![]() |
4) Çok ileri görüşlüydü. Gerek Türkiye'ye, gerekse dünyaya ilişkin yargıları hep doğru çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybedeceğimiz, İkinci Dünya Savaşı'nın çıkacağı, Kral Edward'ın Madam Simpson için tahtından ayrılacağı, Mussolini'nin halkı tarafından linç edileceği, Majino Hattı'nın aslında bir Nasreddin Hoca türbesi niteliği taşıdığı, İkinci Dünya Savaşı'nda Romanya'nın kaderi, Hatay konusunda Fransa'nın tutumu hep doğru tahmin ettiği olaylardır. Türkiye hakkındaki yargıları ise, olayları bizzat kendi iradesiyle de biçimlendirdiği için hemen hemen hiç yanlış çıkmamıştır. Özellikle uluslararası ilişkilerde belirginleşen bu ileri görüşlülük 1935 yılında Gladys Baker'in ağzından aktarılan şu öyküde iyice vurgulanır: --Savaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi? --Olanak yok-- dedi. --Olanak yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerika'nın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.-- |
Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanda oturanlar gibi görüyor. --Birleşik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairesinde oturmaktadır. Eğer apartman, oturanların bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına olanak yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. Birleşik Amerika Cumhuriyetlerinin bundan uzak kalması olanaksızdır.-- Atatürk şu sözleri ilave etti: --Bundan başka, Amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan, kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmeşine hiçbir zaman izin veremez.-- (Arıburnu, 1976:328). 5) İnsanları iyi tanır ve kimi nerede, nasıl görevlendireceğini bilirdi. Lozan Konferansı'na Rauf Bey yerine İsmet Paşa'yı seçerek yollaması, ordu komutanları arasında yaptığı tercih ve atamalar, Cumhuriyet döneminde seçtiği bakanlar ve öteki yöneticiler, sofrasının değişen konukları hep bu yeteneğinin belirtisidir. Örneğin, İsmet Paşa'yı Lozan'a --Başmurahhas-- olarak yollarken yaptığı şu değerlendirme, ondan sonra yıllarca siyaset sahnesinde kalan İsmet Paşa'yı ne güzel anlatır: --... Siz İsmet Paşa'yı tanımıyorsunuz. Çünkü, ömrü cephede geçti. Ankara'da pek az müddet kaldı. Tanımaya vakit ve imkan bulamadınız. Bu adam zekidir, müdebbirdir. Bilhassa ileriyi görüş ve tetkik hassası kuvvetlidir. Mesela içinizden birini şu masayı devirmeye memur etsem, iki üç, nihayet dört şekilde devirebilir. Halbuki İsmet Paşa, bunu sekiz on şekilde devirmek iktidarına maliktir.-- (Banoğlu, 1955:85). |
Bu konuda bir başka küçük fıkra durumu bir başka açıdan, olumsuz kişiler yönünden daha iyi değerlendirmemize de yardımcı olacaktır. Osmanzade Hamdi'nin ağzından Banoğlu aktarıyor: --İsmi lazım değil, böylelerinden biri, bir gün tesadüfen sofrasında bulunuyordu. Onu göstererek, sofradakilere dedi ki: --Bu zatı tanır mısınız? Devri Hamidi'de Padişahın meddahıydı. ..Meşrutiyet olunca, onun aleyhinde bulunarak, İttihat ve Terakki'ye sokuldu. Onlar da düşünce, aleyhlerinde demediğini, yazmadığını bırakmadı. Şimdi bizden görünüyor. Fakat bizim de arkamızdan kimbilir neler söyleyecek!-- Biz bu sözlere sanki kendimiz muhatap oluyormuşuz gibi, renkten renge girerken, asıl muhatap olan zatı şerif ise: --Allah ömürler versin Paşam...-- diye yaltaklana yaltaklana yılışıyordu. Atatürk'ün --kötü-- bilerek, sevmediklerini de bazen kullanmakta müamahakar davranışının, herhalde, bizce meçhul, bir sebep ve hikmet vardı.-- (Banoğlu, 1954-b:94). İnsanları değerlendirmesi hem olumlu, hem de olumsuz kişiler için nesnel ve başarılıydı. Şu örnek de başka bir olumlu değerlendirmenin öyküsüdür: --Birinci Meclis'in kuruluşundan kısa bir zaman sonra asilerin Nallıhan'da, kaymakamı balta ile kestikten sonra, Ankara üzerine yürüyecekleri şayi olmuştu. Meclis azaları, Mustafa Kemal Paşa'ya başvurdular. O da bilatereddüt, --Refet Bey'i (Paşa) gönderelim. Başka çaremiz yok... Bu işin hakkından ancak o gelebilir-- dedi. |
Hiç unutmam, Refet Bey, atına binerek arkasında Bursalı Hüsnü Başçavuş isminde askerle, Nallıhan istikametine yollandı. Hepimiz müthiş bir heyecan ve korku içinde büyük tereddütlerle Refet Bey'i uğurladık: Gitti... Hayret edilecek bir süratle isyanı bastırdı ve arkasında muhtelif topçu ve süvari kuvvetleriyle Ankara'ya döndü.-- (Banoğlu, 1955:85). 6) İlkeleri açısından sert, kişisel açıdan hoşgörülü ve bağışlayıcıydı. Atatürk , hakkında anlatılanların vurguladığı bir başka gerçek, ilkelerinden ve özellikle devrimlerinden hiç ödün vermediği, buna karşılık, kişisel bakımdan hoşgörülü ve bağışlayıcı olduğuydu. Şu öykü gerek ilkeler, gerekse kişisel bağışlayıcılığı açısından ilginçtir: --Florya köşkünde mutad akademik toplantıların yapıldığı bir gecedir. Atatürk'ün huzurunda birçok ilim adamı vardır. Vali ve belediye reisi Muhittin Üstündağ da sofrada hazır bulunanlar arasındadır. Mevzu, dil devriminin gittikçe ilerlemekte ve inkişaf etmekte olan araştırmalarına intikal etmiştir . Muhittin Üstündağ, ilmine ve fazlına çok inandığı Osman Ergin'den bahsediyor, şahsi olmamakla beraber zirai terimler üzerinde çok orijinal bir tetkik yapmış olduğunu söylüyor. Atatürk bundan çok memnun oluyor ve --Çağıralım buraya-- buyuruyor. Osman Ergin o zaman Büyükada'da oturmaktadır. Florya köşkünden kalkan bir motör Osman Ergin'i getirmek için yola çıkıyor. Muhittin Üstündağ, --Son hazırladığı ziraat makalesini de beraberinde getirsin-- haberini gönderiyor. Büyük bilgin Osman Ergin, gece yarısı Muhittin Bey'in haberini alınca, telaşlanıyor. Nereye, niçin davet edildiğini anlamıştır. Atatürk'ün huzuruna davet edilmesini, hayatında bir fali-hayır addediyor. Ömrü boyunca, mütevazi köşesinde sadece ilim aşkıyla çalışmanın mükafatını ancak bugün görecektir. Kendisini yakından tanıyan ve hürmet eden Muhittin Üstündağ'a da böyle bir zemin hazırladığı için minnet duymaktadır. Osman Ergin'in motöre binerek Florya köşküne gelinceye kadar geçirdiği zaman, büyük ilim adamına sonsuz bir inşirah vermiştir. Ilık bir rüzgar esmekte, motör denizi yara yara mesafeleri yutmaktadır. Motör, köşkün iskelesine yanaştığı vakit memurlar, polisler koşuyorlar, iskeleye çıkan Osman Ergin'i hürmet ve tazimle selamlıyorlar. Haber veriliyor ve Osman Ergin derhal içeri alınıyor. Atatürk'ün gözlerinde neşeli pırıltılar yanıp sönmektedir. Muhittin Üstündağ, Osman Ergin'i Büyük Ata'ya takdim ediyor. Atatürk, --Muhittin'i bunun için severim. İlim adamlarını buluyor, onları himaye ediyor...-- Ve Osman Ergin'i yanındaki koltuğa davet ediyor. Hazırladığı makaleyi okumasını emrediyor. Osman Ergin, makalesini çıkarıyor. Bütün ömrünü bu milletin ve bu memleketin irfan hayatına hizmette harcamış olan büyük bilgin okudukça Ata takdirlerini saklamıyor, arada bir, bir kelime, bir buluş hakkında bizzat izahat vererek Osman Ergin'in isabetli fikirlerini alkışlıyor. Makalenin okunması bittiği zaman herkes memnundur. Herkesin yüzünde Ata'nın memnuniyetinden duyulan hazzın izleri titreşmektedir. Osman Ergin, derin bir nefes aldıktan sonra, makalesini katlayıp cebine koymak üzeredir. Birden bir hadise... Hiç beklenmeyen bir hadise... Ata'nın kaşları çatılmış, biraz evvelki tatlı, mültefit sesi çelik gibi şertleşmiştir. |
