Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   Tarih (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=79)
-   -   Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=22228)

imparator 10-02-2007 10:36

Ekonomik özellikleri bakımından bu ülkeler ya tarıma ya da montaj
aşamasında sanayiye dayalı toplumlardan oluşurlar. Gerek teknolojik girdiler,
gerekse doğrudan hammadde girdilerinin önemli bir bölümü ya dolaylı ya da
çoğu zaman olduğu gibi, doğrudan, gelişmiş teknolojiye sahip ülkelerce
bağımlıdır. Tasarruflar ve buna bağlı olarak yatırımlar düşüktür. Dışsatım
olanakları sınırlı olduğundan, dış ticaret sürekli açık verir. Ekonominin her
dalında verimlilik düşüktür.
Toplumsal özellikleri bakımından bu ülkelerdeki sınıflar, çağdaş bir
kapitalist toplumdaki sınıflardan farklıdır. Ne sermaye sınıfı, ne de işçi
sınıfı, ileri teknoloji ülkelerinde görülenlere benzer. Her ikisi de kendi
arasında küçük parçalara bölünmüştür. Bu yüzden, burjuvazinin gelişmemiş bir
bölümü, --ulusal-- bir görüntüye bile sahip olabilir. Öte yanda, işçi sınıfı,
kendi sınıfının hemen hemen tüm öznel (sübjektif) koşullarından yoksundur. Ya
da öznel koşullar (ideolojik öğeler) tümüyle, nesnel koşullardan bağımsız bir
biçimde gelişmiştir.
Önemli ve etkin bir biçimde feodal kalıntılar vardır. Her ne kadar, bunlar,
artık yok olmakta iseler de güncel olarak, toplumsal ittifaklarda
ağırlıklarını duyururlar.

imparator 10-02-2007 10:36

Bu tür toplumlarda, kentleşme, sanayileşme oranını aşmıştır. Bu yüzden
kentler, işçi ve küçük-büyük burjuva ve teknokrat-bürokratlardan çok,
işsiz-güçsüz takımından oluşur. Bir başka deyişle, bu kentlerde, en kalabalık
kesim, lumpenproleteryadır.
Kültürel özellikleri bakımından bu ülkeler, hızla değişen bir değerler ve
inançlar sistemine sahiptir. Bu nedenle, bu toplumlarda geleneksel ve çağ
gerisi değer ve inançlarla birlikte yaşayan çağdaş değer ve inançlar da
görülür.
Özellikle tüketim kalıpları bakımından, gelişmiş sanayi ülkelerinin
taklitçisidirler. Beklentiler yüksek, bunları karşılamak için yollar
sınırlıdır. Eğitimden konuta, giyimden toplumsal güvenliğe dek, yüksek
beklenti düzeyleri, toplumun normal sistemi içinde çok zor yerine getirilir.
Oktay Rıfat'ın uazgelişmişliğin sadece çalışanların, daha çok yoksul halkın
sırtına abanmış bir geri kalmışlık sorunu olduğunu sanmak yanlıştır.-- savı
son derece doğrudur (Rıfat, 1976:10) . Teknolojik bakımdan geri kalmışlık,
toplumun tüm kesimlerinde ve tüm alanlarda kendini duyurur.

imparator 10-02-2007 10:36

Tütengil, geri teknolojik ülkelerin en önemli özelliğinin, toplumun çeşitli
ögeleri arasındaki dengesizlikler olduğunu vurguluyor (Tütengil, 1971:129) .
Bu dengesizlikler yalnız --eski yapı-- ile --değişen yapı-- arasındaki
dengesizlikler değil, aynı zamanda --nüfus artışı--, --coğrafi hareketlilik-- gibi
süreçler bakımından da görülen sürtüşmelerde ortaya çıkar. Böylece, teknolojik
bakımdan geri ülkelerin en önemli özelliklerinden biri, --istikrarsızlık--
olmaktadır. Ayrıca, bu ülkelerdeki tüm toplumsal ve teknolojik göstergeler,
dünya standartlarının altındadır (Kongar, 1978:190) .
İşte bu niteliklere sahip olan teknolojik bakımdan geri ülkeler, gerek
dünya siyasal arenasında Birleşmiş Milletler yoluyla güçlenen rollerinden,
gerekse kapsadıkları büyük nüfus miktarından dolayı, artık insanoğlunun temel
sorun alanlarından birini oluşturmaya başlamışlardır.
Türkiye'nin de içinde yer aldığı bu grup ülkelerin yazgıları, ileri
teknolojiye sahip ülkelerin tarihlerinden ve geleceklerinden ayrılamaz. Nasıl
ki, bu ülkelerin yapılarını tarihsel olarak, ileri teknoloji ülkeleri
belirlemişlerse, bu ülkeler de ileri teknoloji ülkelerinin geleceklerini aynı
oranda etkileyeceklerdir.

imparator 10-02-2007 10:36

2-) Merkez-Çevre Kuramına Dayalı Karşı-Emperyalist Devrim Modeli ve Türk
Devrimi
Ondokuzuncu yüzyılda özellikle Batı Avrupa'yı altüst eden sanayi devrimi
sonrası devrim kuramları, pek doğal olarak gerçeklik ve geçerliliklerini
günümüzde önemli ölçüde yitirdiler. Çünkü bir yandan ileri teknoloji ülkeleri,
kendilerini bu kuramlara göre ayarladılar. Öte yandan, geri teknoloji
ülkeleri de dünyanın siyasal sahnesinde önemli yerlerini aldılar.
Bu durumda Marcuse gibi düşünürler, Batı Dünyası için yeni kuramsal
çalışmalar yaparken, Fanon, Debray gibi eylemciler de, bir anlamda
--eylemlerinin felsefesi--ni oluşturmak için çaba harcıyorlardı.
Durum hiç kuşkusuz, yeni bir dünya düzeni ve yeni olgular çerçevesinde
özellikle --geri teknoloji ülkeleri--nin --köklü ve hızlı ilişki değişmesi--
(devrim) açısından yeniden ele alınmalarını gerektiriyordu.

imparator 10-02-2007 10:37

--Geri teknoloji ülkelerin pek çok nedenle artık tek başlarına ele
alınamazlar. Özellikle, haberleşme ve ulaşımın son derece yoğunluk kazandığı
günümüz dünyasında, gerek üretimin özellikleri, gerekse pazar bulma sorunları
tüm ülkeleri tek bir sistemin çeşitli parçaları yapmıştır.
İşte --geri teknoloji ülkeleri--ni böyle bir sistemin bağımlı değişkenleri
olarak gören ve bu ülkelerdeki çözümü ancak karşı-emperyalist bir devrime
bağlayan yaklaşım, son yıllarda sözünü ettiğim değişmeleri dikkate alarak
ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımın dünya çözümlemesi --merkez-çevre--
(center-periphery) kuramı adı ile bilinir.
A) Merkez-Çevre Kuramının Determinist Niteliği
Tüm öteki devrim kuramları gibi, --merkez-çevre-- kuramı da determinist
niteliktedir. Yalnız bu kuramdaki determinizm, belli bir ekonomik düzeni veri
olarak aldıktan sonra işlemeye başlar. Bu ekonomik düzen de --kapitalist--
düzendir. Kuramın belkemiği şöyle oluşmaktadır:

imparator 10-02-2007 10:37

Kapitalist dünyada ilişkiler, birbirine bağımlı bir biçimde gelişir. Bu
ilişki ağı içinde gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki ilişki
artık bir sermaye ilişkisine dönüşmüştür. Gelişmiş ülkeler --merkez-- ya da
--metropol-- ülkelerini, gelişmemiş ülkeler ise --çevre-- ya da --uç-- ülkelerini
oluştururlar. Birtakım iddiaların tersine kapitalizm, devletin ekonomik
olayları serbest bırakması değil, tam tersine, ekonomik olaylara belli bir
biçimde müdahalesi sonunda ortaya çıkmıştır (Wallerstein, 1974:348).
İşte bu --merkez-- ya da --metropol-- ülkelerle --çevre-- ya da --uç-- ülkeler
arasındaki ilişki, temelde bir --sermaye-- ilişkisidir. Çünkü, tekelci
kapitalist aşamada, durgunluğa doğru olan eğilim sonucu, gelişmemiş ülkelere
doğru yapılan ihracat temel olarak bir sermaye ihracıdır. Bu ihracata dayalı
olan emperyalizm ise, --çevre-- ya da --uç-- ülkelerdeki sanayileri, kendi
ülkesindeki sanayilere rakip değil, destek olarak geliştirir. Bir başka
deyişle, çevre ülkelerinin ekonomileri, ancak merkez ülkelerinin ekonomilerine
destek oluşturmaları için, bu ülkelerce denetlenirler (Dobb, 1937:230-235).
Hiç kuşkusuz, kapitalizmin, emperyalizm yolu ile de olsa, bir ülkeye
girmesi, o ülkede, üretici güçleri geliştirici etkiler yapacaktır. Örneğin,
feodal kalıntıları simgeleyen toprak ağalığının çöküşünü hızlandıracaktır.
Montaj aşamasında bir sanayileşmeyi destekleyecektir.

