrı olarak belirginleşti. Bir yanda Saray'ın ve yönetici seçkinlerin kültürü, öte yanda --çevre--nin, yani kitlenin kültürü.-- (Mardin, 1971:434). Osmanlı İmparatorluğu bakımından, --merkez-çevre-- kuramcılarının öne sürdüğü --emperyalizme bağlı ikili yapı-- işte zaten var olan böyle bir ikili yapının üzerine yerleşti. Merkezi bürokrasinin egemenliği arttıkça, ve bu grup, Batı modelini benimsedikçe, emperyalizmin yol açtığı ikili yapı ile Osmanlı'nın geleneksel ikili yapısı tam anlamıyla bir çakışma gösterdi. --İmparatorluğu kurtarma görevi--ni yüklenmiş oldukları duygusuyla işbaşında bulunan merkezi bürokrasi, bu tarihsel görevini, Batılılaşma yoluyla gerçekleştirmeye çalışıyordu. |
Bu ögelerin, yani Batılılaşma çabalarının, aslında --İmparatorluğu kurtarma-- girişimleri olduğu düşünülürse, --merkez-çevre-- kuramının günümüzdeki yorumu ile, bu çabaların aslında --kurtulmaya-- değil, --batmaya-- yol açtığı (ki, hiç kuşkusuz bu nesnel tarihsel gerçeğe de uyan bir yorumdur) öne sürülebilir. Burada üzerinde duracağımız konu, --merkez-çevre-- kuramının eleştirisi olduğundan, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kuram açısından incelenmesini daha ilerideki bölüme bırakarak, şimdilik, --ikili-- yapının salt emperyalizme bağlı bir olgu niteliği taşıdığı savının en azından Osmanlı-Türk toplumsal yapısı bakımından çok doğru olmadığını belirtmekle yetineceğim. Osmanlının --ikili yapısı-- İmparatorluk, emperyalizmin pençesine düşmeden çok önce vardı. Olsa olsa, bu --ikili yapı-- emperyalizm olgusu ile birlikte yeni bir nitelik kazandı. Ulusalcılık Merkez-çevre kuramına yöneltilen temel eleştirilerden biri de, bu kuramın, ulusalcılık uğruna, uluslararası işçi dayanışması tezini ve eylemini, yani klasik Marxsizmi yadsıdığı biçimde, Marxçılar tarafından yapılmaktadır. Özellikle Emmanuel'in tezlerinde (eşitsiz mübadele) ortaya çıkan, --yüksek ücretli işgücüne sahip ülkenin, düşük ücretli işgücüne sahip ülkeyi sömürmesi-- düşüncesine Ortodoks Marxçılar şiddetle karşı çıkmakta ve sorunun bir --mübadele-- ve --gelir bölüşümü-- sorunu değil, bir üretim biçimi sorunu olduğunu söylemektedirler (Florian, 1975). |
Oysa, bu eleştiriler, en azından Marxçılık açısından çok da geçerli sayılmayabilir. Çünkü, gerek Marx, gerekse Lenin, kapitalist ülkelerdeki devrimin, kimi zaman sömürgelerdeki bağımsızlık eylemlerinden geçtiğini belirtmişlerdi. İşin ilginç yanı, sosyalizmin, emperyalizme karşı verilecek bir ulusal bağımsızlık savaşı ile kurulacağına ilişkin, yeni sol adına ortaya atılan siyasal kuramlar ve eylemler, merkez-çevre kuramının eleştirilerinin de dışında bırakılmışlardır. Oysa, bu kuramlar, hem uygulama açısından çok zengin ve anlamlı, hem de kuramsal açıdan eleştiriye çok açıktırlar. Örneğin, Afrika'da işçi sınıfının devrimdeki öncü rolünü yadsıyan ve ancak köylülerle, lumpenproleterlerin devrim yapacağına ya da ulusal bağımsızlık sonrası işçilerin ve partinin işe yaramayacağına ilişkin savlar, Afrika'daki siyasal eylemlerin incelenmesiyle çürütülmüş durumdadır (Woddis, 1975:163-186). |