--Ver bakalım Osman Bey şu makale müsveddelerini!-- Bu ses salonda hazır bulunanların hepsini birden irkiltmişti. Osman Ergin, cebine koymak üzere bulunduğu makaleyi Atatürk'e uzatmadan önce, hazır bulunanlardan bazılarının yüzlerine şöyle seri bir nazar atfediyor. Okuduğu mana, kendisini büsbütün şaşırtıyor ve gayriihtiyari elindeki müsveddeleri Atatürk'e uzatıyor. Şimdi Ata'nın kalın kaşları çatılmış, açık alnı kırışıklıklarla dolmuştu. Hiç kimsede ne ses, ne küçük bir hareket vardır. Muhittin Üstündağ başını önüne eğmiş, Ata'nın sofrasında daha fazla imtiyazı olanlar, daha bir dakika evvel bizzat Atatürk'ün içten takdirlerini toplayan Osman Ergin'e acır gibi bakıyorlar. Bu derin sükutu, ruhları ürperten, sert, ordusuna ölüm dirim komutasını veren bir askerin gür sesi, Atatürk'ün asabi olduğu kadar heyecanlı sesi ihlal ediyor. --Siz Bay Osman Ergin, benim bu memlekette bir harf inkılabı yaptığımı bilmiyor musunuz?-- Bu derin şükutun muamması artık çözülmüştü. Fakat hakikaten özlü, büyük bir çalışma neticesinde hazırlanmış ve üstelik, birçok ilim adamlarına ve profesörlere nasip olmayan takdirleri kazanmış bulunan bu makalenin en büyük, hatta affedilmez hatası, Arap harfleri ile yazılmış olmasıydı. Atatürk'ün bu husustaki sonsuz hassasiyetini çok iyi bilenlerden biri de Muhittin Üstündağ olduğu halde, nasıl olmuş da hatırlayamamış ve Osman Ergin'e bu noktayı bildirmemişti. Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Şimdi Ata'nın bu asabiyetini kim ve nasıl teskin edecekti? Buna kimse cesaret edemiyor, hazır bulunanlardan bir tanesi, ara bulma ve şefaat dileme yoluna gidemiyordu. Atatürk, elindeki müsveddeleri buruşturuyor, sonra Osman Ergin'e soruyor: --Sizin memuriyetiniz ne idi?-- Vak'anın bundan sonraki kısmını, Osman Ergin'in ağzından nakledelim. Osman Ergin diyor ki Atatürk, --Benim bu memlekette bir harf inkılabı yaptığımı bilmiyor musunuz?-- dediği vakit, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Gözlerim kararmış, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Davanın tamamiyle kaybedilmiş olduğunu anlıyor ve buradan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. İkinci suali sebebini anlayamadığım bir hisle beni ümide düşürdü, memuriyetimi soruyordu. Belki bunda bir necat yolu vardı. Derhal, --Mektupçuyum Atam...-- diye cevap verdim. Bu cevabım Ata'yı teskin edecek miydi? Bu ümidim de ancak birkaç saniye sürdü. Atatürk biraz evvelki şiddetle, --Bu mektupçuluğu tamamiyle lağvetmeli!..-- diye gürledi. Önce söylenen sözleri kendi kendime bir daha tekrarladım. Sesin kulaklarımdaki aksini içimde duymağa çalıştım. Evet, Atatürk, yurttaki bütün mektupçuları azledeceğini söylemişti. O zaman gözümün önüne tanıdığım birçok mektupçu dostlarım geldiler. Ve büyük bir ateş içimi kapladı. Benim yüzümden bunca günahsız mektupçular, birden azledilecekler, aç, perişan kalacaklardı. Ve zavallı meslekdaşlarıma ben sebep olacaktım. Nasıl oldu, ani bir ilham geldi, bunu hala bilmiyorum. Salonda bulunanların hepsini sindiren ve herkesi titreten Ata'nın bu hiddeti karşısında ben birden cesaretlenmiştim. Kelimeler kendiliğinden ağzımdan döküldü: --Atam, dedim, mahvedecekseniz beni mahvediniz, diğer meslekdaşların bunda ne günahları vardır... Atatürk'ün birden bana doğru döndüğünü ve şert bakışlarını bana tevcih ettiğini gördüm. Asabiyeti eksiltmemiş, artmıştı. Elindeki kalemi şiddette yere çarptı ve: --Ben kimseyi mahvetmem!..-- dedi. Ruhumda tatlı bir rüzgar esmeye başlamıştı. Demek, meslekdaşlarım mahvolmaktan kurtulmuşlardı. Oh!.. Bu, benim için ne büyük saadetti. Fakat hala, orada hazır bulunanların sesi çıkmıyor, hala hepsi susuyordu. Biraz evvel boynunu büken Muhittin Üstündağ'a diğerleri de imtisal etmişlerdi. Onlar da önlerine bakıyorlar, kimse imdadıma yetişmiyordu. Bu hal, maneviyatımı büsbütün bozuyor, yıkıyordu. Artık, fazla bir şey ne düşünebiliyor, ne de düşünsem söyleyebilecek takate sahip bulunuyordum. |
Bu derin, sinir bozucu sükutu yine Atatürk bozdu, kulaklarda değil, kalpte duyulan bir sesle, sadece: --Vasıta!-- dedi. İnsan kafasında ne kadar olgun fikir yuva yapmış olursa olsun, hadiseler, çok defa insanı çocuklaştırır, çocukça düşündürür. Bu mecliste bir suçluydum. Ata'nın inkılaplarına cephe alan bir suçlu ve suçum en yakın dostlarım tarafından bile kabul ediliyordu. O kadar ki, beni müdafaaya bile kimse cesaret edemiyordu. O halde --vasıta-- neydi? Böyle zamanlarda şeytan da vazifesini bütün kudretiyle yapar. --Vasıta-- bana Abdülhamit devrini hatırlatmıştı. Yoksa ayaklarıma taş bağlayarak beni denizin dibine mi göndereceklerdi? Bu ıstıraplı hal fazla devam etmedi. Bir sivil nezaketle dışarı davet etti. Yerimden güçlükle kalkarak yürüdüm. Kapının önündeki polisler, yine içeri girerken olduğu gibi tazim ile selamlıyorlardı. İskelenin yanına geldik. Beni en büyük ümitlerle buraya getiren motör, iskeleye yanaşmış, duruyordu. Polis doğru oraya gitti ve kenara çekilerek yol gösterdi. Motöre, boş bir çuval gibi dönmüştüm. Derin derin nefes alıyor ve birkaç dakika içinde geçen vukuatı kafamda toplamaya çalışıyordum. Bir aralık aynı polis yaklaştı: --Paşa da gelecek, onun için biraz bekleyeceksiniz-- dedi. Paşa niçin gelecekti, ben ne kadar daha bekleyecektim? Bunlardan bir netice çıkaracak halde değildim. Kımıldamadan uzanmış, yıldızlara dalmıştım. Bu halde ne kadar bekledim, ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir aralık bir ayak sesi duydum. Gayri ihtiyari başım o tarafa döndü. Bakar bakmaz da, kelimelerle izahı mümkün olmayan ani ve müthiş bir sarsıntı geçirdim. Çünkü köşkün iskelesinde bana doğru ilerleyen bizzat Atatürk'tü ve yalnızdı. Bir hayal görmekte olduğum zehabına kapıldım. Korkunç derecede ağırlaşmış olan elimi güçlükle kaldırarak gözlerimi oğuşturdum. Hayır, gördüğüm hayal değildi. Atatürk, kısa, kollu bir gömlek giymişti ve ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Benim için yapacak en küçük bir hareket yoktu. Esasen bir şey düşünemiyordum. Belki hava almaya çıkmıştı, beni görmeden dönebilirdi. Görülmeyi istemiyordum, fakat kendimi gizlemeye de imkan yoktu. Atatürk, istikametini bana tevcih etmişti. Birkaç adım sonra motörün yanında durdu ve elini bana uzattı. Sert, fakat, tatlı, müşfik bir sesle: --Osman Bey-- dedi, --sizi biraz kırdım.-- Cevap veremedim. Elimi sıkmıştı, iltifat ediyordu. Ben yerimden kalkmıyordum. --Böyle yapmaya mecburdum. Yazınız beni cidden memnun etti, çok çalışmışsınız, çok güzel buluşlarınız vardır. Yalnız, bilmelisiniz ki, bu millet için yaptığımız inkılapları, her türlü manii yıkarak yaşatmaya mecburuz. Bu inkılabın esaslarını tatbik etmekle mükellef olan kimseler de bunu böylece bilmelidirler. Binaenaleyh, içerideki vak'a, daha fazla onlara, orada hazır bulunanlara bir ders olsun diye vukua gelmiştir, Senin şahsına istemeyerek yapılan bu hareketi hoş görmeniz lazımdır.-- (Banoğlu, 1954-a:20-23). |
Görüldüğü gibi, bir kısmı doğrudan doğruya onu yaşayan Osman Ergin'in ağzından olmak üzere, Banoğlu tarafından aktarılan bu fıkra, yalnız Atatürk'ün birkaç karizmatik özelliğini birden belirtmekle kalmıyor, aynı zamanda bu karizmatik lider karşısında, bir insanın iç dünyasını ve onun karizmasını nasıl gördüğünü de yansıtıyor. Ayrıca, fıkranın bir özelliği de Atatürk'ün kimi zaman bütünüyle, çevresine belli bildirileri aktarmak için planlı ve programlı bir tutum içinde olduğunu ortaya koymasıdır. İlerde üzerinde ayrıca duracağım bu konuya, yani Atatürk'ün kendi liderliğini bilinçli bir biçimde kullanma konusuna, şimdilik yalnız işaret etmekle yetiniyorum. Fıkranın buradaki önemi, ilkelerdeki ödünsüzlüğü ve kişisel hoşgörüyü vurgulaması ve karizmanın bir başkası tarafından nasıl algılandığını belirtmesidir. Biraz farklı, fakat benzer bir olay kendisine verilen çiçeği, veren öğretmen peçeli diye almamasıdır. Sonuçta peçe açılmış, çiçek alınmıştır (Aslan, 1981:159-163). |