imparator 10-02-2007 10:37

Gelişmemişliğin Kapanı
Oysa, gelişmiş ülkelerle ilişkiye giren gelişmemiş ülkeler, bu ülkeler
tarafından sömürüldükleri için, bir türlü yukarıdaki bu aşamaları geçip,
gerçek bir sanayileşme düzeyine ulaşamıyorlardı. Çünkü, gelişmiş ülkeler,
büyük kar oranlarına bağlı olan bir sömürü ilişkisi ile bu ülkelerdeki artı
değeri kendi ülkelerine aktarıyorlardı (Baran, 1974).
Fakat, sömürü yalnız yüksek karlardan, yani gelen sermayeyi bile aşan
karlardan dolayı oluşmuyor. Ayrıca, geri teknolojiye sahip ülkeler daha büyük
ölçüde emek yoğun, yani işgücü oranı yüksek mal üretip sattığı halde, gelişmiş
ülkeler, daha çok sermaye yoğun (makine yoğun) mal üretip sattıklarından, iki
tür ülke arasındaki alışverişte, fiyatlar, daha çok sermaye yoğun (makine
yoğun) malların lehine oluştuklarından, sürekli olarak, fiyat düzeni yoluyla
azgelişmiş ülkelerden, gelişmiş ülkelere artı değer aktarılması oluyor
(Keyder, 1976:41-48).

imparator 10-02-2007 10:37

--İleri teknolojiye sahip ülkeler-- ile --geri teknolojiye sahip ülkeler--
arasındaki sömürü ilişkisinin mekanizmaları bununla da bitmiyor. Dünya
ülkelerinde işçi ücretleri, birbirlerinden farklı oldukları için, aynı saat
çalışan işçilere ödenen ücret farklıdır. Malların değerleri ve fiyatları,
genelde dünya ekonomisinde eşitlendiğinden, düşük ücretle çalışan işçilerin
ülkelerindeki kapitalistler, üIkelerinde büyük sömürü oranlarından elde
ettikleri karları, yüksek ücretli işçilerin ülkelerindeki kapitalistlere
kaptırmaktadırlar (Emmanuel, 1972). Üstelik, çevre ülkelerinde imalat, biri
kapitalist, öteki kapitalizm öncesi; tarım da, biri makineleşmiş, öteki
makineleşmemiş tarım olarak iki ayrı kesimden oluştuğundan, bu süreç daha da
pekişen bir biçimde kendini göstermektedir (Emmanuel, 1976:63-64).
İşte merkez-çevre kuramının determinizmi bu noktada belirlenmektedir:
Bütün bu sömürü ilişkisi, kapitalist bir ortamda yer almaktadır. Daha doğru
bir deyişle, --kapitalizm, merkez ve uydu ülkeler arasındaki bu hiyerarşik
sömürü ilişkisidir.-- (Frank, 1967;Gülalp, 1979:30) . Böylece, sömürü ve
--merkez-çevre-- hiyerarşisi, kapitalist dünya içindeki gelişmemiş ya da
azgelişmiş ülkelerin yazgısı olmaktadır.

imparator 10-02-2007 10:37

Bu nedenle, şimdiye kadar üretilmiş bulunan kalkınma modelleri, geri
teknolojiye sahip ülkeler tarafından kullanılabilir modeller olmak niteliğine
sahip değillerdir (Dos Santos, 1968:60). Bu yüzden geri teknolojiye sahip
ülkeler, içinde bulundukları sömürü ilişkisini kırabilmek ve ileri
teknolojiye sahip ülkelerle yarışabilmek için kendi aralarında işbirliğini
sıkılaştırmak ve geliştirmek zorundadırlar (Kongar, 1979-c) . Bu çözüm,
--merkez-çevre-- kuramının determinizminin getirdiği kaçınılmaz bir uluslararası
gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu gerçeğin altında, ister ticaret, isterse yardım ilişkisi adı altında
olsun, dünya kapitalist sistemine bağımlı olan gelişmemiş ülkelerin yalnız
ekonomilerinin değil, sınıfsal yapılarının da kalkınma için gerekli
niteliklerden uzaklaşması yatmaktadır (Arrighi ve Saul, 1968).
Siyasal Şövenizm
İşin ilginç yanı, genellikle emperyalizm kuramına dayalı olarak
geliştirilen --merkez-çevre-- çözümlemesi ve buna dayalı olan --karşı emperyalist
devrim-- tezi, ekonomik olduğu kadar, siyasal gerekliliklere de dayanmaktadır.
Lenin'in çalışmasıyla ekonomik temelleri açısından olgunluk düzeyine erişen
--emperyalizm kuramı-- bir süre sonra, yine siyasal yönleri açısından ele
alınmaya başlandığında görüldü ki, olayın altında salt kapitalizmin iç
dinamiğinden doğan gerekler değil, şöven bir milliyetçiliğin izleri de vardır
(Fieldhouse, 1968) . Emmanuel'in de dediği gibi, --Uluslararası antagonizmler
her zaman otomatik olarak sınıf mücadelesine indirgenemez. Bazen fabrikadaki
antagonizmlerden ulusal antagonizmlere geçmemiz gerekir. Bu düzeyde, bir
yandan, büyük uluslararası sermayeyle azgelişmiş halklar arasında; öte yandan
da beyaz yerlilerin ve onların devletlerinin bu halkları tam olarak
kolonileştirme tehdidinde bulundukları topyekün köleleştirme ve hatta fiziksel
imha arasında ortak bir ölçü yoktur.-- (Emmanuel, 1975:41).

imparator 10-02-2007 10:37

B) Merkez-Çevre Kuramındaki Toplum Modeli
Günümüzdeki azgelişmiş toplum modellerinin temelinde iki farklı görüş yatar.
Birinci görüşe göre, bugünün azgelişmiş toplumları, yine bugünün gelişmiş
toplumlarının geçmişleriyle aynı yapıya sahiptirler. Bir başka deyişle,
bugünkü azgelişmiş toplumlar, yarınki gelişmiş toplumlardır. Gerekli zaman
geçtiğinde, onlar da gelişme çizgisinde, ileri teknoloji ülkelerinin
yapılarına kavuşacaklardır. Genellikle Batılılaşma ve modernleşme kuramlarının
temelini oluşturan bu görüş artık çok önemli eleştirilere konu olmaktadır.
İkinci görüşe göre, azgelişmişlik ne geleneksel, ne de özgün bir olgudur.
Azgelişmiş ülkelerin bugünkü durumlarının ise gelişmiş ülkelerin dünkü
durumlarıyla uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. --Bugünün gelişmiş ülkeleri
bir zamanlar gelişmemiş olsalar da hiçbir zaman azgelişmiş olmamışlardır.--
(Frank, 1975:104). Çünkü, bugünkü azgelişmiş ülkeler, çok gelişmiş ülkelerle
etkileşim içinde bu noktaya gelmişlerdir. Bir başka deyişle, bugünkü
azgelişmiş ülkeler, merkez ülkelerinin ürünüdürler. Çevre ülkelerini, yani
azgelişmiş ülkeleri bu duruma getiren olay, bunların merkez ülkeleriyle olan
ilişkileridir. --Bu ilişkiler kapitalist sistemin, dünya çapındaki yapı ve
gelişmesinin zorunlu bir parçasıdır.-- (Frank, 1975:105).
Görüldüğü gibi, birinci görüş, daha çok iç dinamiğe, ikinci görüş ise daha
çok dış dinamiğe önem vermektedir.

