Beşiktaş Forum  ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi

Beşiktaş Forum ( 1903 - 2013 ) Taraftarın Sesi (http://besiktasforum.net/forum/index.php)
-   Tarih (http://besiktasforum.net/forum/forumdisplay.php?f=79)
-   -   Devrim tarihi ve Toplu Bilim Atatürk (http://besiktasforum.net/forum/showthread.php?t=22228)

imparator 10-02-2007 11:03

4) Çok ileri görüşlüydü. Gerek Türkiye'ye, gerekse dünyaya ilişkin yargıları
hep doğru çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybedeceğimiz, İkinci Dünya
Savaşı'nın çıkacağı, Kral Edward'ın Madam Simpson için tahtından ayrılacağı,
Mussolini'nin halkı tarafından linç edileceği, Majino Hattı'nın aslında bir
Nasreddin Hoca türbesi niteliği taşıdığı, İkinci Dünya Savaşı'nda Romanya'nın
kaderi, Hatay konusunda Fransa'nın tutumu hep doğru tahmin ettiği olaylardır.
Türkiye hakkındaki yargıları ise, olayları bizzat kendi iradesiyle de
biçimlendirdiği için hemen hemen hiç yanlış çıkmamıştır.
Özellikle uluslararası ilişkilerde belirginleşen bu ileri görüşlülük 1935
yılında Gladys Baker'in ağzından aktarılan şu öyküde iyice vurgulanır:
--Savaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?
--Olanak yok-- dedi. --Olanak yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerika'nın milletler
topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi
durumları ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla
bağlıdırlar.--

imparator 10-02-2007 11:03

Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanda oturanlar gibi görüyor.
--Birleşik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairesinde
oturmaktadır. Eğer apartman, oturanların bazıları tarafından ateşe verilirse,
diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına olanak yoktur. Savaş için de
aynı şey olabilir. Birleşik Amerika Cumhuriyetlerinin bundan uzak kalması
olanaksızdır.--
Atatürk şu sözleri ilave etti: --Bundan başka, Amerika büyük ve kuvvetli ve
dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan, kendisinin siyaset
ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmeşine hiçbir zaman izin
veremez.-- (Arıburnu, 1976:328).
5) İnsanları iyi tanır ve kimi nerede, nasıl görevlendireceğini bilirdi.
Lozan Konferansı'na Rauf Bey yerine İsmet Paşa'yı seçerek yollaması, ordu
komutanları arasında yaptığı tercih ve atamalar, Cumhuriyet döneminde seçtiği
bakanlar ve öteki yöneticiler, sofrasının değişen konukları hep bu
yeteneğinin belirtisidir. Örneğin, İsmet Paşa'yı Lozan'a --Başmurahhas-- olarak
yollarken yaptığı şu değerlendirme, ondan sonra yıllarca siyaset sahnesinde
kalan İsmet Paşa'yı ne güzel anlatır:
--... Siz İsmet Paşa'yı tanımıyorsunuz. Çünkü, ömrü cephede geçti. Ankara'da
pek az müddet kaldı. Tanımaya vakit ve imkan bulamadınız. Bu adam zekidir,
müdebbirdir. Bilhassa ileriyi görüş ve tetkik hassası kuvvetlidir. Mesela
içinizden birini şu masayı devirmeye memur etsem, iki üç, nihayet dört
şekilde devirebilir. Halbuki İsmet Paşa, bunu sekiz on şekilde devirmek
iktidarına maliktir.-- (Banoğlu, 1955:85).

imparator 10-02-2007 11:04

Bu konuda bir başka küçük fıkra durumu bir başka açıdan, olumsuz kişiler
yönünden daha iyi değerlendirmemize de yardımcı olacaktır. Osmanzade Hamdi'nin
ağzından Banoğlu aktarıyor:
--İsmi lazım değil, böylelerinden biri, bir gün tesadüfen sofrasında
bulunuyordu. Onu göstererek, sofradakilere dedi ki: --Bu zatı tanır mısınız?
Devri Hamidi'de Padişahın meddahıydı. ..Meşrutiyet olunca, onun aleyhinde
bulunarak, İttihat ve Terakki'ye sokuldu. Onlar da düşünce, aleyhlerinde
demediğini, yazmadığını bırakmadı. Şimdi bizden görünüyor. Fakat bizim de
arkamızdan kimbilir neler söyleyecek!-- Biz bu sözlere sanki kendimiz muhatap
oluyormuşuz gibi, renkten renge girerken, asıl muhatap olan zatı şerif ise:
--Allah ömürler versin Paşam...-- diye yaltaklana yaltaklana yılışıyordu.
Atatürk'ün --kötü-- bilerek, sevmediklerini de bazen kullanmakta müamahakar
davranışının, herhalde, bizce meçhul, bir sebep ve hikmet vardı.--
(Banoğlu, 1954-b:94).
İnsanları değerlendirmesi hem olumlu, hem de olumsuz kişiler için nesnel ve
başarılıydı. Şu örnek de başka bir olumlu değerlendirmenin öyküsüdür:
--Birinci Meclis'in kuruluşundan kısa bir zaman sonra asilerin Nallıhan'da,
kaymakamı balta ile kestikten sonra, Ankara üzerine yürüyecekleri şayi
olmuştu. Meclis azaları, Mustafa Kemal Paşa'ya başvurdular. O da bilatereddüt,
--Refet Bey'i (Paşa) gönderelim. Başka çaremiz yok... Bu işin hakkından ancak
o gelebilir-- dedi.

imparator 10-02-2007 11:22

Hiç unutmam, Refet Bey, atına binerek arkasında Bursalı Hüsnü Başçavuş
isminde askerle, Nallıhan istikametine yollandı.
Hepimiz müthiş bir heyecan ve korku içinde büyük tereddütlerle Refet Bey'i
uğurladık:
Gitti... Hayret edilecek bir süratle isyanı bastırdı ve arkasında muhtelif
topçu ve süvari kuvvetleriyle Ankara'ya döndü.-- (Banoğlu, 1955:85).
6) İlkeleri açısından sert, kişisel açıdan hoşgörülü ve bağışlayıcıydı.
Atatürk , hakkında anlatılanların vurguladığı bir başka gerçek, ilkelerinden
ve özellikle devrimlerinden hiç ödün vermediği, buna karşılık, kişisel
bakımdan hoşgörülü ve bağışlayıcı olduğuydu. Şu öykü gerek ilkeler, gerekse
kişisel bağışlayıcılığı açısından ilginçtir:
--Florya köşkünde mutad akademik toplantıların yapıldığı bir gecedir.
Atatürk'ün huzurunda birçok ilim adamı vardır. Vali ve belediye reisi
Muhittin Üstündağ da sofrada hazır bulunanlar arasındadır. Mevzu, dil
devriminin gittikçe ilerlemekte ve inkişaf etmekte olan araştırmalarına
intikal etmiştir . Muhittin Üstündağ, ilmine ve fazlına çok inandığı Osman
Ergin'den bahsediyor, şahsi olmamakla beraber zirai terimler üzerinde çok
orijinal bir tetkik yapmış olduğunu söylüyor. Atatürk bundan çok memnun
oluyor ve --Çağıralım buraya-- buyuruyor. Osman Ergin o zaman Büyükada'da
oturmaktadır. Florya köşkünden kalkan bir motör Osman Ergin'i getirmek için
yola çıkıyor. Muhittin Üstündağ, --Son hazırladığı ziraat makalesini de
beraberinde getirsin-- haberini gönderiyor. Büyük bilgin Osman Ergin, gece
yarısı Muhittin Bey'in haberini alınca, telaşlanıyor. Nereye, niçin davet
edildiğini anlamıştır. Atatürk'ün huzuruna davet edilmesini, hayatında bir
fali-hayır addediyor. Ömrü boyunca, mütevazi köşesinde sadece ilim aşkıyla
çalışmanın mükafatını ancak bugün görecektir. Kendisini yakından tanıyan ve
hürmet eden Muhittin Üstündağ'a da böyle bir zemin hazırladığı için minnet
duymaktadır. Osman Ergin'in motöre binerek Florya köşküne gelinceye kadar
geçirdiği zaman, büyük ilim adamına sonsuz bir inşirah vermiştir. Ilık bir
rüzgar esmekte, motör denizi yara yara mesafeleri yutmaktadır. Motör, köşkün
iskelesine yanaştığı vakit memurlar, polisler koşuyorlar, iskeleye çıkan
Osman Ergin'i hürmet ve tazimle selamlıyorlar. Haber veriliyor ve Osman Ergin
derhal içeri alınıyor. Atatürk'ün gözlerinde neşeli pırıltılar yanıp
sönmektedir. Muhittin Üstündağ, Osman Ergin'i Büyük Ata'ya takdim ediyor.
Atatürk, --Muhittin'i bunun için severim. İlim adamlarını buluyor, onları
himaye ediyor...-- Ve Osman Ergin'i yanındaki koltuğa davet ediyor. Hazırladığı
makaleyi okumasını emrediyor. Osman Ergin, makalesini çıkarıyor. Bütün ömrünü
bu milletin ve bu memleketin irfan hayatına hizmette harcamış olan büyük
bilgin okudukça Ata takdirlerini saklamıyor, arada bir, bir kelime, bir buluş
hakkında bizzat izahat vererek Osman Ergin'in isabetli fikirlerini alkışlıyor.
Makalenin okunması bittiği zaman herkes memnundur. Herkesin yüzünde Ata'nın
memnuniyetinden duyulan hazzın izleri titreşmektedir. Osman Ergin, derin bir
nefes aldıktan sonra, makalesini katlayıp cebine koymak üzeredir. Birden bir
hadise... Hiç beklenmeyen bir hadise... Ata'nın kaşları çatılmış, biraz
evvelki tatlı, mültefit sesi çelik gibi şertleşmiştir.