E) Merkez-Çevre Kuramına Dayalı Karşı-Emperyalist Devrim Modeli ve Türk Devrimi Merkez-çevre kuramı açısından Türk Devrimi'ni değerlendirirken, birkaç noktayı anımsamak gerekmektedir: Birinci olarak dikkate alınması gereken nokta, merkez-çevre kuramının günümüzde eski Batı sömürgelerindeki ayaklanmalar ve devrimlere kuramsal temel yapılmış olmasıdır. Bir başka deyişle, niteliği sosyalist olsun ya da olmasın, hemen hemen, eski sömürgelerdeki her bağımsızlık eylemi --merkez-çevre-- kuramının çerçevesine oturtulmaktadır. Çünkü, merkez-çevre kuramının temelini, yeni emperyalizm modeli oluşturmaktadır. İkinci olarak dikkate alınması gereken nokta, --merkez-çevre-- kuramına dayalı devrimin --sosyalist-- olma niteliğinin, ancak --dünya kapitalist sisteminin dışında kalmak-- anlamında bir --sosyalizm-- olduğudur. Aslında bu devrimlerin çoğunun, kapitalist üretim aşamasının olgunlaşması sonunda ortaya çıkan --sosyalizm-- ile uzak, yakın bir ilişkisi yoktur. Kanımca bu tür --sosyalizm--ler için en iyi ve doğru terimi Türkçede Doğan Avcıoğlu kullanmıştır: --Kapitalist olmayan kalkınma yolu.-- (Avcıoğlu, 1971:35). |
Üçüncü bir nokta da, merkez-çevre kuramının uygulamada, emperyalizme karşı savaşımdan, kuramda ise sınıfsal devrim modelinden esinlenmiş olmasıdır. Bu nedenle, emperyalizm ile yeniemperyalizm ve Marxçılık ile yeni Marxçılık, sürekli bir biçimde --merkez-çevre-- kuramıyla birlikte akla gelirler. Türk Devriminin Karşı-Emperyalist Niteliği Bu kısa anımsatmalardan sonra, Türk Devrimi ile merkez-çevre kuramı ilişkilerine bakıldığında, son derece ilginç bir durumla karşılaşıyoruz: Türk Devrimi, dünya üzerinde hem uygulama, hem de kuram açısından --merkez-çevre kuramına dayalı devrim modeli--nin öncüsüdür. Uygulama açısından bu öncülük Mustafa Kemal Atatürk'ün eyleminde belirgindir. Fakat yazık ki, Türkçenin evrensel bir dil olmayışı, 1930'larda kuramsal olarak yapılan çalışmaların dünya literatüründe yer almasını ve bu konudaki kuramsal üretim onurunun evrensel olarak Kadro'culara verilmesini engellemiştir. |
Her şeyden önce, Türk Kurtuluş Savaşı'nın tüm Batı dünyasına karşı verilmiş bir karşı-emperyalist savaş olduğunu vurgulamalıyız (Örneğin, Sovyet araştırıcısı Şnurov, --Kemalist devrim adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı yapılmıştır-- diyor (Şnurov, Rozaliyev, 1970:18).). Her ne kadar, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Batı uygarlığına olan inançlarından dolayı, bu savaşı, basit bir Türk-Yunan savaşı gibi gören yorumlar varsa da, bunların gerçeğe uymadığı açıktır. En azından, Yunanlıların, İngilizler tarafından desteklendiği belgelerle sabittir. Örneğin, Türk Kurtuluş Savaşı üzerine çalışan değerli tarihçi Jeaschke, Atatürk'ün kurduğu Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan kitabında --Ermeni ve Yunan Amaçları. İngilizler Onları Ne Dereceye Kadar Desteklemişlerdir?-- sorusuna yine İngiliz belgelerine dayanarak şu yanıtları getiriyor: --Başkan Woodrow Wilson'un 18 Aralık 1916 tarihli sulh notasına Müttefikler; başlıca harp hedeflerinden birinin, --Türklerin kanlı zulümleri altında tutulan milletlerin kurtarılması-- olduğunu 10 Ocak 1917 tarihinde cevaben bildirmişlerdi (Cd. 8439: British Foreign State Papers CXI 603 vd.). Gerçi Lloyd George 5 Ocak 1918'de, --Türkiye'yi payitahtından veya Küçük Asya ve Trakya'daki Türk ırkının hakim bulunduğu zengin ve şöhretli topraklarından mahrum kılmak-- niyetinde olmadıklarını söylemişse de Lord Curzon bu beyanatın --Türkleri harpten geri çekmek için yapıldığını--, ancak harbin devam etmekte olması dolayısıyla bunun hükmü kalmadığını beyan etmişti (US V 693; Br. IV No. 646: 4.1.1920) tarihli Memorandum). Lord Robert Cecil, 5 Kasım 1918 tarihinde Amerikan basını için verilen bir yemekte şunları söylemişti: |