imparator 10-02-2007 10:37

Günümüzdeki azgelişmiş ülkelerin, yine, günümüzdeki gelişmiş ülkelerin
geçmişlerine benzemediği çok açıktır. Teknolojik bakımdan, bugünkü sanayi
ülkelerinden yüz yıl önceki aşamayı yaşayan azgelişmiş ülkeler belki vardır
ama, o toplumlarda, yüz yıl önce dünyada bulunmayan televizyon, elektronik
beyin ve uçak gibi araç ve gereçler de vardır. Bunlar, bir yandan günümüzdeki
azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarını, iç dinamik açısından etkilerken,
öte yandan, dış dinamik bakımından da, onları dış dünyaya çok daha bağımlı
duruma getirmektedir.
Dış Yapının Yansıması Olarak İç Yapı
Merkez-çevre kuramı, azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarını tümüyle,
merkezedeki metropol ülkelerin uzantısı olarak görür. Bu anlayışa göre, bir
azgelişmiş ülkedeki yapıyı, --çağdaşlaşmış-kapitalistleşmiş-- ve
--geleneksel-feodal-- olarak ikili bir sistem içinde düşünmek yanlıştır. Çünkü
bu ikili sistem, tümüyle, dünya, emperyalizminin, bir ülkeyi sömürmek için
yaptığı etkilerin uzantısıdır. Bir başka deyişle, --ikisi sistem--, --tek bir
varlığın, emperyalizmin-- uzantısıdır. Bu nedenle de, ülkenin --geri kalmış--
bölümünü, --çağdaş-- bölümüne yaklaştırmaya çalışmak, hem çok kolay değildir,
hem de emperyalizmle bütünleşmeyi güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.
Merkez-çevre kuramının, bir ülkenin iç dinamiğini de, dış ilişkilerinin
belirlediğine ilişkin görüşü şu satırlarda iyice belirginleşir:

AyTeK54 10-02-2007 10:38

Teşekkürler...

imparator 10-02-2007 10:38

--Metropol-uydu ilişkileri sadece emperyalizm ya da uluslararası düzeye
indirgenemez: Bu ilişkiler Latin Amerika'daki sömürgelerin ekonomik, siyasal
ve toplumsal yaşamına da girer ve bu yapıyı kurar. Sömürgeci ve ulusal
sermaye ve bunların ihracat sektörü, nasıl İberik (ve sonraları başka) dünya
metropollerinin uydusu haline gelmişlerse, uluslararası düzeydeki bu uydular
da iç yörelerin üretken sektörlerine ve halkına göre bir iç sömürge ve gider
ek de ulusal bir metropol olurlar. Bundan başka, ulusal metropolün -ve bunun
aracılığıyla dünya metropolünün- uydularının yer aldığı taşra merkezlerine
dönüşürler. Böylece, bir metropoller ve uydular kümeleşmeleri zinciri,
sistemin Avrupa ya da A.B.D.'deki metropol merkezlerinden Latin Amerika'daki
en ücra köşeye kadar bütün parçaları birbirine bağlar.-- (Frank, 1975:107).
C) Merkez-Çevre Kuramı ve Karşı-Emperyalist Devrim Modelinin Özellikleri
Bütün açıklamalardan sonra, çevre ülkelerinin yazgıları birtakım ilkelerle
belirlenmektedir. Birinci ilke, her çevre ülkesinin, ancak, merkez
ülkelerinin izin verdiği oranda ve biçimde sanayileşebileceğidir.

imparator 10-02-2007 10:38

İkinci ilke, her çevre ülkesinin ancak, merkez ülkelerle ilişkilerinin en
zayıf olduğu sıralarda, klasik kapitalist kalkınmasını sağlayabileceğidir.
Çağdaş dönemlerde, önemli krizler, Birinci Dünya Savaşı'nda, 1930 yıllarında
ve İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanmıştır. İşte bu krizler sırasında çevre
ülkeleri en hızlı kalkınma dönemlerine girmişlerdir. Çünkü, dünya
kapitalizminin bunalımından dolayı, bu ülkeler ekonomik açıdan en bağımsız
devrelerini yaşamışlardır.
Bu durumda, üçüncü bir ilke, dünya kapitalizmine en yoğun biçimde bağlı
olmuş bulunan ülkelerin, bugün en yoksul nitelik taşımalarıdır.
Böylece, tüm çevre ülkelerindeki çiftlikler ve öteki ekonomik gelişmeler,
ulusal ve uluslararası ticari girişimler olarak doğarlar. Bunların
verimlerinin azalması ise ekonomik hareketlilikleri azalan bölgelerde
bulunmalarından doğmaktadır (Frank, 1975:111-116).
Yarı Çevre Kavramı
Kapitalist dünyanın merkez-çevre ilişkisi, --yarı çevre-- ülke kavramı ve
işlevi ile daha da pekişir. Bu tür ülkeler, merkez ülkelerinin, çevre
ülkelerine --dolaylı-- yapacakları ihracatı düzenlemek için kullandıkları yarı
sanayileşmiş ülkelerdir. Wallerstein bu yarı çevre ülkelerine ekonomik
olmaktan çok siyasal bir işlev verir. Bu işlev, mevcut kapitalist dünya
sisteminin sömürüsünün istikrarını sürdürmektir: --Yarı-çevresiz dünya
ekonomisi kutuplaşmış bir dünya sistemi anlamına geleceğinden, siyasi olarak
çok daha az kararlı olacaktır.--(Wallerstein, 1978-217).

imparator 10-02-2007 10:38

İşte dünya kapitalist sisteminin sömürü düzeni böylece, merkez ülkeleri,
yarı-çevre ülkeleri, en dışta da çevre ülkeleri olmak üzere hiyerarşik bir
biçimde örgütlenmiştir.
Böylece belirlenen bir hiyerarşik sömürü düzeni içinde, benim --geri
teknolojiye sahip ülkeler-- dediğim, ya da merkez-çevre kuramı içinde, --çevre
ülkeleri-- denen azgelişmiş ülkeler için tek kurtuluş yolu kalmaktadır:
Ekonomik olarak, olabildiğince dışa kapanmak, bunu yapabilmek için de dünya
kapitalist sisteminden olabildiğince soyutlanmak, yani karşı-emperyalist bir
devrim gerçekleştirmek.
Bu sonuç, daha önce de belirtildiği gibi, --merkez-çevre-- kuramı açısından
zorunlu bir aşama gibi gözükmektedir. Çünkü, 1930 bunalımı ve İkinci Dünya
Savaşı sırasında gelişmiş olan çevre ülkelerindeki ulusal burjuvazi, gelişmeyi
sürdürmek için ancak dışa bağımlılığı arttırmak zorundadır. Bu sistem, çok
uluslu şirketler, patent anlaşmaları ve benzeri --yeni sömürgeci-- yöntemlerle
kurulmuştur.