7) Duruma göre esnek davranmasını bilirdi. Onun her durumun üstesinden geleceğine, bütün karşıtlarıyla şu ya da bu biçimde başa çıkacağına olan inanç her zaman Mustafa Kemal'in cesaretine ve atılganlığına da bağlı değildi. Kimi zamanlar onun, uygun durumu beklediği ve bu bekleyiş sırasında boyun eğmiş göründüğü anlatılanlar arasındadır. Onun bu tutumunu, bütün Bağımsızlık Savaşı süresince Padişah'a açıkça karşı çıkmamasında, Çerkes Etem'e son dakikaya dek tahammül etmesinde ve benzeri pek çok genel stratejik olayda görmek olanağı vardır. Şu hikaye durumu çok daha açık olarak belirleyecektir: Birinci Meclis zamanında, İkinci Grup, Trabzon'a vali vekili olarak atanan bir komutan dolayısıyla, zamanın Dahiliye Vekili Fethi Bey'i sorguya çekmektedir. Sorguyu sonradan Atatürk'ün fedaisi Topal Osman tarafından öldürülen Trabzon Mebusu Ali Şükrü yönetmektedir. Olayı İsmail Habib Sevük anlatır: --Fethi Bey kimbilir kaçıncı defa kürsüye çıkmaya hazırlanırken ve Ali Şükrü henüz kürsüdeyken, Birdenbire bir lav patlamış gibi Gazi'nin sesi duyuldu: --Reis Bey, söz isterim!-- Gazi, Meclis'te çok defa, kapıdan girince sol tarafta bulunan Diyap Ağa'nın yanında otururdu. Diyap Ağa seksenlik, uzun ve süt gibi beyaz sakallı, okuma yazması olmayan, fakat Gazi'ye hep --Kurban olam Paşam!-- diye hitabı itiyat edinmiş, iyi yürekli bir Şark mebusuydu. |
Şef şimdi gene onun yanında apansız ayağa kalkmış, --Reis Bey, söz isterim!-- diyor. Belli, saatlerdir, mes'uliyeti kendinden atıp Şef'e kadar götürmemek için arkadaşı Fethi Bey'in gösterdiği tahammüle artık kendisi tahammül edemez hale gelmiştir. Onun ani bir infilakla, --Söz isterim!-- diye ayağa kalkması üzerine bütün Meclis darabanı durmuş bir kalp gibi sustu. Çıt yok. Baktım, kürsüde duran Ali Şükrü'nün yüzü sapsarı. --Söz isterim!-- diyen ses infilakinde devam ediyor. --Dahiliye Vekili yenidir, onu neye sıkıştırıp duruyorlar? Meseleyi ben bilirim, eğer mes'uliyet varsa bana sorsunlar, ben cevap vereceğim.-- Ali Şükrü yumuşak ve sakin cevap veriyor: --Meclis Reisimizden istizah hakkımız olduğunu bilmiyordum ve sanıyordum ki, böyle bir hakkımız yoktur!-- Doğru, Meclis Reisi demek, fiilen devlet reisi demekti. Devlet reisinden istizah olunur mu? Aniden bunun farkına varan Şef, o şaklar gibi çıkan sesiyle devam ediyor: --Yalnız Meclis Reisi değil, aynı zamanda Başkumandanım; o sıfatla istizah edebilirler!-- Yoo... Bu hiç olmadı. Baktım Ali Şükrü'nün benzi yerine gelmişti. Mantığın kendisinde olduğunu bilen bir insan emniyetiyle cevap veriyor. --Mesele askerliğe ait bir iş değil ki Başkumandandan istizah edelim!-- Şefteki infilak yeniden hıza gelmiş bir hamleyle gürledi: --Ne demek! İstihzaha mevzu olan zat yüksek rütbeli askerdir. Ordunun şerefli bir uzvu hakkında söylenmedik söz kalmadı. Bu kürsüden bunları mı işitecektir?-- Bu sefer verilecek cevap daha kolay, nitekim Ali Şükrü de kolayca cevap veriyor: --Biz onun harekatı hakkındaki istizahı asker olduğu için değil, sırf vali vekili olduğu için yapıyoruz.-- A... Şef oturuverdi- Sanki hiçbir şey olmamış gibi Diyap Ağa'yla sakin sakin konuşuyordu. Lavını fırlatıp duran volkan, bak, birdenbire lavını içine çekivermiş. Şef, Meclis'i hangi silahlarla idare ediyordu? Teshir, ikna, ilzam, tehdit, ikaz, ifşa, teşhir ... Şimdi yeni bir silahını daha görüyoruz: --Hazım--. Bu hazım . bize en haşmetli gürleyişinden daha heybetli geldi.-- (Banoğlu, 1955:63). |
Bu öykünün başına ve sonuna baktığımızda liderin --esnek davranış--ına kanıt olarak söylenen şu sözleri de görüyoruz: --Saklı karar'ın yarısı saltanatın ilgasıyla, tamamı da Cumhuriyet'in ilanıyla meydana çıkacak. Şefle muhaliflerini yıllarca çarpıştıran bu esas davada Şef sonuna kadar nasıl muvaffak oldu? Kullandığı silahlar çok çeşitliydi: --Biz bize benzeriz-- dediği zaman silahı --teshir--dir. --Vazife ve selahiyet-- nutkunu beş saat söylediği zaman o silah --ikna--dır. Başkumandanlık meselesinde --Bırakmadım, bırakmıyorum, bırakmayacağım-- dediği zaman o silah --ilzam-- ve --tehdit--, --Ey Meclis, içinizde casus da var!-- diye bağırdığı zaman silahı hem --ikaz--, hem --ifşa-- ve... Şefi mebusluktan tecrit için hazırlanan o sinsi layihaya karşı bütün millete müracaat ettiği zaman da o silah ibretli bir --teşhir--di.-- İşte öyküsüne bu sözlerle giren İsmail Habib Sevük, öyküden sonra, --Cesur, atak, çetin, bütün selahiyeti kendinde toplamış gümbürtülü bir Meclis--i Atatürk'ün nasıl yönetmiş olduğunu kendine sorarak şu yanıtı veriyor: --İlzam--dan --hazm--a, --teshir--den --teşhir--e kadar her türlü silahı kulanarak.-- (Banoğlu, 1955:63). |
8) İçinde bulunduğu küçük gruba her zaman ve her koşulda egemen olurdu. Atatürk için etrafına egemen olmayla ilgili olarak anlatılan öykülerin önemli bir kısmı savaş anılarına, geri kalanları da sofrasına ilişkindir. Bütün anlatılanlara baktığımızda, --O--nun her koşulda, en heyecanlı ve gergin savaş anlarından, en gevşek, yumuşak şohbet anlarına kadar, çevresine egemen olduğunu görüyoruz. Bunu kimi zaman baskın biçimindeki eylem, düşünce, öneri ve sorularıyla yapar, kimi zaman da müthiş bir hazırlık gerektiren konularda o hazırlığa sahip bir uzman niteliği ile herkesi şaşırtırdı. Savaş anlarında çevre ile olan ilişkileri genellikle bir ast-üst hiyerarşisi içinde oluştuğundan, Osmanlı Ordusundan istifa ettiği ve Ulusal Bağımsızlık Eylemi'nin hukuksal lideri niteliği kazanmadığı kısa bir dönem dışında; bu ilişkiler genellikle, cesareti, uzak görüşlülüğü, kavrayış gücünü simgeler. Oysa, Cumhurbaşkanı olmasına karşın, sofrası çok daha esnek ilişki ve etkileşimlere tanık olur. Şimdi bu esneklik içindeki liderliği Reşit Galip ile olan ilişki ve etkileşiminde görelim. En yakın hizmetkarının ağzından aktarılan bu öykü, Atatürk'ün liderliği hakkında çok önemli ipuçları vermektedir: |
--Dr. Reşit Galip, Atatürk'ün çok sevdiği ve nazını çektiği arkadaşlarından biriydi. Sevdiklerinin nazını çekmek, zaten Atatürk'ün başlıca iyi huylarından biriydi. Reşit Galip'in zekasını, çalışkanlığını, enerjisini, doğru sözlülüğünü, devrimciliğini, yurtseverliğini, kendisine bağlılığını çok beğenirdi. İşte Atatürk'le Reşit Galip arasında geçen oldukça ilginç bir tartışma vardır ki, birçokları tarafından yanlış bilinmektedir. Bir akşam sofrasında geçen bu tartışmayı; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti. Bilenlerden biri olarak üstadın bu makalesini tamamlamaya çalışacağım. Atatürk asla kin tutmazdı. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir zaman sonra onu affeder, olanları unuturdu. Bu yüzden çevresinden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, eski yerlerini alırlardı. Atatürk'e karşı gelen ve meydan okuyan Dr. Reşit Galip de işte gözden düşüp, sonra itibara kavuşanlardandı. |
Dolmabahçe Sarayı'nın harem kısmında (hususi daire) akşam sofrasını yeni kurmuştum. Mevsimlerden yazdı. Konuklar birer ikişer geldiler. Ruşen Eşref Ünaydın, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Dr. Reşit Galip, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve bayanlar vardı. Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına dek süren toplantının sonuna doğru, halkın eğitilmesiyle ilgili konular tartışılmaya başladı. Milli Eğitim sorunları eleştirilirken Reşit Galip'in ayağa kalktığını gördüm. Doktorun pek tabii sayılmayan bir hali vardı. Coşkuyla konuşuyordu. İçi içine sığmıyordu. O tarihte Halkevlerinin denetimi, C.H.P. Parti Meclisinde bulunan Reşit Galip'in elindeydi (Metni okuyan İbrahim Cüceoğlu, o dönemde Parti Meclisi olmadığını sözü edilen Kurulun ya Parti Divanı ya da Parti Genel İdare Kurulu olduğunu söyledi. Granda yanılıyor herhalde. E.K.). Reşit Galip söze, o zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca'dan yakınmayla başladı. Halkevlerinin temsil kollarında oynanacak piyeslerdeki kadın rolleri içim Kız Lisesi'nden kendi istekleriyle seçilecek amatör ruhlu kadın öğretmenlere, Esat Hoca'nın izin vermediğini söyledi. Tiyatronun eski Yunan'dan beri insanlık için bir sanat ve kültür kaynağı olduğunu, Halkevleri temsil kollarının da bu amaçla kurulduğunu, kadının bu kültür hareketinin dışında bırakılamayacağını, böyle bir düşüncenin devrimlerin ruhuna aykırı düşeceğini belirttikten sonra, sesini perde perde yükselterek: --Yaşlı insanlara Vekillik yaptırılmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor!-- diye sert bir dille konuşmaya başladı. |