Boyun eğen milletler üzerindeki Türk kontrolü mutlak ve kesin bir sonuca ulaşmalıdır.-- (Alkışlar) (6.11.1918 tarihli Londra basını) . Buna uygun olarak Bolfour'un 9 Kasım tarihiyle Amiral Calthorpe'a gönderdiği talimatın izahnamesinde Britanya hükümetinin gayesinin --Milyonlarca zavallı insanın gelecekteki mutluluğu--nu barış sözleşmesinde garanti etmek olduğunu bildiriyordu (Br. IV No.471 n. 3; BelIeten XXX 118). (Jaeschke, 1971:36). Görüldüğü gibi, yukarıdaki satırlar, çok açık bir biçimde, Anadolu üzerindeki emperyalist oyunları sergilemektedir. Ayrıca, Sevr Antlaşması'nın Anadolu'yu bölüştürme biçimi ve ülkenin İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerlerince fiilen işgal edilmesi de, Kurtuluş Savaşı'nın bir Türk-Yunan Savaşı'nın çok ötesinde; dünyanın ilk karşı-emperyalist savaşı olduğunun açık kanıtlarıdır. Bütün bu kanıtlara karşın, yine de Bağımsızlık Savaşı'mızın, bir Türk-Yunan Savaşı olduğu savı öne sürülmektedir. Örneğin, Kemal Tahir Yol Ayrımı adlı kitabında Doktor Münir'in ağzından bu tezi şöyle belirtir: --Çünkü, Anadolu-Yunan Savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir.-- (Tahir, 1971:437). |
Türk yazını tümüyle düşünüldüğünde, Kemal Tahir, bu görüşü bakımından azınlıkta kalmaktadır. Örneğin, --Türk Romanında Kurtuluş Savaşı-- adlı bir incelemesi de olan değerli araştırıcı Mehmet H. Doğan da Kurtuluş Savaşı'nı, --Çağdaş anlamda emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşlarının ilki-- sayar (Doğan, 1976:7). Aynı konuda Yunanlıların nasıl davrandıkları hakkında Halide Edip bir köylü kadının söylediği son derece ilginç olan şu sözleri aktarıyor: --Nasıl Yunanlılara yalvardım bilsen. Biraz yaşayanların başında bir dam bırakın, dedim. Köylülere bizi Avrope yolladı, dediler. Bana bak kızım, o Avrope denilen adama söyleyin, biz ona fenalık etmedik, biz zavallı köylüleri rahat bıraksın--. Bu satırlardan sonra, Halide Edip kendi gözlemini aktarıyor: --Tuhafı şu ki Yunanlılar, Sakarya bölgesinde en ilkel köylüye kadar, bu işin arkasında İngilizlerin olduğunu anlatmışlardı.-- (Değerli araştırıcı Konur Ertop, Halide Edib'in genel tutumunu haklı olarak çelişkili görmektedir: --Ancak Halide Edib'in --Hükümetler düşmanımız, uluslar dostumuzdur-- gibi gerçekçi ve ileri bir tutum içinde olmasına karşı, saldırganın hareketine yol açan gerçek nedenleri nesnel bir temele oturtamadığı bu yüzden çelişkileri olduğu görülmektedir... İngiliz emperyalizmine karşı korunma tedbiri olarak da Amerikan mandasını isteyebilir. --Vurun Kahpeye--de o kadar güçlü biçimde işbirlikçi niteliğine dikkati çekeceği çevreleri hesaba katmadan din adamının ve sarayın yardımına bel bağlayabilir.-- (Ertop, tarihsiz:32).) (Adıvar, 1919:201-202). Price da, Yunanlıların doğrudan doğruya Lloyd George tarafından kışkırtıldığını belirtiyor (Price, 1961:119). |
Bir başka ilginç öykü Çukurova bölgesindeki bir anıda görülür: Bölgede görevli Fransız işgal kuvvetlerinin Üsteğmeni Subi, Ali Saip Ursavaş'a, --Fransa'ya on bin lira ile dönmek istiyorum-- diye açık bir öneride bulunur. Bunun üzerine kendisine eşraftan Cezmi Bey'e beş yüz lira verirse, ayda üç beş yüz lira faiz alacağı söylenir ve böylece gerçekleştirilen ilişki sonunda Subi'nin Ermenilere karşı desteği sağlanır (Dalkır, 1961:46-49). Mustafa Kemal Atatürk'ün Olayı Görüşü Şimdi madalyonun öteki tarafına, Mustafa Kemal Paşa'ya bakalım: Konuyu o nasıl görüyor? 24 Nisan 1920 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir gizli oturumunda Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor: --Gerek İtalyanlar, gerek Fransızlar memleketimizde azami menafii iktisadiye (iktisadi menfaatler) temin etmek için devletimizin müstakil kalmasını, diğer bir devleti ecnebiyenin tahtı esaretinde bulunmamasını temin etmek cihetini kendi menfaatleri muktaziyatından telakki etmekte ve her ikisi de bunu bize birçok münasebetlerle söylediler ve elyevm söylemektedirler.