imparator 10-02-2007 10:39

Ulusal Burjuvazi Kavramı
--Merkez-çevre-- kuramı, --ulusal burjuvazi-- kavramını tümüyle yadsımaktadır.
Çünkü, hiçbir ulusal sermaye, bir azgelişmiş ülkede, iç kitleleri sömürerek,
dış sermayeye karşı rekabetini sürdüremez. Bu nedenle, siyasal olarak ne
denli bağımsız bir --ulusal devlet-- kurulmuş olursa olsun, ya da ne ölçüde
--devlet kapitalizmi-- uygulanmış bulunursa bulunsun, sonuç değişmeyecek,
azgelişmiş ülke, merkez ülkeleri sisteminin uydusu olacaktır.
--Fakat, yeni sömürge yapısı, (eski klasik) sömürge yapısından farklı olarak
dinamik bir süreç içerir. Bu süreç, özgül olarak sınırlı da olsa bir
sanayileşme ve sınıf yapısının (feodaliteden) farklılaşması sürecidir. Toplum
içinde sınıflar arasındaki çelişki, geniş yığınları emperyalizm ve toplumdaki
gerici güçlerle karşı karşıya getiren, gelişme ile durağanlık arasındaki
çelişkinin yerini almaya başlar (Petras, 1975:306-307) . (Eski) Sömürge
yapısındaki dağınık sınıf bileşiminden farklı olarak yeni sömürge yapısındaki
kapitalist birikim süreci, ötekilerin arasından iki sınıfı ayrıştırır; sanayi
sermayesi ile ücretli emek. Bu iki sınıf arasındaki çelişki, toplumdaki
belirleyici çelişki halini alır. --Sosyalist ideoloji--nin egemen ve sosyalist
alternatiiin geçerli ve gerçekçi hale gelmesi ise, ancak işçi sınıfı
yığınların önderliğini üstlenebileceai ölçüde gerçekleşir.(Gülalp, 1979:86).
Görüldüğü gibi Gülalp, merkez-evre kuramına bağlı karşı-emperyalist devrimi
sosyalist bir devrimle özdeşleştiriyor.

imparator 10-02-2007 10:39

Yeni Sol Yaklaşım
Gülalp'ın bu yorumuna karşın, merkez-çevre kuramına bağlı devrim modeli,
genellikle --yeni sol-- denilen, sömürgelerde, Latin Amerika'da ve Batı
Avrupa'da bir süre etkili olan bir başka düşünce ve (daha önemlisi) eylem
akımıyla koşutluklar gösterdi. Kanımca, merkez-çevre kuramı ve
karşı-emperyalist devrim modelinin asıl önemi (bizim incelediğimiz, Atatürk
ve devrim toplumbilimi açısından) buradan kaynaklanmaktadır.
Durum aslında oldukça ilginçtir. Bir yanda Frantz Fanon, Che Guevera, Regis
Debray (aralarında önemsiz zaman farkları bulunmasına karşın) Afrika ve Latin
Amerika'da devrim eylemi ve kuramını işçi sınıfının dışında ve şiddete dayalı
olarak geliştirirken, öte yandan Marcuse, Batı Avrupa'da işçi sınıfının nasıl
burjuvazinin tutsağı olduğunu belirtiyordu. Böylece, mevcut durumun eleştirisi
ve devrim uygulaması açısından oldukça tutarlı bir bütün oluşuyordu. Bütünün
eksik kalan yanı, bunları evrensel bir kuram içinde yorumlamaktı. İşte
merkez-çevre kuramı bunu gerçekleştirdi. Böylece, yeni sol ile yeni Marxçılık
karşı-emperyalizm içinde birleşiyordu.

imparator 10-02-2007 10:39

Tarihsel diyalektik bir kez daha hükmünü gerekleştirmişti: Kapitalizm ile
Marxizmin etkileşiminden doğan yeni kapitalizm ve yeni emperyalizm de
karşıtını doğurmuştu.
Böylece, --kurtuluş savaşları yolu ile devrim-- genel anlamda da bir evrensel
kurama oturmuş bulunuyordu. Marx'ın Hindistan ve İrlanda sorunlarını ele
alışından (Marx and Engels; 1974) bu yana, aynı konuda, sınıfsal devrim
kuramına yapılan ilk ciddi katkı (Türkiye'de oluşturulmasından 30-40 yıl
kadar sonra) yeniden dünyanın dikkatini çekti. Siyasal anlamda dünyanın
gündemindeki önemli kalemlerden birini oluştururken, özellikle ekonomik ve
siyasal kuram açısından da tartışma konusu oldu.
D) Merkez-Çevre Kuramının ve Karşı-Emperyalist Devrim Modelinin Eleştirisi
Merkez-çevre kuramı konusunda, eleştirisi de dahil olmak üzere, gerek Türk
bilim adamlarının çalışmaları, gerekse Türkçedeki yapıtlar gerçekten, evrensel
kurama katkı değerindedir. Keyder (Birinci basım, 1976, ikinci basım, 1979)
(Keyder'in kitabının iki baskısı arasında önemli farklar olduğundan her iki
baskıyı da belirttim. E.K.) ve Gülalp (1979) hemen akla gelenlerden. Aksoy'un
derlemesi ise, bir yandan aktardığı yazılardan, öte yandan da kendi özgün
yorumlarından dolayı son derece önemli ve aydınlatıcı (1975) .

imparator 10-02-2007 10:39

Bu durumun en önemli nedenlerinden biri, Türkiye'de toplumsal bilimlerin ve
(bu arada doğal olarak) siyasal bilimlerin gelişmesi ve bilim adamlarının
yüksek düzeyidir. İkinci bir neden, Türkiye'nin de --geri teknoloji ülkelerin
kuşağında yer alması olarak düşünülebilir. Hiç kuşkusuz, bir ülkenin bilim
adamlarının en yüksek önceliği, kendi toplumlarının sorunları olacaktır.
Üçüncü nedeni, emperyalizme karşı ilk sıcak savaşı vermiş bir ülke
olmamızda aramamız gerekir. Bu nedene eklenecek bir başka öge ise, Atatürk'ün
gerçekleştirdiği bu savaşın evrensel kuramını da üretmek çabasının yine ilk
kez Türkiye'nin düşün ve bilim adamlarına ait olması onurudur. Kadro hareketi
(biraz ilerde ayrıntılı bir biçimde üzerinde duracağımız gibi) bu
--kuramlaştırma-- olayının dünyadaki ilk girişimidir.
Merkez-çevre kuramı genellikle, yeni sol'un devrim yöntemi dışında ele
alınır. Bu nedenle de yeni sol'un konu olduğu eleştirilerin çoğu bu kurama
yöneltilmez.
Siyasal devrim yöntemi ve bu yönteme ilişkin tezler dışarda bırakılınca,
eleştiriler genellikle ekonomik modele yönelmektedir.
Ekonomik modele yöneltilen eleştiriler, genellikle konumuz dışında
kaldığından ve yukarıda belirttiğim kitaplarda mükemmel bir biçimde
açıklandığından dolayı, burada, bunların üzerinde fazla durmayacağız.

imparator 10-02-2007 10:39

Dış Dinamiğe Verilen Önem
Her şeyden önce belirtilmesi gereken nokta, --merkez-çevre-- kuramının ve bu
kurama koşut bir biçimde gelişmiş olan --kurtuluş savaşı yoluyla sosyalist
devrim-- modelinin, dış dinamiğe çok ağırlık vermesidir. Dış dinamiğe verilen
bu ağırlık o düzeye gelmiştir ki, iç dinamik ögelerinin tümünün dış dünya
tarafından belirlendiği gibi, toplumların kendi özgün niteliklerini bütünüyle
yadsıyan bir tutum bile ortaya çıkmıştır: --Azgelişmiş toplumun içsel yapısı,
bu dışsal ilişkiler sorununa kaçınılmaz oIarak bağlıdır. Azgelişmişlik basitçe
bu tür ilişkilerin varlığı demek değildir; bu tür ilişkilerin bir ürünüdür.--
(Gülalp, 1979:49).
Bu görüşe göre, emperyalizm ile feodalite, --çevre-- ülkesinin sanayileşmesini
engellemek için ittifak durumundadır. Oysa, her ne olursa olsun, pazar
ekonomisine geçişin, er ya da geç feodaliteyi tasfiye edeceği açıktır. Bu
nedenle, sözü edilen ittifak, ancak --geçici-- olarak düşünülebilir. Özellikle
--yarı çevre-- ülkeleri bakımından, feodalitenin --montaj-- aşamasında bile olsa,
sanayileşmeden etkilenmemesi ve tüm ağırlığı ile siyasal belirleyiciliğini
sürdürmesi düşünülemez. Hele hele, aynı emperyalizmin, bir yandan işbirlikçisi
sermaye ile, öte yandan da onun en büyük rakibi olan feodalite ile aynı
ittifak içinde yer alması, tarım-sanayi arasındaki artı değer çekişmesinin ön
planda olduğu bir --çevre-- ülkesi ekonomisi çerçevesinde, beş-on yıllık çok
kısa zarnan süreleri dışında hiç düşünülemez. Bu açıdan Baran'ın (1974) ve
Dobb'un (1937) tezleri, dış dinamik bakımdan doğru olmakla birlikte, iç
dinamik bakımdan ancak --özel-- ve --geçici-- durumları açıklayıcıdırlar.