Atatürk biraz şaşkınlık, fakat büyük bir sabır ve durgunlukla dinlediği bu sözlerden sonra, --Merak etmeyin, hepsi düzelecek-- diye doktoru yatıştırmaya çalıştı. Atatürk'ün geceki sabrına şaşıyordum doğrusu. Eyüp Peygamber'de bile böyle sabır yoktu belki. Benim gibi herkeste de aynı şaşkınlık vardı. Atatürk, doktoru bir kez daha sabır ve durgunluğa çağırdıktan sonra, --Siz böyle konuşmakta devam ederseniz, ben size muhatap olmamakta mazurum.-- dedi. Fakat, doktor öylesine doluydu ki, giderek sesinin tonunu yükseltiyor, sözlerine gem vuramayarak daha tiz perdeden saldırılarını arttırıyordu. --Kabahat hep sizde. Hocadır diye cahilleri başımıza koydunuz ! -- Sofrada bir bomba etkisi yapan bu konuşma üzerine Atatürk, --Memlekette Maarif Vekili yok mu?..-- --Var ya, Esat Hoca mükemmeldir-- deyince Reşit Galip, --Hayır-- anlamında başını sallayarak, --Çok iyi ama çok da ihtiyar. Artık ondan geçmiştir: Bu memleketin Maarif Vekili o adam değildir. Bu memlekete daha dinç bir Vekil gerektir.-- dedi. Bunun üzerine Atatürk'le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti: --Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam nasıl Maarif Vekili olamazmış?-- --Değil seni okutmak; senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz!-- |
O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir hükümet üyesi hakkında, hem de Atatürk'ün önünde bu derece şert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi. Hepimizin rengi sararmıştı. Korkudan titriyorduk; konuklar donup kalmışlardı. Hiç beklemediğimiz bu konuşma herkesi şaşkına çevirmişti. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Hareketsiz, bu patlak veren olayın nereye varacağını düşünüyordu. Sinirden titrediğini ve ellerini masaya dayadığını gördüğüm Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden şu buyruğu verdi: --Lütfen sofrayı terkediniz!-- O an biraz ferahladık. Reşit Galip kalkıp gider olay da burada kapanır, ertesi gün unutulur, diye umutlandık. Ne yazık ki, sevincimiz bir iki saniye sürdü. Reşit Galip coşmuştu bir kez. Ne karşılık verdi dersiniz? . --Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Gerçi biz Saraydayız ama, hocanız Hace-i Sultani değildir. Cumhuriyette tenkit serbesttir...-- diye başlayınca, Atatürk yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra: --Öyleyse müsaade ederseniz ben terkedeyim-- dedi ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir efendilik ve büyüklük örneği göstererek ayağa kalkıp salondan çıkıp, gitti. |
Hemen arkasından koştum. Doğru harem kısmındaki yatak odasına girmişti. Ben de arkasından girdim. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk, soyunana kadar bir kellme konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü sapsarıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse O'nunla böyle konuşmamıştı. --Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz-- dedi. Karşılık vermeyerek yavaşça kapıyı açıp dışarıya çıktım. Oradaki görevim bitmişti. O sırada yaver, dağılmaya hazırlanan sofradakilere şu emri getirmişti: --Reisicumhur Hazretleri kendileri varmış gibi sofranın devamını arzu ediyorlar.-- Yemek salonuna dönünce bir de ne göreyim. Reşit Galip rakı kadehini dişlerinin arasına almış, kemiriyor. Başucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlar. Öbür davetliler gitmişler. Reşit Galip başını kaldırıp beni görünce: --Çelebi, bana bir kadeh rakı ver!-- diye bağırdı. Nasıl verebilirdim bu durumda? --Efendim, kilerci uyumuş-- diye atlatmaya çalıştım. --Demek bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı, desene. Öyleyse kalkıp gidelim-- diye acı acı söylendi. Sonra, Recep Zühtü ile Kılıç Ali'nin koluna girerek salondan çıktı. |
Ne yalan söyleyeyim olaydan çok üzüldüm. Çünkü Reşit Galip'i gerçekten çok seviyordum. Aralarının açılmasına gönlüm razı değildi. Fazla içip de daha kötü bir olaya meydan verilmemesini istemiş, bu yüzden --rakı yok-- demiştim. Rahmetliye bir kadeh rakıyı esirgeyişim içimde eziklik olarak kaldı. Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk'e ve İstanbul'a küserek Ankara'nın yolunu tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını umumi katip Tevfik Bey'den borç aldığını hatırlarım. Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul'daydık. Saat onbeş sularında yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana, --Çelebi Efendi, şimdi Ankara'da Reşit Galip Bey bir konferans verecek. Onu dinleyelim-- dedi. Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. O zaman önemli konferanslar radyoda verilirdi. Reşit Galip'in Türkocağı salonunda verdiği bir saatten fazla süren konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra, gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü. --Kendisini affettirdi-- dedi. |
Onbeş gün kadar sonra güzel bir sonbahar günü biz Ankara'ya gittik. Ertesi akşam Reşit Galip'i sofraya çağırılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı. Atatürk bir ara Reşit Galip'e doğru eğildi, sadece onun işitebileceği bir sesle, --Yarmdan itibaren Maarif Vekilisiniz-- dedi. Birkaç gün sonra da Anadolu Ajansı, Reşit Galip'in Milli Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu. O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip'in üzerinden sevinç akıyordu. Toplantının en kıvamlı anında Atatürk, kapıda duran askerlerden ikisini çağırdı ve güreştirmeye başladı. Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun, köşkte olsun yiğit Mehmetçiklerden birkaçını yanına çağırarak güreştirir, Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle görmek isterdi. Hatta yanında bulunan çok sevdiklerini, bu Mehmetçiklerle -istemeseler bile- güreş tutuşturur, onların hırpalanışını hazla seyrederdi. Birkaç keresinde Mehmetçikleri kendisiyle güreşe davet etmiş, fakat hiçbiri, --Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi, biz mi getireceğiz-- diye güreşe yanaşmamışlardı. Güreş çok zevkliydi. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl geleceğini bekliyorduk. Reşit Galip'in işe merakı son haddini bulduğu bir sıra, Atatürk, askerlere işaret ederek yeni Bakanı --altı okka-- yapmalarını emretti. |
Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayani iki asker, Reşit Galip'i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan Bakan, önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne haddine. Dev gibi muhafızların birer çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün. Toplantıda bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağını merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise soğukkanlı ve tabii görünüyordu. Askerler, Reşit Galip'i iki üç kez havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk'ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar vargüçleriyle havaya sallıyorlardı. Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan şonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk, Mehmetçiklere: --Yeter !-- dedi. Sonra sofradakilere döndü. Gülerek, --Biz istersek böyle de hareket edebiliriz-- dedi. Acaba Atatürk, bu oyunla; vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip'e centilmence bir ders mi vermek istemişti? Ama ben, bunun şaka çerçevesini hiçbir zaman aşmadığını sanıyorum. Atatürk, Reşit Galip'i sevmeseydi, o olaydan sonra onu ne Bakan yapardı, ne altı okka ettirirdi. Atatürk, vaktiyle kalk dediği halde sofradan kalkmayan Reşit Galip'i isterse böyle kaldırabileceğini mi ima etmişti acaba?-- (Bu öykü Atatürk hakkında anlatılanlar arasında en değişik aktarılanlardan biridir. Olay, aralarında Afet İnan ve Hasan Rıza Soyak da bulunan çeşitli kişiler tarafından farklı anlatılmıştır. Aslında olayın içinde bir de Madam Vera ve --Rose et Noire-- kulübüne ilişkin olup bitenler vardır (Bozdağ, 1975:77-93).) (Granda, 1973:76-82). |