imparator 10-02-2007 11:23

--Ver bakalım Osman Bey
şu makale müsveddelerini!-- Bu ses salonda hazır bulunanların hepsini birden
irkiltmişti. Osman Ergin, cebine koymak üzere bulunduğu makaleyi Atatürk'e
uzatmadan önce, hazır bulunanlardan bazılarının yüzlerine şöyle seri bir
nazar atfediyor. Okuduğu mana, kendisini büsbütün şaşırtıyor ve gayriihtiyari
elindeki müsveddeleri Atatürk'e uzatıyor. Şimdi Ata'nın kalın kaşları
çatılmış, açık alnı kırışıklıklarla dolmuştu. Hiç kimsede ne ses, ne küçük bir
hareket vardır. Muhittin Üstündağ başını önüne eğmiş, Ata'nın sofrasında daha
fazla imtiyazı olanlar, daha bir dakika evvel bizzat Atatürk'ün içten
takdirlerini toplayan Osman Ergin'e acır gibi bakıyorlar. Bu derin sükutu,
ruhları ürperten, sert, ordusuna ölüm dirim komutasını veren bir askerin gür
sesi, Atatürk'ün asabi olduğu kadar heyecanlı sesi ihlal ediyor. --Siz Bay
Osman Ergin, benim bu memlekette bir harf inkılabı yaptığımı bilmiyor
musunuz?-- Bu derin şükutun muamması artık çözülmüştü. Fakat hakikaten özlü,
büyük bir çalışma neticesinde hazırlanmış ve üstelik, birçok ilim adamlarına ve
profesörlere nasip olmayan takdirleri kazanmış bulunan bu makalenin en büyük,
hatta affedilmez hatası, Arap harfleri ile yazılmış olmasıydı. Atatürk'ün bu
husustaki sonsuz hassasiyetini çok iyi bilenlerden biri de Muhittin Üstündağ
olduğu halde, nasıl olmuş da hatırlayamamış ve Osman Ergin'e bu noktayı
bildirmemişti. Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Şimdi Ata'nın bu
asabiyetini kim ve nasıl teskin edecekti? Buna kimse cesaret edemiyor, hazır
bulunanlardan bir tanesi, ara bulma ve şefaat dileme yoluna gidemiyordu.
Atatürk, elindeki müsveddeleri buruşturuyor, sonra Osman Ergin'e soruyor:
--Sizin memuriyetiniz ne idi?-- Vak'anın bundan sonraki kısmını, Osman Ergin'in
ağzından nakledelim. Osman Ergin diyor ki Atatürk, --Benim bu memlekette bir
harf inkılabı yaptığımı bilmiyor musunuz?-- dediği vakit, beynimden vurulmuşa
dönmüştüm. Gözlerim kararmış, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Davanın
tamamiyle kaybedilmiş olduğunu anlıyor ve buradan nasıl kurtulacağımı
düşünüyordum. İkinci suali sebebini anlayamadığım bir hisle beni ümide
düşürdü, memuriyetimi soruyordu. Belki bunda bir necat yolu vardı. Derhal,
--Mektupçuyum Atam...-- diye cevap verdim. Bu cevabım Ata'yı teskin edecek
miydi? Bu ümidim de ancak birkaç saniye sürdü. Atatürk biraz evvelki şiddetle,
--Bu mektupçuluğu tamamiyle lağvetmeli!..-- diye gürledi. Önce söylenen sözleri
kendi kendime bir daha tekrarladım. Sesin kulaklarımdaki aksini içimde
duymağa çalıştım. Evet, Atatürk, yurttaki bütün mektupçuları azledeceğini
söylemişti. O zaman gözümün önüne tanıdığım birçok mektupçu dostlarım
geldiler. Ve büyük bir ateş içimi kapladı. Benim yüzümden bunca günahsız
mektupçular, birden azledilecekler, aç, perişan kalacaklardı. Ve zavallı
meslekdaşlarıma ben sebep olacaktım. Nasıl oldu, ani bir ilham geldi, bunu
hala bilmiyorum. Salonda bulunanların hepsini sindiren ve herkesi titreten
Ata'nın bu hiddeti karşısında ben birden cesaretlenmiştim. Kelimeler
kendiliğinden ağzımdan döküldü: --Atam, dedim, mahvedecekseniz beni mahvediniz,
diğer meslekdaşların bunda ne günahları vardır... Atatürk'ün birden bana doğru
döndüğünü ve şert bakışlarını bana tevcih ettiğini gördüm. Asabiyeti
eksiltmemiş, artmıştı. Elindeki kalemi şiddette yere çarptı ve: --Ben kimseyi
mahvetmem!..-- dedi. Ruhumda tatlı bir rüzgar esmeye başlamıştı. Demek,
meslekdaşlarım mahvolmaktan kurtulmuşlardı. Oh!.. Bu, benim için ne büyük
saadetti. Fakat hala, orada hazır bulunanların sesi çıkmıyor, hala hepsi
susuyordu. Biraz evvel boynunu büken Muhittin Üstündağ'a diğerleri de imtisal
etmişlerdi. Onlar da önlerine bakıyorlar, kimse imdadıma yetişmiyordu. Bu hal,
maneviyatımı büsbütün bozuyor, yıkıyordu. Artık, fazla bir şey ne
düşünebiliyor, ne de düşünsem söyleyebilecek takate sahip bulunuyordum.

imparator 10-02-2007 11:23

Bu
derin, sinir bozucu sükutu yine Atatürk bozdu, kulaklarda değil, kalpte
duyulan bir sesle, sadece: --Vasıta!-- dedi. İnsan kafasında ne kadar olgun
fikir yuva yapmış olursa olsun, hadiseler, çok defa insanı çocuklaştırır,
çocukça düşündürür. Bu mecliste bir suçluydum. Ata'nın inkılaplarına cephe
alan bir suçlu ve suçum en yakın dostlarım tarafından bile kabul ediliyordu.
O kadar ki, beni müdafaaya bile kimse cesaret edemiyordu. O halde --vasıta--
neydi? Böyle zamanlarda şeytan da vazifesini bütün kudretiyle yapar. --Vasıta--
bana Abdülhamit devrini hatırlatmıştı. Yoksa ayaklarıma taş bağlayarak beni
denizin dibine mi göndereceklerdi? Bu ıstıraplı hal fazla devam etmedi. Bir
sivil nezaketle dışarı davet etti. Yerimden güçlükle kalkarak yürüdüm.
Kapının önündeki polisler, yine içeri girerken olduğu gibi tazim ile
selamlıyorlardı. İskelenin yanına geldik. Beni en büyük ümitlerle buraya
getiren motör, iskeleye yanaşmış, duruyordu. Polis doğru oraya gitti ve
kenara çekilerek yol gösterdi. Motöre, boş bir çuval gibi dönmüştüm. Derin
derin nefes alıyor ve birkaç dakika içinde geçen vukuatı kafamda toplamaya
çalışıyordum. Bir aralık aynı polis yaklaştı: --Paşa da gelecek, onun için
biraz bekleyeceksiniz-- dedi. Paşa niçin gelecekti, ben ne kadar daha
bekleyecektim? Bunlardan bir netice çıkaracak halde değildim. Kımıldamadan
uzanmış, yıldızlara dalmıştım. Bu halde ne kadar bekledim, ne kadar zaman
geçti, bilmiyorum. Bir aralık bir ayak sesi duydum. Gayri ihtiyari başım o
tarafa döndü. Bakar bakmaz da, kelimelerle izahı mümkün olmayan ani ve müthiş
bir sarsıntı geçirdim. Çünkü köşkün iskelesinde bana doğru ilerleyen bizzat
Atatürk'tü ve yalnızdı. Bir hayal görmekte olduğum zehabına kapıldım. Korkunç
derecede ağırlaşmış olan elimi güçlükle kaldırarak gözlerimi oğuşturdum.
Hayır, gördüğüm hayal değildi. Atatürk, kısa, kollu bir gömlek giymişti ve
ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Benim için yapacak en küçük bir hareket
yoktu. Esasen bir şey düşünemiyordum. Belki hava almaya çıkmıştı, beni
görmeden dönebilirdi. Görülmeyi istemiyordum, fakat kendimi gizlemeye de
imkan yoktu. Atatürk, istikametini bana tevcih etmişti. Birkaç adım sonra
motörün yanında durdu ve elini bana uzattı. Sert, fakat, tatlı, müşfik bir
sesle: --Osman Bey-- dedi, --sizi biraz kırdım.-- Cevap veremedim. Elimi sıkmıştı,
iltifat ediyordu. Ben yerimden kalkmıyordum. --Böyle yapmaya mecburdum.
Yazınız beni cidden memnun etti, çok çalışmışsınız, çok güzel buluşlarınız
vardır. Yalnız, bilmelisiniz ki, bu millet için yaptığımız inkılapları, her
türlü manii yıkarak yaşatmaya mecburuz. Bu inkılabın esaslarını tatbik
etmekle mükellef olan kimseler de bunu böylece bilmelidirler. Binaenaleyh,
içerideki vak'a, daha fazla onlara, orada hazır bulunanlara bir ders olsun
diye vukua gelmiştir, Senin şahsına istemeyerek yapılan bu hareketi hoş
görmeniz lazımdır.-- (Banoğlu, 1954-a:20-23).

imparator 10-02-2007 11:23

Görüldüğü gibi, bir kısmı doğrudan doğruya onu yaşayan Osman Ergin'in
ağzından olmak üzere, Banoğlu tarafından aktarılan bu fıkra, yalnız
Atatürk'ün birkaç karizmatik özelliğini birden belirtmekle kalmıyor, aynı
zamanda bu karizmatik lider karşısında, bir insanın iç dünyasını ve onun
karizmasını nasıl gördüğünü de yansıtıyor. Ayrıca, fıkranın bir özelliği de
Atatürk'ün kimi zaman bütünüyle, çevresine belli bildirileri aktarmak için
planlı ve programlı bir tutum içinde olduğunu ortaya koymasıdır. İlerde
üzerinde ayrıca duracağım bu konuya, yani Atatürk'ün kendi liderliğini
bilinçli bir biçimde kullanma konusuna, şimdilik yalnız işaret etmekle
yetiniyorum. Fıkranın buradaki önemi, ilkelerdeki ödünsüzlüğü ve kişisel
hoşgörüyü vurgulaması ve karizmanın bir başkası tarafından nasıl
algılandığını belirtmesidir.
Biraz farklı, fakat benzer bir olay kendisine verilen çiçeği, veren
öğretmen peçeli diye almamasıdır. Sonuçta peçe açılmış, çiçek alınmıştır
(Aslan, 1981:159-163).