AyTeK54 10-02-2007 10:39

Teşekkürler...

imparator 10-02-2007 10:39

kili Yapı
Merkez-çevre kuramında, emperyalizmin hem kapitalist, hem de feodal kesim
ile bütünleşme içinde olduğu savı, temelde onun kurucularından olan Frank'ın,
kapitalizmi ve feodalizmi bir üretim biçimi değil, bir sömürü ilişkisi olarak
tanımlamasından doğmaktadır. Oysa salt sömürü, her zaman vardır ve tek başına
ne bir üretim biçiminin ne de bir dış ilişkinin ayırt edici niteliği olabilir.
Nitekim Laclau da aynı noktaya takılmış ve Frank'ı, tüm kuramındaki
tanımlamalarda belirsiz olmakla eleştirmiştir (Laclau, 1975).
İkili toplum ya da bir toplumdaki ikili yapı konusunda ise, özellikle
Osmanlı geleneğini yaşamış olan Türk bilim adamlarının son derece dikkatli
olması gerekir.
Hiç kuşkusuz, toplumları kesin ve net çizgilerle, --geleneksel-çağdaş--,
--feodal-kapitalist-- biçiminde ayırmak son derece zordur. Her toplumdaki egemen
üretim biçiminin yanında geçmişin kalıntıları ve geleceğin filizleri olarak,
üç üretim biçimine ilişkin ögeler birlikte görülür. Ayrıca, geleneksel
değerlerle, çağdaş değerler de aynı anda aynı toplumlarda egemenliklerini
sürdürür. Çünkü, toplumsal değişme, bir toplumun bütün kesim, sınıf ve
kurumlarında, altyapısında ve üstyapısında eşit hızla oluşmaz
(Kongar, 1979-a: 345-347). Bu nedenle de herhangi bir zaman kesitinde tüm bir
toplumda tek bir üretim biçiminin, ya da tek bir özelliğin (geleneksellik
gibi) saf olarak egemen bulunduğunu söylemek büyük bir yanlıştır.

imparator 10-02-2007 10:40

İşte bütün bu nedenlerle, toplumları --ideal tipler--e göre sınıflamak ne
denli zorlama ise, bir toplumu, bu --ideal tipler--e göre ikiye bölmek de o
denli, hatta ondan da sakıncalıdır. Bu açıdan, --merkez-çevre-- kuramının
önemli bir gerçeği dile getirdiğini kabul etmeliyiz. Bir toplumun iki kesimi,
iki ayrı nitelik ya da özellik çevresinde örgütlenmiş bile olsa (kır-kent,
geleneksel-çağdaş, feodal-kapitalist) herhangi bir toplumun belli bir
bütünlük içinde olduğu kesindir. Bu bütünlüğü sağlayan olay, etkileşimdir.
Ne denli farklı örgütlenmeler içinde bulunursa bulunsun, aynı toplumun tüm
kesimleri, aralarındaki etkileşim sürdüğü sürece (ki sürmemesi olanaksızdır)
belli bir bütünlüğe (diyalektik biçimde de olsa) sahiptirler. Bu açıdan,
--merkez-çevre-- kuramının, bir toplumun, hem göreli olarak çağdaş, hem de
göreli olarak geri ya da geleneksel kesimini, aynı olgunun, emperyalizmin
uzantısı olarak ele alması, kuramsal açıdan çok da yanlış sayılmayabilir.
Yalnız burada iki sorun vardır: Sorunlardan biri, biraz yukarıda değindiğim,
feodal yapı ile göreli olarak kapitalistleşmiş yapının uzun dönemde ittifak
içinde bulunmalarının olanaksızlığı sorunudur.
Bir toplumu, belli ideal tiplere göre ikiye bölmek ne denli sakıncalıysa,
tüm toplumu, tek bir öge çevresinde bütünleşmiş saymak da o denli yanlış
olabilir. Hele toplumun çeşitli kesimleri, birbirlerine rakip toplumsal,
ekonomik ve siyasal konumdaysalar, böyle bir --ittifak benzeri bütünleşme-- hiç
söz konusu olamaz. Yukarıda açıklamaya çalıştığım, zıt ve rakip ögelerin bile
bütünleşmesi ancak --diyalektik bir bütünlük-- çerçevesinde olanaklıdır.

imparator 10-02-2007 10:40

Anadolu'da İkili Yapı
ikinci sorun çok daha önemli ve Türkiye'ye özgü bir sorundur. Bu sorun,
Selçuklulardan beri süregelen, Osmanlı döneminde doruk noktasına ulaşan ve
Türkiye Cumhuriyeti'nde de varlığını kalıntılar biçiminde duyuran, gerçek bir
--ikili yapı--nın var oluşudur. Üstelik de bu --ikili yapı-- başlangıcında,
emperyalizmle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan, (ya da ilişkisi, kaba
ve özel bir emperyalizmin, sömürülen değil, sömüren ucunda olmaktan doğan)
bir nitelik taşır.
Bilindiği gibi, gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda, devlet yapısı
İslam inancı ve İran geleneğinden de etkilenerek, kendine özgü birtakım
nitelikler taşır (Berkes, 1973:23-25).
Felsefi ve geleneksel temelleri ne olursa olsun, özellikle Osmanlı devlet
yapısı ve kültürü tümüyle --ikilin bir nitelik taşımaktadır. Hiç kuşkusuz, bu
durum, önce devlet yapısında ortaya çıkmış, kültüre yansıması ise bir süre
sonra olmuştur. İlmiyye ve seyfiyyeden oluşan yönetici sınıf ile halk arasında
hem siyasal ve yasal haklar, hem de ekonomik haklar ve görevler bakımından
önemli farklar vardı (Akdağ, 1974:119).

imparator 10-02-2007 10:40

Aslında dikkatle bakıldığı zaman, --ikili yapı--yı Osmanlı devlet geleneğinin
pek çok alanında görmek olanaklıdır. Hukuk alanı, bu --ikilik--in en güzel
örneklerinden biridir. Kur'an'a dayalı ve İmparatorluğun dinsel niteliğini
belirleyen ve yansıtan --şeriat-- ile, devlet yönetimi gereklerinin doğurduğu
--Örfi-- hukuk hemen hemen tümüyle --ikili-- bir hukuk sistemini yansıtır (Mumcu,
1963:28-54).
Bir yanda --devşirme-- sistemine dayalı yeniçeriler, öte yanda yerel
kişilerden oluşan sipahiler, bir başka ikiliğin simgesiydiler. Bir yanda
İmparatorluğun --merkez--i, öte yanda --çevre--si yer atmıştı sanki (Mardin,
1973:174).
Ayrıca bir başka nokta, yönetim savaşı içinde olan --devşirme-- vezirler ile
--asilzade-- vezirler arasında saray entrikaları biçiminde gelişen, fakat tüm
toplumsal yapıyı etkileyen --ikilik--ti.
Saray kültürü ile halk kültürü arasında ortaya çıkan --ikilik-- ise çok
ünlüdür ve buraya dek sayılan tüm siyasal, toplumsal ve ekonomik
--ikilik--lerin bir yansıması olduğu için çok da köklü ve belirgindir.