-- Görüldüğü gibi, Kurtuluş Savaşımızın belli bir zamanından sonra, Anadolu hükümeti ile adeta bir ittifak içinde gözüken Fransız ve İtalyanlar hakkında bile Mustafa Kemal Paşa hiçbir hayale kapılmıyor. Emperyalizm olgusunu bir an bile akıldan çıkarmadan, bizim ulusal bağımsızlığımızdan yana olan yabancı devletlerin bu isteklerini bile, ekonomik çıkar anlayışlarına dayadıklarının farkında. Üstelik bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de öğretici bir biçimde açıklıyor. |
Bundan sonra, aynı konuşmada, Mustafa Kemal Paşa şöyle devam ediyor: --Yunanlılar doğrudan doğruya İngilizler tarafından himaye edilmek sureti ile muhafazai mevki ediyorlar (durumlarını koruyorlar) ve çıkmak niyetinde olmadıkları anlaşılıyor.-- Bu satırların yazıldığı gizli oturum tutanakları açıkça gösteriyor ki, Yunanlılarla çarpışan Anadolu hükümeti, Yunan ordularının ardında emperyalist güçlerin varlığının tüm bilincindeydi. Nitekim Atatürk konuşmasını şöyle sürdürüyor: --Efendiler, muhafazai mevcudiyet için atimizi (geleceğimizi) , istiklalimizi temin için mevcut olan düşmanları görüyoruz ve bu düşmanların emellerini yakından biliyoruz ve düşmanların bu emellerini istihsal için tatbik edecekleri kuvvetleri de vakıfız.-- (TBMM, I:6-7). Mustafa Kemal Paşa, karşısındaki düşmanı bu nitelikleriyle görürken, acaba kendi yaptığı eylemi nasıl değerlendiriyordu? Bu eylemin ardında nasıl bir birlik ve ittifak düzeni arıyordu? Bu soruların yanıtlarını şu satırlarda bulmak olanaklıdır: |
--Türkiye'nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye'ye ait olmadığını, bütün arkadaşlarımız ifade etmiş iseler de, bunu bir defa daha teyit etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye, azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü, müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.-- (Karal, 1969:17). Bu satırlar, gerek merkez-çevre kuramının, gerekse karşı-emperyalist devrim modelinin uygulayıcısı olan bir liderin, bilincini, eylem sırasındaki düşüncelerini göstermektedir. Temmuz 1922'de söylenen bu sözler, sıcak eylemin heyecanı içinde, geçici bir anlayışla söylenmiş bile kabul edilse, 1933 yılı gibi, artık, gerek Kurtuluş Savaşı'nın kazanıldığı, gerekse dünya koşullarının çok değiştiği bir dönemde, aynı esastaki şu sözlerin daha geniş kapsamlı bir biçimde yinelenmiş olması Atatürk'ün bu konudaki bilincini ve yaklaşımını kesin olarak saptamaktadır: |
--Şark'tan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vukuu bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır.-- (Karal, 1969:17). Bu sözlerden de açıkça görüldüğü gibi, 1933 gibi, artık Türk Kurtuluş Savaşı'nın çoktan kazanılmış olduğu bir dönemde, Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizmin yok olacağını söyleyerek, günümüzü (yani, 1980'leri) bile aşacak bir öngörüde bulunuyor. Bu sözler, Türk Devrimi'nin liderinin hem sınıfsal devrim kuramının geleceğin dünyasına ilişkin beklentilerini, hem de merkez-çevre kuramının devrim modelinin uygulaması sonundaki durumu paylaştığını gösteriyor. Gerçekten de Atatürk, Batı emperyalizmine karşı ilk başarılı sıcak savaşı vermiş bir lider olarak, yukarıdaki sözlerine candan inanıyordu (Nitekim, daha Anadolu direnişi bir İstiklal Savaşı'na bile dönüşmeden önce, yalnızca Sevr Antlaşması bile önemli etkiler yapmıştı. Örneğin, Hindistan'da Müslüman halkın İngilizlere güveni sarsılmış ve bu nüfus Gandi hareketinin destekçisi durumuna gelmişti (Kamal-ud-din, 1922:83).). |