imparator 10-02-2007 11:23

7) Duruma göre esnek davranmasını bilirdi. Onun her durumun üstesinden
geleceğine, bütün karşıtlarıyla şu ya da bu biçimde başa çıkacağına olan
inanç her zaman Mustafa Kemal'in cesaretine ve atılganlığına da bağlı değildi.
Kimi zamanlar onun, uygun durumu beklediği ve bu bekleyiş sırasında boyun
eğmiş göründüğü anlatılanlar arasındadır. Onun bu tutumunu, bütün Bağımsızlık
Savaşı süresince Padişah'a açıkça karşı çıkmamasında, Çerkes Etem'e son
dakikaya dek tahammül etmesinde ve benzeri pek çok genel stratejik olayda
görmek olanağı vardır. Şu hikaye durumu çok daha açık olarak belirleyecektir:
Birinci Meclis zamanında, İkinci Grup, Trabzon'a vali vekili olarak atanan
bir komutan dolayısıyla, zamanın Dahiliye Vekili Fethi Bey'i sorguya
çekmektedir. Sorguyu sonradan Atatürk'ün fedaisi Topal Osman tarafından
öldürülen Trabzon Mebusu Ali Şükrü yönetmektedir. Olayı İsmail Habib Sevük
anlatır:
--Fethi Bey kimbilir kaçıncı defa kürsüye çıkmaya hazırlanırken ve Ali Şükrü
henüz kürsüdeyken, Birdenbire bir lav patlamış gibi Gazi'nin sesi duyuldu:
--Reis Bey, söz isterim!-- Gazi, Meclis'te çok defa, kapıdan girince sol
tarafta bulunan Diyap Ağa'nın yanında otururdu. Diyap Ağa seksenlik, uzun ve
süt gibi beyaz sakallı, okuma yazması olmayan, fakat Gazi'ye hep --Kurban olam
Paşam!-- diye hitabı itiyat edinmiş, iyi yürekli bir Şark mebusuydu.

imparator 10-02-2007 11:24

Şef şimdi
gene onun yanında apansız ayağa kalkmış, --Reis Bey, söz isterim!-- diyor.
Belli, saatlerdir, mes'uliyeti kendinden atıp Şef'e kadar götürmemek için
arkadaşı Fethi Bey'in gösterdiği tahammüle artık kendisi tahammül edemez hale
gelmiştir. Onun ani bir infilakla, --Söz isterim!-- diye ayağa kalkması üzerine
bütün Meclis darabanı durmuş bir kalp gibi sustu. Çıt yok. Baktım, kürsüde
duran Ali Şükrü'nün yüzü sapsarı. --Söz isterim!-- diyen ses infilakinde devam
ediyor. --Dahiliye Vekili yenidir, onu neye sıkıştırıp duruyorlar? Meseleyi
ben bilirim, eğer mes'uliyet varsa bana sorsunlar, ben cevap vereceğim.-- Ali
Şükrü yumuşak ve sakin cevap veriyor: --Meclis Reisimizden istizah hakkımız
olduğunu bilmiyordum ve sanıyordum ki, böyle bir hakkımız yoktur!-- Doğru,
Meclis Reisi demek, fiilen devlet reisi demekti. Devlet reisinden istizah
olunur mu? Aniden bunun farkına varan Şef, o şaklar gibi çıkan sesiyle devam
ediyor: --Yalnız Meclis Reisi değil, aynı zamanda Başkumandanım; o sıfatla
istizah edebilirler!-- Yoo... Bu hiç olmadı. Baktım Ali Şükrü'nün benzi yerine
gelmişti. Mantığın kendisinde olduğunu bilen bir insan emniyetiyle cevap
veriyor. --Mesele askerliğe ait bir iş değil ki Başkumandandan istizah edelim!--
Şefteki infilak yeniden hıza gelmiş bir hamleyle gürledi: --Ne demek! İstihzaha
mevzu olan zat yüksek rütbeli askerdir. Ordunun şerefli bir uzvu hakkında
söylenmedik söz kalmadı. Bu kürsüden bunları mı işitecektir?-- Bu sefer
verilecek cevap daha kolay, nitekim Ali Şükrü de kolayca cevap veriyor: --Biz
onun harekatı hakkındaki istizahı asker olduğu için değil, sırf vali vekili
olduğu için yapıyoruz.-- A... Şef oturuverdi- Sanki hiçbir şey olmamış gibi
Diyap Ağa'yla sakin sakin konuşuyordu. Lavını fırlatıp duran volkan, bak,
birdenbire lavını içine çekivermiş. Şef, Meclis'i hangi silahlarla idare
ediyordu? Teshir, ikna, ilzam, tehdit, ikaz, ifşa, teşhir ... Şimdi yeni bir
silahını daha görüyoruz: --Hazım--. Bu hazım . bize en haşmetli gürleyişinden
daha heybetli geldi.-- (Banoğlu, 1955:63).

imparator 10-02-2007 11:24

Bu öykünün başına ve sonuna baktığımızda liderin --esnek davranış--ına kanıt
olarak söylenen şu sözleri de görüyoruz:
--Saklı karar'ın yarısı saltanatın ilgasıyla, tamamı da Cumhuriyet'in
ilanıyla meydana çıkacak. Şefle muhaliflerini yıllarca çarpıştıran bu esas
davada Şef sonuna kadar nasıl muvaffak oldu? Kullandığı silahlar çok
çeşitliydi: --Biz bize benzeriz-- dediği zaman silahı --teshir--dir. --Vazife ve
selahiyet-- nutkunu beş saat söylediği zaman o silah --ikna--dır. Başkumandanlık
meselesinde --Bırakmadım, bırakmıyorum, bırakmayacağım-- dediği zaman o silah
--ilzam-- ve --tehdit--, --Ey Meclis, içinizde casus da var!-- diye bağırdığı zaman
silahı hem --ikaz--, hem --ifşa-- ve... Şefi mebusluktan tecrit için hazırlanan o
sinsi layihaya karşı bütün millete müracaat ettiği zaman da o silah ibretli
bir --teşhir--di.--
İşte öyküsüne bu sözlerle giren İsmail Habib Sevük, öyküden sonra, --Cesur,
atak, çetin, bütün selahiyeti kendinde toplamış gümbürtülü bir Meclis--i
Atatürk'ün nasıl yönetmiş olduğunu kendine sorarak şu yanıtı veriyor:
--İlzam--dan --hazm--a, --teshir--den --teşhir--e kadar her türlü silahı
kulanarak.-- (Banoğlu, 1955:63).

imparator 10-02-2007 11:25

8) İçinde bulunduğu küçük gruba her zaman ve her koşulda egemen olurdu.
Atatürk için etrafına egemen olmayla ilgili olarak anlatılan öykülerin önemli
bir kısmı savaş anılarına, geri kalanları da sofrasına ilişkindir. Bütün
anlatılanlara baktığımızda, --O--nun her koşulda, en heyecanlı ve gergin savaş
anlarından, en gevşek, yumuşak şohbet anlarına kadar, çevresine egemen
olduğunu görüyoruz. Bunu kimi zaman baskın biçimindeki eylem, düşünce, öneri
ve sorularıyla yapar, kimi zaman da müthiş bir hazırlık gerektiren konularda
o hazırlığa sahip bir uzman niteliği ile herkesi şaşırtırdı.
Savaş anlarında çevre ile olan ilişkileri genellikle bir ast-üst hiyerarşisi
içinde oluştuğundan, Osmanlı Ordusundan istifa ettiği ve Ulusal Bağımsızlık
Eylemi'nin hukuksal lideri niteliği kazanmadığı kısa bir dönem dışında; bu
ilişkiler genellikle, cesareti, uzak görüşlülüğü, kavrayış gücünü simgeler.
Oysa, Cumhurbaşkanı olmasına karşın, sofrası çok daha esnek ilişki ve
etkileşimlere tanık olur. Şimdi bu esneklik içindeki liderliği Reşit Galip ile
olan ilişki ve etkileşiminde görelim. En yakın hizmetkarının ağzından
aktarılan bu öykü, Atatürk'ün liderliği hakkında çok önemli ipuçları
vermektedir:

imparator 10-02-2007 11:25

--Dr. Reşit Galip, Atatürk'ün çok sevdiği ve nazını çektiği arkadaşlarından
biriydi. Sevdiklerinin nazını çekmek, zaten Atatürk'ün başlıca iyi huylarından
biriydi. Reşit Galip'in zekasını, çalışkanlığını, enerjisini, doğru
sözlülüğünü, devrimciliğini, yurtseverliğini, kendisine bağlılığını çok
beğenirdi.
İşte Atatürk'le Reşit Galip arasında geçen oldukça ilginç bir tartışma
vardır ki, birçokları tarafından yanlış bilinmektedir. Bir akşam sofrasında
geçen bu tartışmayı; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet gazetesinde
yayınlanan bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti.
Bilenlerden biri olarak üstadın bu makalesini tamamlamaya çalışacağım.
Atatürk asla kin tutmazdı. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir zaman
sonra onu affeder, olanları unuturdu. Bu yüzden çevresinden birçokları zaman
zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, eski yerlerini alırlardı.
Atatürk'e karşı gelen ve meydan okuyan Dr. Reşit Galip de işte gözden düşüp,
sonra itibara kavuşanlardandı.