imparator 10-02-2007 10:40

Mardin bu konuda şöyle diyor:
--Gazi sisteminin ortadan kalkmasının ve bürokratlaşmasının sonucunda iki
tip yaşantı billurlaştı. Biri Sultan'ın ve Saray'ın etrafında toplananların
hayatı, diğeri de --çevre--nin hayatı. Burada --çevre-- kelimesi aşiret
kalıntılarını, köylüleri ve hatta İstanbul'daki alt sınıfları bile
kapsayabilecek bir genişlikte kullanılmıştır. Bu ikili grubun en bellibaşlı
özelliği, birinin vergi toplayıcılarından, diğerinin de vergi ödeyicilerinden
meydana gelmesidir. Bu temel iktisadi fark nedeniyle metropolle çevrenin
kültürü birbirinden ayrı olarak belirginleşti. Bir yanda Saray'ın ve yönetici
seçkinlerin kültürü, öte yanda --çevre--nin, yani kitlenin kültürü.--
(Mardin, 1971:434).
Osmanlı İmparatorluğu bakımından, --merkez-çevre-- kuramcılarının öne sürdüğü
--emperyalizme bağlı ikili yapı-- işte zaten var olan böyle bir ikili yapının
üzerine yerleşti.
Merkezi bürokrasinin egemenliği arttıkça, ve bu grup, Batı modelini
benimsedikçe, emperyalizmin yol açtığı ikili yapı ile Osmanlı'nın geleneksel
ikili yapısı tam anlamıyla bir çakışma gösterdi. --İmparatorluğu kurtarma
görevi--ni yüklenmiş oldukları duygusuyla işbaşında bulunan merkezi bürokrasi,
bu tarihsel görevini, Batılılaşma yoluyla gerçekleştirmeye çalışıyordu.

imparator 10-02-2007 10:41

Bu ögelerin, yani Batılılaşma çabalarının, aslında --İmparatorluğu kurtarma--
girişimleri olduğu düşünülürse, --merkez-çevre-- kuramının günümüzdeki yorumu
ile, bu çabaların aslında --kurtulmaya-- değil, --batmaya-- yol açtığı (ki, hiç
kuşkusuz bu nesnel tarihsel gerçeğe de uyan bir yorumdur) öne sürülebilir.
Burada üzerinde duracağımız konu, --merkez-çevre-- kuramının eleştirisi
olduğundan, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kuram
açısından incelenmesini daha ilerideki bölüme bırakarak, şimdilik,
--ikili-- yapının salt emperyalizme bağlı bir olgu niteliği taşıdığı savının en
azından Osmanlı-Türk toplumsal yapısı bakımından çok doğru olmadığını
belirtmekle yetineceğim. Osmanlının --ikili yapısı-- İmparatorluk, emperyalizmin
pençesine düşmeden çok önce vardı. Olsa olsa, bu --ikili yapı-- emperyalizm
olgusu ile birlikte yeni bir nitelik kazandı.
Ulusalcılık
Merkez-çevre kuramına yöneltilen temel eleştirilerden biri de, bu kuramın,
ulusalcılık uğruna, uluslararası işçi dayanışması tezini ve eylemini, yani
klasik Marxsizmi yadsıdığı biçimde, Marxçılar tarafından yapılmaktadır.
Özellikle Emmanuel'in tezlerinde (eşitsiz mübadele) ortaya çıkan, --yüksek
ücretli işgücüne sahip ülkenin, düşük ücretli işgücüne sahip ülkeyi
sömürmesi-- düşüncesine Ortodoks Marxçılar şiddetle karşı çıkmakta ve sorunun
bir --mübadele-- ve --gelir bölüşümü-- sorunu değil, bir üretim biçimi sorunu
olduğunu söylemektedirler (Florian, 1975).

imparator 10-02-2007 10:41

Oysa, bu eleştiriler, en azından Marxçılık açısından çok da geçerli
sayılmayabilir. Çünkü, gerek Marx, gerekse Lenin, kapitalist ülkelerdeki
devrimin, kimi zaman sömürgelerdeki bağımsızlık eylemlerinden geçtiğini
belirtmişlerdi.
İşin ilginç yanı, sosyalizmin, emperyalizme karşı verilecek bir ulusal
bağımsızlık savaşı ile kurulacağına ilişkin, yeni sol adına ortaya atılan
siyasal kuramlar ve eylemler, merkez-çevre kuramının eleştirilerinin de
dışında bırakılmışlardır. Oysa, bu kuramlar, hem uygulama açısından çok
zengin ve anlamlı, hem de kuramsal açıdan eleştiriye çok açıktırlar.
Örneğin, Afrika'da işçi sınıfının devrimdeki öncü rolünü yadsıyan ve ancak
köylülerle, lumpenproleterlerin devrim yapacağına ya da ulusal bağımsızlık
sonrası işçilerin ve partinin işe yaramayacağına ilişkin savlar, Afrika'daki
siyasal eylemlerin incelenmesiyle çürütülmüş durumdadır
(Woddis, 1975:163-186).

imparator 10-02-2007 10:41

E) Merkez-Çevre Kuramına Dayalı Karşı-Emperyalist Devrim Modeli ve Türk
Devrimi
Merkez-çevre kuramı açısından Türk Devrimi'ni değerlendirirken, birkaç
noktayı anımsamak gerekmektedir:
Birinci olarak dikkate alınması gereken nokta, merkez-çevre kuramının
günümüzde eski Batı sömürgelerindeki ayaklanmalar ve devrimlere kuramsal
temel yapılmış olmasıdır. Bir başka deyişle, niteliği sosyalist olsun ya da
olmasın, hemen hemen, eski sömürgelerdeki her bağımsızlık eylemi
--merkez-çevre-- kuramının çerçevesine oturtulmaktadır. Çünkü, merkez-çevre
kuramının temelini, yeni emperyalizm modeli oluşturmaktadır.
İkinci olarak dikkate alınması gereken nokta, --merkez-çevre-- kuramına
dayalı devrimin --sosyalist-- olma niteliğinin, ancak --dünya kapitalist
sisteminin dışında kalmak-- anlamında bir --sosyalizm-- olduğudur. Aslında bu
devrimlerin çoğunun, kapitalist üretim aşamasının olgunlaşması sonunda ortaya
çıkan --sosyalizm-- ile uzak, yakın bir ilişkisi yoktur. Kanımca bu tür
--sosyalizm--ler için en iyi ve doğru terimi Türkçede Doğan Avcıoğlu
kullanmıştır: --Kapitalist olmayan kalkınma yolu.-- (Avcıoğlu, 1971:35).

imparator 10-02-2007 10:41

Üçüncü bir nokta da, merkez-çevre kuramının uygulamada, emperyalizme karşı
savaşımdan, kuramda ise sınıfsal devrim modelinden esinlenmiş olmasıdır. Bu
nedenle, emperyalizm ile yeniemperyalizm ve Marxçılık ile yeni Marxçılık,
sürekli bir biçimde --merkez-çevre-- kuramıyla birlikte akla gelirler.
Türk Devriminin Karşı-Emperyalist Niteliği
Bu kısa anımsatmalardan sonra, Türk Devrimi ile merkez-çevre kuramı
ilişkilerine bakıldığında, son derece ilginç bir durumla karşılaşıyoruz: Türk
Devrimi, dünya üzerinde hem uygulama, hem de kuram açısından --merkez-çevre
kuramına dayalı devrim modeli--nin öncüsüdür. Uygulama açısından bu öncülük
Mustafa Kemal Atatürk'ün eyleminde belirgindir. Fakat yazık ki, Türkçenin
evrensel bir dil olmayışı, 1930'larda kuramsal olarak yapılan çalışmaların
dünya literatüründe yer almasını ve bu konudaki kuramsal üretim onurunun
evrensel olarak Kadro'culara verilmesini engellemiştir.