Bu öyküde Atatürk'e ilişkin çok önemli ipuçları vardır: İnsanına göre muamele etmesini bilmektedir. Zamana ve koşullara uygun bir davranış içindedir. En önemlisi, çevresini sürekli olarak kendi egemenliğinde tutmaktadır. Fakat bu işi yaparken. kişisel davranışlara göre kendi tutumunu ayarlamakta, bu arada devlet işlerini ve adam seçmeyi planlamaktadır. Üstelik, gerektiğinde, bir saatten fazla bir süre ile radyodan bir konferansı dinlemekte, genel değerlendirmelerini sürekli yeniden gözden geçirmektedir. Askerlere yaptırdığı oyuna gelince, bunu önceden planlamamış olması düşünülemez. Yoksa kaş göz işareti ile, iki askerin sofradaki bir konuğu altı okka yapmaları olanaklı değildir. Burada da görüldüğü gibi, çevreye ve kişilere egemen olmakta en küçük ayrıntıyı dahi planlamaktadır. 9) Gözleri, olağanüstü kişiliğinin simgesiydi. Karizmatik liderin, doğaüstü, insanüstü nitelikleri, genellikle, yetenekleri çerçevesinde algılanabilir. Yine de bazı durumlarda, bu insanüstü niteliklerin fizik belirtilerinden söz edilebilir. Yalnız burada önemli olan nokta, bu olağanüstü özelliklerin lider hayattayken vurgulanması ve bunlara, eylem sürerken inanılmasıdır. Çünkü, liderin, özellikle bir bağımsızlık savaşı kazanmış ve yeni bir toplum kurmuş olan bir liderin ölümünden sonra efsaneleşmesi beklenen bir olaydır. Karizmanın anlamı ve önemi, liderin eylemine yardımcı olmasıdır. Bu nedenle de izleyicileri tarafından eylem sırasında inanılan özellikler biçiminde ortaya çıkması gerekir. İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Ulusu tarafından inanılan insanüstü niteliklerinin gözlerinde odaklaştığına ilişkin pek çok anı vardır. Genellikle söylenen öykü, O'nun gözlerine bakılamadığıdır. Özellikle Cumhurbaşkanlığı sırasında yaygınlaşan bu --karizmatik nitelik-- pek çok kişi tarafından pek çok olayda anlatılmıştır. Hamdi Varoğlu'nun Ressam Muazzez'in ağzından aktardığı şu öykü, hem söylentileri özetlemesi bakımından hem de olayı kendisi de yaşayan bir aydının izlenimleri açısından ilginçtir. |
Olay Bursa'da kabul töreni sırasında geçer: --Koca bir salona girdik. İçerisi dolu. Atatürk, salonun orta yerinde, ayakta duruyor. Tabur tabur mektepli çocuklar, kafile kafile gençler, orta yaşlılar, ihtiyarlar, kadın, erkek, herkes orada... Atatürk'ün önünden geçiyorlar. Geçerlerken hepsinin elini sıkıyor. Sıra bana gelinceye kadar onu uzaktan doya doya seyrettim. Mavi gözleri insanı ipnotizma ediyor, derler ya, hakikaten öyleydi. Mamafih uzaktan bana bir şey yapmadı. Demek ki herkesin üzerinde tesiri aynı değil, diye düşündüm. Büyük söylemişim. Benim de bulunduğum saf, ilerleye ilerleye el sıkma sırası bana geldiği zaman bir acayip şaşkınlığa uğradım. Pot kıracağım diye içime kurtlar girdi. Korktuğum da başıma geldi. Atatürk elini uzattı. Ben de uzattım. Elimi sıktı. İş bitti değil mi? Ne gezer. Atatürk elimi bırakmıyor. Bir daha sıkıyor. Herkesin elini bir defa sıkan Büyük Adamın benim elimi üst üste iki defa sıkması ne sebep Yarabbi. İçim gururla doldu. Ayrılacağım sırada Atatürk elimi üçüncü defa, sonra dördüncü defa sıkmaz mı? Alimallah Mongolfiye balonuna doldurulan gaz, benim içimi dolduran gurur ve iftihar hissinin hacmi yanında bir nefeslik hava kalırdı. Başımı kaldırıp Atatürk'ün yüzüne baktım. İnce dudaklarında hafif, bir tebessüm, mavi gözlerinin içinde istihzaya benzer bir belirti gördüm. Elimi bir kere daha sıktı. İşte o zaman kafama dank etti. Meğer ben, onun elini sıkıp ileriye doğru yürüyeceğim yerde, geri gitmeye hazırlanıyormuşum. O da her seferinde beni elimden çekip doğru yola sevketmek istiyormuş.-- (Banoğlu, 1954-b:92-93). |
Öykünün --yanılma-- bölümü (ki karizmanın gerçeğe dönüşünü anlatıyor bu bölüm) bir yana bırakılırsa, --İpnotizma eden gözler-- kavramının, liderdeki karizmayı vurgulayan bir fizik ve manevi özellik olarak ortaya çıktığı çok açık olarak görülmektedir. Şimdi çok daha ilginç bir anıya bakalım. Anlatan, Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa'nın oğlu Sabah Sait'tir. Olayı Burhan Göksel dinlemiş ve Zafer gazetesinin 10 Kasım 1956'da yayınlanan sayısında yazmıştır (Arıburnu, 1976:24-417). Anı Dicle Nehri üzerinde bir motorda Irak'ta anlatılmaktadır: --Bir vakitler Hava Kuvvetlerimizde genç bir pilot subaydım. Bir gün fena bir kaza geçirdim. Ayaklarım birkaç yerinden kırılmıştı. Irak'taki tedavi yeter gelmemişti. Doktorlar, İngiltere'de tedavime lüzum gösterdiler. Sedye içerisinde gittiğim Londra'dan babam, annem ve nişanlımla beraber ancak koltuk değnekleriyle dönüyordum.. Dönüşte çoğu defa olduğu gibi yine İstanbul'a uğramıştık. Bir akşam ailece Taksim'de bir gece kulübüne gitmiştik. Hazırlanan masada dans edenleri seyrediyorduk. Neşe içerisindeki salonda birden dans durdu. İçeri Büyük Atatürk girmişti. Herkes gibi biz de sevindik. Ayağa kalktık, babamla her zamanki gibi dostane selamlaştı. Masamıza oturmak şerefine eriştirdi. Caz tekrar başladığı zaman Atatürk, nişanlımla dans etmek arzusunu belirtti. Birkaç tur yaptıktan sonra masaya döndüler. Nişanlım yerine oturmamıştı. Atatürk bana döndü, sihirli ve kuvvetli gözleriyle bakıyordu: --Haydi bakalım havacı, nişanlınla dans et!-- |
Şaşırmıştım. Koltuk değneklerim yanımda ve gözükmekteydi. Halimi arzettim. Henüz yürüyemediğim için emirlerini yerine getiremeyeceğime üzüldüğümü söyledim. Bu sözleri sanki duymamıştı. --Nişanlını dansa kaldırmanı istiyorum!-- diye tekrarladı. Bu sert sözler karşısında ağzımdan bir kelime çıktığını hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, yerimden kalktığım ve aylardır taşıdığım ve belki de yıllardır taşıyacağım koltuk değneklerine el sürmeden nişanlımı aldığım ve gayet tabii bir yürüyüşle salonun ortasına ilerleyip dans ettiğimdir. İşte o andan itibaren koltuk değneksiz yürüyorum ve çalışıyorum.-- Öyküyü aktaran Burhan Göksel, anısını şöyle sürdürüyor: --Dinleyicilerden biri söze karıştı: --Ne kuvvetli bir emir değil mi?-- Çok eski anılara dönen ve adeta onu tekrar yaşayan Sabah Sait Bey cevap verdi: --Hayır efendim, o emir değildi. O, Atatürk'ün büyüleme kuvvetiydi.-- |
Bu öyküde de gözler yine ön plandadır. Üstelik, karizmanın ya da kerametin doğaüstülüğü, --büyüleme kuvveti-- deyimi ile iyice vurgulanmıştır. Aslında, Atatürk gibi, Japon Veliahtı ile buluşmadan önce, Japonya'yı inceleyen; Afgan Kralı ile buluşmadan önce, Bayur'a Afganistan'ı inceletip rapor hazırlatan bir büyük liderin , Irak'ın önemli bir yöneticisi olan Nuri Sait ile oğlunun sorununu konuşmamış olması düşünülemez. Çok büyük bir olasılıkla, Sabah Sait'in artık iyileşmiş olduğu ve yürüyememesinin psikolojik nedenlere bağlı bulunduğu kendisine anlatılmıştı. O da büyük liderliğini ve etkileyici kişiliğini bu psikolojik engeli ortadan kaldırmak için kullanmış ve başarıya ulaşmıştı. Zaten Sabah Sait'in sözleri onun, Atatürk'ün kerametine inandığını açıkça ortaya koymuyor mu? Bu inancın, psikolojik etkişi hiç kuşkusuz, bir kişiyi yeniden yaşama kavuşturabilir. Bu öykünün önemli yanı, liderin karizmasına yaşarken inanılması ve bu inancın yabancılarca bile paylaşılmış olmasıdır. Şimdi aynı karizmatik özelliklerin fizik görünümüne ilişkin olanları çok daha etkili bir biçimde bir ozanın, Ahmet Haşim'in ağzından dinleyelim. 1928 yılında şöyle yazıyor Ahmet Haşim: |