imparator 10-02-2007 11:25

Dolmabahçe Sarayı'nın harem kısmında (hususi daire) akşam sofrasını yeni
kurmuştum. Mevsimlerden yazdı. Konuklar birer ikişer geldiler. Ruşen Eşref
Ünaydın, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Dr. Reşit Galip, Celal
Sahir, Hasan Cemil Çambel ve bayanlar vardı.
Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına dek süren
toplantının sonuna doğru, halkın eğitilmesiyle ilgili konular tartışılmaya
başladı. Milli Eğitim sorunları eleştirilirken Reşit Galip'in ayağa
kalktığını gördüm. Doktorun pek tabii sayılmayan bir hali vardı. Coşkuyla
konuşuyordu. İçi içine sığmıyordu. O tarihte Halkevlerinin denetimi, C.H.P.
Parti Meclisinde bulunan Reşit Galip'in elindeydi (Metni okuyan İbrahim
Cüceoğlu, o dönemde Parti Meclisi olmadığını sözü edilen Kurulun ya Parti
Divanı ya da Parti Genel İdare Kurulu olduğunu söyledi. Granda yanılıyor
herhalde. E.K.). Reşit Galip söze, o zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca'dan
yakınmayla başladı. Halkevlerinin temsil kollarında oynanacak piyeslerdeki
kadın rolleri içim Kız Lisesi'nden kendi istekleriyle seçilecek amatör ruhlu
kadın öğretmenlere, Esat Hoca'nın izin vermediğini söyledi. Tiyatronun eski
Yunan'dan beri insanlık için bir sanat ve kültür kaynağı olduğunu, Halkevleri
temsil kollarının da bu amaçla kurulduğunu, kadının bu kültür hareketinin
dışında bırakılamayacağını, böyle bir düşüncenin devrimlerin ruhuna aykırı
düşeceğini belirttikten sonra, sesini perde perde yükselterek: --Yaşlı
insanlara Vekillik yaptırılmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor!--
diye sert bir dille konuşmaya başladı.

imparator 10-02-2007 11:48

Atatürk biraz şaşkınlık, fakat büyük bir sabır ve durgunlukla dinlediği bu
sözlerden sonra, --Merak etmeyin, hepsi düzelecek-- diye doktoru yatıştırmaya
çalıştı.
Atatürk'ün geceki sabrına şaşıyordum doğrusu. Eyüp Peygamber'de bile böyle
sabır yoktu belki. Benim gibi herkeste de aynı şaşkınlık vardı. Atatürk,
doktoru bir kez daha sabır ve durgunluğa çağırdıktan sonra, --Siz böyle
konuşmakta devam ederseniz, ben size muhatap olmamakta mazurum.-- dedi.
Fakat, doktor öylesine doluydu ki, giderek sesinin tonunu yükseltiyor,
sözlerine gem vuramayarak daha tiz perdeden saldırılarını arttırıyordu.
--Kabahat hep sizde. Hocadır diye cahilleri başımıza koydunuz ! --
Sofrada bir bomba etkisi yapan bu konuşma üzerine Atatürk, --Memlekette
Maarif Vekili yok mu?..-- --Var ya, Esat Hoca mükemmeldir-- deyince Reşit Galip,
--Hayır-- anlamında başını sallayarak, --Çok iyi ama çok da ihtiyar. Artık ondan
geçmiştir: Bu memleketin Maarif Vekili o adam değildir. Bu memlekete daha
dinç bir Vekil gerektir.-- dedi.
Bunun üzerine Atatürk'le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti: --Yahu
nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır.
Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam nasıl
Maarif Vekili olamazmış?-- --Değil seni okutmak; senin Allahını okutsa yine bu
adam Maarif Vekili olamaz!--

imparator 10-02-2007 11:48

O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz
cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir hükümet üyesi
hakkında, hem de Atatürk'ün önünde bu derece şert konuşacağı kimsenin aklından
bile geçmezdi.
Hepimizin rengi sararmıştı. Korkudan titriyorduk; konuklar donup
kalmışlardı. Hiç beklemediğimiz bu konuşma herkesi şaşkına çevirmişti.
Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Hareketsiz, bu patlak veren olayın nereye
varacağını düşünüyordu. Sinirden titrediğini ve ellerini masaya dayadığını
gördüğüm Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli
etmeden şu buyruğu verdi: --Lütfen sofrayı terkediniz!--
O an biraz ferahladık. Reşit Galip kalkıp gider olay da burada kapanır,
ertesi gün unutulur, diye umutlandık. Ne yazık ki, sevincimiz bir iki saniye
sürdü. Reşit Galip coşmuştu bir kez. Ne karşılık verdi dersiniz? . --Burası
sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım
vardır. Gerçi biz Saraydayız ama, hocanız Hace-i Sultani değildir.
Cumhuriyette tenkit serbesttir...-- diye başlayınca, Atatürk yavaşça yerinden
kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra: --Öyleyse müsaade
ederseniz ben terkedeyim-- dedi ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir
efendilik ve büyüklük örneği göstererek ayağa kalkıp salondan çıkıp, gitti.

imparator 10-02-2007 11:49

Hemen arkasından koştum. Doğru harem kısmındaki yatak odasına girmişti. Ben
de arkasından girdim. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk,
soyunana kadar bir kellme konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü
sapsarıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse O'nunla böyle
konuşmamıştı. --Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz--
dedi. Karşılık vermeyerek yavaşça kapıyı açıp dışarıya çıktım. Oradaki
görevim bitmişti.
O sırada yaver, dağılmaya hazırlanan sofradakilere şu emri getirmişti:
--Reisicumhur Hazretleri kendileri varmış gibi sofranın devamını arzu
ediyorlar.--
Yemek salonuna dönünce bir de ne göreyim. Reşit Galip rakı kadehini
dişlerinin arasına almış, kemiriyor. Başucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali
duruyorlar. Öbür davetliler gitmişler. Reşit Galip başını kaldırıp beni
görünce: --Çelebi, bana bir kadeh rakı ver!-- diye bağırdı. Nasıl verebilirdim
bu durumda? --Efendim, kilerci uyumuş-- diye atlatmaya çalıştım. --Demek bana
verecek bir kadeh rakın bile kalmadı, desene. Öyleyse kalkıp gidelim-- diye
acı acı söylendi. Sonra, Recep Zühtü ile Kılıç Ali'nin koluna girerek
salondan çıktı.

imparator 10-02-2007 11:49

Ne yalan söyleyeyim olaydan çok üzüldüm. Çünkü Reşit Galip'i gerçekten çok
seviyordum. Aralarının açılmasına gönlüm razı değildi. Fazla içip de daha kötü
bir olaya meydan verilmemesini istemiş, bu yüzden --rakı yok-- demiştim.
Rahmetliye bir kadeh rakıyı esirgeyişim içimde eziklik olarak kaldı.
Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk'e ve İstanbul'a küserek Ankara'nın yolunu
tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını umumi katip
Tevfik Bey'den borç aldığını hatırlarım.
Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul'daydık. Saat onbeş sularında
yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana, --Çelebi Efendi, şimdi Ankara'da
Reşit Galip Bey bir konferans verecek. Onu dinleyelim-- dedi.
Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. O zaman önemli konferanslar
radyoda verilirdi. Reşit Galip'in Türkocağı salonunda verdiği bir saatten
fazla süren konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra, gözlerinde
bir sevinç pırıltısı yanıp söndü. --Kendisini affettirdi-- dedi.

imparator 10-02-2007 11:49

Onbeş gün kadar sonra güzel bir sonbahar günü biz Ankara'ya gittik. Ertesi
akşam Reşit Galip'i sofraya çağırılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey
geçmemiş gibi hareket ediyorlardı.
Atatürk bir ara Reşit Galip'e doğru eğildi, sadece onun işitebileceği bir
sesle, --Yarmdan itibaren Maarif Vekilisiniz-- dedi. Birkaç gün sonra da
Anadolu Ajansı, Reşit Galip'in Milli Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu.
O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip'in üzerinden sevinç akıyordu.
Toplantının en kıvamlı anında Atatürk, kapıda duran askerlerden ikisini
çağırdı ve güreştirmeye başladı. Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun,
köşkte olsun yiğit Mehmetçiklerden birkaçını yanına çağırarak güreştirir,
Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle görmek isterdi. Hatta yanında bulunan
çok sevdiklerini, bu Mehmetçiklerle -istemeseler bile- güreş tutuşturur,
onların hırpalanışını hazla seyrederdi. Birkaç keresinde Mehmetçikleri
kendisiyle güreşe davet etmiş, fakat hiçbiri, --Senin sırtını yedi düvel yere
getiremedi, biz mi getireceğiz-- diye güreşe yanaşmamışlardı.
Güreş çok zevkliydi. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl
geleceğini bekliyorduk. Reşit Galip'in işe merakı son haddini bulduğu bir
sıra, Atatürk, askerlere işaret ederek yeni Bakanı --altı okka-- yapmalarını
emretti.

imparator 10-02-2007 11:49

Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayani
iki asker, Reşit Galip'i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan Bakan,
önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne haddine. Dev gibi muhafızların birer
çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün.
Toplantıda bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağını
merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise
soğukkanlı ve tabii görünüyordu.
Askerler, Reşit Galip'i iki üç kez havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları
sırada Atatürk'ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar
vargüçleriyle havaya sallıyorlardı.
Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan şonra (biz çocukluğumuzda çok
oynardık) Atatürk, Mehmetçiklere: --Yeter !-- dedi. Sonra sofradakilere döndü.
Gülerek, --Biz istersek böyle de hareket edebiliriz-- dedi.
Acaba Atatürk, bu oyunla; vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip'e
centilmence bir ders mi vermek istemişti? Ama ben, bunun şaka çerçevesini
hiçbir zaman aşmadığını sanıyorum. Atatürk, Reşit Galip'i sevmeseydi, o
olaydan sonra onu ne Bakan yapardı, ne altı okka ettirirdi. Atatürk, vaktiyle
kalk dediği halde sofradan kalkmayan Reşit Galip'i isterse böyle
kaldırabileceğini mi ima etmişti acaba?-- (Bu öykü Atatürk hakkında
anlatılanlar arasında en değişik aktarılanlardan biridir. Olay, aralarında
Afet İnan ve Hasan Rıza Soyak da bulunan çeşitli kişiler tarafından farklı
anlatılmıştır. Aslında olayın içinde bir de Madam Vera ve --Rose et Noire--
kulübüne ilişkin olup bitenler vardır (Bozdağ, 1975:77-93).)
(Granda, 1973:76-82).