imparator 10-02-2007 10:41

Her şeyden önce, Türk Kurtuluş Savaşı'nın tüm Batı dünyasına karşı verilmiş
bir karşı-emperyalist savaş olduğunu vurgulamalıyız (Örneğin, Sovyet
araştırıcısı Şnurov, --Kemalist devrim adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız
emperyalizmine karşı yapılmıştır-- diyor (Şnurov, Rozaliyev, 1970:18).).
Her ne kadar, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Batı uygarlığına olan
inançlarından dolayı, bu savaşı, basit bir Türk-Yunan savaşı gibi gören
yorumlar varsa da, bunların gerçeğe uymadığı açıktır. En azından,
Yunanlıların, İngilizler tarafından desteklendiği belgelerle sabittir.
Örneğin, Türk Kurtuluş Savaşı üzerine çalışan değerli tarihçi Jeaschke,
Atatürk'ün kurduğu Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan kitabında --Ermeni
ve Yunan Amaçları. İngilizler Onları Ne Dereceye Kadar Desteklemişlerdir?--
sorusuna yine İngiliz belgelerine dayanarak şu yanıtları getiriyor:
--Başkan Woodrow Wilson'un 18 Aralık 1916 tarihli sulh notasına Müttefikler;
başlıca harp hedeflerinden birinin, --Türklerin kanlı zulümleri altında tutulan
milletlerin kurtarılması-- olduğunu 10 Ocak 1917 tarihinde cevaben
bildirmişlerdi (Cd. 8439: British Foreign State Papers CXI 603 vd.). Gerçi
Lloyd George 5 Ocak 1918'de, --Türkiye'yi payitahtından veya Küçük Asya ve
Trakya'daki Türk ırkının hakim bulunduğu zengin ve şöhretli topraklarından
mahrum kılmak-- niyetinde olmadıklarını söylemişse de Lord Curzon bu beyanatın
--Türkleri harpten geri çekmek için yapıldığını--, ancak harbin devam etmekte
olması dolayısıyla bunun hükmü kalmadığını beyan etmişti (US V 693; Br. IV No.
646: 4.1.1920) tarihli Memorandum). Lord Robert Cecil, 5 Kasım 1918 tarihinde
Amerikan basını için verilen bir yemekte şunları söylemişti:

imparator 10-02-2007 10:41

Boyun eğen milletler üzerindeki Türk kontrolü mutlak ve kesin bir sonuca
ulaşmalıdır.-- (Alkışlar) (6.11.1918 tarihli Londra basını) .
Buna uygun olarak Bolfour'un 9 Kasım tarihiyle Amiral Calthorpe'a gönderdiği
talimatın izahnamesinde Britanya hükümetinin gayesinin --Milyonlarca zavallı
insanın gelecekteki mutluluğu--nu barış sözleşmesinde garanti etmek olduğunu
bildiriyordu (Br. IV No.471 n. 3; BelIeten XXX 118). (Jaeschke, 1971:36).
Görüldüğü gibi, yukarıdaki satırlar, çok açık bir biçimde, Anadolu
üzerindeki emperyalist oyunları sergilemektedir. Ayrıca, Sevr Antlaşması'nın
Anadolu'yu bölüştürme biçimi ve ülkenin İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan
askerlerince fiilen işgal edilmesi de, Kurtuluş Savaşı'nın bir Türk-Yunan
Savaşı'nın çok ötesinde; dünyanın ilk karşı-emperyalist savaşı olduğunun açık
kanıtlarıdır.
Bütün bu kanıtlara karşın, yine de Bağımsızlık Savaşı'mızın, bir Türk-Yunan
Savaşı olduğu savı öne sürülmektedir. Örneğin, Kemal Tahir Yol Ayrımı adlı
kitabında Doktor Münir'in ağzından bu tezi şöyle belirtir: --Çünkü,
Anadolu-Yunan Savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı
bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının
yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir.-- (Tahir, 1971:437).

imparator 10-02-2007 10:42

Türk yazını tümüyle düşünüldüğünde, Kemal Tahir, bu görüşü bakımından
azınlıkta kalmaktadır. Örneğin, --Türk Romanında Kurtuluş Savaşı-- adlı bir
incelemesi de olan değerli araştırıcı Mehmet H. Doğan da Kurtuluş Savaşı'nı,
--Çağdaş anlamda emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşlarının ilki--
sayar (Doğan, 1976:7).
Aynı konuda Yunanlıların nasıl davrandıkları hakkında Halide Edip bir köylü
kadının söylediği son derece ilginç olan şu sözleri aktarıyor: --Nasıl
Yunanlılara yalvardım bilsen. Biraz yaşayanların başında bir dam bırakın,
dedim. Köylülere bizi Avrope yolladı, dediler. Bana bak kızım, o Avrope
denilen adama söyleyin, biz ona fenalık etmedik, biz zavallı köylüleri rahat
bıraksın--. Bu satırlardan sonra, Halide Edip kendi gözlemini aktarıyor:
--Tuhafı şu ki Yunanlılar, Sakarya bölgesinde en ilkel köylüye kadar, bu işin
arkasında İngilizlerin olduğunu anlatmışlardı.-- (Değerli araştırıcı Konur
Ertop, Halide Edib'in genel tutumunu haklı olarak çelişkili görmektedir:
--Ancak Halide Edib'in --Hükümetler düşmanımız, uluslar dostumuzdur-- gibi
gerçekçi ve ileri bir tutum içinde olmasına karşı, saldırganın hareketine yol
açan gerçek nedenleri nesnel bir temele oturtamadığı bu yüzden çelişkileri
olduğu görülmektedir... İngiliz emperyalizmine karşı korunma tedbiri olarak da
Amerikan mandasını isteyebilir. --Vurun Kahpeye--de o kadar güçlü biçimde
işbirlikçi niteliğine dikkati çekeceği çevreleri hesaba katmadan din adamının
ve sarayın yardımına bel bağlayabilir.-- (Ertop, tarihsiz:32).) (Adıvar,
1919:201-202). Price da, Yunanlıların doğrudan doğruya Lloyd George tarafından
kışkırtıldığını belirtiyor (Price, 1961:119).

imparator 10-02-2007 10:42

Bir başka ilginç öykü Çukurova bölgesindeki bir anıda görülür: Bölgede
görevli Fransız işgal kuvvetlerinin Üsteğmeni Subi, Ali Saip Ursavaş'a,
--Fransa'ya on bin lira ile dönmek istiyorum-- diye açık bir öneride bulunur.
Bunun üzerine kendisine eşraftan Cezmi Bey'e beş yüz lira verirse, ayda üç
beş yüz lira faiz alacağı söylenir ve böylece gerçekleştirilen ilişki sonunda
Subi'nin Ermenilere karşı desteği sağlanır (Dalkır, 1961:46-49).
Mustafa Kemal Atatürk'ün Olayı Görüşü
Şimdi madalyonun öteki tarafına, Mustafa Kemal Paşa'ya bakalım: Konuyu o
nasıl görüyor? 24 Nisan 1920 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir
gizli oturumunda Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor:
--Gerek İtalyanlar, gerek Fransızlar memleketimizde azami menafii iktisadiye
(iktisadi menfaatler) temin etmek için devletimizin müstakil kalmasını, diğer
bir devleti ecnebiyenin tahtı esaretinde bulunmamasını temin etmek cihetini
kendi menfaatleri muktaziyatından telakki etmekte ve her ikisi de bunu bize
birçok münasebetlerle söylediler ve elyevm söylemektedirler.--
Görüldüğü gibi, Kurtuluş Savaşımızın belli bir zamanından sonra, Anadolu
hükümeti ile adeta bir ittifak içinde gözüken Fransız ve İtalyanlar hakkında
bile Mustafa Kemal Paşa hiçbir hayale kapılmıyor. Emperyalizm olgusunu bir an
bile akıldan çıkarmadan, bizim ulusal bağımsızlığımızdan yana olan yabancı
devletlerin bu isteklerini bile, ekonomik çıkar anlayışlarına dayadıklarının
farkında. Üstelik bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de öğretici bir
biçimde açıklıyor.