--Fotoğraf adesesine zerre kadar itimadım yoktur. Binaenaleyh, fotoğraf aletinin keşfiyle portre ressamının vazifesine nihayet bulmuş nazarıyla bakanlara hak vermek bence müşküldür. Şekil ve madde, ziya'nın inikaslarına göre anbean tahavvül eder. Bu itibarla hiçbir çehrenin, evsafı muayyen bir tek tecellisi yoktur. Fırça sanatkarı, tersim edeceği çevre üzerinde uzun müddet hayatın cezir ve meddini tarassut etmek, onu birçok tahavvüllerinde zapteylemek suretiyle nihayet hakiki hüviyetinin gizli tatlarını sezmeye ve görmeye muvaffak olur. Fotoğraf, bu dimağı tahlil ve terkip kudretine malik değildir. Onun için hassas cam üzerinde teressüm eden şekle bir vesika kıymeti izafe edilemez. Gördüğüm fotoğraflara nazaran biraz şişman, biraz yorgun, biraz hututu kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ziya dalgası halinde giren mütekasif bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim kamaştı. Hadekaları en garip ve esrarengiz maddelerden masnu bir çift gözün mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlatıldığı asabi bir çehre; yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Muntazam taranmış noksansız, sarı genç saçlar... Bütün zemberekleri çelikten önce, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altıyüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi eski ilahlardaki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir halinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir alemin tekevvühüne yol açan fikirler kaynağı bir baş, bir yanardağ zirvesi gibi, taşıdığı ateşe lakayit, mavi sema altında samit ve mütebessim duruyor.-- |
Ahmet Haşim, bu şiirsel, fakat liderin karizmasını açıkça yansıtan satırlarını şöyle bitiriyor: --Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafa döktüğü feyizli seylabelerden yegane müteessir olmayan meğer onun genç başı imiş.-- (Ahmet Haşim, 1966:13-14). İşte karizma budur: Yalnız yetenekler açısından değil, fizik görünüş açısından bile insanüstü, doğaüstü nitelikleri kendinde taşıyan bir lider. 10) Kişisel bakımdan son derece dürüsttü. Kendi malvarlığını bile ülkesine bağışlamış olması, onun kişisel dürüstlüğünün bir simgesi olarak düşünülür. Örneğin, Atatürk Orman Çiftliği'ni hazineye devrettiği gün Meclis koridorlarında şu sözler konuşulmaktadır: --Atatürk, İsmet'in muvaffakiyetini ister. Ona yardım için bunu yapmıştır.-- --Ahlak bakımından emsalsiz verilmiş bir ders karşısında bulunuyoruz. Hükümete diyor ki, yolunuz budur. Ziraat yoludur. Benim tecrübelerimden istifade ediniz.-- --Zaten Atatürk'ün çiftlikleri denilen şeyler Türk'ündü. Çünkü Atatürk Türk'tü. O, bütün varlığını Türklüğe veren eşsiz bir insandı. -- --Atatürk, birçok çorak yerlerde mamureler vücuda getirdi. Kimse evvelden buna inanmazdı. Bu, Türk'e, senin önünde halledemeyeceğin hiçbir şey yoktur demek içindi.-- |
--Büyük taarruz sırasında zaferden sonra yeni mücadele. Türk iktisadını yükseltme, Türk köylüsünün iktisadiyatını yükseltmeden bahsetmişti. Şimdi yine aynı işareti veriyor.-- --Ne mutlu ki Türk Milletine ki, kendini kurtaran Ata'sı kendisine sevgisini bütün varlıklarını vermekle ispat ediyor. İstiklalini veren Atatürk, şimdi kendi varlıklarını da vererek onun refahını temin etmek istediğini tebarüz ettiriyor.-- Bütün bu konuşmaları aktaran Us, sözlerine şöyle son veriyor: --Saltanat hanedanı hala milletten gaspedilmiş malları muhafaza için avukatlar tutarak mahkemelerde uğraşırken Atatürk'ün bu teberruu ne kadar manalıdır.-- (Us, 1966:145-146). Mustafa Kemal Atatürk, hem başarıları ile, hem bu başarılara hazırlanışı ile, hem de bütün bunları toplum içindeki değerlendirişiyle, karizmaya ya da keramete gerçekten hak kazanmış bir liderdi. Şimdi, bu özelliklerini daha yakından görelim. O zaman, kendi karizmasını, kendi kerametini nasıl hazırladığını ve nasıl değerlendirdiğini daha iyi anlayabileceğiz. ::::::::::::::::::: |
III-) ATATÜRK'ÜN KENDİ KARİZMASI KARŞISINDAKİ TUTUMU Gerçek bir lider olmanın birinci koşulu, hiç kuşkusuz, insanın kendi karizmasına inanmamasıdır. Bunu kendi kültürümüzün deyimiyle söylersek, --kerametine-- inanılan lider, kendi --kerametine-- kendisi inanmamalıdır. Aslında, --karizma-- ve --keramet-- terimleri hemen hemen aynı anlama gelir. Bilindiği gibi, --karizma-- bir insanda var olduğu sanılan insanüstü, doğaüstü niteliklerdir. --Keramet-- ise, ermişlerin velilerin gerektiği zaman gösterdikleri olağanüstü yetenekler ya da ermişçesine yapılan iş, yahut söylenen söz anlamına gelir. Türkçede --Keramet sahibi insan-- ermiş demektir. Hızır Aleyhisselam'ın kerametlerinden söz edilir. Ya da ikinci anlamında, dalkavukların bir söz karşısında, --Keramet buyurdunuz efendimiz-- diye yanıt vermelerinde görüldüğü gibi kullanılır. Hiç kuşkusuz, keramet de, bütün doğaüstü anlamlı sözcükler gibi dinsel kökenlidir. İşte bir liderin birinci niteliği gerçekçilik olduğuna göre, gerçekçi bir kişinin, kendisinin doğaüstü yeteneklere sahip olduğuna inanması beklenmez. Üstelik, kendisinde insanüstü yeteneklerin ve niteliklerin bulunduğuna inanan bir insanın uzun süre kendisini ve çevresini buna inandırması olanaksızdır. Ancak gerçekçi bir liderin, gerçekçi değerlendirmelerinde ve eylemlerinde görülen isabet, ona, çevresi tarafından --yanılmazlık-- gibi, insanüstü niteliklerin efsanevi bir biçimde yakıştırılmasına yol açabilir. Gerçekten de tarihe baktığımızda, deliler ya da sapıklar dışında hiçbir liderin kendi --keramet--ine ya da kendi --karizma--sına inanmadığını görürüz. Fakat, büyük liderlik için bu da yeterli değildir. Çünkü, insanın kendi karizmasına inanmaması, onu bir büyüklük kompleksinden (megalomani) kurtaramayabilir. Bir liderin açısından düşünüldüğünde büyüklük kompleksi ile kendi kerametine inanmak arasında, sonuçları bakımından pek de büyük bir fark yoktur. Her iki nitelik de, insanın kendi gücünü abartmasına ve sonuç olarak yanılmasına yol açar. |
Öte yandan, kendi yeteneklerini ve gücünü küçümsemek de bir lider için bağışlanmaz bir yanlış olarak ortaya çıkar. Bir başka deyişle, büyüklük kompleksi bir lider için ne denli zararlıysa, dozu kaçırılmış bir tevazu da o denli engelleyici olur. Çünkü o zaman, yapılabilecek işler başarılamaz, ulaşılabilecek hedeflere varılamaz. Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği, devrim toplumbilimi açısından değerlendirirken, hiç kuşkusuz, kendisinin bu liderliği nasıl gördüğü, nasıl ürettiği ve nasıl kullandığı çok önemli ögeler olarak ortaya çıkar. Bir liderin kendisini nasıl gördüğünü bilmeden, onun liderlik eylemini değerlendirmek olanaksızdır. Atatürk'ün yaşamı dikkatle incelendiğinde, liderlikle ilgili tutum ve davranışları üç ayrı bölümde insanın gözüne çarpar. Birinci bölüm, hazırlık aşamasıdır. İkinci bölüm, kendisinin kendi bireysel niteliklerini nasıl gördüğü ve değerlendirdiğidir. Üçüncü bölüm ise, topluma mal etmek, ulusal niteliğe büründürmek istediği değerlerle ilgili davranışlarıdır. ::::::::::::::::::: 1) Hazırlık Aşaması Mustafa Kemal Atatürk, her durumda ve her fırsattan yararlanarak, kendisini liderliğe hazırlamıştır. Mustafa Kemal'in ilk şansı Selanik'te eski usul mahalle mektebine gitmek yerine, o zamanki koşullara göre devrimci bir eğitim uygulayan Şemsi Efendi'nin okuluna gitmesidir. Ezbercilik yerine aktif metodu uygulayan Şemsi Efendi, okulun bir de kız bölümünü açmış aydın bir eğitimciydi. 1873 yılında Selanik'te valiliğe başlayan Mithat Paşa, başarılarından dolayı, kendisine Padişah nişanı bile verdirmişti. İşte Atatürk'ün 10 Ocak 1922 tarihli Vakit'de yayınlanan kendi anılarına göre, evde annesiyle babası arasında bir tartışma konusu olan okul seçimi, sonunda, böyle bir okula gitmesiyle noktalanmıştı (Baydar, 1967:30) . |
Bu şansını iyi değerlendiren Mustafa Kemal, ilkokuldan sonra, annesinin karşı koymasına bakmaksızın, kendi girişkenliği ile subay olmaya karar veriyor. Bu da, subay seven bir çocuğun bilinçsiz bir taklitçiliği sonucudur. Mustafa Kemal, kendi anlatışına göre, komşusu bir binbaşının Askeri Rüştiye'ye giden çocuğunun okul elbisesine özendiği için Askeri Rüştiye'ye gider (Gençosman, Banoğlu 1971:33). Buraya dek şans ögesinin etkileri görülmüştür. Askeri Rüştiye'den başlayarak, şansın azaldığını, bilinçli hazırlığın arttığını görüyoruz. Aslında, Askeri Rüştiye'ye giriş de çok bilinçsiz bir seçim değildir. Hiç kuşkusuz bu olay, Mustafa Kemal'in kişilik niteliği olarak buyruk vermekten hoşlanmasının ve buyurma gücünü simgeleyen üniformaya karşı duyduğu arzunun bir sonucudur. Aslında Mustafa Kemal konusunda psikolojik ve psikiyatrik ögelere ağırlık veren bir çalışmanın, muhakkak ki Gandi ve Luther gibi kişiler için yapılmış olan çalışmalar kadar aydınlatıcı ve ilginç sonuçlar vermesi beklenir. Babasının çocuk yaşta ölmesi, annesinin yeniden evlenmesi ve Mustafa Kemal'in buna karşı tepkisi, kız, kardeşleriyle ve mahalle arkadaşlarıyla ilişkileri, hep, onun biçimlenmekte olan kişiliğinin önemli ipuçlarını veren olaylardır. Biz bu noktaları, başka bir çalışma alanı oluşturdukları için bir yana bırakarak, onun kendi liderlik rolüne bilinçli olarak nasıl hazırladığını incelemeyi sürdürelim. |