imparator 10-02-2007 11:49

Bu öyküde Atatürk'e ilişkin çok önemli ipuçları vardır: İnsanına göre
muamele etmesini bilmektedir. Zamana ve koşullara uygun bir davranış
içindedir. En önemlisi, çevresini sürekli olarak kendi egemenliğinde
tutmaktadır. Fakat bu işi yaparken. kişisel davranışlara göre kendi tutumunu
ayarlamakta, bu arada devlet işlerini ve adam seçmeyi planlamaktadır. Üstelik,
gerektiğinde, bir saatten fazla bir süre ile radyodan bir konferansı
dinlemekte, genel değerlendirmelerini sürekli yeniden gözden geçirmektedir.
Askerlere yaptırdığı oyuna gelince, bunu önceden planlamamış olması
düşünülemez. Yoksa kaş göz işareti ile, iki askerin sofradaki bir konuğu altı
okka yapmaları olanaklı değildir. Burada da görüldüğü gibi, çevreye ve
kişilere egemen olmakta en küçük ayrıntıyı dahi planlamaktadır.
9) Gözleri, olağanüstü kişiliğinin simgesiydi. Karizmatik liderin, doğaüstü,
insanüstü nitelikleri, genellikle, yetenekleri çerçevesinde algılanabilir.
Yine de bazı durumlarda, bu insanüstü niteliklerin fizik belirtilerinden söz
edilebilir. Yalnız burada önemli olan nokta, bu olağanüstü özelliklerin lider
hayattayken vurgulanması ve bunlara, eylem sürerken inanılmasıdır. Çünkü,
liderin, özellikle bir bağımsızlık savaşı kazanmış ve yeni bir toplum kurmuş
olan bir liderin ölümünden sonra efsaneleşmesi beklenen bir olaydır.
Karizmanın anlamı ve önemi, liderin eylemine yardımcı olmasıdır. Bu nedenle
de izleyicileri tarafından eylem sırasında inanılan özellikler biçiminde
ortaya çıkması gerekir.
İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Ulusu tarafından inanılan insanüstü
niteliklerinin gözlerinde odaklaştığına ilişkin pek çok anı vardır. Genellikle
söylenen öykü, O'nun gözlerine bakılamadığıdır. Özellikle Cumhurbaşkanlığı
sırasında yaygınlaşan bu --karizmatik nitelik-- pek çok kişi tarafından pek çok
olayda anlatılmıştır. Hamdi Varoğlu'nun Ressam Muazzez'in ağzından aktardığı
şu öykü, hem söylentileri özetlemesi bakımından hem de olayı kendisi de
yaşayan bir aydının izlenimleri açısından ilginçtir.

imparator 10-02-2007 11:49

Olay Bursa'da kabul töreni sırasında geçer:
--Koca bir salona girdik. İçerisi dolu. Atatürk, salonun orta yerinde,
ayakta duruyor. Tabur tabur mektepli çocuklar, kafile kafile gençler, orta
yaşlılar, ihtiyarlar, kadın, erkek, herkes orada... Atatürk'ün önünden
geçiyorlar. Geçerlerken hepsinin elini sıkıyor. Sıra bana gelinceye kadar onu
uzaktan doya doya seyrettim. Mavi gözleri insanı ipnotizma ediyor, derler ya,
hakikaten öyleydi. Mamafih uzaktan bana bir şey yapmadı. Demek ki herkesin
üzerinde tesiri aynı değil, diye düşündüm. Büyük söylemişim. Benim de
bulunduğum saf, ilerleye ilerleye el sıkma sırası bana geldiği zaman bir
acayip şaşkınlığa uğradım. Pot kıracağım diye içime kurtlar girdi. Korktuğum
da başıma geldi. Atatürk elini uzattı. Ben de uzattım. Elimi sıktı. İş bitti
değil mi? Ne gezer.
Atatürk elimi bırakmıyor. Bir daha sıkıyor. Herkesin elini bir defa sıkan
Büyük Adamın benim elimi üst üste iki defa sıkması ne sebep Yarabbi. İçim
gururla doldu. Ayrılacağım sırada Atatürk elimi üçüncü defa, sonra dördüncü
defa sıkmaz mı? Alimallah Mongolfiye balonuna doldurulan gaz, benim içimi
dolduran gurur ve iftihar hissinin hacmi yanında bir nefeslik hava kalırdı.
Başımı kaldırıp Atatürk'ün yüzüne baktım. İnce dudaklarında hafif, bir
tebessüm, mavi gözlerinin içinde istihzaya benzer bir belirti gördüm. Elimi
bir kere daha sıktı. İşte o zaman kafama dank etti. Meğer ben, onun elini
sıkıp ileriye doğru yürüyeceğim yerde, geri gitmeye hazırlanıyormuşum. O da
her seferinde beni elimden çekip doğru yola sevketmek istiyormuş.--
(Banoğlu, 1954-b:92-93).

imparator 10-02-2007 11:50

Öykünün --yanılma-- bölümü (ki karizmanın gerçeğe dönüşünü anlatıyor bu bölüm)
bir yana bırakılırsa, --İpnotizma eden gözler-- kavramının, liderdeki karizmayı
vurgulayan bir fizik ve manevi özellik olarak ortaya çıktığı çok açık olarak
görülmektedir.
Şimdi çok daha ilginç bir anıya bakalım. Anlatan, Irak Başbakanı Nuri Sait
Paşa'nın oğlu Sabah Sait'tir. Olayı Burhan Göksel dinlemiş ve Zafer
gazetesinin 10 Kasım 1956'da yayınlanan sayısında yazmıştır
(Arıburnu, 1976:24-417). Anı Dicle Nehri üzerinde bir motorda Irak'ta
anlatılmaktadır:
--Bir vakitler Hava Kuvvetlerimizde genç bir pilot subaydım. Bir gün fena
bir kaza geçirdim. Ayaklarım birkaç yerinden kırılmıştı. Irak'taki tedavi
yeter gelmemişti. Doktorlar, İngiltere'de tedavime lüzum gösterdiler. Sedye
içerisinde gittiğim Londra'dan babam, annem ve nişanlımla beraber ancak
koltuk değnekleriyle dönüyordum.. Dönüşte çoğu defa olduğu gibi yine
İstanbul'a uğramıştık. Bir akşam ailece Taksim'de bir gece kulübüne gitmiştik.
Hazırlanan masada dans edenleri seyrediyorduk. Neşe içerisindeki salonda
birden dans durdu. İçeri Büyük Atatürk girmişti. Herkes gibi biz de sevindik.
Ayağa kalktık, babamla her zamanki gibi dostane selamlaştı. Masamıza oturmak
şerefine eriştirdi. Caz tekrar başladığı zaman Atatürk, nişanlımla dans etmek
arzusunu belirtti. Birkaç tur yaptıktan sonra masaya döndüler. Nişanlım
yerine oturmamıştı. Atatürk bana döndü, sihirli ve kuvvetli gözleriyle
bakıyordu: --Haydi bakalım havacı, nişanlınla dans et!--

imparator 10-02-2007 11:50

Şaşırmıştım. Koltuk değneklerim yanımda ve gözükmekteydi. Halimi arzettim.
Henüz yürüyemediğim için emirlerini yerine getiremeyeceğime üzüldüğümü
söyledim. Bu sözleri sanki duymamıştı. --Nişanlını dansa kaldırmanı
istiyorum!-- diye tekrarladı.
Bu sert sözler karşısında ağzımdan bir kelime çıktığını hatırlamıyorum.
Hatırladığım tek şey, yerimden kalktığım ve aylardır taşıdığım ve belki de
yıllardır taşıyacağım koltuk değneklerine el sürmeden nişanlımı aldığım ve
gayet tabii bir yürüyüşle salonun ortasına ilerleyip dans ettiğimdir. İşte o
andan itibaren koltuk değneksiz yürüyorum ve çalışıyorum.--
Öyküyü aktaran Burhan Göksel, anısını şöyle sürdürüyor: --Dinleyicilerden
biri söze karıştı: --Ne kuvvetli bir emir değil mi?-- Çok eski anılara dönen ve
adeta onu tekrar yaşayan Sabah Sait Bey cevap verdi: --Hayır efendim, o emir
değildi. O, Atatürk'ün büyüleme kuvvetiydi.--

imparator 10-02-2007 11:50

Bu öyküde de gözler yine ön plandadır. Üstelik, karizmanın ya da kerametin
doğaüstülüğü, --büyüleme kuvveti-- deyimi ile iyice vurgulanmıştır. Aslında,
Atatürk gibi, Japon Veliahtı ile buluşmadan önce, Japonya'yı inceleyen; Afgan
Kralı ile buluşmadan önce, Bayur'a Afganistan'ı inceletip rapor hazırlatan
bir büyük liderin , Irak'ın önemli bir yöneticisi olan Nuri Sait ile oğlunun
sorununu konuşmamış olması düşünülemez. Çok büyük bir olasılıkla, Sabah
Sait'in artık iyileşmiş olduğu ve yürüyememesinin psikolojik nedenlere bağlı
bulunduğu kendisine anlatılmıştı. O da büyük liderliğini ve etkileyici
kişiliğini bu psikolojik engeli ortadan kaldırmak için kullanmış ve başarıya
ulaşmıştı. Zaten Sabah Sait'in sözleri onun, Atatürk'ün kerametine inandığını
açıkça ortaya koymuyor mu? Bu inancın, psikolojik etkişi hiç kuşkusuz, bir
kişiyi yeniden yaşama kavuşturabilir.
Bu öykünün önemli yanı, liderin karizmasına yaşarken inanılması ve bu
inancın yabancılarca bile paylaşılmış olmasıdır.
Şimdi aynı karizmatik özelliklerin fizik görünümüne ilişkin olanları çok
daha etkili bir biçimde bir ozanın, Ahmet Haşim'in ağzından dinleyelim. 1928
yılında şöyle yazıyor Ahmet Haşim:

imparator 10-02-2007 11:50

--Fotoğraf adesesine zerre kadar itimadım yoktur. Binaenaleyh, fotoğraf
aletinin keşfiyle portre ressamının vazifesine nihayet bulmuş nazarıyla
bakanlara hak vermek bence müşküldür. Şekil ve madde, ziya'nın inikaslarına
göre anbean tahavvül eder. Bu itibarla hiçbir çehrenin, evsafı muayyen bir
tek tecellisi yoktur. Fırça sanatkarı, tersim edeceği çevre üzerinde uzun
müddet hayatın cezir ve meddini tarassut etmek, onu birçok tahavvüllerinde
zapteylemek suretiyle nihayet hakiki hüviyetinin gizli tatlarını sezmeye ve
görmeye muvaffak olur. Fotoğraf, bu dimağı tahlil ve terkip kudretine malik
değildir. Onun için hassas cam üzerinde teressüm eden şekle bir vesika kıymeti
izafe edilemez.
Gördüğüm fotoğraflara nazaran biraz şişman, biraz yorgun, biraz hututu
kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ziya dalgası
halinde giren mütekasif bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim
kamaştı. Hadekaları en garip ve esrarengiz maddelerden masnu bir çift gözün
mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlatıldığı asabi bir çehre; yüzde, alında,
ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Muntazam taranmış noksansız, sarı genç
saçlar... Bütün zemberekleri çelikten önce, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze
bir uzviyet. Altıyüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi
eski ilahlardaki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir
nehir halinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir alemin
tekevvühüne yol açan fikirler kaynağı bir baş, bir yanardağ zirvesi gibi,
taşıdığı ateşe lakayit, mavi sema altında samit ve mütebessim duruyor.--

imparator 10-02-2007 11:50

Ahmet Haşim, bu şiirsel, fakat liderin karizmasını açıkça yansıtan
satırlarını şöyle bitiriyor: --Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan,
fırtınalardan ve etrafa döktüğü feyizli seylabelerden yegane müteessir
olmayan meğer onun genç başı imiş.-- (Ahmet Haşim, 1966:13-14).
İşte karizma budur: Yalnız yetenekler açısından değil, fizik görünüş
açısından bile insanüstü, doğaüstü nitelikleri kendinde taşıyan bir lider.
10) Kişisel bakımdan son derece dürüsttü. Kendi malvarlığını bile ülkesine
bağışlamış olması, onun kişisel dürüstlüğünün bir simgesi olarak düşünülür.
Örneğin, Atatürk Orman Çiftliği'ni hazineye devrettiği gün Meclis
koridorlarında şu sözler konuşulmaktadır:
--Atatürk, İsmet'in muvaffakiyetini ister. Ona yardım için bunu yapmıştır.--
--Ahlak bakımından emsalsiz verilmiş bir ders karşısında bulunuyoruz.
Hükümete diyor ki, yolunuz budur. Ziraat yoludur. Benim tecrübelerimden
istifade ediniz.--
--Zaten Atatürk'ün çiftlikleri denilen şeyler Türk'ündü. Çünkü Atatürk
Türk'tü. O, bütün varlığını Türklüğe veren eşsiz bir insandı. --
--Atatürk, birçok çorak yerlerde mamureler vücuda getirdi. Kimse evvelden
buna inanmazdı. Bu, Türk'e, senin önünde halledemeyeceğin hiçbir şey yoktur
demek içindi.--

imparator 10-02-2007 11:50

--Büyük taarruz sırasında zaferden sonra yeni mücadele. Türk iktisadını
yükseltme, Türk köylüsünün iktisadiyatını yükseltmeden bahsetmişti. Şimdi
yine aynı işareti veriyor.--
--Ne mutlu ki Türk Milletine ki, kendini kurtaran Ata'sı kendisine sevgisini
bütün varlıklarını vermekle ispat ediyor. İstiklalini veren Atatürk, şimdi
kendi varlıklarını da vererek onun refahını temin etmek istediğini tebarüz
ettiriyor.--
Bütün bu konuşmaları aktaran Us, sözlerine şöyle son veriyor: --Saltanat
hanedanı hala milletten gaspedilmiş malları muhafaza için avukatlar tutarak
mahkemelerde uğraşırken Atatürk'ün bu teberruu ne kadar manalıdır.--
(Us, 1966:145-146).
Mustafa Kemal Atatürk, hem başarıları ile, hem bu başarılara hazırlanışı
ile, hem de bütün bunları toplum içindeki değerlendirişiyle, karizmaya ya da
keramete gerçekten hak kazanmış bir liderdi. Şimdi, bu özelliklerini daha
yakından görelim. O zaman, kendi karizmasını, kendi kerametini nasıl
hazırladığını ve nasıl değerlendirdiğini daha iyi anlayabileceğiz.
:::::::::::::::::::

imparator 10-02-2007 11:51

III-) ATATÜRK'ÜN KENDİ KARİZMASI KARŞISINDAKİ TUTUMU
Gerçek bir lider olmanın birinci koşulu, hiç kuşkusuz, insanın kendi
karizmasına inanmamasıdır. Bunu kendi kültürümüzün deyimiyle söylersek,
--kerametine-- inanılan lider, kendi --kerametine-- kendisi inanmamalıdır.
Aslında, --karizma-- ve --keramet-- terimleri hemen hemen aynı anlama gelir.
Bilindiği gibi, --karizma-- bir insanda var olduğu sanılan insanüstü, doğaüstü
niteliklerdir. --Keramet-- ise, ermişlerin velilerin gerektiği zaman
gösterdikleri olağanüstü yetenekler ya da ermişçesine yapılan iş, yahut
söylenen söz anlamına gelir. Türkçede --Keramet sahibi insan-- ermiş demektir.
Hızır Aleyhisselam'ın kerametlerinden söz edilir. Ya da ikinci anlamında,
dalkavukların bir söz karşısında, --Keramet buyurdunuz efendimiz-- diye yanıt
vermelerinde görüldüğü gibi kullanılır. Hiç kuşkusuz, keramet de, bütün
doğaüstü anlamlı sözcükler gibi dinsel kökenlidir.
İşte bir liderin birinci niteliği gerçekçilik olduğuna göre, gerçekçi bir
kişinin, kendisinin doğaüstü yeteneklere sahip olduğuna inanması beklenmez.
Üstelik, kendisinde insanüstü yeteneklerin ve niteliklerin bulunduğuna inanan
bir insanın uzun süre kendisini ve çevresini buna inandırması olanaksızdır.
Ancak gerçekçi bir liderin, gerçekçi değerlendirmelerinde ve eylemlerinde
görülen isabet, ona, çevresi tarafından --yanılmazlık-- gibi, insanüstü
niteliklerin efsanevi bir biçimde yakıştırılmasına yol açabilir.
Gerçekten de tarihe baktığımızda, deliler ya da sapıklar dışında hiçbir
liderin kendi --keramet--ine ya da kendi --karizma--sına inanmadığını görürüz.
Fakat, büyük liderlik için bu da yeterli değildir. Çünkü, insanın kendi
karizmasına inanmaması, onu bir büyüklük kompleksinden (megalomani)
kurtaramayabilir. Bir liderin açısından düşünüldüğünde büyüklük kompleksi ile
kendi kerametine inanmak arasında, sonuçları bakımından pek de büyük bir fark
yoktur. Her iki nitelik de, insanın kendi gücünü abartmasına ve sonuç olarak
yanılmasına yol açar.

imparator 10-02-2007 11:51

Öte yandan, kendi yeteneklerini ve gücünü küçümsemek de bir lider için
bağışlanmaz bir yanlış olarak ortaya çıkar. Bir başka deyişle, büyüklük
kompleksi bir lider için ne denli zararlıysa, dozu kaçırılmış bir tevazu da o
denli engelleyici olur. Çünkü o zaman, yapılabilecek işler başarılamaz,
ulaşılabilecek hedeflere varılamaz.
Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği, devrim toplumbilimi açısından
değerlendirirken, hiç kuşkusuz, kendisinin bu liderliği nasıl gördüğü, nasıl
ürettiği ve nasıl kullandığı çok önemli ögeler olarak ortaya çıkar. Bir
liderin kendisini nasıl gördüğünü bilmeden, onun liderlik eylemini
değerlendirmek olanaksızdır.
Atatürk'ün yaşamı dikkatle incelendiğinde, liderlikle ilgili tutum ve
davranışları üç ayrı bölümde insanın gözüne çarpar. Birinci bölüm, hazırlık
aşamasıdır. İkinci bölüm, kendisinin kendi bireysel niteliklerini nasıl
gördüğü ve değerlendirdiğidir. Üçüncü bölüm ise, topluma mal etmek, ulusal
niteliğe büründürmek istediği değerlerle ilgili davranışlarıdır.
:::::::::::::::::::
1) Hazırlık Aşaması
Mustafa Kemal Atatürk, her durumda ve her fırsattan yararlanarak, kendisini
liderliğe hazırlamıştır.
Mustafa Kemal'in ilk şansı Selanik'te eski usul mahalle mektebine gitmek
yerine, o zamanki koşullara göre devrimci bir eğitim uygulayan Şemsi
Efendi'nin okuluna gitmesidir. Ezbercilik yerine aktif metodu uygulayan Şemsi
Efendi, okulun bir de kız bölümünü açmış aydın bir eğitimciydi. 1873 yılında
Selanik'te valiliğe başlayan Mithat Paşa, başarılarından dolayı, kendisine
Padişah nişanı bile verdirmişti.
İşte Atatürk'ün 10 Ocak 1922 tarihli Vakit'de yayınlanan kendi anılarına
göre, evde annesiyle babası arasında bir tartışma konusu olan okul seçimi,
sonunda, böyle bir okula gitmesiyle noktalanmıştı (Baydar, 1967:30) .