imparator 10-02-2007 10:42

Bundan sonra, aynı konuşmada, Mustafa Kemal Paşa şöyle devam ediyor:
--Yunanlılar doğrudan doğruya İngilizler tarafından himaye edilmek sureti
ile muhafazai mevki ediyorlar (durumlarını koruyorlar) ve çıkmak niyetinde
olmadıkları anlaşılıyor.--
Bu satırların yazıldığı gizli oturum tutanakları açıkça gösteriyor ki,
Yunanlılarla çarpışan Anadolu hükümeti, Yunan ordularının ardında emperyalist
güçlerin varlığının tüm bilincindeydi. Nitekim Atatürk konuşmasını şöyle
sürdürüyor:
--Efendiler, muhafazai mevcudiyet için atimizi (geleceğimizi) , istiklalimizi
temin için mevcut olan düşmanları görüyoruz ve bu düşmanların emellerini
yakından biliyoruz ve düşmanların bu emellerini istihsal için tatbik
edecekleri kuvvetleri de vakıfız.-- (TBMM, I:6-7).
Mustafa Kemal Paşa, karşısındaki düşmanı bu nitelikleriyle görürken, acaba
kendi yaptığı eylemi nasıl değerlendiriyordu? Bu eylemin ardında nasıl bir
birlik ve ittifak düzeni arıyordu? Bu soruların yanıtlarını şu satırlarda
bulmak olanaklıdır:

imparator 10-02-2007 10:42

--Türkiye'nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye'ye ait olmadığını, bütün
arkadaşlarımız ifade etmiş iseler de, bunu bir defa daha teyit etmek
lüzumunu hissediyorum. Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve
hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk
bitebilirdi. Türkiye, azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü, müdafaa
ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete
getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber
yürüyeceğinden emindir.-- (Karal, 1969:17).
Bu satırlar, gerek merkez-çevre kuramının, gerekse karşı-emperyalist devrim
modelinin uygulayıcısı olan bir liderin, bilincini, eylem sırasındaki
düşüncelerini göstermektedir. Temmuz 1922'de söylenen bu sözler, sıcak
eylemin heyecanı içinde, geçici bir anlayışla söylenmiş bile kabul edilse,
1933 yılı gibi, artık, gerek Kurtuluş Savaşı'nın kazanıldığı, gerekse dünya
koşullarının çok değiştiği bir dönemde, aynı esastaki şu sözlerin daha geniş
kapsamlı bir biçimde yinelenmiş olması Atatürk'ün bu konudaki bilincini ve
yaklaşımını kesin olarak saptamaktadır:

imparator 10-02-2007 10:42

--Şark'tan şimdi doğacak olan güneşe bakınız.
Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin
de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok
kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha
müteveccih vukuu bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere
rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.
Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler
arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği
çağı hakim olacaktır.-- (Karal, 1969:17).
Bu sözlerden de açıkça görüldüğü gibi, 1933 gibi, artık Türk Kurtuluş
Savaşı'nın çoktan kazanılmış olduğu bir dönemde, Mustafa Kemal Atatürk,
emperyalizmin yok olacağını söyleyerek, günümüzü (yani, 1980'leri) bile
aşacak bir öngörüde bulunuyor.
Bu sözler, Türk Devrimi'nin liderinin hem sınıfsal devrim kuramının
geleceğin dünyasına ilişkin beklentilerini, hem de merkez-çevre kuramının
devrim modelinin uygulaması sonundaki durumu paylaştığını gösteriyor.
Gerçekten de Atatürk, Batı emperyalizmine karşı ilk başarılı sıcak savaşı
vermiş bir lider olarak, yukarıdaki sözlerine candan inanıyordu (Nitekim,
daha Anadolu direnişi bir İstiklal Savaşı'na bile dönüşmeden önce, yalnızca
Sevr Antlaşması bile önemli etkiler yapmıştı. Örneğin, Hindistan'da Müslüman
halkın İngilizlere güveni sarsılmış ve bu nüfus Gandi hareketinin destekçisi
durumuna gelmişti (Kamal-ud-din, 1922:83).).

imparator 10-02-2007 10:46

Koloğlu'nun çok iyi belirttiği gibi, dış ülkelerde olup bitenleri de
--mazlum milletler-- çerçevesinde algıladığına ilişkin çeşitli zamanlarda
yapılmış konuşmaları, bu inancın kanıtlarından yalnızca biridir (Koloğlu,
tarihsiz: 33-36, 39-41).
Atatürk'ün bu anlayışına pek çok yabancı da katılmaktaydı. Nitekim, Afgan
Kralı'nın amcası Veli Han, --Atatürk yalnız Türkiye'nin değil, bütün Doğu'nun
Ata'sıydı.-- demiştir (Yüzbaşıoğlu, 1971:450).
Merkez-Çevre Kuramının İlk Sahipleri:
Kadro Hareketi
1930'larda yayımlanan Kadro dergisindeki yazılara ve savunulan düşüncelere
bakıldığında, günümüzdeki --merkez-çevre-- kuramının ve bu kurama dayalı,
--ulusal kurtuluş devrimleri--nin adeta kelime kelime Kadro'dan aktarıldığını
görüyoruz.
Şimdi Şevket Süreyya'nın şu satırlarına bakalım ve --dünya kapitalist
sistemi-- anlayışını belirleyen Wallerstein'in 1974'te çizdiği manzarayı ondan
kırk yıl önce nasıl çizmiş olduğunu görelim:

imparator 10-02-2007 10:46

--Halbuki, bu nizam (kapitalist dünya nizamı) bugün gibi o zaman da, kendi
bünyesinden doğan ve herbiri kendi istikametinde inkişaf edip, kendi
istikametinde kuvvetlenen iki büyük tezat elinde mustaripti:
1- Bir tarafta bir buçuk milyarlık bir müstemleke (çevre) ve yarı
müstemleke (yarı-çevre) halkının yarattığı fazla kıymetlerle (artı değerlerle)
yaşayan, dört yüz milyon başlı bir Avrupa ehramı vardı ki bu ehramı teşkil
eden içtimai tabakalar arasında, günden güne keskinleşen bir sınıflar kavgası
bizzat Avrupa cemiyetinin kendi nizamı aleyhine inkişaf edip duruyordu.
2- Diğer taraftan, bütün teknik vasıtaları kendi emrinde tutan ve cihanı
kendi fikir ve iktisat diktatörlüğü altında, kendi istediği gibi kullanan
bütün sanayi Avrupasına karşı, bir buçuk milyarlık müstemleke ve yarı
müstemleke halkının için için kaynayan Milli Kurtuluş Mücadeleleri vardı.--
(Aydemir, 1932-a).
Yukarıdaki satırlardan da açıkça görüldüğü gibi, Şevket Süreyya Aydemir,
daha 1930'larda, bugün yeni ve özgün bir kuram olarak dünya bilim
çevrelerinde ilgi toplayan --merkez-çevre-- kuramının ilkelerini ortaya
koymuştu. Bunun nedeni açıktı: Çünkü Türk Devrimi, bu kurama dayalı
--karşı-emperyalist devrim-- modelinin ilk başarılı uygulayıcısıydı. Bu olayın
kuramcılarının da, olayı yaratan ülkeden çıkması son derece doğaldı.

imparator 10-02-2007 10:46

Ekonomik alanlarda, Yalçın Küçük'ün deyişiyle, --emperyalist merkezlere
bağlı yabancı uzmanların önerileri hiçbir zaman değişmediği gibin mazlum ülke
düşünürlerinin buna karşı çıkışlarında da fazla bir farklılık izlenmiyor
(Küçük, 1980:161).
Nitekim, Şevket Süreyya, yukarıdaki satırları, dünya üzerinde Türkiye'nin
yerini saptayarak sürdürüyor:
--Şimdi bu tezatlar (sınıflararası ve ülkelerarası çelişkiler) artık
halledilici safhasına girmiştir. Sınıflar ve milletler herbiri kendi
saflarında, kendi yerlerini buluyorlar. Büyük sanayi kesafetlerini toplayan
ve bütün ıstırabı bu sanayi kesafetinden doğan Avrupa'da, cemiyetin
mukadderatı kendi şartlarına göre istediği şekilde hallolunabilir. Fakat,
Türkiye'nin yeri Milli Kurtuluş Hareketleri cephesindedir. Yeni Türkiye,
geçen asrın müstemleke (çevre) ve metropol (merkez) münasebetlerine karşı,
yeni cemiyetler muvazenesinin kaydüşartsız müstakil milletini ve geçen asrın
tabi ve metbu milletler nizamı yerinde, siyaseten masun ve iktisaden kendine
yeten milleti temsil ediyor.-- (Aydemir, 1932-a).


Türkiye`de Saat: 09:39 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580