Koloğlu'nun çok iyi belirttiği gibi, dış ülkelerde olup bitenleri de --mazlum milletler-- çerçevesinde algıladığına ilişkin çeşitli zamanlarda yapılmış konuşmaları, bu inancın kanıtlarından yalnızca biridir (Koloğlu, tarihsiz: 33-36, 39-41). Atatürk'ün bu anlayışına pek çok yabancı da katılmaktaydı. Nitekim, Afgan Kralı'nın amcası Veli Han, --Atatürk yalnız Türkiye'nin değil, bütün Doğu'nun Ata'sıydı.-- demiştir (Yüzbaşıoğlu, 1971:450). Merkez-Çevre Kuramının İlk Sahipleri: Kadro Hareketi 1930'larda yayımlanan Kadro dergisindeki yazılara ve savunulan düşüncelere bakıldığında, günümüzdeki --merkez-çevre-- kuramının ve bu kurama dayalı, --ulusal kurtuluş devrimleri--nin adeta kelime kelime Kadro'dan aktarıldığını görüyoruz. Şimdi Şevket Süreyya'nın şu satırlarına bakalım ve --dünya kapitalist sistemi-- anlayışını belirleyen Wallerstein'in 1974'te çizdiği manzarayı ondan kırk yıl önce nasıl çizmiş olduğunu görelim: |
--Halbuki, bu nizam (kapitalist dünya nizamı) bugün gibi o zaman da, kendi bünyesinden doğan ve herbiri kendi istikametinde inkişaf edip, kendi istikametinde kuvvetlenen iki büyük tezat elinde mustaripti: 1- Bir tarafta bir buçuk milyarlık bir müstemleke (çevre) ve yarı müstemleke (yarı-çevre) halkının yarattığı fazla kıymetlerle (artı değerlerle) yaşayan, dört yüz milyon başlı bir Avrupa ehramı vardı ki bu ehramı teşkil eden içtimai tabakalar arasında, günden güne keskinleşen bir sınıflar kavgası bizzat Avrupa cemiyetinin kendi nizamı aleyhine inkişaf edip duruyordu. 2- Diğer taraftan, bütün teknik vasıtaları kendi emrinde tutan ve cihanı kendi fikir ve iktisat diktatörlüğü altında, kendi istediği gibi kullanan bütün sanayi Avrupasına karşı, bir buçuk milyarlık müstemleke ve yarı müstemleke halkının için için kaynayan Milli Kurtuluş Mücadeleleri vardı.-- (Aydemir, 1932-a). Yukarıdaki satırlardan da açıkça görüldüğü gibi, Şevket Süreyya Aydemir, daha 1930'larda, bugün yeni ve özgün bir kuram olarak dünya bilim çevrelerinde ilgi toplayan --merkez-çevre-- kuramının ilkelerini ortaya koymuştu. Bunun nedeni açıktı: Çünkü Türk Devrimi, bu kurama dayalı --karşı-emperyalist devrim-- modelinin ilk başarılı uygulayıcısıydı. Bu olayın kuramcılarının da, olayı yaratan ülkeden çıkması son derece doğaldı. |
Ekonomik alanlarda, Yalçın Küçük'ün deyişiyle, --emperyalist merkezlere bağlı yabancı uzmanların önerileri hiçbir zaman değişmediği gibin mazlum ülke düşünürlerinin buna karşı çıkışlarında da fazla bir farklılık izlenmiyor (Küçük, 1980:161). Nitekim, Şevket Süreyya, yukarıdaki satırları, dünya üzerinde Türkiye'nin yerini saptayarak sürdürüyor: --Şimdi bu tezatlar (sınıflararası ve ülkelerarası çelişkiler) artık halledilici safhasına girmiştir. Sınıflar ve milletler herbiri kendi saflarında, kendi yerlerini buluyorlar. Büyük sanayi kesafetlerini toplayan ve bütün ıstırabı bu sanayi kesafetinden doğan Avrupa'da, cemiyetin mukadderatı kendi şartlarına göre istediği şekilde hallolunabilir. Fakat, Türkiye'nin yeri Milli Kurtuluş Hareketleri cephesindedir. Yeni Türkiye, geçen asrın müstemleke (çevre) ve metropol (merkez) münasebetlerine karşı, yeni cemiyetler muvazenesinin kaydüşartsız müstakil milletini ve geçen asrın tabi ve metbu milletler nizamı yerinde, siyaseten masun ve iktisaden kendine yeten milleti temsil ediyor.-- (Aydemir, 1932-a). |
Türkiye`de Saat: 09:39 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2