imparator 10-02-2007 11:51

Bu şansını iyi değerlendiren Mustafa Kemal, ilkokuldan sonra, annesinin
karşı koymasına bakmaksızın, kendi girişkenliği ile subay olmaya karar
veriyor. Bu da, subay seven bir çocuğun bilinçsiz bir taklitçiliği sonucudur.
Mustafa Kemal, kendi anlatışına göre, komşusu bir binbaşının Askeri Rüştiye'ye
giden çocuğunun okul elbisesine özendiği için Askeri Rüştiye'ye gider
(Gençosman, Banoğlu 1971:33).
Buraya dek şans ögesinin etkileri görülmüştür. Askeri Rüştiye'den
başlayarak, şansın azaldığını, bilinçli hazırlığın arttığını görüyoruz.
Aslında, Askeri Rüştiye'ye giriş de çok bilinçsiz bir seçim değildir. Hiç
kuşkusuz bu olay, Mustafa Kemal'in kişilik niteliği olarak buyruk vermekten
hoşlanmasının ve buyurma gücünü simgeleyen üniformaya karşı duyduğu arzunun
bir sonucudur. Aslında Mustafa Kemal konusunda psikolojik ve psikiyatrik
ögelere ağırlık veren bir çalışmanın, muhakkak ki Gandi ve Luther gibi
kişiler için yapılmış olan çalışmalar kadar aydınlatıcı ve ilginç sonuçlar
vermesi beklenir. Babasının çocuk yaşta ölmesi, annesinin yeniden evlenmesi ve
Mustafa Kemal'in buna karşı tepkisi, kız, kardeşleriyle ve mahalle
arkadaşlarıyla ilişkileri, hep, onun biçimlenmekte olan kişiliğinin önemli
ipuçlarını veren olaylardır. Biz bu noktaları, başka bir çalışma alanı
oluşturdukları için bir yana bırakarak, onun kendi liderlik rolüne bilinçli
olarak nasıl hazırladığını incelemeyi sürdürelim.

imparator 10-02-2007 11:51

Alışılmamış Uğraşlar
Mustafa Kemal'in bütün askeri eğitimi boyunca, yabancı dil, dans, şiir,
hitabet gibi o zamanın bir askeri öğrencisi için pek de olağan sayılmayacak
konularla uğraştığını görüyoruz. Örneğin, çocukluk arkadaşı Asaf İlbay onun,
zamanının moda dansları olan valsi, polkayı, mazurkayı, kadrili çok iyi
yaptığını belirtiyor (Gençosman, Banoğlu, 1971:37).
Rüştiye'den sonra, idadi eğitimini İstanbul Kuleli Askeri Lisesi'nde
sürdürmek isteyen Mustafa Kemal'e bir hocası, daha sonra ona başka biçimde de
yardım eden Kurmay Subay Hasan Bey, Manastır'a gitmesini, orada daha iyi
yetişeceğini söyler.
Manastır İdadisi'nde İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci ile tanışır. Şiir,
edebiyat ve hitabet ile ilişkisi böyle başlar (Kılıç Ali,1955:20) . Manastır
Askeri İdadisi'nde ilk devrimci düşünceleri ve eylemleri filizlenmeye başlar.
Burada hem sonradan sürekli işbirliği yapacağı Nuri Conker, Salih Bozok,
Fuat Bulca gibi arkadaşlarıyla dostluğunu pekiştirir, hem de Ömer Naci'nin de
etkisiyle, Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi ozanların devrimci şiirleriyle
düşünce yaşamı biçimlenmeye başlar. Yine buradayken Fransızcasını ilerletmek
için iki üç ay, Frerler okulunun özel sınıfına gider. Kendisi bu çabasını
Fransızca hocasının sert sistemlerine bağlamakla birlikte asıl inancın, iyi
bir kurmay subayın yabancı dil bilmesi olduğu açıktır (Baydar, 1967:32;
Gençosman, Banoğlu, 1971: 38-39) .

imparator 10-02-2007 11:52

Manastır'da Askeri İdadi bittikten sonra, İstanbul'da Harbiye yılları
başlar. Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Emin'le yaptığı konuşmada bu yıllardaki
tutum ve davranışlarını şöyle anlatır:
--Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum.
Fakat, güzel söylemek ve yazmak hevesi bakiydi. Teneffüs zamanlarında hitabet
talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, --Bu kadar dakika sen, bu kadar
dakika ben söyleyeceğim-- diye müsabaka ve münakaşalar tertip ediyorduk.--
Görüldüğü gibi, lider, kendisini son derece bilinçli olarak geleceğe
hazırlamaktadır. Atatürk, siyasal düşüncelerinin yavaş yavaş Harbiye
yıllarında olgunlaştığını söylüyor. --Memleketin idaresinde ve siyasetinde
fenalıklar olduğunu keşfetmeye başlamasını-- ise erkan-ı harp sınıflarına
geçtiği döneme bağlıyor. Bu dönem aslında onun artık devrimci eyleme
başladığı sıralardır. Yine kendisi bu eylemi ve eylemin örgütlü niteliğini
şöyle anlatıyor:
--Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (memleketin
idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak
hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik.
Sınıf dahilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dahildim.
Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.-- (Baydar, 1967:33).

imparator 10-02-2007 11:52

Sonradan, Mustafa Kemal ve arkadaşları okul yönetimince yakalanırlar. Fakat
eylemlerine ara vermezler. Dışarda bir ev tutarak aynı işleri sürdürürler ve
sonunda bir muhbir tarafından ele verilerek, tutuklanırlar. Birkaç ay sonra
salıverilirler ve Mustafa Kemal, Suriye'de bir göreve sürgün olarak atanır.
Gerillacılık Hazırlığı
Harp Akademisi yıllarını, yabancı dilini geliştirerek, Namık Kemal'in
düşüncelerini izleyerek ve bunları, okul içinde de yayarak geçiren Mustafa
Kemal Atatürk, bu arada, sonradan çok işine yarayacak başka bir hazırlığın
içine de girmişti: Gerilla savaşı. Gerilla savaşını, azınlıklarla Osmanlı
İmparatorluğu'nun hesaplaşması çerçevesinde, Yıldız Sarayı'nın basılarak
Padişah'ın tahtından indirilmesi eylemine dek, hemen her niteliği ile
incelemişti (Abadan,1964:15-17). Bu konuda hocası Nuri Bey'i Mustafa Kemal'in
tahrik ettiği ve konuyu enine boyuna tartışmaya açtırdığı anlaşılmaktadır
(Gündüz, 1973:21-22; Afetinan, 1968:35-36) . Üstelik, bu tartışmalar sırasında
bir --aydın kişiler komitesi-- gibi örgütsel ve doğrudan doğruya devrimci
eyleme yönelik düşünce ve önerilerin de ortaya atıldığını anlıyoruz.
Sonradan, bu hazırlıklarından yararlanarak, henüz düzenli ordunun güçsüz
olduğu 1920 yılında, --Uzun müddet çarpışabilmek ve halkın savaş şevkini
ayakta tutmak için, Harb-ı Sagir yapacağız. Buna başladık. Hedefimiz düşman
maneviyatını kırmak; kendi maneviyatımızı ayakta tutmaktır.-- demişti
(Atay, 1969:242).

imparator 10-02-2007 11:52

Yarının Adamı Olmak
Hapisten çıktıktan sonra, Suriye'ye sürgün olarak atanan Mustafa Kemal
Atatürk, staj için 30'uncu süvari alayında bölük komutanı olarak göreve
başlar. Okul arkadaşı olan ve Şam'a birlikte atandığı Lütfü Müfit Bey de
29'uncu süvari alayında bölük komutanlığına verilir. İki arkadaş Şam'da
tuttukları bir evde yaşamaya koyulurlar. Bundan sonrasını Kılıç Ali şöyle
anlatıyor (Öykü, Mustafa Kemal'in hem kişilik niteliklerini, hem de
liderlikle ilgili beklentilerini belirler. Bu açıdan aynen aktarıyorum.) :
--Aradan bir müddet geçtikten sonra, günün birinde kumanda etmekte oldukları
bölüklerinin alaylarıyla birlikte vazife alarak Havran havalisine hareket
etmek üzere olduklarını haber alınca her ikisi de hayretler içinde kalmışlar.
Kendilerine haber vermeksizin kıtalarının hareket etmiş olmalarına hiçbir
mana verememişler. Bu vaziyet karşısında Mustafa Kemal fena halde
sinirlenmiş. Kendilerine karşı lakaydi gösteren kıtalarının kumandanına
yaptığı şikayetten bir netice alamayınca doğrudan doğruya ordu kumandanına
şikayete karar vermiş. Fakat bu sefer de ordu kumandanından beklediği
hassasiyeti görememiş. Bunun üzerine işi enerjisiyle halletmeye karar vererek
harekete geçmiş ve arkadaşı Lütfü Müfit Bey'e de kendisini takip etmesini
tavsiye etmiş. Kumandanların istihfaf ve istememelerine rağmen onlar da bu
harekata iştirak etmişler.
Meğer süvari kıtasının aldığı vazife aynı zamanda on senelik verginin
tahsiliymiş. Atatürk, bu vergi tahsilatı esnasında köylülerin çektiği
zahmetleri, uğradıkları mezalimi ve o sırada yapılan suiistimalleri nefretle,
hırsla anlatırlar ve kıtanın aldığı vazifeyi --haydutluk-- diye tavsif
buyururlardı.

imparator 10-02-2007 11:52

Bir gün alay zabitlerinden biri Lütfü Müfit Bey'e de yapılan yolsuzluklara
göz yumması için altın para teklif etmiş. Müfit Bey bu teklifi reddetmekle
beraber Mustafa Kemal Bey'i de haberdar etmiş.--
İşte öykünün bu noktasında Mustafa Kemal Atatürk'ün geleceğe ilişkin
beklentileri bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor:
--Mustafa Kemal, Müfit Bey'e sormuş: --Müfit, sen bugünün adamı mı olmak
istiyorsun, yoksa yarının mı?-- Müfit Bey derhal bu suale: --Elbette yarının
adamı olmak isterim-- demiş.
Müfit Bey'in bu cevabı o zaman Atatürk'ün o kadar hoşuna gitmiş ki, bunu
daima anlatırlar ve: --Elbette o teklif edilen parayı alamazdı ve almadı.
Çünkü o, bugünün adamı olmak istiyordu-- diye Müfit Bey'e iltifatta
bulunurlardı (Kılıç Ali, 1955:24-25).
Bu öyküden de açıkça anlaşılıyor ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün kafası
gelecek düşüncesiyle doludur. Bir rüşvet olayını bile, namustan önce, tarih
ve gelecek bilinci içinde değerlendirmektedir.