Alışılmamış Uğraşlar Mustafa Kemal'in bütün askeri eğitimi boyunca, yabancı dil, dans, şiir, hitabet gibi o zamanın bir askeri öğrencisi için pek de olağan sayılmayacak konularla uğraştığını görüyoruz. Örneğin, çocukluk arkadaşı Asaf İlbay onun, zamanının moda dansları olan valsi, polkayı, mazurkayı, kadrili çok iyi yaptığını belirtiyor (Gençosman, Banoğlu, 1971:37). Rüştiye'den sonra, idadi eğitimini İstanbul Kuleli Askeri Lisesi'nde sürdürmek isteyen Mustafa Kemal'e bir hocası, daha sonra ona başka biçimde de yardım eden Kurmay Subay Hasan Bey, Manastır'a gitmesini, orada daha iyi yetişeceğini söyler. Manastır İdadisi'nde İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci ile tanışır. Şiir, edebiyat ve hitabet ile ilişkisi böyle başlar (Kılıç Ali,1955:20) . Manastır Askeri İdadisi'nde ilk devrimci düşünceleri ve eylemleri filizlenmeye başlar. Burada hem sonradan sürekli işbirliği yapacağı Nuri Conker, Salih Bozok, Fuat Bulca gibi arkadaşlarıyla dostluğunu pekiştirir, hem de Ömer Naci'nin de etkisiyle, Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi ozanların devrimci şiirleriyle düşünce yaşamı biçimlenmeye başlar. Yine buradayken Fransızcasını ilerletmek için iki üç ay, Frerler okulunun özel sınıfına gider. Kendisi bu çabasını Fransızca hocasının sert sistemlerine bağlamakla birlikte asıl inancın, iyi bir kurmay subayın yabancı dil bilmesi olduğu açıktır (Baydar, 1967:32; Gençosman, Banoğlu, 1971: 38-39) . |
Manastır'da Askeri İdadi bittikten sonra, İstanbul'da Harbiye yılları başlar. Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Emin'le yaptığı konuşmada bu yıllardaki tutum ve davranışlarını şöyle anlatır: --Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat, güzel söylemek ve yazmak hevesi bakiydi. Teneffüs zamanlarında hitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, --Bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim-- diye müsabaka ve münakaşalar tertip ediyorduk.-- Görüldüğü gibi, lider, kendisini son derece bilinçli olarak geleceğe hazırlamaktadır. Atatürk, siyasal düşüncelerinin yavaş yavaş Harbiye yıllarında olgunlaştığını söylüyor. --Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başlamasını-- ise erkan-ı harp sınıflarına geçtiği döneme bağlıyor. Bu dönem aslında onun artık devrimci eyleme başladığı sıralardır. Yine kendisi bu eylemi ve eylemin örgütlü niteliğini şöyle anlatıyor: --Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik. Sınıf dahilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dahildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.-- (Baydar, 1967:33). |
Sonradan, Mustafa Kemal ve arkadaşları okul yönetimince yakalanırlar. Fakat eylemlerine ara vermezler. Dışarda bir ev tutarak aynı işleri sürdürürler ve sonunda bir muhbir tarafından ele verilerek, tutuklanırlar. Birkaç ay sonra salıverilirler ve Mustafa Kemal, Suriye'de bir göreve sürgün olarak atanır. Gerillacılık Hazırlığı Harp Akademisi yıllarını, yabancı dilini geliştirerek, Namık Kemal'in düşüncelerini izleyerek ve bunları, okul içinde de yayarak geçiren Mustafa Kemal Atatürk, bu arada, sonradan çok işine yarayacak başka bir hazırlığın içine de girmişti: Gerilla savaşı. Gerilla savaşını, azınlıklarla Osmanlı İmparatorluğu'nun hesaplaşması çerçevesinde, Yıldız Sarayı'nın basılarak Padişah'ın tahtından indirilmesi eylemine dek, hemen her niteliği ile incelemişti (Abadan,1964:15-17). Bu konuda hocası Nuri Bey'i Mustafa Kemal'in tahrik ettiği ve konuyu enine boyuna tartışmaya açtırdığı anlaşılmaktadır (Gündüz, 1973:21-22; Afetinan, 1968:35-36) . Üstelik, bu tartışmalar sırasında bir --aydın kişiler komitesi-- gibi örgütsel ve doğrudan doğruya devrimci eyleme yönelik düşünce ve önerilerin de ortaya atıldığını anlıyoruz. Sonradan, bu hazırlıklarından yararlanarak, henüz düzenli ordunun güçsüz olduğu 1920 yılında, --Uzun müddet çarpışabilmek ve halkın savaş şevkini ayakta tutmak için, Harb-ı Sagir yapacağız. Buna başladık. Hedefimiz düşman maneviyatını kırmak; kendi maneviyatımızı ayakta tutmaktır.-- demişti (Atay, 1969:242). |
Yarının Adamı Olmak Hapisten çıktıktan sonra, Suriye'ye sürgün olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, staj için 30'uncu süvari alayında bölük komutanı olarak göreve başlar. Okul arkadaşı olan ve Şam'a birlikte atandığı Lütfü Müfit Bey de 29'uncu süvari alayında bölük komutanlığına verilir. İki arkadaş Şam'da tuttukları bir evde yaşamaya koyulurlar. Bundan sonrasını Kılıç Ali şöyle anlatıyor (Öykü, Mustafa Kemal'in hem kişilik niteliklerini, hem de liderlikle ilgili beklentilerini belirler. Bu açıdan aynen aktarıyorum.) : --Aradan bir müddet geçtikten sonra, günün birinde kumanda etmekte oldukları bölüklerinin alaylarıyla birlikte vazife alarak Havran havalisine hareket etmek üzere olduklarını haber alınca her ikisi de hayretler içinde kalmışlar. Kendilerine haber vermeksizin kıtalarının hareket etmiş olmalarına hiçbir mana verememişler. Bu vaziyet karşısında Mustafa Kemal fena halde sinirlenmiş. Kendilerine karşı lakaydi gösteren kıtalarının kumandanına yaptığı şikayetten bir netice alamayınca doğrudan doğruya ordu kumandanına şikayete karar vermiş. Fakat bu sefer de ordu kumandanından beklediği hassasiyeti görememiş. Bunun üzerine işi enerjisiyle halletmeye karar vererek harekete geçmiş ve arkadaşı Lütfü Müfit Bey'e de kendisini takip etmesini tavsiye etmiş. Kumandanların istihfaf ve istememelerine rağmen onlar da bu harekata iştirak etmişler. Meğer süvari kıtasının aldığı vazife aynı zamanda on senelik verginin tahsiliymiş. Atatürk, bu vergi tahsilatı esnasında köylülerin çektiği zahmetleri, uğradıkları mezalimi ve o sırada yapılan suiistimalleri nefretle, hırsla anlatırlar ve kıtanın aldığı vazifeyi --haydutluk-- diye tavsif buyururlardı. |
Bir gün alay zabitlerinden biri Lütfü Müfit Bey'e de yapılan yolsuzluklara göz yumması için altın para teklif etmiş. Müfit Bey bu teklifi reddetmekle beraber Mustafa Kemal Bey'i de haberdar etmiş.-- İşte öykünün bu noktasında Mustafa Kemal Atatürk'ün geleceğe ilişkin beklentileri bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor: --Mustafa Kemal, Müfit Bey'e sormuş: --Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının mı?-- Müfit Bey derhal bu suale: --Elbette yarının adamı olmak isterim-- demiş. Müfit Bey'in bu cevabı o zaman Atatürk'ün o kadar hoşuna gitmiş ki, bunu daima anlatırlar ve: --Elbette o teklif edilen parayı alamazdı ve almadı. Çünkü o, bugünün adamı olmak istiyordu-- diye Müfit Bey'e iltifatta bulunurlardı (Kılıç Ali, 1955:24-25). Bu öyküden de açıkça anlaşılıyor ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün kafası gelecek düşüncesiyle doludur. Bir rüşvet olayını bile, namustan önce, tarih ve gelecek bilinci içinde değerlendirmektedir. |