imparator 10-02-2007 11:52

Çok Önceden Hedeflenen Tek Adam Liderliği
Nasıl bir gelecek? Gelecekte nasıl bir rol? Bu sorunun yanıtı ünlü öyküde
vardır. Yer: Selanik. Sahne: Olimpos birahanesi. Başkahraman: Kolağası
Mustafa Kemal. Yine Kılıç Ali anlatıyor:
--Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir akşam o zaman sıhhiye müfettişi olan
eski Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok Beylerle
birlikte Olimpos birahanesinde oturmuşlar, içerlerken devletin dış siyaseti
bahis mevzuu oIuyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı tenkitler
yaptıktan sonra işi latifeye dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey'i göstererek:
--Bu sakim siyaseti bir gün doktor vasıtasıyla düzelttireceğim!-- deyince,
yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker: --Ne?.. Ne?.. Sen mi
düzelttireceksin?-- diye istihfafla sormuş. Bunun üzerine Nuri Bey'le
aralarında şöyle bir muhavere geçmiş:

imparator 10-02-2007 11:52

--Evet, ben doktoru Hariciye Nazırı yapacağım, bütün falsoları ona tamir
ettireceğim.-- Nuri Bey latife ederek sormuş:
--Demek sen, doktoru Hariciye Vekili yapacaksın, o halde ya beni?--
--Seni de Vali ve kumandan, yaparım!--
Bu muhavereye hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
--Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?--
Mustafa Kemal Bey, Salih'in bu sualine, biraz düşündükten sonra:
--Salih seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım.-- cevabını verince,
Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
--Allahını seversen sen ne olacaksın ki hepimize şimdiden böyle birtakım
mansıplar veriyorsun?-- demiş.
Mustafa Kemal, Nuri Bey'in sorduğu bu suale gülerek:
--Bu memuriyetleri, bu mansıpları veren ne olursa işte ben o olacağım-- diye
cevap vermiş-- (Afetinan, bu konuşmanın 1908 yılında Selanik Askeri kulübünde
geçmiş olduğunu söylüyor (Afetinan, 1968:77).) (Kılıç Ali, 1955-a:32-33).
Gerçekten son derece şaşırtıcı bir biçimde geleceği yansıtan bu konuşma
aslında gerek toplumbilimsel, gerekse psikolojik bakımdan hiç de olağan dışı
değildir. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun bir çöküş ve bu çöküşe bağlı
olarak bir arayış içinde olduğu hemen anımsanmalıdır. Ayrıca, yine iki önemli
öge bu çöküşün ve yılların getirdiği arayışın şiddetini iyice arttırmıştır:
Birinci öge, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı'na girmiş olması ve bu
durumun yeni çözümleri hem daha olanaklı, hem de daha gerekli duruma getirmiş
bulunmasıdır. İkinci öge ise, Batılaşma eylem ve düşüncelerinin özellikle
Batı etkilerine ve bu tür düşüncelere açık olan orduda ve ordunun çekirdeği
olan Harbiye'de etkin bulunmasıdır. Bütün bu etkenler sonunda, her Harbiye
öğrencisi, kendini bir kurtarıcı gibi algılıyordu. Örneğin, gerilla savaşına
hazırlık bölümünde aktardığım öykü, bu eğilimin hocalar arasında bile egemen
olduğunu gösterir.

imparator 10-02-2007 11:52

Psikolojik ögelere gelince, bunlar, Mustafa Kemal'in kişiliğine bağlı olan
niteliklerdir. Buraya dek aktardığıin kişilik özellikleri düşünüldüğünde,
O'nun bu uygun siyasal ortam içinde, kendi liderliğinde bir eylemi
planlamaması ya da hiç olmazsa düşlemiş olmaması düşünülemez. Karizmatik
liderlik bölümünde anlattığım özellikleri, --keramet--inden soyutladığımız
zaman, bu gerçek açıkça ortaya çıkar. Ayrıca, gerek Vahdettin'e Veliaht iken
yaptığı komutanlık önerileri, gerek Padişah olduktan sonra, Başkomutanlığı
doğrudan doğruya üzerine alarak, kendisini kurmay başkanı yapmasını istemesi,
gerekse çeşitli defalar yinelediği siyasal girişimleri de bu özlem ve
isteklerinin birer kanıtıdır.
Bütün bu noktalar birlikte düşünüldüğü zaman, Olimpos birahanesi konuşması
son derece doğallaşmakta, olağanlaşmaktadır. Burada önemli olan nokta,
Mustafa Kemal Atatürk'ün adeta gökten zembille inme bir liderlik psikozu
yerine, toplumsal, tarihsel ve siyasal koşulları doğru değerlendiren bir
liderlik hazırlanışı içinde olmasıdır. Bir başka deyişle, Mustafa Kemal,
çevre koşullarını gerçekçi bir tutumla değerlendirmiş ve bu koşulların
kendisine tanıdığı olanakları bilinçli bir hazırlık içinde değerlendirmiştir.
Kazım Nami Duru, 1908 yılında aralarında geçen şu ilginç konuşmayı
anlatıyor:
--Meşrutiyet ilan edildi. Aradan biraz zaman geçti. Bir gün ikimiz Olimpos
meydanından kalktık, rıhtım üzerinde beyaz kuleye doğru yürüdük. Yolda bana:
--Kazım Nami (Duru) senden bir şey soracağım; bana düşündüğün gibi doğru cevap
ver.-- dedi. --Kendimde askerlikten çok yönetim ve siyaset işlerinde bir
yetenek görüyorum. Askerlikten çekilmek istiyorum, ne dersin?-- --
(Arıburnu, 1976:182).

imparator 10-02-2007 11:53

Bu öyküden de açıkça anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal, toplumun
biçimlendirilmesi bakımından çok önceden kendi rolü hakkında karar vermiştir.
Anafartalar Kahramanlığına Hazırlık
İtalyanlara karşı savaşmak için Trablusgarp'a giden Mustafa Kemal, Balkan
Savaşı'nın başlaması üzerine yurda döner. Daha Kuzey Afrika'ya gitmeden önce
Asım Gündüz'e: --Asım,-- demiş, --biz gidiyoruz, ama korkarım ki dönüşte
Rumeli'yi bile elimizden çıkmış bulacağız.-- (Gündüz, 1973:24). Nitekim,
gerçekten de bu yargı doğru çıkar. İşte Balkan Savaşı başlar başlamaz yurda
dönmeye çalışan Mustafa Kemal, ancak savaşın ikinci bölümüne yetişir ve
Bulgarlarla yapılan savaş için özel olarak hazırlanan Kuvayi Mürettebe
Harekat Şubesi Müdürlüğüne atanır. Aynı kuvvetin kurmaybaşkanı, yakın arkadaşı
Fethi Bey'dir.
İşte bu görevinde, Mustafa Kemal, Gelibolu'nun savunmasını ayrıntılı bir
biçimde inceleme ve Türkiye'nin genel durumuna ek olarak Bulgar ordusunun
eylemini de dikkate alarak önerilerde bulunma olanağına erişti. 17-18 Şubat
1913 tarihinde Fethi Bey ile birlikte hazırlayıp, Harbiye Nezareti'ne
yolladıkları raporda, ordunun genel tutumunun bir değerlendirmesi yapılarak,
özelde de --evvelemirde Çatalca'daki Bulgar kuvveti külliyesini duçarı inhizam
eylemek, saniyen muhasarayı cebren refetmek, salisen dört aydan beri
mahsurinin tahribatını izale için külliyetli erzakı serıan şehre yetiştirmek--
öneriliyordu (Türkiye Ansiklopedisi, 1:243) .

imparator 10-02-2007 11:53

Anafartalar kahramanlığı hiç kuşkusuz, onun genel askerlik yeteneklerine
bağlı olduğu kadar, yaptığı ön hazırlıkların da bir sonucuydu. Daha önce
Gelibolu yarımadasının savunmasına çalışmış olması, ona mutlaka çok zaman
kazandırmış ve kendine güvenini pekiştirmişti. İlerde değineceğim Anafartalar
savaşı sırasındaki komutanlığı ile ilgili beklentisi ve isteği hiç kuşkusuz,
bu tür hazırlıklarına ve bu hazırlıkların ona verdiği kendine güvene bağlıydı.
Toplumsal Devrimlere Hazırlık
Batı'dan aktarılan Fransız Devrimi düşünceleriyle beslenen ve devrim
eylemiyle yoğrulan bir kurumdan, Harbiye'den, mezun olduktan ve başarılı
komutanlığını gerçek savaş alanlarında kanıtladıktan sonra Mustafa Kemal
Atatürk'ün liderlik özlemleri daha bir gerçeklik kazanır. O, artık yalnız
Abdülhamit'e karşı özgürlükçülük ve devrimcilik düşüncelerini Fransız Devrimi
modeline göre biçimlendirmiş romantik bir prototip Harbiye mezunu değil,
başarısı hem savaş, hem siyaset alanlarında kanıtlanmış biridir. Fakat,
siyaset onu geri plana itmiş, savaş alanlarındaki başarı ise, henüz göz
kamaştırıcı boyutlara erişmemiştir. Anafartalar kahramanlığına daha birkaç
sene vardır. İttihat ve Terakki içinde sürekli olarak Enver Paşa ile
çatışmaktadır. İşte bu hava içinde tasfiyesi düşünülürken, yakın dostu Fethi
Bey imdada yetişir. Fethi Bey o sırada Bulgaristan'da Büyükelçidir ve İttihat
ve Terakki'nin egemen çevrelerinde sözü geçer. Mustafa Kemal'in kendi yanına
verilmesini ister. Böylece Atatürk, Sofya'ya Ataşemiliter olarak atanır. Bu,
onun, Batı uygarlığı ile ilk somut temasıdır. Örneğin, burada gördüğü
operadan ve Bulgarların başarısından çok etkilenir. Toplum ile sanat
ilişkileri üzerinde düşünmeye başlar (Paruşev, 1971:78-81) . Nitekim, 1930
yılında 11 Nisan Cuma akşamı Türk Ocağı Tiyatrosu'nun açılışından sonra
Muhsin Ertuğrul'a: --Siz, benim ta ataşemiliterlik çağımdan beri, memleketimde
görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz.-- demiştir
(Arıburnu, 1976:224).


Türkiye`de Saat: 06:00 .

Powered by: vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580