Çok Önceden Hedeflenen Tek Adam Liderliği Nasıl bir gelecek? Gelecekte nasıl bir rol? Bu sorunun yanıtı ünlü öyküde vardır. Yer: Selanik. Sahne: Olimpos birahanesi. Başkahraman: Kolağası Mustafa Kemal. Yine Kılıç Ali anlatıyor: --Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir akşam o zaman sıhhiye müfettişi olan eski Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok Beylerle birlikte Olimpos birahanesinde oturmuşlar, içerlerken devletin dış siyaseti bahis mevzuu oIuyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı tenkitler yaptıktan sonra işi latifeye dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey'i göstererek: --Bu sakim siyaseti bir gün doktor vasıtasıyla düzelttireceğim!-- deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker: --Ne?.. Ne?.. Sen mi düzelttireceksin?-- diye istihfafla sormuş. Bunun üzerine Nuri Bey'le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş: |
--Evet, ben doktoru Hariciye Nazırı yapacağım, bütün falsoları ona tamir ettireceğim.-- Nuri Bey latife ederek sormuş: --Demek sen, doktoru Hariciye Vekili yapacaksın, o halde ya beni?-- --Seni de Vali ve kumandan, yaparım!-- Bu muhavereye hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor: --Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?-- Mustafa Kemal Bey, Salih'in bu sualine, biraz düşündükten sonra: --Salih seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım.-- cevabını verince, Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak: --Allahını seversen sen ne olacaksın ki hepimize şimdiden böyle birtakım mansıplar veriyorsun?-- demiş. Mustafa Kemal, Nuri Bey'in sorduğu bu suale gülerek: --Bu memuriyetleri, bu mansıpları veren ne olursa işte ben o olacağım-- diye cevap vermiş-- (Afetinan, bu konuşmanın 1908 yılında Selanik Askeri kulübünde geçmiş olduğunu söylüyor (Afetinan, 1968:77).) (Kılıç Ali, 1955-a:32-33). Gerçekten son derece şaşırtıcı bir biçimde geleceği yansıtan bu konuşma aslında gerek toplumbilimsel, gerekse psikolojik bakımdan hiç de olağan dışı değildir. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun bir çöküş ve bu çöküşe bağlı olarak bir arayış içinde olduğu hemen anımsanmalıdır. Ayrıca, yine iki önemli öge bu çöküşün ve yılların getirdiği arayışın şiddetini iyice arttırmıştır: Birinci öge, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı'na girmiş olması ve bu durumun yeni çözümleri hem daha olanaklı, hem de daha gerekli duruma getirmiş bulunmasıdır. İkinci öge ise, Batılaşma eylem ve düşüncelerinin özellikle Batı etkilerine ve bu tür düşüncelere açık olan orduda ve ordunun çekirdeği olan Harbiye'de etkin bulunmasıdır. Bütün bu etkenler sonunda, her Harbiye öğrencisi, kendini bir kurtarıcı gibi algılıyordu. Örneğin, gerilla savaşına hazırlık bölümünde aktardığım öykü, bu eğilimin hocalar arasında bile egemen olduğunu gösterir. |
Psikolojik ögelere gelince, bunlar, Mustafa Kemal'in kişiliğine bağlı olan niteliklerdir. Buraya dek aktardığıin kişilik özellikleri düşünüldüğünde, O'nun bu uygun siyasal ortam içinde, kendi liderliğinde bir eylemi planlamaması ya da hiç olmazsa düşlemiş olmaması düşünülemez. Karizmatik liderlik bölümünde anlattığım özellikleri, --keramet--inden soyutladığımız zaman, bu gerçek açıkça ortaya çıkar. Ayrıca, gerek Vahdettin'e Veliaht iken yaptığı komutanlık önerileri, gerek Padişah olduktan sonra, Başkomutanlığı doğrudan doğruya üzerine alarak, kendisini kurmay başkanı yapmasını istemesi, gerekse çeşitli defalar yinelediği siyasal girişimleri de bu özlem ve isteklerinin birer kanıtıdır. Bütün bu noktalar birlikte düşünüldüğü zaman, Olimpos birahanesi konuşması son derece doğallaşmakta, olağanlaşmaktadır. Burada önemli olan nokta, Mustafa Kemal Atatürk'ün adeta gökten zembille inme bir liderlik psikozu yerine, toplumsal, tarihsel ve siyasal koşulları doğru değerlendiren bir liderlik hazırlanışı içinde olmasıdır. Bir başka deyişle, Mustafa Kemal, çevre koşullarını gerçekçi bir tutumla değerlendirmiş ve bu koşulların kendisine tanıdığı olanakları bilinçli bir hazırlık içinde değerlendirmiştir. Kazım Nami Duru, 1908 yılında aralarında geçen şu ilginç konuşmayı anlatıyor: --Meşrutiyet ilan edildi. Aradan biraz zaman geçti. Bir gün ikimiz Olimpos meydanından kalktık, rıhtım üzerinde beyaz kuleye doğru yürüdük. Yolda bana: --Kazım Nami (Duru) senden bir şey soracağım; bana düşündüğün gibi doğru cevap ver.-- dedi. --Kendimde askerlikten çok yönetim ve siyaset işlerinde bir yetenek görüyorum. Askerlikten çekilmek istiyorum, ne dersin?-- -- (Arıburnu, 1976:182). |
Bu öyküden de açıkça anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal, toplumun biçimlendirilmesi bakımından çok önceden kendi rolü hakkında karar vermiştir. Anafartalar Kahramanlığına Hazırlık İtalyanlara karşı savaşmak için Trablusgarp'a giden Mustafa Kemal, Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine yurda döner. Daha Kuzey Afrika'ya gitmeden önce Asım Gündüz'e: --Asım,-- demiş, --biz gidiyoruz, ama korkarım ki dönüşte Rumeli'yi bile elimizden çıkmış bulacağız.-- (Gündüz, 1973:24). Nitekim, gerçekten de bu yargı doğru çıkar. İşte Balkan Savaşı başlar başlamaz yurda dönmeye çalışan Mustafa Kemal, ancak savaşın ikinci bölümüne yetişir ve Bulgarlarla yapılan savaş için özel olarak hazırlanan Kuvayi Mürettebe Harekat Şubesi Müdürlüğüne atanır. Aynı kuvvetin kurmaybaşkanı, yakın arkadaşı Fethi Bey'dir. İşte bu görevinde, Mustafa Kemal, Gelibolu'nun savunmasını ayrıntılı bir biçimde inceleme ve Türkiye'nin genel durumuna ek olarak Bulgar ordusunun eylemini de dikkate alarak önerilerde bulunma olanağına erişti. 17-18 Şubat 1913 tarihinde Fethi Bey ile birlikte hazırlayıp, Harbiye Nezareti'ne yolladıkları raporda, ordunun genel tutumunun bir değerlendirmesi yapılarak, özelde de --evvelemirde Çatalca'daki Bulgar kuvveti külliyesini duçarı inhizam eylemek, saniyen muhasarayı cebren refetmek, salisen dört aydan beri mahsurinin tahribatını izale için külliyetli erzakı serıan şehre yetiştirmek-- öneriliyordu (Türkiye Ansiklopedisi, 1:243) . |
Anafartalar kahramanlığı hiç kuşkusuz, onun genel askerlik yeteneklerine bağlı olduğu kadar, yaptığı ön hazırlıkların da bir sonucuydu. Daha önce Gelibolu yarımadasının savunmasına çalışmış olması, ona mutlaka çok zaman kazandırmış ve kendine güvenini pekiştirmişti. İlerde değineceğim Anafartalar savaşı sırasındaki komutanlığı ile ilgili beklentisi ve isteği hiç kuşkusuz, bu tür hazırlıklarına ve bu hazırlıkların ona verdiği kendine güvene bağlıydı. Toplumsal Devrimlere Hazırlık Batı'dan aktarılan Fransız Devrimi düşünceleriyle beslenen ve devrim eylemiyle yoğrulan bir kurumdan, Harbiye'den, mezun olduktan ve başarılı komutanlığını gerçek savaş alanlarında kanıtladıktan sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün liderlik özlemleri daha bir gerçeklik kazanır. O, artık yalnız Abdülhamit'e karşı özgürlükçülük ve devrimcilik düşüncelerini Fransız Devrimi modeline göre biçimlendirmiş romantik bir prototip Harbiye mezunu değil, başarısı hem savaş, hem siyaset alanlarında kanıtlanmış biridir. Fakat, siyaset onu geri plana itmiş, savaş alanlarındaki başarı ise, henüz göz kamaştırıcı boyutlara erişmemiştir. Anafartalar kahramanlığına daha birkaç sene vardır. İttihat ve Terakki içinde sürekli olarak Enver Paşa ile çatışmaktadır. İşte bu hava içinde tasfiyesi düşünülürken, yakın dostu Fethi Bey imdada yetişir. Fethi Bey o sırada Bulgaristan'da Büyükelçidir ve İttihat ve Terakki'nin egemen çevrelerinde sözü geçer. Mustafa Kemal'in kendi yanına verilmesini ister. Böylece Atatürk, Sofya'ya Ataşemiliter olarak atanır. Bu, onun, Batı uygarlığı ile ilk somut temasıdır. Örneğin, burada gördüğü operadan ve Bulgarların başarısından çok etkilenir. Toplum ile sanat ilişkileri üzerinde düşünmeye başlar (Paruşev, 1971:78-81) . Nitekim, 1930 yılında 11 Nisan Cuma akşamı Türk Ocağı Tiyatrosu'nun açılışından sonra Muhsin Ertuğrul'a: --Siz, benim ta ataşemiliterlik çağımdan beri, memleketimde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz.-- demiştir (Arıburnu, 1976:224). |
Türkiye`de Saat: 06:00 . |
Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2